Yanlış İlmek kitap kapağı

5. bölüm / 6

Yanlış İlmek

Bölüm 5: Ertesi sabah

Vaveyla Yazarı: B Uludağ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5: Ertesi sabah

BÖLÜM 5 — Ertesi Sabah

Nil

Uyandığımda ilk fark ettiğim şey başımın ağrıdığıydı.

İkinci fark ettiğim şey ise odamda yalnız olmadığımdı.

Gözlerimi tam açmadan yatağımın kenarında birinin oturduğunu gördüm.

“Eğer Vale’ysen git.”

“Ne kadar kırıcı.”

Vale’ydi.

Yorganı kafama çektim.

“Git.”

“Hayır.”

“Dün gece hayatımın en stresli gecesiydi.”

“Biliyorum. Oradaydım.”

“Uyumak istiyorum.”

“On bir buçuk.”

Yorganı yüzümden indirdim.

“Ne?”

“On bir buçuk.”

Telefonuma uzandım.

11.34.

“Allah kahretsin.”

Vale yatağın üzerinde bağdaş kurdu.

“İşte başladı.”

“Ney?”

“Türkçe.”

“Ben Türküm.”

“Yarısın.”

Yastığı yüzüne fırlattım.

Yakaladı.

“Annen aradı.”

Bir anda doğruldum.

“Telefonumu mu açtın?”

“Hayır. Mesaj attı.”

“Telefonuma mı baktın?”

“Ekranda çıktı.”

Telefonu elime aldım.

Annemden dört mesaj vardı.

İlki:

Uyandığında ara.

İkincisi:

Basında birkaç şey çıktı.

Üçüncüsü:

Güzel şeyler. Panik yapma.

Dördüncüsü:

Nil uyandın mı?

Son mesaj üç dakika önce gelmişti.

Gülümsedim.

“Basında çıkmışım.”

“Biliyorum.”

Başımı kaldırdım.

“Nereden biliyorsun?”

Vale telefonunu yüzüme çevirdi.

Fotoğrafım ekrandaydı.

Dün gece podyuma çıktığım anlardan biri.

“Bu fotoğrafta neden korkmuşum gibi görünüyorum?”

“Çünkü korkmuştun.”

“Başkasını bulamamışlar mı?”

“Nil, altında tasarımlarından bahsediyor.”

Telefonu elinden aldım.

Gerçekten bahsediyordu.

Üç genç tasarımcıdan söz edilmişti. İsimlerden biri benimdi.

İki kez okudum.

Sonra üçüncü kez.

Vale yüzüme bakıyordu.

“Bir şey söyle.”

“Ne söyleyeyim?”

“Mutlu ol.”

“Mutluyum.”

“Yüzün öyle görünmüyor.”

Telefonu ona geri verdim.

“Garip.”

“Ne?”

“Birilerinin benim yaptığım bir şey hakkında yazması.”

Vale omzunu bana yasladı.

“Alış.”

Ona baktım.

“Bir yazı çıktı.”

“Başlangıç.”

“Biraz sakin olabilir misin?”

“Hayır.”

Gülümsedim.

Sonra dün geceyi hatırladım.

Gülümsemem istemeden azaldı.

Babam.

Nicolás.

Baban nasıl?

Vale bunu fark etti.

“Ne oldu?”

“Bir şey soracağım.”

“Hmm?”

“De Alarcón ailesini gerçekten biliyor musun?”

Vale’nin yüzünde anında bir ifade oluştu.

“İspanyol’u mu düşünüyoruz?”

“Hayır.”

“Düşünüyoruz.”

“Vale.”

“Tamam.”

Saçlarını omzunun arkasına attı.

“Ne bilmek istiyorsun?”

“Babası kim?”

“Adını bilmiyorum.”

“Dün biliyor gibiydin.”

“Aileyi biliyorum. Soyadını. Babam birkaç kez bahsetmiştir. Aynı çevrelerde isimlerini duyuyorsun.”

“Ne çevresi?”

“Zengin insanların sıkıcı işleri.”

“Sen de zenginsin.”

“Evet ama ben sıkıcı değilim.”

Gözlerimi devirdim.

“Babam onun babasını tanıyor.”

Vale sustu.

İşte sonunda dikkatini çekmiştim.

“William mı?”

“Hayır, diğer babam.”

“Nil.”

“Evet. William.”

“Ne kadar tanıyor?”

“Bilmiyorum.”

Dün gece olanları anlattım.

Babamın Nic’i ismiyle çağırmasını.

Nic’in şaşırmasını.

Ve o soruyu.

Vale bu kez araya girmeden dinledi.

“Garip,” dedi sonunda.

“Değil mi?”

“Biraz.”

“Biraz mı?”

“Babanın uluslararası işleri var. Annenin de. İnsan tanımaları garip değil.”

“Nic babamın onu tanımasına şaşırdı.”

“Belki çocukken görmüştür.”

“Babam ‘uzun zaman oldu’ dedi.”

Vale omuz silkti.

“William’ın senden önce de hayatı vardı.”

Bunu biliyordum.

Tabii ki biliyordum.

Ama çocukken insan anne babasının kendisinden önceki hayatını gerçek bir hayat gibi düşünmüyordu.

Annem Türkiye’de genç bir kadındı.

Babam seyahat ediyordu.

Tanışmışlardı.

Âşık olmuşlardı.

Evlenmişlerdi.

Sonra ben doğmuştum.

Benim zihnimde hikâye aşağı yukarı buydu.

“Annem biliyor mudur?”

“Muhtemelen.”

“Arayıp sorayım mı?”

Vale beni durdurdu.

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü dün gece ilk defa hayatının büyük bir gecesini yaşadın ve sen şu anda yatakta oturup babanın yirmi yıl önce tanımış olabileceği İspanyol bir aileyi araştırıyorsun.”

Düşündüm.

Haklıydı.

Bundan nefret ettim.

“Türk kahvesi istiyorum.”

Vale yataktan indi.

“Hayır.”

“Ne demek hayır?”

“Sen yapacaksan tamam. Ben o şeyi yapmıyorum.”

“Geçen sefer yaptın.”

“Cezveyi yaktım.”

“Çünkü karıştırdın.”

“Çamur olduğunu söylüyorum.”

Yataktan kalktım.

“Bir daha çamur de.”

“Çam—”

“VALENTINA.”

Gülerek odadan kaçtı.

Bir saat sonra mutfakta otururken Noah ve Sienna da bize katılmıştı.

Maddie hâlâ uyuyordu.

Kimse şaşırmamıştı.

Noah telefonundan dün gece çektiği videoları gösteriyordu.

“Şuna bak.”

Ekranda podyuma çıkıyordum.

“Sil.”

“Niye?”

“Yürüyüşüme bak.”

“Normal yürüyorsun.”

“Kolumu ne yapıyorum?”

Noah videoyu tekrar oynattı.

“Kolun yanında duruyor.”

“Garip duruyor.”

Sienna kahvesinden başını kaldırdı.

“Kolunun durabileceği yer sayısı sınırlı.”

“Teşekkürler Sienna.”

“Rica ederim.”

Noah videoyu ilerletti.

“William burada ağlıyor.”

“GÖSTER.”

Vale neredeyse masanın üzerinden atladı.

“Hayır!”

Telefonu almaya çalıştım.

Noah geri çekti.

“Bu tarihî belge.”

“Babam seni öldürür.”

“Baban beni seviyor.”

“Dün seni davet etti diye hemen havaya girme.”

“On iki yıllık emeğimin karşılığı.”

Vale videoya bakıp elini kalbine götürdü.

“Ay gerçekten ağlamış.”

“Lighting.” (Işık.) dedim babamın sesini taklit ederek.

Noah güldü.

“Adam bütün gece bunu söyledi.”

Sienna ekrana baktı.

“Tatlı.”

“Babam tatlıdır.”

Cümle ağzımdan düşünmeden çıktı.

Ve hemen ardından dün gece yine aklıma geldi.

Nicolás’ın yüzü.

Babamı tanıyor musunuz?

Kahvemden bir yudum aldım.

Noah bana baktı.

“Bu arada İspanyol kimdi?”

Neredeyse kahveyi yanlış yere kaçırıyordum.

“Kim?”

Vale sırıttı.

“İspanyol.”

“Biliyorum hangi İspanyol’u söylediğini.”

“Demek aklında.”

Vale’nin bacağına masanın altından tekme attım.

“Ah!”

Noah kaşlarını çattı.

“Uzun olan mı?”

“Niye herkes uzun olduğunu söylüyor?”

Üçü birden bana baktı.

Sienna:

“Çünkü uzun.”

“Tamam.”

Noah’ın bakışı yüzümde bir saniye fazla kaldı.

“Tanıyor musun?”

“Hayır.”

Vale hemen atladı.

“Dün iki kez kavga ettiler.”

“İki kez kavga etmedik.”

“Bir kez çarpıştılar, bir kez adam Nil’e laf attı.”

Noah kaşını kaldırdı.

“Ne dedi?”

“Hiçbir şey.”

“Başka insanlara çarpmamamı söyledi.”

Sienna çok ciddi bir ifadeyle:

“Romantik.”

Başımı masaya koydum.

“Sizden nefret ediyorum.”

Nicolás

William Harrington’ın beni tanıması sorun değildi.

Beni nereden tanıdığı sorundu.

Rebecca’nın masasının karşısında otururken bunu ona söylemedim.

“Teması kaybettin.”

“Evet.”

“Neden?”

“Kalabalık.”

Rebecca dosyaya baktı.

“Sen kalabalıkta insan kaybetmezsin.”

Cevap vermedim.

Ethan odanın diğer tarafındaki sandalyede oturuyordu.

O da cevap vermedi.

Dün gece Nil Harrington’ın bana çarptığını biliyordu.

Ama Rebecca’nın bilmesi gerekmiyordu.

Henüz.

“William’la temas kurdun mu?”

“Evet.”

Rebecca başını kaldırdı.

“Nasıl?”

“Beni tanıdı.”

Bu kez kalemi durdu.

“Nereden?”

“De Alarcón isminden.”

Yalandı.

Tam olarak değil.

Ama yeterince yakındı.

Rebecca sandalyeye yaslandı.

“Aileniz daha önce iş yapmış olabilir mi?”

“Bilmiyorum.”

“Babanla konuştun mu?”

“Hayır.”

Bu da yalandı.

Rebecca bir süre yüzüme baktı.

İnsanları okumakta iyiydi.

Ben de okunmamakta.

“William ne söyledi?”

İşte burada dikkatli olmam gerekiyordu.

“Uzun zaman olduğunu söyledi.”

“Başka?”

Baban nasıl?

“Hayır.”

Ethan ilk kez bana baktı.

Onun bakışını görmezden geldim.

Rebecca önündeki dosyayı kapattı.

“Bugün yeni bir şey geldi.”

Masaya başka bir dosya koydu.

Açtım.

Bir şirket adı.

Tanımıyordum.

Altında sevkiyat kayıtları vardı.

İstanbul.

Rotterdam.

Madrid.

New York.

Madrid satırında durdum.

“Bu ne?”

“Üç yıl önce kapanmış bir lojistik şirketi.”

“Bağlantı?”

“Sevda Harrington’ın şirketi iki kez kullanmış.”

Sayfayı çevirdim.

Ortaklar listesi.

Üç isim.

Dördüncü şirket.

Onu tanıyordum.

Fazlasıyla.

Dosyayı kapattım.

Rebecca fark etti.

“Tanıdık mı?”

“İspanyol bir şirket.”

“Nicolás.”

Bakışlarımı ona kaldırdım.

“Ne?”

“Tanıdık mı?”

Bir saniye.

“Babamın şirketlerinden biriyle geçmişte çalışmış.”

Odadaki hava değişti.

Ethan doğruldu.

Rebecca’nın yüzünde ise hiçbir şey olmadı.

“Bunu daha önce bilmiyordun.”

Soru değildi.

“Hayır.”

“Babanın William Harrington’ı tanıması ihtimali?”

Dün geceyi düşündüm.

William’ın yüzünü.

Baban nasıl?

“Artık daha yüksek.”

Rebecca dosyayı bana doğru itti.

“Araştır.”

“Resmî olarak mı?”

“Şimdilik hayır.”

“Niye?”

“Çünkü elimizde bağlantı yok. Sadece aynı ticari zincirde iki isim var.”

Dosyayı aldım.

Kapıya yöneldim.

“Nicolás.”

Durdum.

“Harrington ailesinin geri kalanından uzak dur.”

Ona baktım.

“Zaten duruyorum.”

Ethan koridorda bana yetişti.

“Yalan söyledin.”

Yürümeye devam ettim.

“Hangisinde?”

“Güzel.”

Asansörün önünde durduk.

“William sana başka bir şey söyledi.”

“Operasyonla ilgisi olmayabilir.”

“Buna sen mi karar veriyorsun?”

“Şimdilik.”

Ethan bana baktı.

“Babanla mı ilgili?”

Kapılar açıldı.

İçeri girdim.

Ethan da peşimden geldi.

“Nic.”

“Evet.”

“Ne söyledi?”

Bir süre sustum.

Sonra:

“Babamı sordu.”

Ethan’ın yüzündeki alay tamamen kayboldu.

“Ne?”

“‘Baban nasıl?’ dedi.”

“Ve bunu Rebecca’ya söylemedin.”

“Hayır.”

“Neden?”

Asansör aşağı inmeye başladı.

Cevabını biliyordum.

Söylemek istemiyordum.

Çünkü Rebecca’ya söylediğim anda babam dosyaya girecekti.

De Alarcón ailesi dosyaya girecekti.

Madrid dosyaya girecekti.

Ve yıllardır birbirinden ayrı tuttuğum iki hayat ilk kez aynı masaya konacaktı.

“Önce ne olduğunu öğreneceğim.”

Ethan başını iki yana salladı.

“Bu çok kötü bir fikir.”

“Biliyorum.”

“Yine de yapacaksın.”

“Evet.”

Kapılar açıldı.

“İşte bu yüzden seninle çalışmaktan nefret ediyorum.”

Dışarı çıktım.

“Bazen.”

Arkamdan küfretti.

O akşam babamı aramadım.

Onun yerine son üç yılın ticari kayıtlarını önüme açtım.

De Alarcón şirketleri.

Harrington.

Sevda Harrington’ın şirketi.

İsimler.

Tarihler.

Sevkiyatlar.

Bir yerde bağlantı olmalıydı.

Saatler sonra önümde yalnızca daha fazla soru vardı.

Telefonum çaldı.

Ekranda kardeşimin adı belirdi.

Mateo.

Açmadım.

Tekrar aradı.

Yine açmadım.

Üçüncüde açtım.

“¿Qué quieres?” (Ne istiyorsun?)

Mateo güldü.

“Qué carácter, hermano.” (Ne huylusun, abi.)

“Çalışıyorum.”

“Siempre estás trabajando.” (Her zaman çalışıyorsun.)

“Bir şey mi oldu?”

“Babam bugün garip.”

Elimdeki kalem durdu.

“Nasıl garip?”

“Daha çok çalışıyor.”

“Bu onun normal hâli.”

“Seninle konuştuktan sonra çalışma odasına kapandı.”

Arkamı sandalyeye yasladım.

“Ne zaman?”

“Dün.”

Sessizlik.

Mateo devam etti.

“¿Qué hiciste?” (Ne yaptın?)

“Hiçbir şey.”

“Mentiroso.” (Yalancı.)

“Mateo.”

“Tamam. Tamam.”

Arka planda bir kapı sesi duydum.

Sonra kardeşimin sesi alçaldı.

“Nic.”

“Ne?”

“Dün gece gittiğin etkinlik…”

Bekledim.

“Harrington mıydı?”

Doğruldum.

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Daveti gördüm.”

“Başka?”

“Başka ne?”

“Babam o ismi biliyor mu?”

Sessizlik.

“Mateo.”

“Bilmiyorum.”

“Biliyor mu?”

“Nic, gerçekten bilmiyorum.”

Sesinden doğru söylediğini anladım.

Sonra ekledi:

“Ama davetiye geldiğinde yüzü değişti.”

Çenemi sıktım.

“Nasıl?”

“Bilmiyorum. Sanki…”

Durdu.

“Sanki ne?”

“Sanki uzun zamandır görmediği bir şeyi yeniden görmüş gibi.”

Telefonu kulağımda tutarken önümdeki dosyaya baktım.

HARRINGTON.

“Babam nerede?”

“Çalışma odasında.”

“Dosyalara erişebilir misin?”

Mateo kahkaha attı.

“¿Estás loco?” (Sen delirdin mi?)

“Mateo.”

“Babam beni öldürür.”

“Öldürmez.”

“Beni sevdiğine emin olmana sevindim.”

“Çalışma odasına gir.”

“Hayır.”

“Mateo.”

“Hayır.”

“Bana sadece Harrington ismini ara.”

“Nic—”

“Lütfen.”

Sessizlik.

Kardeşime nadiren lütfen derdim.

O da bunun farkındaydı.

“Joder.” (Kahretsin.)

Sonra iç çekti.

“Bir şey bulursam ararım.”

“Fotoğraf çekme.”

“Neden?”

“İz bırakma.”

Bir sessizlik daha.

“Bazen ne iş yaptığını gerçekten merak ediyorum.”

Gözlerimi dosyaya indirdim.

“Merak etme.”

Telefonu kapattım.

Nil

Pazartesi sabahı hayatın normale dönmesini bekliyordum.

Dönmedi.

Kampüse girdiğim andan itibaren üç kişi beni defile için tebrik etti.

İkisini tanımıyordum.

Bir hocam tasarımlarımdan birini dersin ortasında örnek gösterdi.

Utançtan masanın altına girmek istedim.

Öğleden sonra annem aradı.

“Dersin kaçta bitiyor?”

“Dört.”

“Sonra şirkete gelir misin?”

“Neden?”

“Defile sonrası değerlendirme var.”

“Ben niye geliyorum?”

“Çünkü tasarımlarından biriyle ilgileniyorlar.”

Olduğum yerde durdum.

“Kim?”

“Telefonda anlatmayacağım.”

“Anne.”

“Dört buçukta burada ol.”

“Ders dörtte bitiyor.”

“Araban var.”

“Manhattan trafiğini ben mi yarattım?”

“Beşe kadar gel.”

Telefon kapandı.

Ekrana baktım.

Annemle pazarlık yapmak çoğu zaman işe yarıyordu.

Bazen.

Şirkete vardığımda saat 16.52’ydi.

Asansörden çıktığım anda annemin asistanı beni gördü.

“Toplantı odasındalar.”

“Kim?”

“Annen, iki alıcı, etkinlik ekibi…”

Bir an durdu.

“Bir de De Alarcón temsilcisi.”

Ayaklarım durdu.

“Kim?”

Kadın elindeki tablete baktı.

“Nicolás De Alarcón.”

Tabii.

Başımı tavana kaldırdım.

“Allah’ım, benimle kişisel bir derdin mi var?”

“Efendim?”

“Hiç.”

Çantamı omzuma düzelttim.

Koridorun sonundaki toplantı odasına yürüdüm.

Cam kapının ardından annemi gördüm.

Yanında birkaç kişi.

Ve masanın diğer ucunda oturan adamı.

Nicolás.

Bu kez beni ilk o gördü.

Gözleri bir saniyeliğine üzerimde durdu.

Sonra önündeki dosyaya döndü.

Kapıyı açtım.

Annem gülümsedi.

“Nil. Sonunda.”

“Sekiz dakika erken geldim.”

“Benim saatime göre geç.”

“Senin saatin normal çalışmıyor.”

Odadaki birkaç kişi güldü.

Ben boş sandalyeye doğru yürürken Nicolás başını kaldırdı.

Yanından geçerken çok alçak sesle:

“Bugün kimseye çarpmadın mı?”

dedi.

Durup ona baktım.

“Henüz.”

Kaşının biri hafifçe kalktı.

“Gün genç.”

Sandalyemi çektim.

“Merak etme. Seni görürsem özellikle denerim.”

Annem uzaktan:

“Birbirinizi tanıyor musunuz?”

İkimiz aynı anda ona döndük.

“Hayır,” dedim.

Nicolás da aynı anda:

“Sayılmaz.”

Kaşlarımı çattım.

O bana baktı.

Ve ilk kez yüzünde çok küçük de olsa gerçek bir gülümseme gördüm.

Sinir bozucuydu.

Daha sinir bozucu olan ise ona yakışmasıydı.

Annem önündeki dosyayı açtı.

“Güzel. O zaman tanışmanıza gerek yok.”

“Harika.”

“Kesinlikle.”

Yine aynı anda konuşmuştuk.

Annem bu kez ikimize de tuhaf tuhaf baktı.

Ben önüme döndüm.

Toplantı başladı.

İlk on dakika boyunca Nicolás’a bakmadım.

On birinci dakikada, masanın üzerindeki belgelerden birinin De Alarcón ailesine ait şirket logosunu taşıdığını fark ettim.

On ikinci dakikada annem şu cümleyi kurdu:

“Madrid tarafındaki ortak proje için Nil’in tasarımını da değerlendirmek istiyoruz.”

Başımı kaldırdım.

“Ne ortak projesi?”

Annem cevap vermeden Nicolás konuştu.

“Bizimle.”

Gözlerim ona kaydı.

“Biz?”

“De Alarcón.”

Bir saniye sustum.

Sonra anneme baktım.

Sonra yeniden ona.

Ve o an henüz bilmediğim bir şey oldu.

Nicolás De Alarcón’ın hayatıma ikinci kez girmesi tesadüftü.

Üçüncüsü de olacaktı.

Ama dördüncüsünden itibaren…

Hiçbiri tesadüf olmayacaktı.