3. bölüm / 6
Yanlış İlmekBölüm 3: Nicolás
Bölümler 6Şu an: Bölüm 3: Nicolás
İnsanlar yalan söylerken genellikle gözlerini kaçırmazdı.
Bu, filmlerin insanlara öğrettiği saçmalıklardan biriydi.
Aksine, iyi yalancılar gözlerinin içine bakardı.
Kötü yalancılar fazla konuşurdu.
Korkmuş olanlarsa ayrıntı verirdi.
Karşımda oturan adam üçünü de yapıyordu.
“Onu hiç görmedim.”
Dosyanın üzerindeki fotoğrafı çevirdim.
“Emin misin?”
“Eminim.”
Fotoğrafın kenarına parmağımla bir kez vurdum.
“İyi bak.”
“Baktım.”
Adamın alnında ter vardı.
Oda soğuktu.
Bu yüzden değildi.
Sandalyemde geriye yaslandım.
“Tamam.”
Adamın yüzündeki rahatlamayı gördüm.
İnsanların en büyük hatası buydu.
Sorgulandıkları sırada sorulardan korkarlardı.
Asıl korkmaları gereken, soruların bittiği andı.
Dosyayı kapattım.
Ayağa kalktım.
“Gidebilirsin.”
Adam şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Bu kadar mı?”
Kapıya yöneldim.
“Bu kadar.”
Koridorda beni bekleyen adam, kapı arkamdan kapanır kapanmaz yanımda yürümeye başladı.
“Yalan söyledi.”
“Biliyorum.”
“Ve gönderdin.”
“Evet.”
“Bazen seninle çalışmaktan nefret ediyorum.”
Baktım.
Ethan Cole, sekiz yıldır tanıdığım ve son dört yıldır aynı birimde çalıştığım birkaç kişiden biriydi.
Aynı zamanda susmayı hiçbir zaman öğrenememişti.
“Bazen mi?”
“Bugün nazik hissediyorum.”
Asansörün düğmesine bastım.
“Takipte mi?”
“İki ekip.”
Kapılar açıldı.
İçeri girdik.
“Telefon?”
“Dinlemede.”
“Ev?”
“İzleniyor.”
Ethan yanıma geçti.
“Peki şimdi?”
“Şimdi korktuğunu düşündüğü yere gider.”
Kapılar kapandı.
Ethan bana baktı.
“Ya gitmezse?”
Saatime baktım.
“Gider.”
“Nereden biliyorsun?”
“Çünkü ona gidebileceğini söyledim.”
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Ethan başını iki yana salladı.
“Ürkütücüsün.”
“Bunu iltifat kabul ediyorum.”
“Değildi.”
⸻
Telefonum toplantı odasına girdiğim anda titreşti.
Ekrana bakmadan sessize aldım.
Masanın üzerinde üç dosya vardı.
Bir ekran.
İki kahve.
Ve üç haftadır görmekten sıkıldığım bir fotoğraf.
William Harrington.
Sandalyeyi çekip oturdum.
Ethan karşıma geçti.
Odanın diğer ucundaki kadın kumandayı aldı.
Agent Rebecca Shaw.
Amirim.
Ve muhtemelen dünyada benden daha az gereksiz kelime kullanan tek insan.
Ekranda Harrington’ın fotoğrafı büyüdü.
Altmışına yaklaşmasına rağmen olduğundan daha genç görünüyordu. Griye dönmeye başlayan saçları, pahalı takım elbiseleri ve neredeyse her fotoğrafında aynı sakin gülümsemesi.
Onu daha önce görmüştüm.
Fotoğraflarda.
Dosyalarda.
Haberlerde.
Ama hiçbir zaman karşı karşıya gelmemiştik.
Rebecca masaya bir dosya bıraktı.
“Program değişti.”
Kaşımı kaldırdım.
“Ne değişti?”
“Temas noktası.”
Dosyayı önüme çektim.
“Kim?”
“Henüz bilmiyoruz.”
“Harika.”
Ethan kahvesini aldı.
“Ben de gizli servislerin her şeyi bildiğini sanıyordum.”
Rebecca ona baktı.
Ethan kahvesinden bir yudum aldı.
“Devam et.”
Ekrandaki görüntü değişti.
Bir şirket logosu.
Tanıyordum.
Son üç haftadır yeterince görmüştüm.
Harrington Textiles International.
Resmî olarak şirket William Harrington’a ait değildi.
Sevda Harrington.
William Harrington’ın eşi.
Tekstil ticareti.
Avrupa, Türkiye, Güney Amerika ve Asya’da üreticiler.
Moda evleriyle sözleşmeler.
Uluslararası sevkiyatlar.
Kağıt üzerinde kusursuzdu.
Sorun da buydu.
Kusursuz olan şeylere hiçbir zaman güvenmezdim.
Rebecca ekrandaki birkaç işlemi büyüttü.
“Son on sekiz ayda şirket üzerinden geçen yedi sevkiyat işaretlendi.”
“Sevda Harrington?”
“Şimdilik bağlantı yok.”
“Biliyor mu?”
Rebecca bana baktı.
“Bunu sen öğreneceksin.”
Dosyanın kapağını açtım.
Sevda Harrington’ın fotoğrafı.
Altında şirket kayıtları.
Banka hareketleri.
Ortaklıklar.
İstanbul.
Milano.
Paris.
Madrid.
Sayfayı çevirdim.
“Defile.”
“Yarın gece.”
“Biliyorum.”
Ethan araya girdi.
“Tabii ki biliyorsun.”
Onu görmezden geldim.
Rebecca devam etti.
“Etkinliğe iş dünyasından, moda sektöründen ve Avrupa’daki çeşitli aile şirketlerinden yaklaşık üç yüz kişi davetli. Harrington’ın temas kurmak için böyle kalabalık ortamları tercih ettiğini düşünüyoruz.”
“Düşünüyoruz?”
“Kanıtlayamadık.”
“Yani kimi izleyeceğimi bilmiyorum.”
“William Harrington’ı.”
“Bunu üç hafta önce de yapabilirdik.”
Rebecca cevap vermedi.
Bu, bir şey sakladığı anlamına geliyordu.
Arkamı sandalyeye yasladım.
“Başka ne var?”
Ethan bana baktı.
Rebecca ise birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra ekrana başka bir belge getirdi.
Davetli listesi.
Gözüm satırlardan aşağı indi.
Bir isim kırmızıyla işaretlenmişti.
De Alarcón Family — Madrid
(De Alarcón Ailesi — Madrid)
Çenemi sıktım.
“Hayır.”
Ethan başını kaldırdı.
Rebecca’nın ifadesi değişmedi.
“Davet üç hafta önce gönderilmiş.”
“Gördüm.”
“Baban kabul etmiş.”
“Benim haberim olmadan.”
“Bu konuda onunla konuşmalısın.”
Dosyayı kapattım.
“Ben gitmiyorum.”
Rebecca kaşını hafifçe kaldırdı.
“Gidiyorsun.”
“Başka birini gönder.”
“Başka biri De Alarcón değil.”
İşte mesele buydu.
Sandalyeden kalktım.
Rebecca’nın sesi arkamdan geldi.
“Nicolás.”
Durdum.
“Bu gece oraya ajan olarak girmen bizim işimizi zorlaştırır. De Alarcón olarak girmen kolaylaştırır.”
Ona döndüm.
“Benim ailem bu operasyonun parçası değil.”
“Olmayacak.”
“Az önce yaptın.”
Sessizlik.
Ethan ilk kez şaka yapmadı.
Rebecca ellerini masanın üzerine koydu.
“Babanın daveti kabul etmesinin bizimle hiçbir ilgisi yok. Ama elimizde bir avantaj varsa kullanacağız.”
Gözlerimi birkaç saniye ekrandaki soyadında tuttum.
De Alarcón.
Amerika’da yıllar geçirdikten sonra bile insan bazen bir kelimeyi yalnızca okumazdı.
Hissederdi.
Benim için o soyadı öyleydi.
Madrid.
Büyük taş ev.
Babamın çalışma odası.
Annemin parfümü.
Koridorlarda yankılanan ayak sesleri.
Ve yıllardır düşünmemeyi öğrendiğim şeyler.
Dosyayı masadan aldım.
“Kaçta?”
Rebecca’nın yüzünde zafer ifadesi oluşmadı.
Bu yüzden onunla çalışabiliyordum.
“Yedi.”
Kapıya yöneldim.
“Nicolás.”
Yine durdum.
“Bu görevde De Alarcón değilsin.”
Başımı hafifçe çevirdim.
“Az önce tam tersini söyledin.”
“İçeri girmek için De Alarcón’sun.”
Rebecca’nın bakışları sertleşti.
“İçeride bizimlesin.”
Kapıyı açtım.
“Her zamanki gibi.”
⸻
Eve vardığımda saat gece yarısına yaklaşıyordu.
Ceketimi koltuğun üzerine bırakıp kravatımı gevşettim.
New York’taki dairem, içinde gerçekten yaşayan biri varmış gibi görünmüyordu.
Ethan’ın ifadesiyle:
Pahalı bir otel odasının kişilik kazanamamış hali.
Benim için yeterliydi.
Sessizdi.
Temizdi.
Ve kimse soru sormuyordu.
Mutfaktan su alırken telefonum tekrar titreşti.
Bu kez ekrana baktım.
Padre (Baba)
Altı cevapsız arama.
Gözlerimi kapattım.
Yedincisi gelmeden geri aradım.
İkinci çalışta açtı.
“Nicolás.”
“Baba.”
“Finalmente.” (Sonunda.)
“Çalışıyordum.”
“Gece yarısında mı?”
Buzdolabının kapağını kapattım.
“Amerika’da insanlar gece yarısında da çalışıyor.”
“İspanya’da da telefonlarına cevap veriyorlar.”
Gülümsedim.
Alejandro De Alarcón değişmemişti.
“Ne oldu?”
“Davetiyeyi aldın mı?”
“Hangisini?”
Sessizlik.
Yanlış cevap.
“Nicolás.”
Tezgâha yaslandım.
“Evet. Aldım.”
“Ve?”
“Ve ne?”
“Yarın gece aileyi temsil edeceksin.”
“Bunu bana sormadan karar vermen güzel.”
“Bana sorulmadan gönderilen davetiyeyi kabul ettim.”
“Baba.”
“Uzun zamandır hiçbir yere bizim adımıza katılmıyorsun.”
“Çünkü orada yaşamıyorum.”
“Soyadın hâlâ De Alarcón.”
Gözlerimi kapattım.
“Farkındayım.”
“Bazen emin olamıyorum.”
Sesindeki o tanıdık kırgınlığı duydum.
Yıllardır aynı tartışmanın farklı versiyonlarını yapıyorduk.
Amerika’ya ilk geldiğimde on altı yaşındaydım.
Bunun geçici olacağını düşünmüştüm.
Babam da öyle söylemişti.
Bir yıl.
Belki iki.
Sonra Madrid’e dönecektim.
Dönmedim.
Üniversite geldi.
Sonra başka şeyler.
Babamın hakkında hiçbir şey bilmediği başka şeyler.
“Kimler geliyor?” diye sordum.
“Birçok kişi.”
“Çok açıklayıcı.”
“Mateo gelmek istedi.”
Kaşlarımı çattım.
“Hayır.”
Babam güldü.
“Tam olarak bunu söyledim.”
“Onu buraya gönderme.”
“Neden?”
“Çünkü son gelişinde üç günde iki kez polisle konuşmak zorunda kaldım.”
“İkisinde de suçlu değildi.”
“Birinde arabanın tavanındaydı.”
“Genç.”
“Yirmi üç yaşında.”
“Sen yirmi üç yaşında daha kötüydün.”
Cevap vermedim.
Babam bunu zafer olarak kabul etti.
“Yarın yalnız geleceksin.”
“Güzel.”
“Ve Nicolás?”
“Ne?”
Kısa bir sessizlik.
“Harrington’larla konuş.”
Elimdeki su şişesi durdu.
“Ne?”
“Ev sahipleri. Ayıp olmasın.”
Ses tonu sıradandı.
Fazla sıradan.
Kaşlarımı çattım.
“Onları tanıyor musun?”
Bu kez sessizlik biraz daha uzun sürdü.
“İsimlerini biliyorum.”
“Baba.”
“Yarın gece için iyi eğlenceler.”
“Baba.”
“Buenas noches, hijo.” (İyi geceler, oğlum.)
Hat kapandı.
Telefonu kulağımdan indirmeden birkaç saniye durdum.
Sonra ekrana baktım.
“Joder.” (Kahretsin.)
⸻
Uyumadım.
Saat ikiye doğru çalışma odama geçtim ve Harrington dosyasını tekrar açtım.
William.
Sevda.
Şirketler.
Sevkiyatlar.
Fotoğraflar.
İsimler.
Aynı şeyleri tekrar tekrar okumaktan nefret ederdim.
Ama bazen insan daha önce baktığı şeyi ancak doğru soruyu sorduktan sonra görürdü.
Harrington’larla konuş.
Babam William Harrington’ı tanıyor muydu?
Dosyada De Alarcón adına dair hiçbir şey yoktu.
Olması gerekirdi.
Sayfaları çevirdim.
William Harrington’ın geçmişi.
Üniversite.
Şirketler.
Yatırımlar.
Türkiye.
Elim durdu.
Türkiye’de geçirdiği dönem.
Sevda’yla tanıştığı yıllar.
İş bağlantıları.
Birkaç şirket artık aktif değildi.
İki isim tamamen karartılmıştı.
Not aldım.
Sonra dosyanın sonuna geldim.
Ek dosya.
Etkinliğe katılacak Harrington ailesi üyeleri.
İlk fotoğraf Sevda’ydı.
İkinci William.
Üçüncü sayfayı çevirdim.
NIL HARRINGTON
Fotoğrafa baktım.
Koyu saçlı genç bir kadın.
Açık ten.
Mavi gözler.
Kameraya gülümsemiyordu.
Fotoğraf muhtemelen üniversitesinin sitesinden alınmıştı. Altında eğitim bilgileri ve birkaç satır vardı.
22. Fashion Design.
(22 yaşında. Moda Tasarımı.)
Üç tasarımının ertesi gece sergileneceği yazıyordu.
Sayfayı çevirecektim.
Durmadım bile.
Sonra elim geri gitti.
Fotoğrafa tekrar baktım.
Bir şey tanıdık geldiğinden değil.
Gelmemişti.
Sadece William Harrington’a benzemiyordu.
Altındaki bilgiye tekrar baktım.
Mother: Sevda Harrington.
(Anne: Sevda Harrington.)
Gözlerinde annesinden bir şey vardı.
Dosyayı kapattım.
Nil Harrington’ın operasyonla hiçbir ilgisi yoktu.
En azından elimizdeki bilgilere göre.
Bu yüzden onunla ilgilenmek için hiçbir sebebim yoktu.
Dosyayı masanın kenarına bıraktım.
⸻
Ertesi akşam takım elbisemin ceketini giyerken telefonum çaldı.
Ethan.
Kulaklığı taktım.
“Konuş.”
“Romantik bir akşam geçireceğimizi düşünmüştüm.”
Kol düğmemi kapattım.
“Yanlış numara.”
“Dışarıdayız. Rebecca da ekipte.”
“Araç?”
“Hazır.”
“İçeri girmiyorsun.”
“Biliyorum. Sen zengin İspanyol prens rolü oynarken ben minibüste oturacağım.”
“Prens değilim.”
“Bunu özellikle düzeltmen çok şey anlatıyor.”
Saatimi taktım.
“Ethan.”
“Tamam, tamam. William Harrington salonda. Sevda Harrington yaklaşık kırk dakika önce giriş yaptı. Güvenlik beklediğimizden daha yoğun.”
“Nil?”
Bir sessizlik oldu.
Kaşlarımı çattım.
Neden onu sorduğumu ben de bilmiyordum.
Ethan’ın sesi geri geldi.
“Henüz yok. Neden?”
“Bütün aileyi bilmek istiyorum.”
“Tabii.”
Sesindeki ton hoşuma gitmedi.
“Başka?”
“İki işaretli isim geldi. Üçüncüyü bekliyoruz.”
“Temas?”
“Yok.”
“İçeri girdiğimde haber ver.”
“Copy.” (Anlaşıldı.)
Aramayı kapattım.
Aynada kendime baktım.
Siyah takım elbise.
Beyaz gömlek.
Kravat yok.
De Alarcón ailesini temsil eden bir adam için yeterince düzgün.
Görevdeki bir adam için yeterince sıradan.
Silahımı kontrol edip ceketin altına yerleştirdim.
Sonra telefonumu aldım.
Ekranda Madrid’den gelen bir mesaj vardı.
Mateo
Try not to scare the Americans.
(Amerikalıları korkutmamaya çalış.)
Altında ikinci mesaj:
And if there are models, remember you’re representing the family.
(Ve eğer modeller varsa, aileyi temsil ettiğini unutma.)
Başımı iki yana salladım.
Vete a la mierda.
(Siktir git.)
Cevabı anında geldi.
❤️
Telefonu cebime koydum.
⸻
Araç otelin önünde durduğunda saat 19.08’di.
Camın arkasından girişe baktım.
Flaşlar.
Siyah araçlar.
İnsanlar.
Basın.
Davetliler.
Her şey pahalı ve gereksiz derecede gösterişliydi.
Kulağımdaki ses geldi.
“Comms check.” (İletişim kontrolü.)
“Clear.” (Net.)
“William Harrington içeride. Kuzey tarafındaki lounge bölümünde.”
“Temas?”
“Henüz yok.”
Araçtan indim.
Kapıya doğru yürürken görev zihnimde bir kez daha sıralandı.
William Harrington.
Temas.
Sevkiyat.
Kanıt.
Gözlemle.
Yaklaşma.
Gereksiz temas kurma.
Plan basitti.
Planları severdim.
Planlar insanların yapmadığını yapardı.
Kurallara uyarlardı.
Girişte davetiyemi uzattım.
Kadın soyadımı gördüğünde yüzündeki profesyonel gülümseme bir derece değişti.
“Mr. De Alarcón. Welcome.”
(Bay De Alarcón. Hoş geldiniz.)
Başımı hafifçe eğdim.
Kapılar açıldı.
İçeri girdim.
Müzik.
Kristal.
Kameralar.
Kumaşlar.
İnsanlar.
Gözlerim otomatik olarak salonu taradı.
Çıkışlar.
Güvenlik.
Kameralar.
William.
Onu bulmam sekiz saniye sürdü.
Fotoğraflardaki gibiydi.
Bir grupla konuşuyordu.
Elinde içki.
Rahat.
Sakin.
Sanki hayatında sakladığı hiçbir şey yokmuş gibi.
“Visual?” (Görüş var mı?) Ethan’ın sesi kulağımdaydı.
“Got him.” (Buldum.)
“Stay wide.” (Mesafeni koru.)
“Biliyorum.”
William’ın baktığı yöne baktım.
Bir adam yanına yaklaşıyordu.
Tanımadım.
“Gri takım. Harrington’a yaklaşıyor.”
“Checking.” (Kontrol ediyorum.)
Hareket ettim.
Aramızda yaklaşık yirmi metre vardı.
On sekiz.
On beş.
Adam William’a yaklaştı.
William elini uzattı.
“Face?” (Yüzünü görüyor musun?)
“Henüz yok.”
Bir garson önüme geçti.
Sağa kaydım.
Adam William’a bir şey söyledi.
William güldü.
“Nic, biraz yaklaş.”
“Yapıyorum.”
On iki metre.
Dokuz.
Adam dönmeye başladı.
Tam yüzünü görecektim.
Sonra önümdeki servis kapısı açıldı.
Ve biri doğrudan bana çarptı.
Elimdeki bardak yere düştü.
Cam sesi müziğin altında kayboldu.
Ama benim görüş alanım tamamen kapanmıştı.
“Shit.” (Siktir.)
Karşımdaki kadın geri çekildi.
“Are you kidding me?” (Benimle dalga mı geçiyorsun?)
Başımı kaldırdım.
Koyu saçlar.
Açık ten.
Ve daha önce yalnızca bir dosyada gördüğüm mavi gözler.
Onu tanımam bir saniyeden kısa sürdü.
O beni tanımadı.
Tabii ki tanımadı.
“Önüne bakabilirdin,” dedim.
Kaşları havaya kalktı.
“Ben mi?”
Kulağımda Ethan’ın sesi:
“Nic. Target moving.” (Nic. Hedef hareket ediyor.)
Kadının omzunun üzerinden baktım.
Gri takım yoktu.
“Move.” (Çekil.)
Yanından geçmeye çalıştım.
Önüme geçti.
“Excuse me?” (Pardon?)
Sabır.
“Çekilir misin?”
“Sen bana çarptın.”
“Sen kapıdan çıktın.”
“Kapıların çalışma prensibi genelde bu.”
Gözlerimi kapattım.
Bir saniye.
Sadece bir saniye.
“Allah’ım sen sabır ver.”
Gözlerimi açtım.
Kadın donmuştu.
Ben de.
Çünkü o cümle benden çıkmamıştı.
Kadın kendi kendine Türkçe söylenmişti.
Sonra gözlerini kıstı.
“Bir şey mi dedin?”
“Hayır.”
“Öyle bakıyorsun.”
“Nasıl?”
“Sanki beni öldürmek istiyormuşsun gibi.”
Kulağımda Ethan:
“Nic, we lost him.” (Nic, onu kaybettik.)
Çenemi sıktım.
Kadının boynundaki karta baktım.
İsmi zaten biliyordum.
Ama beyaz kartın üzerinde siyah harflerle görmek nedense daha sinir bozucuydu.
NIL HARRINGTON
Gözlerimi tekrar yüzüne kaldırdım.
Nil de ceketimin üzerindeki davetli kartına baktı.
NICOLÁS DE ALARCÓN
Soyadımın yüzünde hiçbir şey değiştirmediğini gördüm.
Hiçbir şey.
Beni gerçekten tanımıyordu.
“Mr. De Alarcón,” (Bay De Alarcón,) dedi, ismimi okurken.
Sonra kırılan bardağa baktı.
Tekrar bana.
“Bir dahaki sefere kapıların açılabileceğini hesaba kat.”
Yanımdan geçti.
Üç adım sonra kendi kendine mırıldandığını duydum.
“Ukala herif.”
Türkçeydi.
Anlamadım.
Ama küfür olduğundan emindim.
Ethan’ın sesi kulağımda tekrar geldi.
“Who was that?” (O kimdi?)
Gözlerim istemsizce Nil Harrington’ın kalabalığın içinde kaybolduğu yerde kaldı.
“Problem.” (Sorun.)
“Target?” (Hedef mi?)
“Hayır.”
Bir saniye daha baktım.
Sonra William Harrington’a döndüm.
“Daha kötüsü.”
O an bunun yalnızca sinirle söylenmiş bir cümle olduğunu düşünüyordum.
Hayatımda bu kadar haklı olduğum çok az an olacaktı.
