10. bölüm · YARALARIMIZIN HATIRALARI

10-Farkediş

Vasilyaves .

Denizin tuzlu havası bana çarptı diye yorumladım. Ensemden soğuk terler aktı. Ben neden sormuştum ki bir an? Boş bulundum. Eve gidince ilk işim benim Sonayla olan tüm fotoğraflarımı silmek olacaktı. Onun bor hayatı vardı. Sadece onun değil. Şua benim hayatımda olan herkesin. Bundan önce ve sonra hayatı olacaktı.

“Hayır.” Dedi kesin bir dille. Nedenini sormadan ben açıkladım. “Yani eğer seviyorsan ben buna engel miyim diye soracaktım. Bir an ağzımdan öyle çıktı.” Yüzüne bakmadım. Şiddetlenen denizin dalgalarına baktım. Dünya küçük o kızla bir gün karşılaşırdım. Hesap soracak değilim yine de onun hislerinin geçip geçmediğini bilmiyorum. Aynen şuan ne yapacağımı bilmediğim gibi. Konuştukça batacak gibi hissediyorum.

“Öyle bir şey olmaz. Sende bir garipsin. Yanımdaki bir kadına gidip geçmişteki bir kadından bahsediyorum sorun bu değil ama senin sorduğun mu?” Ona bakmadım ama yeşil gözlerini her zerrece hissettim. Ben de onun yanında Sonay’ın konusunu açmıştım. Bundan rahatsız olmuyordum. “Sen hala seviyor musun Sonay’ı?” Beklemediğim soru karşısında dumura uğradım. Denizi izlemekten vazgeçip ona baktım. Bir an paniklemiş gibi görüntüm vardı. Bunun önüne geçemedim.

“Hayır. Alakası yok. Hem onun yeni hayatı var. Benim de var. Herkes kendi yolunda.” Başını anladığını belirtircesine salladı. Daha fazla burada kalmam istemedim. Telefon ekranından saate baktığımda gece ikiyi geçmişti. Buradan eve geçmem üçü bulurdu. “Gidelim mi artık?” Onun cevabını beklemeden ayaklandım. O da benim ardımdan kalktı.

Hızlı adımlarla arabaya gittim. Benim ardımdan o da gelip arabayı çalıştırdı. Yolculuğumuz suskun geçmemesi için tekrar merak ettiğim şeyleri sormamı söyledi. Başımı açık pencereden ayırıp ona döndüm. “Pekala soruyorum. Aileni tanıt biraz daha. Onlar hakkında bilgim yok.”

“Babamı eş geçiyorum onu biliyorsun. Annem yarı amerikan. Yarı Türk. Genelde her ay Amerika’da oluyor.” Yaşından ve hobilerinden bahsetti. Alerjisi olduğu meyveye kadar anlattı. Erik.

“Aleyna var. Altı yaşında. Onun hakkında söyleyebileceğim pek olay yok. Geçen sene evden kaçtı. Tek önemli olan bu sanırım.”

“Nasıl kaçtı?”

“Çocuk tribi. Annem söz vermiş ama istediği barbie evini almamış.” Kahkahayı bastım. Beklemediğim yerden gelmişti. “Haklı çocuk. Ben de eskiden kaçmıştım. Babam abime vurmuştu. Korkup kaçmıştım. Ama itiraf et benim ki daha mantıklı.” Durumu fark etmem ile çeneme kilit vurmayı düşündüm. Yine beni tanıması için gerekli yada gereksiz her haltı söylüyorum. “Sen kaçmadın mi hiç?” Başını olumsuz anlamda salladı. “Nasıl yani? Sen ne biçim çocukluk geçirdin?” Aslında bunu dalga geçmek için söyledim. Az sonra duyduklarım karşısında çeneme kilit vurmayı gerçekten düşündüm.

“Ben altı yaşından on sekiz yaşına kadar yatılı okulda kaldım. Bu yüzden öyle çok anım yok.”

“Neden?”

“Çok sık yurt dışına çıkıyorlardı. Beni de ondan oraya sürükleme gereği görmediler.” Ailesinin yanında neredeyse hiç vakit geçirmemişti. En azından çocukluğunda. “Pardon. Bilmiyordum.” Fark etmeden üzmüş müydüm? Sorun değil diyerek konuyu kapattı. Araba yolculuğunun devamında yine bir kaç kahkahalı sohbetlerimiz olmuştu. Gülmekten karnım ağrıyordu.

Araba malikanenin önünde durduğunda emniyet kemerimi çıkarıp ona döndüm. “Her şey için teşekkür ederim. Bugün çok güzel bir gece geçirdim. Ama şimdiden uyarıyorum. Yarın yine sana küs olacağım.”

Arabadan inerken gülme sesini duydum. “Sana da iyi geceler.” İyi geceler dileyip merdivenleri çıktım. Şu zamana kadar herkes uyumuştur diye düşünürken salonun açık ışığı karşısında odama gitmeden önce oraya gittim.

Beklediğim kişi salonda oturuyordu. Geldiğimi görünce ayaklandı. Babam. “Biraz konuşalım mı?” Sakinleştiğimi düşünüyordu. “Yorgunum. Sonra konuşuruz.” Gitmeye yelteneceğim sıra diretti. “Bir kaç dakika sadece.” Özür dilememi bekliyorsa yapmayacaktım. Konuşmadan karşısındaki koltuğa oturdum. “Sadece beş dakika.”

Saatinden beş dakikayı başlattım. 02.47 On dokuzuncu saniye. Yüzüne bakmadım. Baştan aşağı süzüp inceledim. Kıyafetlerini değiştirmişti. Pijamalarını giymiş yüzünde ise tek bir kan damlası izi yoktu. Evet. Yüzüne bakabildim. Bu olayın sonu nereye başlanacağını biliyordum. Bu yüzden yüzüne bakmak istemiyorum.

“Bugün olanlarda-”

“Suçlu değilim. Eğer teşekkür etmeyeceksen konuşma.” Kim babasıyla daha önce böyle konuştu. Ben. En azından ilk değildi. “Haklısın. Teşekkür ederim. Abin ile olanları öğrenmek istersin diye düşünüyorum.” Başımı olumlu anlamda salladım. Saati kontrol ettim. 02.47 otuz ikinci saniye. “Abin haberi ilk günden almış. Adamların amacını mi ne öğrenecekmiş. İyi bir plan mı ne yapacakmış. Çok iyi yaptı.” Tükürür gibi söyledi. Abimi bana şikayet ediyordu. Burnumdan soluyunca devam etti. “Bu sabah geldi. Onun geldiğini gördüler tedbiri iki katına çıkardılar. Gelip esip gürledi. Bir işe yaramadı. Salih geldiğini gibi gönderdi. Herkese mekan değişikliği gibi gösterdi. Yaptığı tek iyi hareket bu. Çünkü gidip izlemiş uzaktan. Mekan falan değişmedi.” Artık ilgilenmiyorum.

“Artık o benim oğlum değil. Evlatlıktan reddettim.” Geri kabul edeceğine eminim. Evden kovduğu da söyledi. Saati kontrol ettim. 02.51 On dokuzuncu saniye. Tam bir dakika kaldı. Ben dört dakika boyunca konuşmadım desem yeriydi. “Delfin.” Saatimden başımı ayırdım. “Biliyorum bana kızgınsın.”

“Kızgın değil kırgınım.” Başını gelişi güzel salladı. “Her neyse. Bak biliyorum ama bunu sormak zorundayım.” Hayır. Bana hesap sormak zorunda. “Atlas ile aranda gerçekten ne-”

“Süre doldu. İnan bana bu olanlar seni ilgilendirdiğini sanmıyorum.”

02.52 on dokuzuncu saniye.

Dakik biri değilim. Bu gün için öyle. İyi geceler dilemesini beklemedim. Merdivenlerden çıktığım gibi aklımı kurcalayan sorulara son verdim. Hepsi gibi bu da affedilmeyecek ve unutulacaktı. Üç nokta ile biten bir sayfa daha. Bu sayfa sonuna kadar dolu. Beyaz sayfanın üzerine mürekkebin çizdiği siyah izden kağıt bile görünmeyecek. Bir yerden tanıdık geliyor oysa. Birbirine dolanmış ipler. Sinir sistemine benziyor. Kesik parçalar. Tamamlanmayan noktalar...

🌻

Zaman geçti. Ne kadar olduğunu hatırlamıyorum. Üç hafta beki bir ay. Soğuk etkisini daha şiddetli gösterdiği herhangi bir gün. Benim tüm bu soğuğa aldırış etmeden mini elbiselerimden birini giyip şirkette çalıştığım bir gün. Her şeyi yoluna koymaya çalıştığım bir gün. Evdeki durumları nasıl desem...

Abim eve döndü. Eşiyle beraber. Leylanın karnı daha çok belli olmaya başladı. Yalan yok hamilelik çok yakışmıştı. Babam abini geri kabul etmişti. Bu ay içinde kaç kere yurt dışına gittiğimi unuttum. Babam yine tüm işleri bana verdi. Yeni kumarhanenin açılışına kadar hepsini ben yaptım. Kurdeleyi abim kesti.

Annem, Leylayla beş aylık torununa alışveriş yapıyor ve düğün hazırlıkları yapıyor. Her şey yolunda. Birileri için. Begüm her zamanki gibi. O sanki tüm olanlardan etkilenmemi gibi. Gibi fazla. Etkilenmedi zaten.

Atlas. O gün sahilde çok şey değişti. Her şey değişti. Artık düşman gözüyle değil daha arkadaş gözüyle bakıyorum. Bir kez daha gittik sahile. Bu sefer uzun uzun konuşamadık. Yine de bir kaç dakika deniz havası aldık. Unutmadan söyleyeyim biz yine habere düştük. Sahilde sıradan bir vatandaş fotoğrafımızı çekip haber sayfalarına attı. Daha önemlisi de artık tüm sosyal medya bize aşk videoları yapıyor. Fazla komik.

Atlası hala tanımıyorum. Sadece artık benim için soğuk biri değil. Komik biri. Lakin bir sorun olduğunu seziyorum. Hepsini bit kenara bırakıyorum. Sadece şunu bilmek istiyorum. Buna inanmak istiyorum. Daha samimi biri. O günden bu güne kadar bir çok kez konuştuk. Babama gelip hayırlı evlat konuşması da yaptı. İşte bu gerçekten komikti. Aklıma geldikçe sırıtıyordum. Babana gelip Aradığın bazen yanında değil karşında oluyor Asaf dady demişti. Babamın abime sınırının taze olduğu bir günde. Babam buna karşılık sinirden renk değiştirse de. Lafını esirgemedi. Biraz daha konuşursan yanında kızım değil ben olacağım. Şimdi anlatınca komik olmuyor ama o zaman çok komiğime gitmişti. Aramızdaki her şeyin oyun olduğuna aldırış etmeden söylenen sözlerdi.

Daldığım düşüncelerimden beni uzaklaştıran telefonumun çalma sesiydi. Babam arıyordu. “Neredesin sen?” Saate baktım. Mesaiye kalmamalıydım. Saat on ikiye geliyordu. Kendi işimizin patronuyuz yine de çalışıyoruz. “Şirketeyim. Önemli bir olay mı var?” Telefonu hoparlöre alıp çantama şarj aleti ve kalemlerimi attım. “Bana gelince gösterdiğin performansı Begüme de göster.” Vestiyerden ceketimi alıp giydim. “Ne diyorsun baba?”

“Begüm vurulmuş.” Telefona uzanan elim havada kaldı. Tahmin etmeliydim. Bu sakın hayat bana göre değildi. “Nasıl? Neredesin sen? Nasıl vurulmuş?” Odamı terk edip asansöre ilerledim. “Annen kazaya kurban gitti diyor. Ne işin varsa bırak hastaneye gel. Orada konuşuruz.” Asansörden inip arabama gittiğim gibi gazı kökledim. Kazaya kurban gitmiş? Kimin kazasının kurbanı bu? Başımın arkasına feci bir ağrı girdi. Kulaklarım uğuldadı. Keşke sebebini sormak yerine begümün yaşayıp yaşamadığını sorsaydın. Bu da aptalca olurdu. Yaşamasaydı söylerdi zaten. Tövbe ya rabbim.

Neler düşünüyorum böyle? Delirdim. Bir gün sağlam delireceğim.

Arabayı hastanenin önünde durduğum gibi koştum. Çalışan kadınlardan birine sordum. “Merhaba. Begüm Ünal bir kaza geçirmiş hangi katta olduğunu söyler misiniz?” O an babamı arayıp sormak aklıma gelmedi. Bunu bile zaman kaybı olarak gördüm. Hasta adı ve yakınlık derecemi sorguladı. “Dördüncü katta. Şuan yoğun bakımda.” Beynim uyuştu. Gözlerimi defalarca kırpıştırdım. Kendime gelmek için her türlü yolu denedim. Kadına cevap vermeden hızla merdivenleri çıktım. Dört kat bana kırk dört kat gibi geldi. Bacaklarım çıktığı merdivenlerin yorgunluğunu her bir katta bıraktı. Tabelaları takip edip kendimi kapının önünde buldum. Ameliyathane kapısının önünde. Annem yere çökmüş içli içli ağlıyordu. Leyla yanında ona sarılmış sakın olmasını söylüyordu. Babam ve abim karşılıklı başlarını duvara dayamış gözleri kapalı dua ediyorlardı. İkisinin de göz altları kıpkırmızıydı. Cılız sesim koridorda yankılandı. “Baba.” Babam kollarını açıp sarılmam için yer açtı. Koşarak ona sarıldım. “Nasıl durumu? Nasıl olmuş?” Eli saçımda gezindi. Saçımı okşadı.

“Bilmiyoruz. Doktorun çıkmasını bekliyoruz. Annen ile geziyorlarmış. Bir an kurşun kardeşine isabet etmiş. Annen anlatamıyor daha fazlasını.” Başımı anladığımı belirtircesine salladım. Ben de yanlarına çöküp doktorun çıkmasını bekledim. Bu sefer akıp geçmedi zaman. Ne saniyeler, ne dakikalar, ne saatler. Ben dümdüz duvarı izledim. Gözlerim doldu. Ağlamadım. Çok kalabalık. Şuan yeri değil. Herkes kime saldıracağını bilmiyordu. Leyla anlamadığımı görünce bana saldırdı. Yerini unutuyordu. Benim içeride kardeşim canıyla uğraşıyor ve o. Neyse. Babam susturmasaydı ben onunla konuşmayacaktım bile. Şimdi zamanı değildi.

Telefonumdan ikimizin fotoğraflarına baktım. Doğduğu zamandan şimdiye kadar her fotoğrafımızı inceledim. Yanımda olmasına ihtiyacım vardı. Onun yanında olmaya ihtiyacım vardı. Saat beşi on geçiyor. Yoğun bakımın kapısı açıldı. Aniden ayağa kalkınca başım döndü. “Hastanın durumu stabile döndü. Kurşun kalbinin yakınından geçmiş. Normal odaya alacağız ama görüşe izin veremiyoruz. En azından bir kaç saat için.” Doktorun sesi ile yüzümdeki unutulmaya yüz tutmuş sırıtışım dudaklarıma yayıldı. Herkes birbirine sarıldı. Leyla abime. Annem babama.

Az kalsın ölecekti. O kurşunu sıkana ben de sıkmak istiyorum. Sedye ile Begümü yanımızdan götürüp normal odaya aldılar. Bir kaç saat sonra izin verileceğini söylediler. Yüreğime ferahlık indi. Üzerimden tonlarca yük kalktı. “Kim yapmış biliyor musun?” Babamın kulağına sessizce fısıldadım. Artık odanın koridorundaydık. “Bir kaç saate belli olur. Bekle biraz. Ayrıca bununla ben-”

“Hayır ben ilgileneceğim. Senin ilgilendiğin her konuyu biliyorum. Begüm senin kızın ise benim kardeşim.” Salih amca konusuyla çok güzel ilgilendi. Adamı yurt dışında arıyor hala. Bu sefer bizim depoda değil. Çenesini sıktı. İstemeye istemeye başını salladı.

Biraz daha rahattım. Uykusuzluktan başım ağrıyordu. İçimin rahatlığı ile gözlerim kapanmaya karar verdi. Kaç saat kestirdiğim hatırlamıyorum. Belki bir, belki iki. Yanımda kopan bir ses ile kendime geldim. Rahat durmam bu kadar kısa sürüyordu. Babama telefonda birisine haykırıyordu. Gözlerimi ovuşturdum. Çantamdaki telefondan saate baktığımda gözlerimin ışığa olan duyarlılığı işe yaramadı. Gözlerimi kıstım. Yedi buçuk. Ayağa kalkıp Begümü kontrol ettim. Ona bir şey olmamıştı. Babam kiminle konuşuyorsa herkesi meraklandırdı.

Gözlerini benden ayırmıyordu. Korkmaya başladım. Telefonu kapattığı gibi karşıma geçip iğrenir gibi baktı. Tiksinir gibi. Nefret eden gözlerle baktı. Aşağılayıcı gözleri beni baştan aşağı süzdü. “Begümü az kalsın hayattan koparan senin sevgilim diye başımıza diktiğin pislikmiş” Herkes sustu. Zihnim on bir kelimeli bu cümleyi defalarca tekrarladı. Gözünü nefret bürüdü. Kin. Öfke. Tüm duygular saniyelerce bende yaşandı. Nasıl anlamamıştım? Her anımda yanımda olan bir suçlu elbette buraya gelip bana destek olmazdı.

“Atlas mı?” Abim burnundan soluyarak babama sordu. Babam onu onaylayınca arkasını dönüp gitmesine ben engel oldum. “Ben konuşacağım.” Küçümseyen bir bakış attı. “Sen mi?” Yanından hızla geçince yapacağı tek iş arkamdan seslenmek oldu. “Aşık olmadan gelebilecek misin?” Yüreğime ağır bir taş oturdu. Şu zamana kadar bana söyledikleri sana inanıyoruz dedikleri koca bir yalandı. Bunun oyun olduğuna inanmıyorlardı.

Neredeyse sekiz saattir nasıl geçtiğini bilmediğim saatler en yavaş dakikalarını gösterdi. Düşünmeyi engellediğim tek bir saniye başımı ağrıtan büyük taşlara dönüştü. Susması için yalvardığım iç sesim haykırdı. Bu haykırış o kadar güçlüydü ki. Ruhum yerinden sarsıldı. Hangi birine üzüleceğimi karar veremedim. Birisine kolay güvenen biri değildim. Ama düşman durumundan çıkarıp arkadaş gözüyle bakmak neden bu kadar büyüdü?

Ben kimseye öyle kolay his beslemem. Arkadaş gözüyle bakmam bile gerekirse yıllarımı alır. Bir aydan az bir sürede kime güvenmiştim böyle?

Tekrar altını çiziyorum. Babam ve abim bana inanmıyor. Annem ağzını bıçak açmadı belki o da aynısını düşünüyor. Çırpındığım görmüyor kimse. Kanıtlamak için ne gerekiyorsa yapmıştım. Adı batsın Atlas bile yardım etmeye çalışmıştı. Oysaki düğün davetiyesi görünce yüzümün halinden bunun oyun olduğuna inanacağına emindim. Ne değişmişti? Haberler mi? Evde asla çıkan haberlerden konuşulmasını izin vermiyordum. Yıllardır ben onların yanındayım. Haber siteleri değil. Neden birisine inandırmak bu kadar zor. Kanıtlarım bile varken gözlerine inen perdeden görmüyorlar. Konuştuğumda sanki kulaklarını kapatıyorlar. Duymuyorlar.

Aracı sağa çekip iki katlı bir villanın önünde durdum. Atlas ve ailesinin yaşadığı ev. Yaklaşınca küçük bir çatı katının da olduğunu gördüm. Yolu hızla geçtim. Hiç bir koruma bana engel olmadı. Kapının önüne gelince kapıyı kıracak gibi çalmaya başladım. Öfke damarlarımda geziniyordu. Kapıya kaç kez vurduğumu saymadım. Kapıyı sarı saçlı bir kadın açtı. Evlerinde çalışan hizmetlerden biri olmalıydı. Ona tek kelime etmeyip koridoru takip ettim. Daha önce gelmediğim için Atlasın odasını bilmiyordum. Özlem hanımın kimin geldiğini soran sesi beni görünce kesildi. “Sen? Sen niye geldin?”

Her nereye gidecekse üzerinde abartılı bir elbise vardı. Açık mavi taşlı, parlak kumaşlardan yapılmış bir elbise. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Beni baştan aşağı süzdü. “Neden mi geldim? Aşk olsun Özlem hanım. Beni daha çok göreceksiniz.” Yalan. Mümkünse bir daha hiç göremeyeceksiniz. “Benim sevgilimin odası nerede?”

Daha evden çıkmadığına emindim. “Yukarı da sağdaki ilk kapı. Neden soruyorsun? Oyun değil mi sizin ki ne sevgilisi?” Ağzıma yuva yapmış bu kelimenin oyun olduğunu herkes bilmiyordu. Ben bile inanmıştım oysa. “Ölü bir sevgilim olmasını hiç istemem biliyor musunuz?” Cevap vermesini beklemeden hızla solundaki merdivenleri çıktım. Merdivenleri öyle yüksek sesle çıkıyordum ki topuklu ayakkabımın sesini sadece ben değil tüm ev duyuyor. Duvarlara çarpıp yankı yapıyor. Odayı bulduğum gibi içeriye daldım. Atlas yeni duş almış olmalıydı ki saçları ıslak üzerinde ise sadece pantolonu vardı. Dolaptan kendisine kıyafet baktığına emindim. Odasına bu şiddetle girmemi beklemiyordu. Yüzünde anlamsız bir ifade görmeyi bekledim. Habersiz olmasını bekledim. Oysa sanki bu anı bekliyormuş gibi bir rahatlık vardı. Aptal.

“Ne yapıyorsun sen? Ne yaptığının farkında mısın?” Dolabın kapağını kapattı. Elini saçlarına götürüp sıkıntıyla karıştırdı. “Biraz sakinleşince konuşalım”

“Ne sakinleşmesi? İnanmıyorum ben böyle bir adama inanamıyorum. Sen böyle biri misin? Aileme zarar verecek kadar aşağılık biri misin?” Gözlerini gözlerime kilitledi. Uykusuzluğun ve ağlamamak için kendini tutan gözyaşlarımın etkisiyle kızaran gözlerime. Beni sakın tutmak için elimi refleks ile omzumun üzerine uzandı. Sağ omuzuma. “Dokunma.” Sakin olmayan bir sesle bağırdım. Ne yapacağını bilmiyor gibi baktı. Oysa ne yapacaksa çoktan yapmıştı. Şimdi her şeyi ben yapacağım. Ve ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.

“Begüm ölüyordu. Ölüyordu. Duyuyor musun? Ölüyordu. Benim kardeşim ölüyordu.” Elimi saçlarıma atıp sıkıca çekiştirdim. Kendime gelmem gerekiyordu. Kendime gelmek istemiyorum.

“Niye yapıyorsun? Aileme niye zarar veriyorsun. Seni daha önce uyarmadığım için mi?” Sustu cevap vermedi. Üzerine yürüdüm. Tek bir kelime etmedi. Susması beni daha çok sinirlendiriyordu. Göğsüne yumruk attım. Haykırdım. Aklıma ne geliyorsa sıraladım. “Susma. Sakın susma. Konuş açıkla. Susma!”

Herkes biliyordu ki benim sınırlarım ailemdi. Başka kimse değil. Kendimi bile o sınırların dışında tutuyorum. “Konuş. Susma! Ölüyordu Begüm. Senin için önemi yok elbet. Benim hayatımdaki en önemli kişi. Haberin bile yok ama o kız benim tek dayanağım. Ölüyordu. Anlamıyor musun?”

Mühürlenmiş dudaklarımı araladı. Yüzündeki kelimelerin yetmeyeceği ifadeyi okuyamadım. “Bilerek olmadı.” Ne kadar iyi bilerek olmamış. Affedeyim o zaman. Uzatmayalım hiç. Avucumun içine aldığım güç ile yanağına tokadı geçirdim. Başı omuzunun üzerine hafifçe düştü. “Benim aileme bilerek zarar vermedin öyle mi? İnanmamı mi bekliyorsun? Sevdiğin kim varsa bil ki canını en çok ben yakacağım. Ve bu bilerek olacak.” Bir insanın canına zarar gelmesi omu o kadar acıtmazdı. Narkoz verilip unutulurdu. Canından çok sevdiği kim varsa ona zarar gelmesi daha çok acıtırdı. Bunun acısı basit bir narkozla geçmezdi.

“Dinleyecek misin?” Yüzümü ekşittim. Tüm bu üzerine yürüdüğüm yolu bir bir geri gittim. Yüzümde acıyan bir ifade vardı. Kendime değil ona acıyorum. Ona da zaman gelecek. Asla unutmayacağım. “Sana inanmıyorum. Ne sana ne söyleyeceğim tek bir kelimeye güvenmiyorum.” Aklım almıyor ben böyle bir insana güvenmiştim. İnanmak. Umut beklemek. Bir ihtimal bu oynadığımız basit bir oyun bu düşmanlığı bir kenara bırakır. “Bu oyunu derhal bitir. Bana yapacağın son iyilik bu olsun.” Kapıya yöneteceğiz sırada bileğimden tutup çekti. “Dokunma!” Çığlık attım. Bana dokunması rahatsız etmiyor ama öyle düşünmesi gerekiyor. Elini kendine çekti hemen. Nasıl açıklayacağı konusunda bir belirsizlikle başını iki yana salladı

“Beni dinlemen gerekiyor.” Kaşlarım kendiliğinden yukarı kalktı. Onu dinlemeyecektim ama şuan yapacağım şey için biraz zaman kazanmam gerekiyor. Başımı sıvazladım. “Peki. Hangi yalanını dinleyeceğim? Neyini dinleyeceğim? Üstünü giyin daha çok dikkatimi bozuyorsun.” Laf arasına sıkıştırdığım konunun dikkatini çekmemesi için sinirli halde söyledim. 8tiraz etmeden arkasını dönüp dolaptan beyaz bir tişört aldı. Bu sürede kısaca odasına göz attım. Kapının karşısında bir boy aynası vardı. Onun yanında ise üç kapaklı bir dolap. Dolabın karşısında geniş bir yatak. Duvarlarda ise anlamsız dekoratif bir kaç tablo, saat.. Onun balkonu yoktu ama penceresi oldukça büyüktü. Kıyafeti üzerine geçirirken belime gizlediğim bıçağı çıkarıp gözümü kırpmadan arkasından hızla ilerleyip bıçağı bana dokunduğu omuzum ile aynı noktaya sapladım. Sağ omuzunun üzerine. Gözleri kapandı. Acısını bastırmak için bir eylemdi. Dudaklarından hafif bir inilti çıktı. Sol eli bıçak yarasının üzerine gitti. Geriye doğru bir kaç adım sendeledi. Arkasına hafifçe dönüp göz ucuyla bana baktı. Yarasına bakmasını beklerken bana baktı. Yeşil gözlerinde en ufak bir yeşil tonu yoktu. Koyu yeşil bile değil. Siyaha yakın bir renk. Ama asla yeşil değil. Ne düşünüyordu? Yaptıkları yanına kar mı kalacak?

“Bir daha değil bana. Ailemin kılına senin tarafından zarar gelirse bu seferki kadar sakin durmam.” Yüzümden bir an olsun o cesur ifade silinmedi. Çatık kaşlarım sanki zaferin yansıması gibi gururla kalktı.

Kimi buna kibir der kimi bencillik. Oysa ben baktığım yüz ifadesinden yenilmiş birini görmeyi seviyordum. Bunu galibiyet olarak sayıyordum. Bu daha hiç bir şey. Yakın olduğu kim varsa hepsine zarar vereceğim. Aynı babaların eskiden başladığı bu düşmanlık gibi. İkinci sezonu başlayacak. Tabi onların geçerli sebepleri vardı. Benim bilmediğim sebepler. Onu da bir gün öğreneceğim.

Canım acımadı. Karşı tarafa çektirdiğim acının milimini hissetmedim. Beni durduracağına emindim. Kapıya doğru adımladığımı görünce arkadan bakmaktan vazgeçip tamamen bana döndü. “Anlaştığımızı düşünüyorum” Omuzunda yara olmasına rağmen sol eli ile bileğimi kavradı. Dokunmaması için yaptığım uyarıyı dikkate almadı. “Anlaşmadık. Otur önce beni dinle sonra nereye gidiyorsun gidersin.” Yeşil gözlerinde siyahlık bulanıklaştı. Saçları çoktan kurumuş neredeyse tüm alnını kaplıyordu. Şakaklarındaki damarlar belirginleşti.

“Pardon?” Beni istemediğim sürece burada kalmazdım. Bileğimi geri çekiştirdim ama biraz daha sıkı tuttu. “Tamam. Acın var anlıyorum ama yeter. Dinlemeden yargılama.” Bileğimi hafifçe bıraktı. Gerginliği yüzünden okunuyordu. Kirpikleri kapanıp uzun süre açılmadı. Bu sürede ben bir kaç dakika burada kalmak için kendimi zorladım. “Beş dakika. Sadece beş dakika. Bu konuşmanın sonunda fikrim asla değişmeyecek benim gözümde sen hala suçlu olacaksın.” Bakışlarım kısa bir an omuzundaki bıçak yarasına değdi. O bıçağı ne zaman çıkarmıştı? Kolundan kanlar akıyordu ama o bunu pek umursamıyordu. Az önceki yeter kadar canı yanmıştı. Beş dakika sonra hastaneye gitse bir şey kaybetmez. “Kolundaki yara dikkatimi dağıtıyor. Hızlı konuş.” Hayır. Bunu söylememin sebebi onu düşünmem değil. Kırmızı kan dikkatimi dağıtıyor. Yüzüne bakmak yerine omuzuna kilitlenirken buluyorum kendimi.

Şuan çektiği acı Begümün bir saniyesine değmezdi. “Benim amacım Begüm değildi. Adamlara başka birini söyledim. Onlar yanlış kişiye sıkmışlar olan bu. İsteyerek olmadı.” Tüm detayına kadar anlattı. Çarşıdaki dükkanın adından vurulduğu dakikaya kadar detay vererek anlattı. Ara sıra omuzuna giren sancı ile duraksıyordu. Bir eli dolaptan destek alıyor yere düşmemek için çaba gösteriyordu. Omuzunda bir delik var. Bıçak deliği. Bıçak kesiği.

“... Defalarca anlatırım ama sende beni dinle. Ben ailene-” Lafını kestim. “Beş dakika doldu. Söylediğin gerçek olsa bile dediğim gibi senin suçlu olduğunu gerçeği ortada. Ben sonuca bakarım. Hastanede can çekişen Begümdü.” Odada onu yalnız bıraktım. Kapıyı çarpıp çıktım. Değil yüzüne yaralı omuzuna bile son kez bakmadan odadan çıktım. İçimde bir his var. Ne bu his? Vicdan azabı mı?

Hayır. Olamaz. Üzülmem gereken o değil. Ben intikamımı aldım. Tüm açıklaması umurunda değil. Merdivenleri hızla indiğimde arkamdan sesleniyordu. Özlem hanım önümü kesmese hızımı almadan ilerleyecektim. “Her şey yolunda mı? Atlas nerde?” Atlasın sesini duymamıştı. Arkamdan merdiven inme sesini duydum. “Küçük bir sinek ısırığı var ama siz halledersiniz onu. Daha büyüğünü sen yaşayacaksın. Küçük bir alıştırma.” Duyduğu sözlerin karşısında sersemledi. Bu arayı fırsat bilip Atlasın arkamdan gelmesini umursamadan hızla Özlem hanımın yanından geçtim. Ve arkamdan bor çığlık koptu. Yarasını fark etti. Topuklu ayakkabıyla ne kadar koşarsam o kadar hızlı gidiyordum. “Delfin!” Arkamdan kaçıncı adımı söylediğini saymadım. Annesinin ardından basın da gelmişti. Ben evden çıkarken Atlası ikinci durduran ses babasına aitti. En az beş dakikamı vardı. Beş dakika. Herkese tanıdığım süre. Bu beş dakikada izimi kaybettirir onunla bir dahaki görüşmemize kadar konuşmazdım. Arabama binip hızla hastaneye sürdüm. O da hastaneye gelecekti. Belki Begüm için belki kendi yarası için.

Umuyordum ki beni ihbar etmez. Bu taraftan bakılınca bu düşünce çok uzak gelmiyordu. Onunla konuşmam için bunu yapardı. Şikayetini sonra çekerdi ama onu dinlemem için bunu yapardı. Oysa ben onu yeterince dinledim. Beş dakikaya sızdırdığı bir kaç cümle onu açıklıyordu.

Hastanenin önünde inip doğru Begümün odasına gittim. Uyanmıştı. Yüzünde her zamanki neşesi vardı. Odasında bir kaç demet çiçek buketle vardı. Ona sarılıp uzun kahverengi koltuğun köşesine oturdum.

Annem, babam, abim ve Leyla hepsi buradaydı. Babam Ne yaptığımı ima ederek soruyordu. Ben Anlamamazlıktan gelerek konuyu uzatınca dümdüz yüzüme sordu. Herkesin gözü yine benim üzerimde. Begüm dahil herkes ne yaptığımı soruyor. “Söylesem inanacak mısınız?” Aklıma gelen soruyu tartmadan sordum. İnanmadıkları unutmadım. Sinirliyken söylenen sözler gerçektir. Gerçek olmasa söylemek aklına bile gelmez. “O ne demek kızım? Biz sana hep inandık.” Güldüm. İnanmış. Baba sen bana sadece güvendin. İşlerini emanet edebileceğin için bana güvendin. Asla inanmadın. Konu benim özel hayatım ise ne saygı duyuldu ne de inanıldı. “Biliyorum baba. Bana en çok sen inandın.” Gerçekten bunu söylemiyordum. Alaylı bir söyleyişim vardı ama o bunu gerçek anlayıp sırıttı. Benim ne yaptığımı söylemeye gerek kalmadan odaya polis ekleri daldı. Herkes ayaklandı. Tahmin ettiğim şey oluyor. “Delfin Ünal.” Kim olduğumu biliyordu yine iş icabı adımı sordu. İki tane polis üniforması ile odada duruyordu. Annem yanımdan bana ne olduğunu fısıldıyordu. Polislerin birinin elinde küçük bir defter vardı. Diğer polisin elinde ise telsiz. Kelepçe gözükmüyor.

Bir adım öne çıktım. “Benim.”

“Bizimle emniyete kadar gelmeniz gerekiyor.” İtiraz etmeden başımı salladım. Alçak adam şikayet etti ben kesin. Odadaki herkes birbirine bakıyor ve benim bu tartışmadan kabul etmene şaşırıyordu. Babam araya girdi. “Hangi sebeple kızımı götürüyorsunuz polis bey” Bu lafının altında bile ima yatıyordu. “Atlas Aksel’i bıçaklama suçundan bizimle gelmesi gerekiyor.” Sessizlik. On yedi saniye boyunca kısa bir sessizlik. Tam da şimdi ne yaptığımı öğrenmişlerdi.

Begüm zar zor ağzından ismimi çıkardı. Ona bakmadım. Polislerin yanına giderken babamın yanından geçtim. Kısaca fısıldadı. “Sorun yok. Ben bir çaresine bakacağım.” Şuan değil tutuklanmam onun Asıl düşündüğü Atlası bıçaklamamdı. Ne yapmamı bekliyordu ki? Gurur duyuyordu şimdi. Ben gurur duymuyorum. Yapmam gerekeni yaptım. En azından bana böyle öğretildi.

Düşünüyorum. Babamın kaçırılması, Begümün yaralanması... Sıradaki kim? Ben mi? Annem mi? Abim? Leyla?