1. bölüm / 6
Yanlış İlmekYanlış ilmek Bölüm 1: Nil
Bölümler 6Şu an: Yanlış ilmek Bölüm 1: Nil
YANLIŞ İLMEK
BÖLÜM 1 — Nil
Birlik evinde yaşamanın bana öğrettiği ilk şey, yirmi iki kadının aynı çatı altında huzur içinde yaşayabileceği fikrinin tamamen bir yalan olduğuydu.İkincisi ise bu kadınlardan biri Valentina Álvarez ise cumartesi sabahı saat dokuzdan önce huzur beklemenin düpedüz aptallık olduğuydu.
“Nil!”
Yorganı başımın üzerine çektim.
“Nil Harrington!”
İkinci seslenişte soyadımı da kullanmıştı.Kötüye işaret.Gözlerimi açmadan elimi komodinin üzerinde gezdirdim. Telefonumu bulduğumda ekranın parlaklığı yüzüme vurdu.
09.17
Dört saat yirmi üç dakika.İnsan vücudunun bununla yaşayabileceğine dair makaleler olduğundan emindim.
Ya da yoktu.Şu an umurumda değildi.Kapım üç kez yumruklandı.
“Öldüysen içeri giriyorum.”
“Öldüm.”
“Harika. Siyah botlarını alabilir miyim?”
Gözlerimi açtım.
“Hayır.”Kapı anında açıldı.
Vale, sanki dün gece saat üçe kadar bizimle aynı mutfakta oturan kişi değilmiş gibi hazırlanmış halde içeri girdi. Uzun koyu saçları kusursuz görünüyordu, üzerinde krem rengi bir kazak ve muhtemelen benim aylık kahve bütçemden pahalı bir güneş gözlüğü vardı.Gözlüğü başının üzerine kaldırdı.
“Demek yaşıyorsun.”
“Botlarımı alamazsın.”
“Zaten aldım.”
Doğrulup yatağın kenarına baktım.Botlarım yoktu.
“Valentina.”
“Nil.”
“Çıkar onları.”
Ayağını kaldırıp üzerindeki siyah botumu gösterdi.
“Bunları mı?”
“Hayır, diğer ayağındakileri.”
“Sabahları çok agresifsin.”
Yastığı kaptığım gibi ona fırlattım.Vale kahkahayla kapının arkasına kaçtı.
“On dakikaya aşağı in. Kahve söyledik.”
“Ben istemiyorum.”
Koridordan sesi geldi.
“Sana da söyledik!”
Tabii ki söylemişlerdi.Kendimi yeniden yatağa bıraktım.Tavanımdaki küçük çatlağa bakarken dün geceyi zihnimde toparlamaya çalıştım.
Maddie’nin doğum günü.Bir bar.Başka bir bar.Bir noktada Noah.Patates kızartması.Vale’nin hiç tanımadığı bir kızla İspanyolca kavga etmesi.Sonra eve dönüş.
Saat?Hatırlamıyordum.
Başımın sağ tarafında başlayan zonklama ise gecenin geri kalanını benim için tamamlıyordu. “Harika.” Yataktan kalkıp banyoya yürüdüm.Aynada gördüğüm kadınla birkaç saniye göz göze geldim.Koyu saçlarım başımın üzerinde ne olduğu belirsiz bir şekle dönüşmüştü. Gözümün altında dün geceden kalma hafif siyah bir rimel izi vardı.
Açık tenimin üzerinde uykusuzluk her zamankinden daha belirgin görünüyordu.Mavi gözlerime bakıp musluğu açtım.
“Sen akıllanmayacaksın.”
Aynadaki Nil Harrington aynı fikirde görünüyordu.
Aşağı indiğimde ev çoktan uyanmıştı.Birlik evimizin cumartesi sabahları kendine özgü bir hali vardı. Salonun bir köşesinde önceki geceden kalma topuklular, mutfak tezgâhında yarısı içilmiş su şişeleri ve koltukların üzerinde battaniyelere sarılmış insanlar…Ve bütün bunların ortasında Sienna, hiçbir şey yaşanmamış gibi dizüstü bilgisayarında bir şeyler okuyordu.
“Günaydın,”
dedi beni görünce.
“Bu konuda aynı fikirde değiliz.”
Başını kaldırmadan gülümsedi.Mutfağa girdiğimde Vale’yi tezgâhın üzerine oturmuş, Maddie’yi de buzdolabının önünde dikilirken buldum.
Maddie dönüp bana baktı.
“Tanrım.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.”
“Biliyorum.”
Tezgâhın üzerindeki karton bardağı aldım. Üzerinde siyah kalemle NIL yazıyordu.Bir yudum aldım.Iced vanilla latte.Normalde dünyayla aramdaki ilişkiyi düzeltebilecek birkaç şeyden biriydi.Bugün olmadı.Şakağımdaki ağrı biraz daha sert vurdu.Gözlerimi kapattım.
Vale beni izliyordu.
“Başın mı ağrıyor?”
“Hayır, beynim kafatasımdan kaçmaya çalışıyor.”
“Advil?”
Başımı salladım.Maddie buzdolabından portakal suyunu çıkarırken,
“Dün gece o son içkiyi içmeyecektin,” dedi.
“Bunu dün gece söylemen gerekiyordu.”
“Söyledim.”
“Daha yüksek sesle söylemeliydin.”
Vale kahvesinden bir yudum aldı.
“Türk şeyi.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Annenin yaptığı. Küçük fincandaki çamur.”
Ona birkaç saniye baktım.
“Türk kahvesine bir daha çamur dersen seni Arjantin’e kargolarım.”
“İşte bu. Ondan yap.”
Aslında haklıydı.
Dolaplardan birini açıp arkalara uzandım. Evdeki herkesin protein tozları, vitaminleri ve garip aromalı çayları arasında annemin geçen ay bıraktığı kahve paketini buldum.Yanında küçük bakır cezvem duruyordu.
Vale dirseklerini tezgâha dayadı.
“Bunun gerçekten baş ağrını geçirdiğine inanıyor musun?”
Paketi açarken ona baktım.
“İnanmıyorum.”
Suyu ölçtüm.
“Biliyorum.”
Sienna salondan seslendi.
“Placebo etkisi de bir etkidir.”
“Sienna!”
“Bilimden özür dilemeyeceğim.”
Gülmemle başımdaki ağrının vurması bir oldu.
“Allah kahretsin.”
Maddie durdu.
“Bu ne demek?”
Vale hiç düşünmeden cevap verdi.
“Türkçe konuşmaya başladıysa yaklaşma.”
“Çok komiksin.”
“Anneni arayayım mı?”
Başımı ona çevirdim.
“Sakın.”
Telefonum tam o anda tezgâhın üzerinde titredi.Ekrana baktım.
Anne ❤️
Üç kız aynı anda bana baktı.Vale’nin yüzündeki sırıtış büyüdü.
“Sevda bizi duyuyor.”
Telefonu açtım.
“Günaydın anne.”
“Günaydın mı? Saat kaç oldu?”
Gözlerimi devirdim.
Okyanusun diğer tarafında doğmuş olabilirdim ama Türk anne yazılımından kaçış yoktu.
“Dokuz buçuk.”
“Ben de onu söylüyorum.”
“Cumartesi.”
“Cumartesi olunca gün başlamıyor mu?”
Vale kulağını telefona yaklaştırmaya çalışınca alnından ittim.
“Başım ağrıyor zaten.”
Annemin sesi anında değişti.
“Niye?”
“Biraz geç yattık.”
“Biraz?”
“Anne.”
Arka plandan babamın sesi geldi.
“Ask her if she’s coming tomorrow.”
Gülümsedim.
“Babam orada mı?”
“Burada. Sabah sabah mutfağın içinde dolaşıyor.”
“It’s my kitchen too!”
Kahkaha attım.Annem telefondan uzaklaşıp,
“O zaman kendin kahvaltı hazırla William,” dedi.
Babamın ne cevap verdiğini duyamadım ama annemin homurdanmasından pek iyi bir şey olmadığı belliydi.
“Yarın geliyorsun değil mi?” diye sordu.
“Geliyorum.”
“Kaçta?”
“On gibi.”
“On geç.”
“Anne, kahvaltı için mahkeme celbi mi çıkarıyorsun?”
“Baban dokuzdan beri seni sorar.”
Arka plandan hemen itiraz geldi.“I asked once!”
“Üç kere sordun.”Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırıp güldüm.
Böyleydiler.Yirmi küsur yıldır evliydiler ve hâlâ günde en az beş kere birbirlerine laf yetiştiriyorlardı.
“Tamam,” dedim. “On gibi oradayım.”
“Erken gel. Sana bir şey göstereceğim.”
“Ne?”
“Gelince görürsün.”
“Böyle söylediğinde gelmek istemiyorum.”
“Nil.”
“Tamam, tamam.”
“Bir de kahvaltı yap.”Önümde duran iced latte’ye baktım.
“Yapıyorum.”
“Buzlu kahve kahvaltı değil.
”İstemsizce gülümsedim.“Beni görebiliyor musun?”
“Annenim.”
Bu, sorumun cevabı değildi ama Sevda Harrington için yeterliydi.
Telefonu kapattığımda Vale bana bakıyordu.
“Annen beni evlat edinebilir mi?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Babam seni iki günde geri gönderir.”
“William beni seviyor.”
“William herkesi seviyor.”
Bunu söylerken düşünmedim bile.Çünkü benim için doğruydu.Babam insanlarla kolay anlaşırdı. Bir odaya girdiğinde insanların isimlerini hatırlar, garsonla sohbet eder, Vale’nin Buenos Aires’teki ailesini sorar, Noah’nın babasının son davasını merak ederdi.William Harrington’ın insanları rahatlatmak gibi tuhaf bir yeteneği vardı.Ben de hayatım boyunca bunun normal olduğunu düşünmüştüm.
Türk kahvesinin yarısında başım gerçekten hafiflemeye başlamıştı.Saat on bire geldiğinde birlik evi tamamen canlanmıştı.Alt katta müzik açılmış, birileri salondaki koltuğun altında telefonunu arıyor, Maddie dün gece çektiği fotoğrafları televizyona yansıtmaya çalışıyordu.
Ben merdivenlerin ortasında oturmuş telefonuma bakarken ön kapı açıldı.
Noah Bennett içeri girdi.Kapının yanında asılı küçük tabelaya baktı.
MEMBERS & GUESTS ONLY.
Sonra bana baktı.
“Guest.”
“İstenmeyen guest.”
“Yine de guest.”
Elindeki kâğıt poşeti havaya kaldırdı.
“Bagel getirdim.”
“Evimize hoş geldin.”
“İşte Harrington sevgisi.”
Noah bizim eve o kadar sık geliyordu ki geçen dönem yeni kızlardan biri onu birliğin çalışanı sanmıştı.
Uzun boylu, kahverengi saçlı ve hayatında hiçbir şeyi ciddiye almıyormuş gibi görünen bir yüzü vardı. Bu görüntü tamamen aldatıcıydı. Uluslararası ilişkiler okuyordu ve sınavlardan önce iki gün ortadan kaybolup sınıfın en yüksek notunu alan insanlardan biriydi.Ondan nefret etmek için birçok sebebim vardı.On iki yıldır hiçbirini değerlendirmemiştim.
Yanıma oturdu.
“Berbat görünüyorsun.”
“Bugün herkes çok nazik.”
“Ben dürüstüm.”Poşeti elinden aldım.
“Bu yüzden arkadaşın yok.”
“Sen varsın.”
“Talihsizlik.”Noah başını omzuma yasladı.
“Dün gece beni neden bıraktınız?”
“Sen bizi bıraktın.”
“Bir kız benimle konuşuyordu.”
“Tam kırk dakika.”
“İlginç bir sohbetti.”
Vale salondan bağırdı.“Adını bilmiyor!”
Noah başını kaldırdı.“Biliyorum.”
“Ne?”Sessizlik.
Vale kaşını kaldırdı.Noah bana döndü.
“Bagel’ını ye.”Kahkahayı bastım.
Öğleden sonra odama çıktığımda evin gürültüsü kapının arkasında biraz olsun azalmıştı.Masamın üzeri her zamanki gibi felaketti.Kumaş parçaları.Eskiz defterleri.İğneler.Kalemler.Geçen haftaki dersin notları.Annemin İtalya’dan getirdiği küçük kumaş kataloğu.Sandalyeye oturup defterimi önüme çektim.Boş sayfaya birkaç saniye baktım.Sonra kalem kendiliğinden hareket etmeye başladı.Bir omuz çizgisi.Bel.Eteğin düşüşü.Çizgileri silip yeniden çizdim.Moda hakkında en sevdiğim şey buydu.Bir insanın kafasının içinde yalnızca bir fikir olarak başlayan şeyin, birkaç hafta sonra dokunulabilir hale gelmesi.
Kumaşın ağırlığını seçebilirdin.
Nerede kıvrılacağını.
Nerede sert duracağını.
Nerede teni göstereceğini.
Her şeyin bir nedeni vardı.Her dikişin bir görevi.
Bir yerde hata yaparsan bazen kimse fark etmezdi.Bazen de tek bir yanlış ilmek bütün parçayı mahvederdi.
Telefonum titreşince kalemim kâğıttan ayrıldı.
Dad
Mesajı açtım.Tomorrow. 10. No excuses.
Altında ikinci mesaj belirdi.Your mother is making börek. Apparently this information increases my chances.
Gülümsedim.It does.Üç nokta hemen çıktı.
I know my daughter.
Telefonu masaya bıraktım.Penceremin dışından New York’un hiç susmayan uğultusu geliyordu. Aşağı katta Vale birine bağırıyor, koridorda bir kapı kapanıyor, uzaktan bir siren sesi duyuluyordu.Önümde yarım kalmış bir çizim vardı.Yarın ailemin evinde kahvaltı edecektim.Pazartesi derse girecektim.Salı günü teslim etmem gereken iki tasarım vardı.Hayatımın büyük problemleri bunlardı.En azından ben öyle sanıyordum.
