6. bölüm / 6
Yanlış İlmekBölüm 6: Ortaklık
Bölümler 6Şu an: Bölüm 6: Ortaklık
BÖLÜM 6 — Ortaklık
Nil
“Bizimle.”
Nicolás bunu söylerken yüzünde, sanki söylediği şey dünyanın en normal şeyiymiş gibi bir ifade vardı.
Benim yüzümde muhtemelen aynı sakinlik yoktu.
“Biz derken?”
“Nil.”
Annemin sesindeki uyarıyı duydum.
“Ne? Belki adam İspanya adına konuşuyordur.”
Masanın karşı tarafından birinin gülmemek için öksürdüğünü duydum.
Nicolás’ın ağzının kenarı kıpırdadı.
“Hayır. İspanya adına konuşmuyorum.”
“İyi. Bir an endişelendim.”
Annem gözlerini kapattı.
“Devam edebilir miyiz?”
“Tabii.”
Önümdeki dosyayı açtım.
Bir şey anlamadım.
Daha doğrusu ilk birkaç saniye anlamadım.
Sonra sayfaları çevirdikçe parçalar yerine oturmaya başladı.
Madrid merkezli bir otel grubunun Barcelona ve Madrid’deki iki binası için hazırlanan özel bir proje vardı. Otellerden birinin içindeki restoran ve davet alanları yenileniyor, grubun yirminci yılı için de büyük bir etkinlik planlanıyordu.
De Alarcón ailesinin yatırım şirketi projenin ortaklarından biriydi.
Annemin şirketi ise etkinlik için hazırlanacak sınırlı koleksiyonun üretim ve tedarik tarafını üstlenecekti.
Kaşlarımı çattım.
“Ben bunun neresindeyim?”
Annem dosyada bir sayfayı çevirdi.
Karşımda kendi çizimimi gördüm.
Defilede yürüyen ikinci elbisem.
Yanında kumaş alternatifleri, üretim notları ve birtakım rakamlar vardı.
Doğruldum.
“Bu…”
“Dünkü gösteriden sonra seçilen tasarımlardan biri.”
“Kim seçti?”
Annem cevap vermeden masanın karşısındaki kadın konuştu.
“Biz.”
Onu tanıyordum. Dün gece tanıştırılmıştık. Madrid’den gelen proje yöneticilerinden biriydi.
“Elbisenin aynısını istemiyoruz,” dedi. “Ama çizgisini kullanarak daha küçük bir kapsül seri geliştirilebilir.”
“Kaç parça?”
“Altı.”
Kalbim hızlandı.
Altı.
Ben daha üç tasarımım podyuma çıktı diye dün gece uyuyamamıştım.
Şimdi biri bana altı parçalık bir seri söylüyordu.
“Ben öğrenciyim.”
Annem başını kaldırdı.
“Bunu dün de söyledin.”
“Çünkü hâlâ öğrenciyim.”
“Sabaha kadar mezun olmanı beklemiyorduk.”
Nicolás’a baktım.
Gülüyordu.
Tam anlamıyla değil.
Ama gülüyordu.
“Komik mi?”
“Biraz.”
“Sen niye buradasın?”
Odadaki sessizlik bir anda fark edilir hâle geldi.
Annem kaşlarını kaldırdı.
Ben ise sorumun gayet makul olduğunu düşünüyordum.
Nicolás sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.
“Ailemin projedeki payını temsil ediyorum.”
“Sen moda işi mi yapıyorsun?”
“Hayır.”
“Tekstil?”
“Hayır.”
“Otel?”
“Hayır.”
“Peki?”
Bu kez gerçekten gülümsedi.
“Beni sorguluyor musun?”
“Merak ettim.”
“Güvenlik ve yatırım danışmanlığı.”
Bir an durdum.
“İki tane birbirinden alakasız kelime söyledin.”
Annem:
“Nil.”
“Ne?”
“Adamın özgeçmişini sonra alırsın.”
“İstemiyorum.”
“Öyle görünmüyor.”
Nicolás’ın bakışları benimkilere takıldı.
Bir saniye.
Sonra önündeki dosyaya döndü.
“Projeye devam edebiliriz.”
Sinir bozucu herif.
⸻
Toplantının geri kalanı beklediğimden daha ciddi geçti.
Ve beklediğimden daha heyecan vericiydi.
Altı parça kesin değildi.
Önce üç çizim hazırlayacaktım.
Sonra ekip bunları değerlendirecekti.
Kumaşlar annemin şirketinden gelecekti ama tasarım sürecinde bana ayrı bir alan bırakılacaktı.
En önemlisi de annem hiçbir noktada benim adıma konuşmadı.
Bir soru bana sorulduğunda bana baktı.
Bir fiyat konuşulduğunda sustu.
Bir teslim tarihi sorulduğunda cevap vermemi bekledi.
İlk başta bundan nefret ettim.
Sonra neden yaptığını anladım.
Bu onun işi değildi.
Benim işimdi.
“Üç hafta.”
Karşımdaki takvime baktım.
“İlk çizimler için mi?”
“Evet.”
“Yaparım.”
Annem bana baktı.
“Derslerin var.”
“Biliyorum.”
“Final projen var.”
“Biliyorum.”
“Üç hafta kısa.”
“Yaparım.”
Bu kez annemin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Tamam.”
Toplantının sonuna doğru Nicolás neredeyse hiç konuşmadı.
Ama onu birkaç kez yakaladım.
Bana bakarken değil.
İnsanlara bakarken.
Kim ne söylediğinde tepki veriyor, kim kimin sözünü kesiyor, kim hangi belgeyi açıyor…
Sanki toplantıyı dinlemiyordu.
İzliyordu.
Dün gece de aynı şeyi yapmıştı.
Birden aklıma geldi.
“Güvenlik danışmanlığı.”
Başını bana çevirdi.
Sesli söylediğimi o an fark ettim.
“Ne?”
“Hiç.”
Kaşını kaldırdı.
Önüme döndüm.
Bu adamda tuhaf bir şey vardı.
Ne olduğunu bilmiyordum.
Ama vardı.
⸻
Toplantı bittiğinde annem daha sandalyeden kalkmadan telefonu çaldı.
Ekrana baktı.
Yüzü değişti.
“Bunu almam lazım.”
Bana döndü.
“Gitme.”
“Anne, saat altı.”
“On dakika.”
“Eve gideceğim.”
“Nil.”
“Tamam.”
Telefonu açarak odadan çıktı.
Diğerleri de yavaş yavaş dağıldı.
Dosyalar toplandı.
Sandalyeler boşaldı.
Ben telefonumu kontrol ederken bir mesaj geldi.
Noah:
Akşam yemek?
Arkasından Vale.
Vale:
Akşam çıkıyoruz.
Sonra Maddie.
Maddie:
AKŞAM ÇIKIYORUZ.
Gözlerimi kapattım.
Aynı evde yaşayan üç insanın neden bana üç ayrı mesaj attığını bilmiyordum.
“Popülersin.”
Başımı kaldırdım.
Nicolás hâlâ odadaydı.
“Telefonuma mı bakıyorsun?”
“Ekranın yüzünden hayatım karardı.”
Telefonumu ters çevirdim.
“Bakma.”
“Bakmıyordum.”
“Yorum yaptın.”
“Telefonun üç kez titredi.”
Dosyasını kapattı.
“Ben de çıkarım yaptım.”
“İnsanlar hakkında çok çıkarım yapıyorsun.”
“Sen de çok soru soruyorsun.”
Dün arkadaşlarımla konuşurken söylediklerim aklıma geldi.
Babam onu tanıyordu.
Sandalyeme tekrar yaslandım.
“Tamam.”
Nicolás kapıya doğru yürürken durdu.
“Tamam ne?”
“Bir soru daha.”
“Şaşırdım.”
Gözlerimi kıstım.
“Dün gece.”
Yüzündeki hafif alay kayboldu.
Küçücük bir değişimdi.
Ama gördüm.
“Ne olmuş dün geceye?”
“Babam.”
Sustu.
“Babam seni nereden tanıyor?”
“Bilmiyorum.”
Cevap o kadar hızlı geldi ki kaşlarım çatıldı.
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Çünkü bilmiyorum.”
“Ama babam senin adını biliyordu.”
“Fark ettim.”
“Babanı sordu.”
“Onu da fark ettim.”
“Ve sen bunun normal olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Hayır.”
Bu cevap beklediğimden farklıydı.
Bir an sustum.
“Sen de mi bilmiyorsun?”
“Hayır.”
İlk kez o geceki ifadesini doğru anlamış olduğumu hissettim.
Gerçekten şaşırmıştı.
“Babanla sormadın mı?”
Bakışları yüzümde kaldı.
“Henüz değil.”
“Neden?”
İşte burada bir şey kapandı.
Gözlerinde.
Yüzünde.
Sanki az önce açık bıraktığı kapıyı fark edip tekrar kilitlemişti.
“Aile meseleleri.”
Güldüm.
“Ne kadar açıklayıcı.”
“Senin babanın cevabından daha açıklayıcı.”
Gülümsemem kayboldu.
“Ne demek o?”
“Bir şey demek değil.”
“Hayır. Gayet bir şey dedin.”
Çantasını aldı.
“Nil.”
“Ne?”
“Ben babanın beni nereden tanıdığını bilmiyorum.”
“Tamam.”
“Ve öğrenirsem—”
Bekledim.
Bir saniye sustu.
“Ne?”
“Muhtemelen sen de öğrenirsin.”
Muhtemelen.
Kaşımı kaldırdım.
“Ne kadar cömert.”
Yanımdan geçti.
Kapıya geldiğinde arkasından seslendim.
“Nicolás.”
Döndü.
“Babam hakkında bir şey mi biliyorsun?”
Bu kez cevabı hemen vermedi.
Kalbimde anlamsız, küçük bir huzursuzluk oluştu.
Sonra:
“Hayır.”
Yüzüne baktım.
Yalan söylüyor gibi görünmüyordu.
Ama nedense rahatlamadım.
⸻
Nicolás
Nil’e yalan söylemiştim.
Teknik olarak.
William Harrington hakkında bir şeyler biliyordum.
Ama onun sorduğu şeyi bilmiyordum.
Babası kimdi?
Dosyada yazan adam mı?
Yedi şüpheli sevkiyatın etrafında adı dolaşan adam mı?
Üç kapanmış şirketle dolaylı bağlantısı olan adam mı?
Yoksa dün gece kızının podyuma çıktığını görünce gözleri dolan adam mı?
İkisi aynı kişi olabilirdi.
İnsanların en sık yaptığı hata buydu.
Bir insanın suçlu olması için hayatının her alanında kötü olması gerektiğini sanıyorlardı.
Öyle değildi.
Kötü insanlar çocuklarını sevebilirdi.
İyi insanlar korkunç şeyler yapabilirdi.
Dünya, insanların istediği kadar düzenli değildi.
Asansöre bindim.
Kapılar kapanmadan hemen önce bir el araya girdi.
Tekrar açıldı.
Nil.
“Bekle.”
İçeri girdi.
Elinde çantası, kolunun altında dosyası vardı.
“Annen on dakika demişti.”
“Annemin on dakikası kırk dakika.”
Kapılar kapandı.
Düğmeye bastı.
Zemin kat.
Ben de aynı yere gidiyordum.
Sessizlik.
Telefonuma baktım.
Ethan’dan mesaj vardı.
Gri takım elbiseli adamın kimliği geldi. Aşağıda anlatırım.
Telefonu kilitledim.
Yanımdaki aynada Nil’in bana baktığını gördüm.
“Ne?”
“Hiç.”
“Bakıyorsun.”
“Sen dün gece bütün salonu izliyordun.”
Elim durdu.
“Ne?”
“Defilede.”
Ona döndüm.
“Podyuma bakmıyordun.”
“Baktım.”
“Çok az.”
“Beni mi izliyordun?”
“Hayır.”
Cevabı fazla hızlıydı.
Bu kez ben kaşımı kaldırdım.
Nil bunu fark etti.
“Yanlış anlama.”
“Anlamadım.”
“Babamın arkasındaki adama bakıyordun.”
İçimdeki bütün dikkat ona döndü.
“Kim?”
“Gri takım elbiseli adam.”
Bir saniye.
“Onu gördün mü?”
“Evet.”
“Ne zaman?”
Nil kaşlarını çattı.
“Niye?”
Sesimi fazla hızlı değiştirmiştim.
Yumuşattım.
“Dün gece babanla konuşurken de yanındaydı.”
“Evet.”
“Konuşmalarını duydun mu?”
Bu kez tamamen bana döndü.
“Sen güvenlik danışmanı mısın, FBI mısın?”
Cevap vermedim.
Şaka yapmıştı.
Ama komik gelmedi.
Nil gözlerini kıstı.
Sonra güldü.
“Yüzünü görmeliydin.”
Asansör inmeye devam etti.
“Komik değildi.”
“Benceydi.”
“Adamla ne konuştular?”
Gülümsemesi azaldı.
“Neden bu kadar merak ediyorsun?”
Dikkatli ol.
“Çünkü dün gece babanın beni tanımasıyla aynı zamanlarda o adamı da gördüm.”
Bu doğruydu.
Yeterince.
Nil birkaç saniye düşündü.
“Duymadım.”
“Hiç?”
“Yanlarına gittiğimde konuşma bitmişti.”
Kapılar açıldı.
Lobi.
Nil dışarı çıktı.
Ben de peşinden.
“Nil.”
Durdu.
“Ne?”
“Adamı daha önce gördün mü?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Sonra kaşlarını çattı.
“Sen gördün mü?”
“Hayır.”
Bu kez ikimiz de yalan söylemiştik.
Onunki farkında olmadan.
Benimki bilerek.
⸻
Binanın önünde yağmur yağıyordu.
New York’un sinir bozucu yağmurlarından biri.
Şemsiye gerektirecek kadar fazla, eve dönmekten vazgeçirecek kadar güçlü olmayan.
Nil kapının önünde durdu.
“Harika.”
“Şemsiyen yok mu?”
“Arabam iki sokak ötede.”
“Vale seni almıyor mu?”
Başını bana çevirdi.
“Vale’yi nereden biliyorsun?”
Hata.
Küçük.
Ama hata.
“Dün yanındaydı.”
“Adını söyledim mi?”
Hatırlamıyordum.
Muhtemelen hayır.
Dosyadan biliyordum.
Harrington ailesinin yakın çevresini incelerken Valentina Álvarez’in adı geçmişti.
Bir saniye.
İki.
“Annen söyledi.”
Nil’in yüzü değişmedi.
“Ne zaman?”
Bu kız gerçekten çok soru soruyordu.
“Toplantıdan önce.”
“Hmm.”
İnanıp inanmadığını anlayamadım.
Kapının önünden yağmura baktı.
Sonra dosyasını çantasının içine sokmaya çalıştı.
Sığmadı.
Tekrar çıkardı.
“Bana ver.”
“Niye?”
“Islanacak.”
“Sen de ıslanacaksın.”
“Ben kâğıt değilim.”
Bana baktı.
“Bundan emin değilim. Biraz karton kişiliğin var.”
İstemeden güldüm.
Nil durdu.
“Sen gülebiliyor musun?”
“Bazen.”
“Dün gece emin olamamıştım.”
Elindeki dosyayı aldım.
“Hey.”
“Araban nerede?”
“İki sokak.”
Yağmura çıktım.
Arkamdan:
“Ciddi misin?”
Döndüm.
“Geliyor musun?”
“Şemsiyen bile yok.”
“Zaten ıslandım.”
Bir an bana baktı.
Sonra:
“Allah kahretsin.”
Koşarak yanıma geldi.
Ne dediğini anlamıyordum.
Ama tonundan iyi bir şey olmadığını tahmin etmek zor değildi.
⸻
İki sokak boyunca konuşmadık.
Nil koşmuyordu.
Ben de yürüyüşümü yavaşlatmak zorunda kaldım.
Bunu fark etti.
“Bacaklarım kısa değil.”
“Bir şey demedim.”
“Yavaşladın.”
“Topuklu giyiyorsun.”
“Düz ayakkabı.”
Aşağı baktım.
Gerçekten düzdü.
“Tamam.”
“Boyum da kısa değil.”
“Bunu da söylemedim.”
“Yüzün söyledi.”
“Yüzüm konuşmuyor.”
“Maalesef geri kalanı konuşuyor.”
Gülümsedim.
Sonra istemeden ona baktım.
Saçının ön tarafı yağmurdan ıslanmıştı.
Sinirlenmiş görünüyordu.
Ama gerçekten sinirli değildi.
İnsanların benim yanımda bu kadar rahat konuşmasına alışık değildim.
Çoğu ya ne iş yaptığımı bilmese bile bende bir şey hisseder, mesafesini korurdu.
Nil korumuyordu.
Belki de sorun buydu.
Arabaya ulaştık.
Kilidi açtı.
Dosyayı ona uzattım.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Kapıyı açtı.
Sonra durdu.
“Bir şey soracağım.”
“Bir tane daha mı?”
“Son.”
İnanmadım.
“Sor.”
“Babamı tanımadığını söyledin.”
“Evet.”
“Ama babanla ilgili bir şey duyunca yüzün değişiyor.”
Sustum.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Gözlem.”
Kendi kelimemi bana geri verdi.
“İnsanları çok gözlemliyorsun.”
“Senin kadar değil.”
Arabanın kapısına yaslandı.
“Babanla babam arasında kötü bir şey mi var?”
Bilmiyordum.
Gerçekten bilmiyordum.
“Umarım yoktur.”
Bu cevap onu şaşırttı.
Beni de.
Çünkü ilk kez ona hazırlanmış bir cevap vermemiştim.
Nil birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Arabaya bindi.
Kapıyı kapatmadan önce bana baktı.
“Bu arada.”
“Ne?”
“Bana bir daha çekil dersen seni gerçekten ezerim.”
Kapıyı kapattı.
Araba çalıştı.
Olduğum yerde kaldım.
Sonra telefonum çaldı.
Ethan.
Açtım.
“Neredesin?”
“Dışarıda.”
“Ben de bunu görebiliyorum. Seni camdan izliyorum.”
Başımı kaldırdım.
Sokağın karşısındaki siyah araç.
Ethan ön koltuktan bana bakıyordu.
Araca yürüdüm.
Kapıyı açıp bindim.
Ethan yüzüme baktı.
Sonra uzaklaşan Nil’in arabasına.
Sonra tekrar bana.
“Rebecca Harrington ailesinden uzak dur demedi mi?”
“İş toplantısındaydı.”
“Tabii.”
“Annesinin şirketinde.”
“Tabii.”
“Proje yüzünden.”
“Nic.”
“Ne?”
“Yağmurda kızın dosyasını taşıdın.”
Ona baktım.
“Bunun operasyonel açıdan seni bu kadar rahatsız etmesi tuhaf.”
“Operasyonel açıdan değil. Sekiz yıldır seni tanıyan bir insan açısından inanılmaz eğleniyorum.”
“Adam kim?”
Ethan’ın yüzündeki sırıtış kayboldu.
Tabletini eline aldı.
“Gri takım.”
Ekranı bana çevirdi.
Bir fotoğraf.
Dün geceki adam.
Altında isim.
Daniel Mercer.
“Kim?”
“Resmî olarak uluslararası taşımacılık danışmanı.”
“Gayriresmî?”
Ethan ekranı kaydırdı.
“Son on yılda dört farklı şirket. Üçü kapandı. İkisi bizim sevkiyatlarla aynı limanlardan geçmiş.”
“William’la bağlantısı?”
“Henüz kanıt yok.”
“Dün gece konuştular.”
“Biliyorum.”
Ona baktım.
“Nereden?”
“Sen hedefi kaybettikten sonra diğer ekip görüntüyü yakalamış.”
Tablet ekranında güvenlik kamerası görüntüsü açıldı.
William.
Mercer.
Yan yana.
Ses yoktu.
Mercer William’a yaklaşıyordu.
Bir şey söylüyordu.
William’ın yüzü değişiyordu.
Sonra görüntünün kenarından biri giriyordu.
Nil.
Babası anında ona dönüyordu.
Yüzündeki ifade değişiyordu.
Bir baba oluyordu.
Ethan videoyu durdurdu.
“Mercer dün gece etkinlikten on dakika sonra çıktı.”
“Nereye gitti?”
“Havaalanına.”
“Nereye uçtu?”
Ethan bana baktı.
“Madrid.”
İçimde bir şey gerildi.
“Ne zaman indi?”
“Bu sabah.”
“Takip?”
“Yerel ekip bakıyor.”
Tablet ekranındaki William’a baktım.
Sonra aklıma Nil’in birkaç dakika önce söylediği geldi.
Babanla babam arasında kötü bir şey mi var?
“Başka?”
Ethan birkaç saniye sustu.
Bu iyi değildi.
“Mercer’ın üç yıl önce çalıştığı şirketlerden birinin eski kayıtlarını bulduk.”
“Ve?”
“Ortaklardan biri paravan.”
“Diğeri?”
Ethan ekranı çevirdi.
Bir isim.
İspanyolca.
Tanıdık.
Fazlasıyla tanıdık.
ALEJANDRO DE ALARCÓN.
Nefesim kesilmedi.
Yüzüm de değişmedi.
Ama içeride bir şey yerinden oynadı.
“Bu doğru mu?”
“Kontrol ettik.”
“Babamın şirketi olabilir.”
“Şirket değil.”
Ethan’ın sesi bu kez ciddiydi.
“Nic, kayıt şahsi.”
Tableti elinden aldım.
Tarih sekiz yıl önceydi.
O sırada ben Amerika’daydım.
Babam Madrid’de.
William Harrington New York’ta.
En azından benim bildiğim kadarıyla.
Telefonum tam o anda titredi.
Mateo.
Mesaj.
Açtım.
Tek bir fotoğraf göndermişti.
Eski bir dosyanın kapağı.
Kahverengi deri.
Üzerinde tarih yoktu.
Yalnızca iki kelime vardı.
HARRINGTON — ESTAMBUL
Altında Mateo’nun mesajı:
“Nic… encontré algo.”
(Nic… bir şey buldum.)
Ethan ekrana baktı.
“Ne bulmuş?”
Cevap vermedim.
Çünkü ilk kez William Harrington’ı araştırmakla kendi ailemi araştırmanın aynı şey olduğunu anlamıştım.
Ve bundan birkaç dakika önce William Harrington’ın kızı bana yağmurun altında şunu sormuştu:
Babanla babam arasında kötü bir şey mi var?
Ona umarım yoktur demiştim.
Artık ummak yetmeyecekti.
Bilmem gerekiyordu.
Ve o anda henüz kabul etmek istemesem de başka bir şeyi de biliyordum.
William Harrington’a doğrudan yaklaşamazdım.
Sevda Harrington beni şirketin ticari tarafında tutacaktı.
Ama Nil?
Nil önümüzdeki üç hafta boyunca De Alarcón projesi için o binaya girip çıkacaktı.
Ben de öyle.
Henüz onu kullanmaya karar vermemiştim.
Henüz.
Ama hayat bazen insana bir kapı açardı.
Benim işim, o kapının neden açıldığını sorgulamak değil—
içeri girmekti.
