4. bölüm / 6
Yanlış İlmekBölüm 4: Defile
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4: Defile
YANLIŞ İLMEK
BÖLÜM 4 — Nil
Hayatımda üç kez birini tanıştığım ilk otuz saniye içinde sevmediğime karar vermiştim.
İlki lise ikinci sınıfta, çantamın sahte olduğunu söyleyen bir kızdı.
Çanta sahte değildi.
İkincisi Vale’nin on dokuzuncu yaş gününde garsona parmak şıklatan bir çocuktu.
Vale onun içkisini başından aşağı dökmüştü.
Üçüncüsü ise şu anda arkamda bıraktığım, gereksiz derecede uzun, gereksiz derecede yakışıklı ve kesinlikle gereksiz derecede kaba İspanyol’du.
Nicolás De Alarcón.
İsmini yalnızca kartından okumuştum.
Ve şimdiden bir daha görmemeyi umuyordum.
“Allah belasını versin.”
“Nil?”
Başımı kaldırdım.
Annem koridorun sonunda duruyordu.
“Ne?”
“Kimin belasını istiyorsun?”
“Kimsenin.”
“Az önce—”
“Anne, model nerede?”
Annem birkaç saniye bana baktı.
Sonra profesyonel Sevda Harrington geri geldi.
“İçeride. Fermuar yine takılmış.”
“Harika.”
“Çözeriz.”
“On dakikamız var.”
“Dokuz.”
Ona baktım.
“Bunu söylemen gerçekten gerekli miydi?”
“Hayır.”
Perdenin arkasına geçtim.
⸻
Defilelerin dışarıdan nasıl göründüğünü biliyordum.
Müzik.
Işık.
Kusursuz yürüyen modeller.
Birbiri ardına akan elbiseler.
İnsanlar ellerindeki şampanyalarla izlerken her şey sanki kendiliğinden oluyormuş gibi görünürdü.
Perdenin arkasında ise durum biraz farklıydı.
“İğne!”
“Kimde bant var?”
“Bu ayakkabı onun değil!”
“Üçüncü look nerede?”
“Saçına dokunma!”
“Nil!”
“Buradayım!”
Birinin elinden iğneyi aldım, modelin belindeki kumaşı düzelttim.
“Acıtıyor muyum?”
“Hayır.”
“Yalan söyleme.”
“Biraz.”
“Özür dilerim.”
Fermuarı tekrar kontrol ettim.
Tamamdı.
Geri çekilip elbiseye baktım.
Benim elbisem.
Bir anda etrafımdaki bütün sesler azaldı.
Gerçekte azalmamışlardı.
Ama zihnimde öyle oldu.
Aylar önce masamda yalnızca birkaç kurşun kalem çizgisiydi.
Sonra kumaş olmuştu.
Kesilmişti.
Dikilmişti.
Sökülmüştü.
Tekrar dikilmişti.
Bir noktada nefret etmiştim.
Bir noktada çöpe atmayı düşünmüştüm.
Şimdi önümdeydi.
Gerçekti.
Model bana baktı.
“Okay?” (Tamam mı?)
Nefes verdim.
“Perfect.” (Mükemmel.)
Sonra hemen düzelttim.
“Actually, wait.” (Aslında, bekle.)
Model güldü.
“Of course.” (Tabii ki.)
Eteğin sol tarafını yarım santim düzelttim.
“Şimdi mükemmel.”
Annem yanımdan geçerken omzuma dokundu.
“Hazır.”
“Ben değilim.”
“Olmak zorundasın.”
“Çok iyi annelik.”
“Sonra sarılırız.”
Ve gitti.
⸻
İlk model podyuma çıktığında ellerim titriyordu.
Bunu kimseye söylemeyecektim.
Özellikle Vale’ye.
Çünkü hayatımın geri kalanında bunu kullanırdı.
Perdenin kenarından salonu görebiliyordum.
İlk sıralar doluydu.
Basın.
Editörler.
Alıcılar.
İsimlerini derslerde duyduğum insanlar.
Bir anda midem bulandı.
“Nil.”
Yanımdaki asistan bana baktı.
“İyi misin?”
“Evet.”
Değildim.
Ama ilk tasarımımın çıkmasına kırk saniye vardı.
Şu an bayılmak son derece bencilce olurdu.
Bir.
İki.
Üç model geçti.
Sonra onu gördüm.
Benim tasarımım.
Model ışığın altına çıktığında nefesimi tuttum.
Kumaş tam istediğim gibi hareket etti.
Bel kısmı oturdu.
Etek yürürken açıldı.
Işık kumaşın üzerinde kaydı.
Ve ilk kez kendi çizdiğim bir şeyi benim dışımda yüzlerce insan aynı anda gördü.
Boğazım düğümlendi.
“Allah’ım.”
Gözlerim salona kaydı.
Annem ilk sıranın biraz gerisinde ayakta duruyordu.
Bana bakmıyordu.
Elbiseye bakıyordu.
Ama yüzündeki ifadeyi görebiliyordum.
Gurur.
Babam birkaç koltuk ötesindeydi.
O ise elbiseye değil, doğrudan perde aralığında duran bana bakıyordu.
Beni görünce iki başparmağını kaldırdı.
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Sonra salonun başka bir tarafında Vale’yi gördüm.
Vale beni fark ettiği anda sessizce çığlık attı.
Yanındaki Sienna kolundan çekip oturttu.
Maddie alkışlıyordu.
Noah ise telefonunu kaldırmış beni çekmeye çalışıyordu.
Bütün stresimin ortasında güldüm.
Benim insanlarım.
Tam o anda gözüm birkaç sıra arkaya kaydı.
Ve gülümsemem söndü.
Hayır.
Cidden mi?
İspanyol.
Oturmuyordu.
Salonun kenarında ayakta duruyordu.
Bir eli cebindeydi.
Ve podyuma bakmıyordu.
İnsanlara bakıyordu.
Kaşlarımı çattım.
Kim defileye gelip podyumu izlemezdi?
Bakışları salonun diğer ucuna kaydı.
İstemeden takip ettim.
Babam.
Bir an durdum.
Hayır.
Babamın arkasındaki adam olmalıydı.
Ya da yanındaki.
Zaten ne umurumdaydı?
“Nil!”
Arkamı döndüm.
İkinci tasarım.
İspanyol’u unuttum.
En azından birkaç dakikalığına.
⸻
Üç tasarımım da podyumdan sorunsuz geçti.
Sorunsuz derken, ikinci modelin ayakkabısının kayışı son on beş saniyede kopmuş, üçüncü elbisenin omzundaki dikişi sahneye çıkmadan otuz saniye önce elimle tutturmuş ve bir noktada kalbimin çalışmayı bıraktığına emin olmuştum.
Ama dışarıdan kimse bilmiyordu.
Moda buydu sanırım.
İçeride herkes ölüyordu.
Dışarıdan güzel görünüyordu.
Final yürüyüşü başladığında annem beni kolumdan tuttu.
“Hadi.”
“Nereye?”
“Çıkıyorsun.”
“Hayır.”
“Evet.”
“Anne.”
“Tasarımcılar çıkıyor.”
“Ben tasarımcı değilim.”
“Üç tasarımın podyumda yürüdü.”
“Öğrenciyim.”
“Nil.”
“Ben çıkmıyorum.”
Annem beni perdeye doğru itti.
“Anne, vallahi—”
Işık yüzüme vurdu.
“Allah kahretsin.”
Ve podyumdaydım.
Alkış sesi beklediğimden daha yüksekti.
Bir saniye nereye bakacağımı bilemedim.
Sonra modelleri gördüm.
Diğer tasarımcıları.
Annem.
Babam.
Arkadaşlarım.
Nefes aldım.
Gülümsedim.
Yürüdüm.
Vale ayağa kalkmıştı.
Maddie de.
Noah iki eliyle alkışlıyordu.
Sienna’nın yüzünde o nadir, gerçek gülümsemelerinden biri vardı.
Babam ise…
Babamın gözleri dolmuştu.
Şaşkınlıkla ona baktım.
Başını iki yana salladı ve alkışlamaya devam etti.
O an bütün salon kayboldu.
İki yüz kişi de olsa, iki bin kişi de olsa umurumda değildi.
Babam ağlıyordu.
Ben de ağlayacaktım.
Hemen başımı çevirdim.
Ve gözlerim Nicolás De Alarcón’a takıldı.
Bu kez bana bakıyordu.
Doğrudan.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Ben de ona baktım.
Sonra çok olgun, çok zarif ve moda dünyasının gelecekteki profesyonel bir üyesine yakışacak şeyi yaptım.
Bakışlarımı devirip başımı çevirdim.
⸻
“Sen ağladın.”
“Ağlamadım.”
“William.”
“Ağlamadım.”
“Baba, gördüm.”
Babam elindeki kadehi masaya bıraktı.
“Lighting.” (Işık.)
Kahkaha attım.
“Işık yüzünden gözlerin mi doldu?”
“Very aggressive lighting.” (Çok agresif bir ışıklandırmaydı.)
“Yalancı.”
Beni kendine çekip alnımdan öptü.
“Güzel kızım.”
“Yine ağlayacaksın.”
“Never.” (Asla.)
“Şu an sesin bile değişti.”
“Your mother is emotional.” (Annen duygusal.)
Yanımızdaki annem ona döndü.
“Ben gayet iyiyim.”
Babam beni bırakmadan anneme baktı.
“See what I live with?” (Nelerle uğraştığımı görüyor musun?)
“İkinizi de bırakıp gidiyorum.”
Tam dönecekken annem kolumdan tuttu.
“Bir yere gidemezsin. İnsanlarla konuşacaksın.”
Yüzüm düştü.
“Kaç kişiyle?”
“Nil.”
“Bu gece yeterince insan gördüm.”
“Editörler seninle tanışmak istiyor.”
Bu cümle işe yaradı.
“Hangileri?”
Annem güldü.
“İşte şimdi ilgini çektim.”
⸻
Sonraki bir saat hayatımın en hızlı ve en yavaş saatiydi.
Aynı anda.
İnsanlarla tanıştım.
El sıkıştım.
İsimleri aklımda tutmaya çalıştım.
Üç farklı insan bana kartını verdi.
Bir kadın yaz koleksiyonundaki elbiselerimden birinin “ticari potansiyeli” olduğunu söyledi ve bunun iltifat olup olmadığını anlamam yaklaşık otuz saniye sürdü.
Vale arada beni kurtarıyordu.
“Onu iki dakikalığına çalıyorum.”
Sonra beni başka bir köşeye sürüklüyordu.
Dördüncü seferde ona baktım.
“Sen hayatımı kurtarıyorsun.”
“Biliyorum.”
“Bunu fazla özgüvenli söyledin.”
“Çünkü doğru.”
Elindeki şampanyadan bir yudum aldı.
Sonra omzumun üzerinden bir yere baktı.
Kaşlarından biri kalktı.
“Bu kim?”
Bakmadım.
“Kim?”
“Tall, dark and looks like he hates happiness.”
(Uzun boylu, esmer ve mutluluktan nefret ediyormuş gibi görünen adam.)
Gözlerimi kapattım.
“Hayır.”
“Ne hayır?”
“Bakmayacağım.”
“Tanıyor musun?”
“Hayır.”
“Nil.”
“Bugün tanıştım.”
Vale’nin yüzündeki ifade anında değişti.
“Ne kadar tanıştın?”
“Birbirimize çarptık.”
“Romantik.”
“Bardağı kırıldı.”
“Daha romantik.”
“Bana çekil dedi.”
Vale’nin yüzü düştü.
“Öldü mü?”
“Henüz değil.”
Başını hafifçe yana eğip arkamdaki adama baktı.
“İspanyol.”
Bu kez döndüm.
Nicolás birkaç metre ötede biriyle konuşuyordu.
“Nasıl anladın?”
“Soyadı.”
“Benim için hiçbir şey ifade etmedi.”
Vale bana sanki büyük bir kültürel suç işlemişim gibi baktı.
“De Alarcón?”
“Evet?”
“Ciddi misin?”
“Vale, İspanya’nın zengin ailelerini ezberlemiyorum.”
“Ben de ezberlemiyorum. Babam biliyor.”
“Tabii ki biliyor.”
Vale tekrar Nic’e baktı.
“Madrid.”
“Bunu kartında da yazabilirdi.”
“Eski para.”
“Daha da ilgilenmedim.”
“Lojistik, gayrimenkul, güvenlik… bir sürü şey.”
Başımı çevirdim.
“Sen bunları niye biliyorsun?”
“Çünkü ailemde insanlar kahvaltıda şirket konuşuyor.”
“Benim ailemde annem bana yumurta yedirmeye çalışıyor.”
Vale güldü.
Sonra birden yüzündeki ifade değişti.
“Bize bakıyor.”
“Kim?”
“İspanyol.”
“Bakmasın.”
“Sen ona baktın.”
“Sen baktırdın.”
“Yakışıklı.”
“Hayır.”
“Nil.”
“Vale.”
“Gözlerin çalışıyor.”
“Birinin yakışıklı olması iyi bir insan olduğu anlamına gelmiyor.”
“İyi insan olduğunu söylemedim.”
“Ukala.”
“Bu daha eğlenceli.”
Tam cevap verecekken Nicolás’ın bakışları gerçekten bizim tarafa geldi.
Göz göze geldik.
Bir saniye.
İki.
Sonra bakışını Vale’ye çevirdi.
Vale ona küçücük bir gülümseme verdi.
O da başını hafifçe eğdi.
“Ne yaptın?”
“Ne?”
“Niye ona gülümsedin?”
“Ben kibarım.”
“Sen kimseye kibar değilsin.”
“Bu iftira.”
Nic yanımızdan geçerken Vale çok doğal bir sesle:
“Buenas noches.” (İyi akşamlar.)
dedi.
Nicolás durdu.
Bakışları Vale’ye kaydı.
“Buenas noches.” (İyi akşamlar.)
Sonra bana baktı.
“Try not to walk into anyone else.”
(Başka birine çarpmamaya çalış.)
Ağzım açık kaldı.
“Excuse me?” (Pardon?)
Ama yürümeye başlamıştı bile.
“Allahın belası!”
Vale kolumu tuttu.
“Nil!”
“Ne?”
“Adam İspanyol.”
“E?”
“Türkçe küfür ediyorsun.”
“Daha iyi. Anlamıyor.”
Vale dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ne?”
“Hiç.”
“Vale.”
“Hiçbir şey.”
Gözlerimi kıstım.
“Az önce ona ne dedin?”
“İyi akşamlar.”
“O sana ne dedi?”
“İyi akşamlar.”
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
“İspanyolca çok uzun sürdü.”
Vale son derece ciddi bir yüz ifadesi takındı.
“İspanyollar tutkulu insanlar.”
“Sen Arjantinlisin.”
“Konumuz bu değil.”
⸻
Gecenin sonuna doğru ayaklarımı artık hissetmiyordum.
Topuklularımı çıkarmayı ciddi ciddi düşünüyordum.
Sienna bunu fark etmiş olacak ki yanıma geldi.
“Çıkar.”
“Annem beni öldürür.”
“Annen şu anda üç yatırımcıyla konuşuyor.”
Ayakkabılarıma baktım.
“Beş dakika.”
“Ben görmedim.”
Sienna’yı seviyordum.
Gerçekten.
Ayakkabılarımı çıkarmak için salonun daha sakin tarafına geçerken babamı gördüm.
Tek başına değildi.
Daha önce hiç görmediğim bir adamla konuşuyordu.
Gri takım elbise.
Bir an durdum.
Bir yerden tanıdık geldi.
Sonra hatırladım.
Nicolás’ın daha önce baktığı adam.
Ya da ben öyle sanmıştım.
Babamın yüzünde her zamanki rahat ifade vardı.
Adam ona bir şey söyledi.
Babam gülmedi.
Bu tuhaftı.
William Harrington çoğu insana gülerdi.
Yaklaşmaya başladım.
“Dad?”
Babam hemen bana döndü.
Yüzü değişti.
Bir saniye önceki ciddiyet kayboldu.
“Hey.”
Yanlarına geldim.
“Anne seni arıyor.”
Bu doğru değildi.
Ama ayaklarım ağrıyordu ve eve gitmek istiyordum.
Babam gri takım elbiseli adama baktı.
“Excuse me.” (Müsaadenizle.)
Adam başını salladı.
“Of course.” (Elbette.)
Uzaklaştı.
Arkasından baktım.
“Kimdi?”
Babam kadehinden bir yudum aldı.
“Business.” (İş.)
“Çok açıklayıcı.”
“Babanım. Sana her şeyi anlatmak zorunda değilim.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bunu hayatımda ilk kez söylüyorsun.”
Gülümsedi.
“I’m evolving.” (Gelişiyorum.)
Koluna girdim.
“Eve gidelim.”
“Annen daha bitirmedi.”
“Annem hiçbir zaman bitirmiyor.”
Babam güldü.
Tam o sırada gözleri omzumun üzerinden bir yere takıldı.
Kolundaki kasın gerildiğini hissettim.
Çok hafif.
Başımı kaldırdım.
“Ne?”
Cevap vermedi.
Bakışını takip ettim.
Nicolás De Alarcón bize doğru geliyordu.
Ama bu kez farklıydı.
Koridordaki sinir bozucu adam yoktu.
Vale’ye başıyla selam veren adam da.
Yüzü tamamen ifadesizdi.
Gözleri babamdaydı.
Yanımıza yaklaştıkça babamın koluna girmiş olan elimi bıraktım.
“Tanıyor musun?”
Babam cevap vermedi.
Nicolás birkaç adım ötede durdu.
Gözleri önce bana geldi.
Sonra William’a.
İkisinin arasında bir şey oldu.
Ne olduğunu anlayamadım.
Ama oldu.
Babamın yüzü değişti.
Yalnızca yarım saniyeliğine.
O kadar kısa sürdü ki başka birine anlatsam hayal ettiğimi söylerdi.
Gülümsemesi kayboldu.
Gözleri sertleşti.
Ve sonra…
Her şey geri geldi.
Sakin William Harrington.
Rahat omuzlar.
Küçük gülümseme.
Babam kadehini yanındaki masaya bıraktı.
“Nicolás.”
Başımı babama çevirdim.
Sonra Nic’e.
Nic’in yüzündeki ilk gerçek ifadeyi o an gördüm.
Şaşkınlık.
Çok az.
Ama vardı.
“Mr. Harrington.” (Bay Harrington.)
Babam elini uzattı.
Nic bir saniye tereddüt etti.
Sonra sıktı.
Ben hâlâ ikisine bakıyordum.
“Birbirinizi tanıyor musunuz?”
Kimse bana cevap vermedi.
Harika.
Babamın gözleri Nic’in yüzündeydi.
“Uzun zaman oldu.”
Nicolás’ın çenesi hafifçe gerildi.
“Öyle mi?”
Kaşlarımı çattım.
Öyle mi?
Babam onu tanıyordu.
Nic ise babamın onu tanımasına şaşırmış görünüyordu.
Bu konuşmanın hiçbir tarafı mantıklı değildi.
“Dad?”
Babam bu kez bana baktı.
“Yeah, sweetheart?” (Evet, tatlım?)
“Nereden tanıyorsun?”
Tam cevap verecekken Nicolás konuştu.
“Ben de bunu merak ediyorum.”
Bakışlarım ona kaydı.
Sesindeki o ukala ton tamamen gitmişti.
Babamın gülümsemesi değişmedi.
Ama onu hayatım boyunca tanımıştım.
Gerçekten eğlendiğinde nasıl gülümsediğini biliyordum.
Bu o değildi.
“Nicolás,” dedi tekrar.
Sonra öyle bir soru sordu ki Nicolás’ın yüzündeki bütün ifade silindi.
“Baban nasıl?”
Sessizlik.
Nicolás kıpırdamadı.
Ben de.
Babamın elindeki kadehi masaya bırakırken çıkardığı hafif cam sesi bile duyuluyordu.
Nic’in gözleri babamın gözlerinden ayrılmadı.
“Babamı tanıyor musunuz?”
Babam cevap vermeden önce yalnızca bir saniye bekledi.
“Tanıyordum.”
Tanıyordum.
Geçmiş zaman.
Nicolás’ın yüzünde bir şey değişti.
Bu kez şaşkınlık değildi.
Şüpheydi.
Ve ilk kez o gece, önümde duran adamın yalnızca gereksiz derecede kaba bir İspanyol olmadığını düşündüm.
Babam da yalnızca babam gibi görünmüyordu.
İkisine baktım.
“Neler oluyor?”
Babam başını bana çevirdi.
Ve gülümsedi.
Her zamanki gibi.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
“Hiçbir şey, güzel kızım.”
Hayatım boyunca babama inandım.
O gece de inanmak istedim.
Ama ilk kez…
“Hiçbir şey” dediğinde, bir şey olduğundan emindim.
