5. bölüm · YARALARIMIZIN HATIRALARI

5- Bir oyunun başlangıcı

Vasilyaves .

Gözlerimi kapadığımda başka yerde olmak istiyordum. Bedenim orada olmasa da ruhumun benimle gelmesini istiyordum. Her şeyden, herkesten uzakta olmak istiyordum. Bu his sıkıldığım yada bunaldığım için değildi. Gerçekten gitmek istiyordum. Belki geri dönmemek. İmkansız şeyler işte.

Yaşadığım sürece bu olmazdı. Gideceğim yerde herkes beni tanırdı. Tüm işleri bırakıp belki bir yerde pastane açmak yada kafe açmak isterdim. Çoğu kişinin çocukluk hayaliydi. Tanıdığım tüm arkadaşlarım böyle düşünüyordu. Şimdi müşteri olarak girmekten başka işim yoktu orada.

Uyanmamı sağlayan şey güneş ışığı değildi. Çalan alarmım da değildi. Nefes almamı zorlaştıran bir duman. İğrenç kokan duman. Gözlerimi açtığım gibi yakmaya başladı. Sigara dumanı. Kendimi zar zor balkona atıp öksürerek nefes almaya çalıştım. Odamın kapısı açıktı. En son kilitlemiştim ama açıktı.

Gözlerimin kızardığına emindim. “İyi misin?” En son dün akşam konuştuğum ses tekrar kulaklarıma doldu. Gitmemiş miydi bu? Öksürüklerimin arasında konuşamadım. Midem bulanmaya başladı. Nefes almaya çalışırken zar zor konuştum. “Çantamı getirir misin?” Birazdan kusmamak için bulantı hapı içmeliydim. Bir kaç saniye sonra elinde çantam ile balkona geldi. Etraftan daha çok sigara kokuyordu. Bu midemin bulantısını arttırıyordu. Şuanda sigara içmiyordu ama bütün gece sigara içtiyse kokusu üzerine sinmişti. Yanıma yaklaşacak sırada elimi uzatıp mesafe koydum. Hapı yuttuğumda boğazım acıdı.

“Alerjin mi var?” Başımı olumsuz anlamda salladım. “Hayır. Rahatsız oluyorum kokusundan.” İğrenir gibi ona baktım. “Sende sigara kokuyorsun” Cevap vermedi. Kısa bir sessizlik yaşandı. Kimse konuşmadı. Ne diyeceğimi ben bile bilmiyordum. Nerden başlamalıydım? Neden gitmedi? Neden odamın kapısı açık?

“Parfümün var mı?” Elimi çantama daldırdım. Yves saint Lauren’in kutusunu çıkarıp uzattım. Parfümü aldığı gibi balkondan çıktı. Tahminimce içerideki kokuyu alması için içeri sıkıyordu. Nefes alışlarım düzelince öksürüklerim de kesildi. İçerideki koku gitmeden odama giremezdim. Balkonda oturmaya devam ettim.

Gittiğim çoğu yerde sigara kokusuna maruz kalıyordum. Bu seferki çok fazla gelmişti. Kim bilir saat kaçta içmişti? Ben bütün gece aynı kokuyu soluduğum için fazla işlemişti. Bir kaç dakika sonra elinde bir kağıt ve parfümüm ile geri geldi. Üzerine sıkmamıştı ama salona ve diğer odalara sıktığı için koku üzerine de dolanmıştı. Sigara kokusunu bastırdığı için tekrar öksürme krizine girmedim. Kağıdı okumam için uzattı. Başta anlamasam da alıp okumaya başladım. Parfümü de masanın üzerine koymuştu.

Dün geceden beri kimin planı olduğunu araştırıyorum. Harrison diye bir adam. Ben tanımıyorum. Sende tanımıyorsun onu da araştırdım. Açık arttırmaya katılanlardan biri. Sana aldığım kolyeyi o almak istiyordu. Ben alınca da araştırıp bulmuş. Her yerde izleyen olabilir. Etrafta kameralar ve ses dinleme cihazları var. Görebildiklerimi yok ettim ama yine olabilir. Odana girmesin sebebi buydu. Merak etme kötü bir şey yapmadım. Kameraları ve ses kayıtlarını söktüm sadece. Konuşmak yerine yazmamı daha iyi anladığını düşünüyorum. Şimdi senden ricam sanki kavga etmişiz ama bu sözleşmeye benzeyen kağıda sevinme rolü yapman. Ve beş dakika otelden çıkana kadar sevgili rolü yapman. Senin için zor olmayacağını tahmin ediyorum. Her rolü iyi oynuyorsun. Adamı soracak olursan tuttum. Birazdan yanına gideceğim. Senden bir diğer ricam bu mesele ile ben ilgilenirim. Seni ailenin yanına bırakırım.

Dediğini onaylamaktan vazgeçtim. Ben olmadan beni de ilgilendiren konuda karar alması hoşuma gitmedi. Yüzüme memnun olmayan bir ifade yerleştirip baktım. Anlamadığım bir diğer konu biz niye sevgili rolü yapacağız? Şu odadan çıkalım onu da soracağım.

“Affedeceğim. Tek bir şartla.” Oturduğum yerden kalkıp kulağına yaklaştım. “Bende geleceğim” Yeşil gözlerine tekrar baktım. Etrafa baktı. Ne diyeceğine emin olamayan bir ifade vardı. Kabul edecekti elbette. “Tamam” yüz on altı saniye sonra kabul etmişti.

“Üzerimi değiştireyim çıkarız.” Yanından geçip gittim. Odaya girdiğimde sigara kokusundan eser yoktu. Her yer parfümüm kokuyordu. Pijamalarımı çıkarıp bol taşlı bir kot pantolon, üzerime de saten beyaz bir gömlek giydim. Birkaç takı taktıktan sonra odadan çıktım. Salondaki duvara yaslanmış çıkmamı bekliyordu. Ben nasıl sevgili rolü yapacağım? İki ay önce o işleri bırakmıştım. Biraz sınırları zorlayacağız artık.

Yanına gidip elimi tutması için uzattığım da garipsemeden tuttu. Tamam bence yeterliydi bu. Odadan çıktığımızda bense bir yandan telefona bakarak zamanın hızlı geçmesini sağlıyordum. Magazin sayfasına baktığımda bir kaç yer daha dün akşamki olayı paylaşmıştı. Onların da yorumlarını okudum. Aynı şeyler yazıyordu. Çok yakışıyormuşuz, bunca zamandır neredeymiş falan. Gözlerimi devirip daha fazla bakmadım. Gözümü ekrandan ayırdığım da asansörden iniyorduk. Ona baktığımda bana değil karşıya bakıyordu.

Otelden çıktığımızda girişteki adamların bile gözünün üzerimizde olması kısa bir an rahatsız etti. “Yaptığın en berbat rol” Kulağıma sessizce fısıldadı. Yeni barışmış sevgililer ne yapabilirdi ki? Anında unutur muydu? Ben küsmezdim. Belki de ilişkimin uzun sürmeme sebebi buydu. Yani barışınca her şey unutulur muydu? Ben unutmak istemezdim. Arabanın gelmesini beklerken sohbet etmeye başladık. “Seninle oynayacağım hiç bir rol güzel olmaz.” Rolümü kötü yaptığımı nerden çıkardığını o zamana kadar anlamadım. Ta ki elimdeki terlemeyi hissetmeyene kadar. “Dün akşam gayet iyi oynuyordun”

“O zaman kameralar vardı.”

“Hala var.” Bunu demesi ile gözlerim etrafı aradı. Nerede kamera var. Hangi magazinci çekiyordu yine. Gözlerim her yeri arayıp taradı ama kimseyi bulamayınca şaka yaptığını anladım. “İnandığıma inanamıyorum” dirseğim ile karnına vurdum. Daha çok geçirdim denilebilir. Acıtmayacağını biliyordum. Bu hareketim onu sadece güldürdü. Yüzünde gördüğüm en samimi gülüşüydü.

Araba gelince kapımı açıp geçmemi bekledi. Kısa bir teşekkür de bulunup araca bindim. Benin ardımdan o da bindi. Otelin önünden ayrılan kadar sahte bir gülümseme ile bekledim. Yeterince uzaklaşınca dayanamayıp patladım. “Hayatımda yaptığım en saçma şeydi. Elalemin kundakçısı gelip kumarhanemizi yakıyor sonra her yerde karşıma çıkıyor ve şimdi de onunla sevgili rolü yapıyorum. Gerçekten merak ediyorum ben seninle niye sevgiliymiş gibi davrandım?” Bir yandan arabayı sürerken bezgince bir bakış attı. Susmam mi gerekiyordu? Gerçekten saçmaydı. Üstelik bu sabah yaşadığım sigara dumanı yüzünden günün kötü geçeceğine eminim.

“Ne istiyorlarsa yapsınlar diye yanında kalmadım mı dün akşam?” kaldı ama sonra gideceğim diyerek kaldı. Gece odama girip her ne kadar bir şey yapmadığını söylese de güvenmiyorum. “Ne istiyormuş?”

“Kolyeyi”

“Git ver ben istemiyorum zaten. Hem hala konu neden sevgili rolü yaptığımı açıklamadı.” Direksiyonu tutan eli sıkılaştı. Yüz hatları belirginleşti. “Ne iyi değil mi? Adam istiyor bende vereceğim öyle mi?” Duraksadı. Aklına her ne geldiyse konuşmaya devam etti. “O kolye senin. Ne kadar itiraz etsen de senin.” Bahanesi bu muydu? Hala istediğim cevabı alamadığım için sessizliğimi koruyup devam etmesini bekledim. Çok geçmeden o da bunu anladı. “Salağa mı yatıyorsun yoksa benden mi duymak istiyorsun?”

“Hiç biri. Ben gerçekten merak ediyorum.”

“Sana o kolyeyi sana verdiğim zamandan beri herkes aramızda bir şey olduğunu sanıyor”

“Vermeseydin sende. Durduk yere başım belaya giriyor.” Kim ne sanabilir magazin sayfasına düşmüş bir fotoğraftan. Elbette kimse beş yüz milyarlık hediye vermez. En fazla bir hafta konuşulur sonra unutulurdu.

Sabahki mide bulantım tekrar ortaya çıktı. Aslında yolculuğa çıkmayı çok severdim. Beni yol tutmazdı. Uzun bir aradan sonra ilk defa mide bulantımı arttırıyordu yolculuk. Yine de bozuntuya vermedim. Bir tane daha bulantı hapı içsem dikkat çekecekti.

Yol boyunca ikimizde sustuk. Kimse konuşmadı. Edanın iki aramasını da reddettim. Her ne söyleyecekse şuan sırası değildi. Üçüncü aramasının sesi ile daha fazla ertelemeden açtım. Diğer türlü dikkat çekecektir. “Önemli değilse sonra konuşalım mı?” Edanın bağıran sesi kulağıma zarar verse de kendime geldim. “Burası çalkım çalkım çalkalanıyor. Bak aranızda kesin bir şey var sizin. Benden saklıyorsunuz alınıyorum.”

“Neyden bahsediyorsun?” Bal rengi gözlerim Atlası buldu. Onun da dinlediğini biliyordum. “Buradaki haberlere bomba gibi düştün haberin olsun. Siz aynı otelde mi kaldınız?” Bunu demesi ile buradaki magazin sayfalarında baktım. Cevap vermiyordum. Elim birbirine karıştı. En son haberlere baktığımda beni ilgilendiren bir şey göremedim. En çok tıklanan haberlerde dün akşamki olay duruyordu. “Ne oldu söyler misin? Burada hiç bir şey yok” Onun heyecanlı sesi bu sefer haberi okumaya başladı. Araba da sessizlik olduğu için sesi sanki hapörlerde gibi çıkmıştı. Kısacası Atlas da duydu. “Atıyorum haberi sana ama bak moralin bozulmasın biraz ağır şeyler yazmışlar senin için. Aşk büyüyor, engel tanımıyor. Ünlü iş adamlarının çocukları Delfin Ünal ve Atlas Aksel bu sabah aynı otelden beraber çıktılar. Akşamki açık arttırmadan sonra Çift kaybolsa da sabah tekrardan kameralara yakalandı. Milyarlık kolyeyi hediye eden Atlas Aksel’in özel hayatını ilk defa kameralar önünde görüyoruz. Genç çiftin güncel haberi için-” Daha fazlasını okumasını istemedim. Bana gönderdiği haber de gelmişti. Türkiye’deki bir haber sayfasıydı.

“Tamam. Daha fazla okuma. Ben detaylara bakarım.” Bir yandan attığı haber sitesine girerken konuşmayı sonlandırdık. “Asaf amca bu sefer olay çıkartır gibi duruyor. Sen bile yorumları okumadan bu kadar sinirlendiysen onu bilemiyorum. Neyse kargom geldi benim sonra konuşuruz.” Bu sabah şakasını yaptığı yerde gerçekten kamera ile çeken biri varmış. Üstelik tam karşıda. İkimizde gülerken çekilmiş bir fotoğraftı. O karşıya bakıyor ben ise ona bakıyordum. Aslında inandığım için kendime beddua ederken çekilmişti. Tabi dışarıdan öyle gözükmüyordu. Benim rol yapmama bile gerek yoktu. Magazinciler illa bir şey buluyordu. Edanın okuduğu açıklamayı geçip yorumları okudum.

Yüzüm ekşidi. Erkek meraklısı olduğum yazıyordu ve bu yorum binlerce beğeni almıştı. En iyi yorum buydu. Diğerlerinde daha kötüleri yazıyordu. Daha fazla okumadan telefonu kapattım. Koltuğa yaslanıp of çektim. Bir elimle alnımı ovuşturuyordum. Oradaki habere yapıldıysa en az yarım saate buraya da düşerdi. “Ne yazmışlar?” Uzun bir aradan sonra duyduğum ses ile yatıştırmaya çalıştığım sinirlerim tekrar gerildi. “İğrenç şeyler.” Elimi yumruk yaptığımı o zaman fark ettim. Sıktığım avucumu yavaşça açtım. “Ben hangi akla hizmet seninle bu siktiğimin rolünü oynuyorum?” Sinirlenince refleks olarak ağzımdan küfür çıkıyordu. Bu şuan takılacağım en son şeydi. “Şuan olmasa da bir ara senin işine yarar bu oyun.” Tabi o haberleri okumamıştı. Okumasına da gerek yoktu. Onun adı değil benimki lekeleniyordu. “Sende benim sayemde her gün magazinlerde olursun artık.” Bu gidişle yolun sonu böyleydi. İki gün ard arda magazinlerden düşmüyorduk. “Ben takılmıyorum bunlara.”

“Gideceğimiz bu yerde yine rol yapmamız gerekecek mi?” Kısa bir an düşündü. Oteldeyken beş dakika demişti. Bakalım ne kadar uzayacak? Beş saat, beş gün, beş ay? “Duruma bağlı. Arkadaş rolü yapsak yeter.” Arkadaşlığın bile rolünü yapıyorduk. Sustum. Babamdan gelecek telefonu bekledim. Çok uzun sürmedi. Sessizliği telefonum bozdu. Şimdi atmazsam nerde olduğumu bulur işi aksatırdı. “Arabayı sağa çeker misin?” Babam ile kavga edeceğimi biliyordum ve buna onun şahit olmasını istemiyordum. Başını olumlu anlamda sallayıp ileride durdu. Kapıdan dışarı çıkacağım sırada durdurdu. “Dışarıda Rüzgar var ses duyulmaz sen arabada konuşursun” Kendi dışarı çıkacaktı. Bir şey söylemedim. Haklıydı. Arabadan inmesini bekledim indiği gibi aramayı cevapladım. Başlıyorduk. “Efendim babacım” Neşeli çıkmaya çalışan sesim bir kaç saniye sonra yok olacaktı. “Allah senin belanı versin. Ben seni tanıyamıyorum artık. Sen böyle biri değilsin. Magazinlerden düşmüyorsun son günlerde. Rezil ettin bizi.” Susmasını bekledim. Beni dinleyeceği yoktu. Babama anlatsam inanır mıydı bana? “Gerçekten sizin aranızda bir şey var. Eğer şuan onun yanındaysan derhal buraya geliyorsun.” Uzun konuşmasından sonra cevap bekledi. “Beni dinleyecek misin? Sen gerçekten inanıyor musun?”

“İnanmamamı mı bekliyorsun? Akşama Begüm defileye çıkacak burada olacaksın!” Begümün defilesi dün değil miydi? O kısmı begümden dinlerdim. “Beni dinleyecek misin?”

“Hayır. Çünkü bu yaptığının açıklanacak bir tarafı yok. Eğer o adamı seçersen bil ki senin artık baban yok. Ben senin arkanda değilim.” Son sözleri ile dilime gelen her şey geri gitti. Konuşmadım. Elbette fazlasıyla bağırıp çağıracağını biliyordum ama beni dinlemiyordu bile. Dinlemesi için çabalamayacaktım. Açık açık söyleyecektim. İnanırsa tabi. İnanması gerekiyordu. “Sevgili falan değiliz baba. Tüm bunların hepsi oyundu.”

“Oyunmuş. Bırak Allah aşkına. Adam sana milyarlık kolye aldı. Geri vermeye çalışma kabul edeceğini sanmıyorum. Bu mu oyun şimdi? Kime oyun oynuyorsun sen? Ben senin yaptığın her hareketi biliyordum Delfin ama artık seni tanıyamıyorum.” Cevap vermemi beklemeden yüzüme kapattı telefonu.

Babam bana inanmadı.

Babam bana inanmadı.

Beni dinlemek bile istemedi. Bu geceki defileye gidip onunla konuşmam gerekiyordu. Yine bana inanmasa bile her şeyi açıklamam lazımdı. Ettiği laflar fazla ağırdı. Başıma ağrı girdi. Kalbim acıdı. Ben ilk defa kendimi bu kadar aciz hissettim. Babam bile bana inanmıyorsa kimse inanmazdı. Boy boy magazin sayfalarına inananlar beni dinlemeye gerek bile görmezdi. Herkes gibi.

Arabadan indiğimde şiddetli rüzgar yüzüme çarptı. Gömleğim uçuştu. Bu bile kendime getiremedi beni. Arabanın kaputuna yaslanmış Atlasın yanına gittim. Onun baktığı gibi bende karşıya baktım. Düz dağlık bir yerdi. Öğle sıcağının bastırdığı vakitti. Şuan hiçbiri ilgimi çekmiyor. Aklım yeterince doluydu. Ben nasıl bulaştım bu oyuna? Atlasın yeşil harelerini üzerimde hissettim. Yüzümdeki mimiklerimi kadar inceledi beni. Konuşmayacağımı anlatınca önüne dönüp başı boş dağları izlemeye devam etti. Dakikalar geçti aradan. Sesimin titremeyeceğine emin olunca konuştum. “Babam bana inanmadı” Burukça gülümsedim. Tüm duygularım yok oldu. Hissizleştim. “Babam bile inanmadıysa kimse inanmaz artık.” Gözlerim doldu. Daha fazla uzatmadım. Gözlerimi sildim. Akmayan yaşlarım gözlerimin arkasına itildi. “Neyse. Çok konuştum değil mi?” Cevap beklemeden arabaya bindim. Yeteri kadar hava almıştım. Şimdi terör estirmeye devem edebilirdim. Bakalım Harrison denilen adam kimmiş?

Benim ardımdan Atlas da arabaya bindi. Gözü benim üzerimdeydi. “Çok konuşmadın. Dün akşamda çok konuşmadın. Bir an öyle boş bulundum. O yüzden öyle söyledim.” Gözlerim ona değmedi. Ben düz bir ifadeyle ileri bakıyordum. O zaman kırılmıştım. Şimdi bir şey ifade etmiyor. Koca bir hiçlik. Aslında son dediğim çok konuştum demem bir göndermeydi. Tahmin ettiğim gibi ilerliyordu. “Önemli değil. Geçmişte kaldı.” Aradan belki bir dakika bile geçse benim için geçmişte kalırdı. Bazı istisnalar hariç.

Kendi düşüncelerimde boğulmak istemezdim. İnsan içinde ne kadar çok düşünürsem o kadar çok takılıyordum. Düşünmenin bile fazlalık olduğunu düşünüyorum. Aklımda dönen tilkiler kafese kapatalı yıllar oldu. Onları tekrar salarsam.. bunları düşünmeye gerek yok. Salmayacağım. Düzensizlikle uğraşmayı sevmem. Ve o tilkiler kurduğum düzeni bozmaktan başka bir işe yaramaz. İç sesimi de o tilkilerle aynı kafese kapattım. Onlar bazen firar etse de daha fazlası elimden gelmezdi.

Araba çalıştı yolumuzun ne kadar kaldığını bilmeden başımı yaslayıp yolun bitmesini bekledim. “Bileklerin için özür dilerim.” Kapalı gözlerim aralanıp bileklerim baktım. Taktığım bileklikler izi kapatıyordu. “Geçmişte kaldı. Önemsiz artık.” Bilerek o yakmamıştı sadece buna vesile olmuştu. Benim bileklerimin önemi yoktu. Çünkü babam intikamını daha kötü şekilde almıştı. Biri özür dilemesi gerekiyorsa o babamdı. Çünkü o da Aksellerin tırlarını patlatmıştı. Bizim yangında kimse ölmedi ama tırlarda dört kişi hayatını kaybetti. Ben bile intikamı böyle almazdım. Az da olsa bende merhamet bulunuyordu. Babam adına ben özür dilemeyecektim. Kolay kolay kimse adına özür dilemem. Araba durduğunda tekrar gözlerim açıldı. Tam karşımda büyük depo gibi bir bina duruyordu. Ağaçların arasında eski bir bina.

“Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” Arabadan inmeden önce son konuşmamız bu oldu. “Şu oyunu en kısa sürede bitirmen” Cevap vermedi. Bende beklemeden arabadan indim. Uzun süre oturduğum için her yerim sızladı. Giydiğim siyah stilettolar taşlık alanda düzensizce dans ediyordu. Topuklu ayakkabı giymeyi seviyordum. Ayaklarımı fazla acıtsa da hoşuma gidiyordu. Daha düz bir alana çıkıp öyle yürüdüm. Eski binaya girdiğimizde görüş acıma eski sandalyenin birinde oturmuş ağzı kolları ve ayakları bağlı bir adam girdi. Yaşlı birini bekliyordum ama tahminen benden birkaç yaş büyük bir adam vardı. Simsiyah saçları ve koyu renk tene sahipti. Kolları ve boynunun yarısı dövmeler ile kaplıydı. Şakağından kurumuş kan süzülüyordu. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Adamı incelemeyi bırakıp etrafa göz attım. En az yirmi adam vardı. Başında bekliyordu. Her yer düzlüktü. Etrafta sadece bir varil ve adamın oturduğu sandalye vardı. Tavana kadar inceledim en az beş metre yükseklikteydi. Odagim tekrar adama kaydı. Karşısında ne görmeyi bekliyorsa hoşuna gitmiş gibi güldü. Ağzına bağlanılan bana rağmen bu belli oldu. Atlas ne işareti yaptığını göremesem de genç bir adam Harrison ’un ağzındaki bandı çıkarıp attı.

Bir kaç kere öksürdükten sonra adam cılız sesi ile konuştu. “Genç çiftimiz teşrif etmiş sonunda” Evet role başlıyoruz. Arkamda duran Atlasa baktım. Benim yerime o halledebilirdi. Aslında buraya gelmemin amacı seyirci olarak izlemek istememdi. Adamı bulan o değil miydi? O uğraşsın. Benim yerime o cevap verdi. “Beğenmedin mi?” Harrison cıkladı. Alaycı bir bakış attı. “Erken gelmişsiniz.” Atlas bir kaç adım atıp tam yanımda durdu. Bende Harrison’a pek yakın durmuyordum. Aramızda sekiz, dokuz adım vardı. “Ne zaman geleceğimi sana sormayacaktım ” Harrison cevap vermedi. İlgisizce durdu. Bir kolye yüzünden geldiğim hale bak. İnanmak istemiyorum. “Kısa keseceğim. Amacını öğrendim. Senin başka isteğin var. Söyle o ne?” Harrison konuşmamaya yemin etmiş gibi baktı. Oturduğu yerde sessizliğini korudu. Atlas tekrar sordu ama yine cevap vermedi. Ayakta durmaktan sıkılmıştım. “Kafana silah dayamam mi gerekiyor? Konuş artık.” Adamın kafasına tanımadığım korumalardan biri gelip silahı doğrulttu. Her filmlerde olduğu gibi gerçek hayatta gördüğüm bu sahneleri ezbere biliyordum. Biraz daha inat edecek ama sonra söyleyecek. Tahmin ettiğim gibi oldu. Beş dakika sonra Harrison konuşmaya başladı.

“İstediğim tek şey kolyeydi.” Başına doğrultulan silah çekilince daha rahat konuştu. “Bir zamanlar öyleydi. Yine istiyorum yalan değil. Fakat isteklerim uzun.” Gözlerim Harrison ile Atlas arasında gidip geldi. Burun kemerini sıkan Atlasta kaldı. Bu konuşmadan ben bile sıkılmaya başladım. Bütün yolu taksit taksit konuşan adamı dinlemek ipe gelmedim.

“Uzatma!”

“Kolyeyi istiyorum.” Başka bir şey daha istiyordu. Her ne diyeceksen son anda vazgeçip konuyu kendince kapattı. “Vermeyeceğim şeyleri isteme.” Dışarıdan bir silah sesi yankılandı. Binaya iki taraftan da giriş vardı. Yeni fark ettim. Arka kapı kapalıydı. Şimdi ise yavaşça açılıyordu. Ön kapıdan ise gelen silah sesleri artmış sürü sürü insanlar akın ediyordu. Herkes belindeki silaha sarılıp önüne gelene ateş etmeye başladı. Harrison bu sürede Bileklerine bağlı ipi çözmüştü. Hayır. Biri ona yardım etti. “Senden almak için izin istemedim. İstediğimi söyledim.” Beş saniye içinde ayaklarından ipten de kurtulup karşımıza geçmişti. Atlas önüme geçtiği sırada görüş acıma sadece sırtı duruyordu. Beni mi koruyordu bu? Doğru şuan rol gereği sevgiliydik. Yine de kendimi kimsenin arkasında tutacak değildim. Arkasından çıkıp yanına geçtiğimde umursamamaya çalıştı. “Beni korumak istiyorsan arkana değil yanına alırsın sevgilim.” Ben gerçekten rol yapma işine kendimi fazla kaptırdım. Dışarıdan bakan kimse bunun yalan olduğunu düşünmeyecek kadar iyi oynuyordum. Gözleri Harrison’dan ayrılıp bana baktı. Yüzünde gururlu bir ifade vardı. Yerini memnun olmuş bir ifadeye bıraktı. Bir eli belimi sardığında bozuntuya vermedim. Ama tüylerim diken diken oldu. Gülümsemeye devam ettim. Kendime her dakika bunun bir rol olduğunu hatırlatmam gerekiyordu.

“Sen nasıl istersen.” Kısaca kabul etti. Yeşil gözleri benim gözlerimde fazla uzun dolaştı. Bunun sebebini sorgulamadım. Tekrar Harrison’a döndük. Onda bile kısa bir şok olmuş etkisi vardı. İki büyük ailenin –Düşman ailenin- aşkına yakından tanık olmak onu da sarstı. Bu kadar yakın temansın sebebi belindeki iki silahtan birini çaktırmadan kendime almaktı. Bu gidişle çatışmada yaralanan ben olacağım. Etraftan kurşun sesleri devam ediyordu.

“İyi plan kurmuşsun. Senin izini elbette bulacağımı biliyorsun değil mi?” Atlasın soğuk sesi kulaklarıma doldu. “Ben bir yere gitmiyorum Atlas. Bizim yerimiz belli. Ama dediğin gibi uzatmadan burada bitirelim.” Benim bir planım yoktu ama umarım Atlasın ikinci bir planı olmuştur. Yoksa avcıyken av konumuna düşmek istemem. Sağdan ve soldan sis bombası atıldı. Her sahneyi zihnimde hazırladım. Tüm bu dumanlar bittiğinde yerde cesetler, ve üzerimize doğrultulan silah olacaktı. Atlasa baktım. Hareketsiz dumanın geçmesini bekliyordu. Uyum sağlamak. Bunu yaptım. Eğer sevgili rolü yapmasaydık şuan burada onu bırakıp giderdim.

Ona baktığımı görünce yeşil gözleri benimkiler ile birleşti. Yüzümde nasıl bir ifade vardı? Endişeli, şaşkın, mutlu, mutsuz? Hiçbiri. Düz, boş bakan bir ifade vardı. Ne düşünüyorsam bunu yüzüme yansıtmak istemedim. Ama evet saydığım onca duyguyu aynı anda yaşadım. Kulağıma doğru hafifçe eğildi. “Rolünü iyi oynuyorsun” Tebrik mesajı gibi bir sinyaldi. Gülümsedim. “Görevimiz. Sende fena değilsin” Tüm bu konuşmaları ben bile zor duyuyordum. Zaten silah seslerinden kimsenin duyması mümkün değildi. “Görevimiz” Beni tekrar etti. Eli hala belimde duruyordu. Maskemi tekrar takarak devem ettim. Siste yavaş yavaş geçiyordu. Ve tam tahmin ettiğim gibi yerde cesetler, üzerime tutulan silahlar. Alışkın olduğum manzara. Karşımızda ise ellerini göğsünde bağlamış az önceki ifadesine nazaran gücünü toplamış bir adam duruyordu. Omuzlarımı dikleştirip olacakları izlemeye başladım. Yine yüzümde hiç bir ifadenin okunmasına müsaade etmeyen maskem vardı.

“Şimdi benim şovum başlıyor. Sizinkinden daha eğlenceli olacağı kesin.” Baygın gözlerle baktım. Etrafımızda dolanmaya başladı. Moralimi bozan tek şey bana doğrultulan silah sayısının Atlasa doğrultulandan daha fazla olmasıydı. Durduk yere başıma bela almam yetmezmiş gibi bir de bu vardı. “Kolyeyi siz mi getirirsiniz ben adamlara emir mi salayım?”

“Güzel şovmuş. Hadi asıl konuya gel.”

“Daha yeni başladık. Biraz sabredeceksiniz. Sen niye hiç konuşmuyorsun Delfin?” Dilime gelen tüm küfürleri atladım. “Mesele beni ilgilendirmiyor.” Aslında pek yalan sayılmazdı. Onu gelip benden istemek yerin Atlastan istiyorsa onunla sorunu vardır. “O halde neden buraya geldin? Canını tehlikeye atıyorsun.” Çok önemsiyormuş gibi konuşuyordu. Gözlerime Alaylı bir gülümseme yerleşti. “Aşk olsun Harrison. Benim yerim sevgilimin yanı.” Son cümleyi flörtöz söylemiştim. Gülme sırası ondaydı. “Şunca zaman yerin ailenin yanıydı. Ne değişti iki günde?”

“Aile meselelerime bu kadar meraklıysan alırız seni evlatlık” Bunu söylememin ardından yüzü düştü. Benimle muhatap olmayın kesip Atlasa döndü. Sohbetim sarmamıştı. “Tam kendin gibi sevgili bulmuşsun Atlas. Aynı haltın lavicerti” Son cümleyi tükürür gibi söyledi. “Sağ ol” Atlas bunu iltifat olarak algılayıp konuyu kapattı. Aramızda iki adımlık mesafe koyarak ikimizin ortasında ama tam karşıya geçti. Baştan aşağı süzdü. “Sizin konuşmayacağınızı anlayınca ben çocuklara çoktan haber saldım. Şansa bak ki. İstediğime dakikasında sahip olabiliyorum” Ne zaman susacaktı? Benim sırtımı dönük olduğu taraftan bir adama işaret yaptı. Bir kaç saniye sonra bir genç elinde siyah kutu ile geldi. Dikdörtgen kolye kutusu.

En son kolyeyi masanın üzerinde bırakmıştım. Sabah dikkat etmedim. Masanın üzerinde miydi? Endişelenmedim diyemem. Tepkisiz bakışlarım kutunun açılmasını bekledi. Ayçiçekli kolye. Hayır. Dün benim boynumda olan kolye. Bakışlarımı Atlasa kaydı. O da konuşmadan izliyordu. Ve benim gibi yüz ifadesi okunmuyordu.

“Dün geceki kavganızı tam anlayamadım ama en çok benim işime yaradı.” Kameralardan izlemiş olmalıydı. Ses kayıt cihazları da buna dahil. Gözleri bana kaydı. “Teşekkürler Delfin” Uyuduğum için gerçekten pişmandım. O kolye benim kolyem miydi?

Rolünü profesyonel yapan iki kişi yan yana duruyordu. Gerçek mi oyun mu ayırt edemiyordum. Eğer o kolye gerçekten benim ise Atlasın yüzünde mimik okunmuyordu. Bu yüzden anlayamıyordum. “Kim kimin eline düştü şimdi?”

Etraf adamlar ile kuşatılmıştı. Kaçmak gibi bir amacı yoktu. Olsa bile yapamayacağımı anladım. Atlas cevap vermiyordu. Ne düşündüğünü anlamam daha da zorlaşıyordu. Ne yapmayı planlıyordu? Sessizlik uzun sürmedi. Dışarıdan silah sesi geldi. İki el havaya ateş açıldı. Yüzüme zafer gülüşü yerleşti. Babam gelmişti. Gereksinimi odağı dışarı kaymışken Atlasın kulağına fısıldadım. “Babam geldi” Zor durumda olunca geldiğinin haber etme yoluydu. Şuan zor durumda mıydım orası muamma.

Eğer Atlasın başka planı yoksa kurtarıcı gibi yetişmişti. Bir yandan da haberi olmadığı için operasyonu mahvedebilirdi. Az önce Atlastan aldığım silahı Harrison bakmıyorken alnına dayadım. Aramızdaki mesafe az olduğu için adım atmama gerek bile kalmamıştı. Kısa bir dikkat dağınıklığı onu vurmuştu. “Kim kimin eline düşmüştü?” Onun söylediğini ima ederek alay ettim. Yüzündeki ifade silinmeden önce şaşkınlığı yüzüne yerleşti. Bu adamı Atlasa bırakıp Babam ile konuşmam gerekiyordu. Arka kapıdan geldiğini hissettim. Silahı alanından çekmeden arkasına geçtim. Babamı görmeyi bekledim. İçerideki adamların bedenleri yığılarak binada ses yankılanmaya devam etti.

Babamın geldiğini gördüğüm gibi bakışlarım Atlasa kaydı. Başımla adamı işaret ederek ona bıraktım. Benim daha büyük sorunlarım vardı. Acaba anneme ne söylemişti? O benim hakkımda ne düşünüyordu? Gözlerim tekrar babama kaydığında inceledim. Keskin yüz hatları görüş acıma girdi. Bana sinirli bakıyordu. Ondan aldığım kahverengi gözleri sert bakıyordu. Gözleri bir benim bir de Atlasa gidip geliyordu. Hızlı adımlar ile yanına adımladım. “Baba!” Girdiği zaman sadece bana bakmıştı. İyi olup olmadığımı kontrol etmek için. Yüzüme bile bakmıyordu şimdi. Rehin tutulan adama baktı. Tanımaması daha çok onu gerdi. Benim sesime kulak vermeden etrafa baktı. Yerdeki kan izlerine gömleğimdeki kan izine. Ben de o zaman fark ettim. Kol kısmımdan sol göğsümün üzerine doğru sıçramış kan izi vardı. Beyaz gömleğim batmıştı.

“Baba!” Aramızdaki mesafe azaldı. Yine de yüzüme bakmamakta kararlıydı. Arkasındaki adama kaydı gözlerim. Abim. Onu burada görmeyi beklemiyordum. Oda kınayarak beni izliyordu. Babama nazaran benimle göz temansı kurmaktan kaçınmıyordu. “Açıklamam gereken şeyler var. Beni dinler misin?” Babam oralı olmadı. Beni dinlediğini biliyordum. Yüzüme bakmasa da bir kulağı bendeydi. Elim koluna gittiğinde hareket etmedi. Tutup kenara gelmesi için çektim. Ortalık yerde bağırarak konuşmazdım. Abim bile duymasa işime gelirdi. “Aramızda hiç bir şey yok. Bunların hepsi oyundu. Bana inanman gerekiyor Baba. Sen inanmazsan kimse inanmaz bana.” Sesimi kısık tutmaya çalışıyordum. Yüzüme bakmamakta kararlıydı. Arkamdaki tutsak adama baktı. “Bu kim?” Elbette kızının ve rol gereği sevgilisinin köşede bir hesaba çekip meydan okuduğu adamı merak ediyordu.

“Harrison. Bu fotoğrafları magazine veren adam. Dün geceki kolyeyi istediği için yapmış.” Gözlerini kısarak adama baktı. Ben arkamı dönmedim. Dikkatim bir şekilde dağılacaktı. “Bana inanıyor musun? Gerçekten alakam yok Atlasla.”

“Çıkış yaptığınız otel öyle söylemiyor ama” Gözümün içine baktı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım. Bana suçlu gözüyle bakması fazla acıtıyordu. Kırıcı. Yıkıcı. Ve daha fazlası. Acıtıyordu işte. Sabahki sigara olayına kadar anlattım. Takıldığı yer odamın kapısını kırıp girmesi olmasını bekledim. O da değildi. Onun da tek derdi haberlerdi. Adımızı kirletmişim. Olan her şey bir kenara bıraksak. Çoğu yorum bunu kutluyordu. Hakkımda yazılan iğrenç yorumlar hariç diğerleri Böyle bir çiftin olması ortalığı yakacağını söylüyordu. İyi anlamda söylüyordu. Beni yöneten yorumlar değildi.

“Akşamki defileye gel!”

“Bana inanıyorsan gelirim.” Tek kaşı havalandı. Şart koşacak durumda değilsin dedi kısaca. Ama bu konu üzerine konuşmaması canımı sıkıyordu. “Benim için değil kardeşin için geleceksin.” Arkasını dönüp dışarıdaki arabasına doğru ilerlerken arkasından bende ona yetişmeye çalıştım. “Bana inanıyorsun ama değil mi? Baba bir şey söyle artık”

“Sevgilin söyler sana ne demek istediğimi.” İnanmıyordu. Ben daha nasıl açıkladım kendimi bilmiyorum. Canım yansa herkesten önce babam yanıma gelirdi. Küs olmam buna engel değildi. Bu sefer farklıydı. Yada öyle hissettirdi. “Nasıl kanıtlamam gerekiyor Baba? Bana inanmam için daha ne yapabilirim?” Sen kızını tanımıyor musun demek geldi içimden sonra ise telefondaki konuşmamız.

“Hiç bir şey yapma. Ben gerektiği zaman inanırım. Şimdi sen söyle. Benimle mi geliyorsun yoksa oyun diye inandırmaya çalıştığın sevgilinin yanında mı kalıyorsun?” Boğazım düğümlendi. Arabanı tam önünde ayaklarım yere kilitlendi. Bakışlarımı babamdan çekip binanın girişinde duran Atlasa baktım. Adama ne yaptıysa çoktan işi bitmiş gibi duruyordu. Bu içimi biraz olsun rahatlattı. Hiç bir zaman beraber başladığım bir işi başkasının üzerine tamamen atıp çekilmezdim. Babam bana o kadar çok inanmıyordu ki onunla kendisi arasında seçim yaptırıyordu. Tabiki seçimim babamdan yana olacaktı.

Yine de gitmeden Atlasla beş dakika konuşmak istiyordum. Bunu yaparsam babamın gözünde söylediğim her şey yalan olacaktı. Dudaklarımı hareket ettirdim. Arayacağım. Umarım dudak okuması vardır. Diğer türlü bir başına bıraktığımı zannetmesini istemem. Ondan tepki bekliyordum. Başını sallayınca rahatladım. Daha çok oyalanmadan arabaya bindim. Belki bu hareketim bile inandırırdı babamı. Abim her zamanki gibi aşağılayıcı bakıyordu bana. Babama baktığımda bana bakmıyordu. Yol boyunca da bakmadı. Camdan dışarısını izledim. Haber sayfasına girip hakkımda yazılanları okumayı planlıyordum. Haber yoktu. Babam kaldırmıştı. Kime nasıl açıklayacağını bilmediği için kaldırmıştı. Herkes görmüştü. Kime neyi açıklayacaktı daha? Yol boyunca babamın konuşması için ona baktım. O bunu görmezden gelip konuşmadı. Bir an önce kaldıkları otele gitmeyi düşledim. Belki beni daha kötüleri karşılanacaktı. Yine de küçük kapalı bir alan içinde olmak beni daha çok geriyordu.