2. bölüm / 6
Yanlış İlmekBölüm 2 : Pazar kahvaltısı ve üç tasarım
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2 : Pazar kahvaltısı ve üç tasarım
Pazar sabahı saat dokuz kırk üçte, annemden gelen üçüncü mesajla kırmızı ışıkta bekliyordum.
Anne ❤️
Çay soğuyor.
Bir önceki mesajı açtım.
Baban böreğe başladı.
Onun da öncesinde:
Çıkınca haber ver.
Direksiyonun üzerinde duran elimi kaldırıp telefonuma baktım.
Ben:
ARABADAYIM.
Mesaj henüz iletilmişti ki telefonum çaldı.
Annem.
Arabanın ekranından aramayı kabul ettim.
“Anne.”
“Niye bağırıyorsun?”
“Mesajda nasıl bağırabilirim?”
“Büyük harfle yazmışsın.”
Derin bir nefes aldım.
“Çünkü araba kullanıyorum.”
“Telefonla oynama o zaman.”
“Telefonla oynamıyorum, sen mesaj atıyorsun.”
“Ben mesaj atabilirim. Sen cevap verme.”
Birkaç saniye sustum.
Bu tartışmanın kazanılabilecek bir tarafı yoktu.
“On dakikaya oradayım.”
“Yavaş gel.”
“Tamam.”
“Dikkatli sür.”
“Tamam.”
“Kapatıyorum.”
“Tamam.”
Arama kapanmadı.
“Anne?”
“Efendim?”
“Kapatacaktın.”
“Sen kapat.”
Gözlerimi devirdim.
“Görüşürüz.”
Telefonu kapattığımda kendi kendime gülüyordum.
New York’ta büyümüş olmamın hayatımda hiçbir önemi olmayan anlardan biri daha.
⸻
Ailemin evinin demir kapısı önümde açılırken saat 09.56’ydı.
Dört dakika erken.
Bunun annemin gözünde nasıl değerlendirileceğinden emin değildim.
Arabayı her zamanki yerine çekip motoru kapattım.
Birlik evindeki hayatımı seviyordum.
Gerçekten.
Sabahın üçünde Vale’nin odama girip hayatının aşkını bulduğunu söylemesini, ertesi sabah adamın adını hatırlamamasını seviyordum. Maddie’nin her cuma akşamı salonu kendi özel kulübüne çevirmesini, Sienna’nın hepimizin ortak beyninin yüzde seksenini tek başına taşımasını, Noah’nın kapıyı çalmayı yıllar önce bırakmış olmasını seviyordum.
Ama burası…
Arabadan indiğim anda hissettiğim şey farklıydı.
Burası evdi.
Anahtarımı çantamdan çıkarıp kapıyı açtım.
“Açım!”
Ceketimi girişteki sandalyenin üzerine bırakırken mutfaktan annemin sesi geldi.
“Günaydın demek yok mu?”
“Günaydın. Açım.”
“Dün kahvaltı yap dedim sana.”
“Yaptım.”
Mutfak kapısında göründüğüm anda annem bana baktı.
Bakışları önce yüzüme, sonra saçıma, ardından üzerimdeki bol gri sweatshirt’e indi.
“Bu ne?”
Kendime baktım.
“Kıyafet.”
“Onu görüyorum.”
“E neden soruyorsun?”
Annem başını iki yana sallayıp önüme geçti ve yanağımdan öptü.
“Günaydın güzel kızım.”
“Günaydın.”
Omzunun üzerinden masaya baktığım anda gözlerim büyüdü.
“Allah’ım.”
Annem arkasını döndü.
“Ne?”
“Kaç kişi geliyor?”
“Kimse.”
Masanın üzerinde peynirler, zeytinler, domates, salatalık, reçeller, bal, yumurta, börek ve hâlâ sıcak olduğu belli olan ekmek vardı.
“Anne, bu üç kişilik değil.”
“Ye.”
“Bu cevap değil.”
“Nil.”
“Yiyorum.”
Sandalyeyi çektim.
Tam otururken arkamdan bir kol boynuma dolandı.
“Look who decided to visit us.”
Gülümsedim.
“Ben burada her hafta sonu oluyorum.”
Babam yanağımdan öpüp karşımdaki sandalyeye geçti.
“Last weekend you weren’t.”
“Projem vardı.”
“Excuses.”
“Para ödediğin üniversitede ders çalışmamı eleştirmen çok ilginç.”
Babam çay bardağını eline aldı.
“Your mother says I’m not allowed to comment on how much that university costs anymore.”
Annem masaya yeni bir tabak koyarken araya girdi.
“Çünkü her seferinde aynı şeyi söylüyorsun.”
“Because every time I remember the number, it hurts.”
“William.”
Babam bana bakıp başını anneme doğru hafifçe eğdi.
“See?”
Gülerek börekten bir parça aldım.
Babamın üzerinde lacivert bir kazak vardı. Saçlarının şakaklarına son birkaç yılda biraz daha gri karışmıştı ama bunun dışında çocukluğumdan beri zihnimde taşıdığım William Harrington’dan pek farklı görünmüyordu.
Her zaman bakımlı.
Her zaman sakin.
Ve pazar sabahları her zaman annemin hazırladığı kahvaltının başında.
“Başın nasıl?” diye sordu annem.
“Geçti.”
“Ne başı?” Babam hemen bana döndü.
“Dün biraz ağrıyordu.”
“Why?”
Annem benim yerime cevap verdi.
“Geç yatmış.”
Babam kaşını kaldırdı.
O bakışı tanıyordum.
“Başlama.”
“I didn’t say anything.”
“Yüzün söyledi.”
“My face is innocent.”
“Senin yüzünün hiçbir şeyi innocent değil.”
Annem güldü.
Babam elini göğsüne götürdü.
“After twenty-three years, this is how your mother speaks to me.”
“Yirmi üç yıldır hak ediyorsun.”
Babam bir an anneme baktı.
Sonra dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
Bu bakışı da tanıyordum.
Annem de tanıyordu çünkü gözlerini devirip mutfağa döndü.
“Çayınızı için.”
Babam arkasından seslendi.
“Sevda.”
“Ne?”
“Love you.”
Annem arkasına bile dönmedi.
“Biliyorum.”
Kahkahamı tutamadım.
“İkiniz gerçekten çok garipsiniz.”
Babam ekmeğinden bir parça kopardı.
“You’ll understand one day.”
“Umarım anlamam.”
⸻
Kahvaltının yaklaşık kırkıncı dakikasında babamın tabağından son börek parçasını çaldığım için elimin üzerine hafifçe vuruldu.
“That’s mine.”
“Ben senin çocuğunum.”
“That doesn’t make it yours.”
“Teknik olarak mirasçınım.”
Babam bir an durdu.
Sonra bana baktı.
“That’s disturbing.”
Güldüm.
Annem ise karşımdan hiç gülmüyordu.
Bana bakıyordu.
Hem de o bakışla.
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Hiç.”
“Anne.”
“Bir şey yok.”
“On dakikadır bana bakıyorsun.”
Babam çayını içerken araya girdi.
“She has something.”
Başımı ona çevirdim.
“Ne?”
“Don’t involve me.”
“William.”
Babam iki elini kaldırdı.
“I’m out.”
Annem ona kısa bir bakış attıktan sonra bana döndü.
“Geçen hafta sana bahsettiğim organizasyonu hatırlıyor musun?”
Bir saniye düşündüm.
“Hangisini?”
Yüzündeki ifade değişti.
“Nil.”
“Anne, şirketin yılda kaç tane organizasyon yapıyor?”
“Bu farklı.”
“Tamam. Hangisi?”
Annem sandalyesini biraz geri çekti.
“Yukarı gel.”
Böreğimi bıraktım.
“Şimdi mi?”
“Evet.”
“Ben daha yiyorum.”
“Beş dakikaya devam edersin.”
Babam bana acıyan bir ifadeyle baktı.
“Good luck.”
“Sen gelmiyor musun?”
“Absolutely not.”
Annem merdivenlere yönelirken arkasından baktım.
Sonra babama döndüm.
“Ne yaptı?”
Babam omuz silkti.
“No idea.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Prove it.”
Gözlerimi kıstım.
O da aynısını yaptı.
Sonra kahvesinden bir yudum aldı.
“Go.”
⸻
Annemin çalışma odası evin en sevdiğim yerlerinden biriydi.
Çocukken burada saatler geçirirdim.
Bir köşede kumaş katalogları, duvarlarda çerçevelenmiş eski tekstil desenleri, raflarda İstanbul’dan Milano’ya kadar farklı şehirlerden toplanmış kitaplar vardı.
Annem modacı değildi.
Bunu özellikle söylerdi.
“Ben kıyafeti yapmıyorum,” derdi. “Kıyafetin yapılabilmesini sağlıyorum.”
Yıllar içinde bunun ne anlama geldiğini öğrenmiştim.
Bir tasarımcı bir kumaş istediğinde, o kumaşın nereden geleceğini annem biliyordu.
Hangi üreticinin hangi ipeği daha iyi işlediğini.
Hangi fabrikanın teslim tarihine güvenilmeyeceğini.
Hangi moda evinin ne kadar sipariş verdiğini.
Bir koleksiyonun podyuma çıkmadan aylar önce başlayan görünmez kısmı onun dünyasıydı.
Masasının üzerinde büyük siyah bir dosya vardı.
Annem dosyayı bana doğru çevirdi.
“Bak.”
Kapağı açtım.
İlk sayfada bir salonun çizimi vardı.
Sonra ışık planları.
Oturma düzenleri.
Kumaş örnekleri.
“Bu bayağı büyükmüş.”
“Ben sana ne zamandır bunu söylüyorum?”
“Dinliyorum seni.”
Annem bana baktı.
“Çoğu zaman.”
Sayfayı çevirdim.
Etkinliğin görsel tasarımları vardı.
Sonraki sayfada koleksiyonun genel planı.
Biraz daha dikkatli baktım.
“Bunlar…”
“Evet.”
Başımı kaldırdım.
“Benim çizimlerim.”
Annem gülümsedi.
“Üçü.”
Dosyaya tekrar baktım.
“Üç mü?”
“Üç.”
Bir anda sandalyede doğruldum.
“Ben bir tane sanıyordum.”
“İki tane daha eklediler.”
“Kim ekledi?”
“Ben değil.”
Sesindeki vurgu yüzünden ona baktım.
“Seçici kurul.”
Bir şey söylemedim.
Çizimlerden birinin üzerine parmaklarımı koydum.
Aylar önce hazırladığım bir tasarımdı.
Asimetrik bir gece elbisesi.
İlk çizdiğim halinden nefret etmiştim.
İkinciyi yırtmıştım.
Üçüncüyü sabah beşte bitirmiştim.
Şimdi profesyonel bir koleksiyon dosyasının içindeydi.
“Şaka yapıyorsun.”
“Yapmıyorum.”
“Anne…”
“Sen yaptın.”
Sesindeki gurur midemin içinde tuhaf bir şey yaptı.
Gülümsedim.
Sonra hemen ona baktım.
“Gerçekten sen bir şey yapmadın değil mi?”
Annemin yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Nil.”
“Ne?”
“Benim kim olduğumu biliyorsun.”
“Biliyorum ama—”
“Senin işinin önüne kendi ismimi koyarsam sana hayatım boyunca yapabileceğim en büyük kötülüğü yapmış olurum.”
Sustum.
Annem dosyayı bana doğru biraz daha itti.
“Bunlar oradaysa hak ettiğin için oradalar.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Tamam.”
“Tamam?”
“Tamam.”
Bir saniye sonra ona sarıldım.
Annem güldü.
“Saçımı bozuyorsun.”
“Sus.”
“Az önce yaptırdım.”
“Anne.”
Kollarını belime sardı.
“Seninle gurur duyuyorum.”
Gözlerimi kapattım.
“Biliyorum.”
“Daha ortada bir şey yok ama.”
Geri çekildim.
“Bütün duygusal anı mahvettin.”
“Gerçekçi ol.”
“İşte şimdi William’ı neden sevdiğini anladım.”
“Baban benden daha beter.”
⸻
Annem telefona bakmak için odadan çıktığında dosyanın başında tek başıma kaldım.
Sayfaları çevirmeye devam ettim.
Sponsorlar.
Basın.
Moda editörleri.
Alıcılar.
Avrupa’dan gelecek şirket temsilcileri.
Tanımadığım onlarca isim.
Bazılarının yanında küçük notlar vardı.
Milan.
Paris.
London.
Madrid.
Bir sonraki sayfada davetli listesi vardı.
İsimlerin çoğuna bakmadan geçtim.
Bir moda evinin kreatif direktörü.
Bir yatırımcı.
Tanıdığım bir editör.
Bir oyuncu.
Sonra birkaç yabancı soyadı.
Parmağım sayfanın üzerinde aşağı kaydı.
De Alarcón Family — Madrid
Gözüm isimde belki bir saniye kaldı.
Belki daha az.
Hiçbir şey ifade etmedi.
Sayfayı çevirdim.
Sonraki sayfada kendi elbiselerimden birinin teknik çizimi vardı.
Doğal olarak bütün ilgim oraya gitti.
Kapının önünden bir gölge geçti.
Başımı kaldırdım.
Babam.
“Mom kidnapped you?”
“Üç tasarımımı seçmişler.”
Yüzündeki ifade anında değişti.
“Three?”
Ayağa kalkıp dosyayı ona doğru çevirdim.
“Üç.”
Babam içeri girdi.
Çizimlere baktı.
Sonra bana.
Bir an hiçbir şey söylemedi.
“Ne?”
Başını iki yana salladı.
“Nothing.”
“Yine yüzün bir şey söylüyor.”
Bu kez gülümsedi.
“Come here.”
Yanına gittiğimde kollarını açtı.
“Dad…”
“Come here, güzel kızım.”
İstemsizce güldüm ve ona sarıldım.
“I’m proud of you.”
“Daha ortada bir şey yokmuş.”
“Your mother’s words?”
“Evet.”
“Don’t listen to her.”
Koridordan annemin sesi geldi.
“Seni duyuyorum!”
Babam bana doğru eğilip alçak sesle konuştu.
“She hears everything.”
Güldüm.
Babam dosyanın üzerindeki çizimlerden birine yeniden baktı.
Sonra sayfanın açık kalan köşesini eliyle kapattı.
Hareket o kadar sıradandı ki dikkatimi bile çekmedi.
Telefonum titreşti.
Vale
Emergency.
Altında ikinci mesaj geldi.
Actual emergency.
Üçüncü mesaj:
I have nothing to wear tonight.
Gözlerimi kapattım.
“Allah belanı versin.”
Babam kaşlarını kaldırdı.
“Language.”
“Türkçe bilmiyorsun.”
“I know that one.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Annem öğretti değil mi?”
Babam gülümsedi.
“I’ve been married to your mother for twenty-three years. I’ve learned the important things.”
Telefonumu cebime koydum.
“Gitmem lazım.”
“Dinner?”
“Vale’nin kıyafet krizi var.”
Babam son derece ciddi bir ifadeyle başını salladı.
“Then go. Lives are at stake.”
Gözlerimi devirdim.
Kapıya doğru yürürken arkamdan seslendi.
“Nil.”
Döndüm.
Defile dosyasının yanında duruyordu.
“Yeah?”
Bir an bana baktı.
Sonra gülümsedi.
“Drive safe.”
“Always.”
Odadan çıktım.
Aşağı indim, annemi öptüm, ceketimi aldım ve birkaç dakika sonra arabamla kapıdan çıktım.
O sırada tek düşündüğüm Vale’nin dolabında en az elli elbise olduğu halde nasıl giyecek hiçbir şeyi olmadığıydı.
Babamın çalışma odasında birkaç dakika daha kaldığını bilmiyordum.
Masadaki dosyayı yeniden açtığını da.
Hele parmaklarının, benim birkaç dakika önce önemsemeden geçtiğim aynı satırın üzerinde durduğunu hiç bilmiyordum.
De Alarcón Family — Madrid.
William Harrington uzun süre o isme baktı.
Sonra dosyayı kapattı.
———-
Vale’nin “acil durum” tanımının yıllar içinde oldukça esnek olduğunu öğrenmiştim.
Bir keresinde tırnağı kırılmıştı.
Bir keresinde Buenos Aires’ten getirdiği ve Amerika’da bulamadığı şampuanı bitmişti.
Bir keresinde de üç aydır görüştüğü çocuğun Instagram’da başka bir kızın fotoğrafını beğendiğini fark etmişti.
Bu yüzden birlik evine dönerken gerçek bir felaket beklemiyordum.
Yanılmamıştım.
Vale’yi odasının ortasında, üzerinde siyah iç çamaşırları ve elinde iki elbiseyle buldum.
Kapıyı açtığım anda ikisini de havaya kaldırdı.
“Hangisi?”
Ona baktım.
“Ben buraya bunun için mi geldim?”
“Evet.”
“Annemin evinden çıktım.”
“Biliyorum.”
“Babamın böreğini yarım bıraktım.”
“Bu kısmı bilmiyordum.”
“Vale.”
“Kırmızı mı siyah mı?”
Çantamı yatağının üzerine attım.
“Allah senin—”
“Türkçe küfür etmeden cevap ver.”
Kırmızı elbiseyi elinden aldım.
“Bu.”
“Siyahı düşünüyordum.”
“O zaman beni niye çağırdın?”
“Fikrini almak için.”
“Fikrimi reddettin.”
“Fikir almak böyle bir şey.”
Yüzüne baktım.
Vale gülümsedi.
Onu boğmak yerine kırmızı elbiseyi yatağa fırlattım.
“Ben gidiyorum.”
Kolumdan tuttu.
“Hayır, hayır. Tamam. Kırmızı.”
“Beni sevmiyorsun.”
“Seni çok seviyorum.”
“Belli.”
Arkamızdan kapı açıldı.
Maddie kafasını uzattı.
“Hazır mısınız?”
“Ben hiçbir yere gelmiyorum.”
İkisi birden bana döndü.
“Neden?”
“Çünkü yarın çalışacağım.”
Maddie yüzünü buruşturdu.
“Pazar.”
“Moda okulu takvim kullanmıyor.”
Vale elbiselerden birini yatağa bıraktı.
“Defile mi?”
Başımı salladım.
Bu kelimeyi söylemek bile midemde küçük bir hareket yaratıyordu.
“Üç tasarım.”
Vale’nin gözleri parladı.
“Üç mü?”
“Üç.”
Çığlık atacağını fark ettiğim anda elimi kaldırdım.
“Sakın.”
Çığlık attı.
“Nil!”
“Allah aşkına.”
Boynuma sarıldı.
“Bunu neden bana arabadan söylemedin?”
“Çünkü beni eve kıyafet seçmeye çağırdın!”
Maddie çoktan odanın içine girmişti.
“Ne zaman?”
“Üç hafta sonra.”
“Biz geliyoruz.”
“Hayır.”
Vale geri çekildi.
“Ne demek hayır?”
“Davetiyeniz yok.”
“Buluruz.”
“Nasıl?”
Vale birkaç saniye düşündü.
“Ben Álvarez’im.”
Gözlerimi devirdim.
İşte tam olarak bu yüzden Valentina Álvarez’in ailesinin ne kadar zengin olduğunu unutmak mümkün değildi.
“Anneni arama.”
“Aramam.”
“Babanı da.”
“Nil.”
“Vale.”
Birbirimize baktık.
Vale telefonunu arkasına sakladı.
“Çok geç.”
“VALENTINA.”
⸻
Sonraki üç hafta hayatımın içinden geçti.
Gerçekten başka türlü tarif edemem.
Pazartesi sabahları kampüse gidiyor, öğleden sonraları atölyeye kapanıyor, akşam birlik evine dönüp masamın üzerinde yeniden çalışıyordum.
Bazı geceler yatağıma girdiğimde saat ikiydi.
Bazılarında üç.
Bir gece sabah ezanını New York’ta duyamayacağımı bilerek anneme mesaj atıp Türkiye’de saatin kaç olduğunu hesaplamaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Cevabı beş dakika sonra geldi.
Uyu.
Nasıl anladığını sormadım.
Sevda Harrington’ın bazı yeteneklerinin bilimsel açıklaması yoktu.
Defile için seçilen üç tasarımımın ikisi düşündüğümden kolay ilerledi.
Üçüncüsü ise benden kişisel olarak nefret ediyordu.
Modelin üzerinde istediğim gibi düşmüyordu.
Bel kısmını değiştirdim.
Olmadı.
Kumaşı değiştirdim.
Daha kötü oldu.
Dikişi açtım.
Tekrar diktim.
Yine olmadı.
Perşembe gecesi atölyede önümde duran elbiseye bakarken sabrım tamamen bitti.
“Senin ben…”
“Türkçe mi geliyor?”
Arkamdan gelen sesle döndüm.
Noah kapının yanında duruyordu.
Bir elinde iki kahve, diğerinde kâğıt poşet vardı.
“Buraya nasıl girdin?”
“Kapıdan.”
“Burası moda fakültesi.”
“Büyük başarı.”
Elindeki kahveyi bana uzattı.
Aldım.
“Bunu hak etmiyorsun.”
“Ben de seni seviyorum.”
Kahveden bir yudum aldım.
Caramel macchiato.
Başımı kaldırdım.
“Vanilla istemiştim.”
“Biliyorum.”
“E neden bunu aldın?”
“Yanlış geldi.”
“Ve değiştirmedin?”
“Hayatın küçük sürprizleri.”
Ona baktım.
Noah poşetten patates kızartması çıkarıp ağzına attı.
“Bu ne?” diye elbiseyi gösterdi.
“Hayatımın son üç haftasını mahveden şey.”
Yanına geldi.
Kumaşa dokunmaya çalışınca eline vurdum.
“Dokunma.”
“Tamam.”
Bir adım geri çekildi.
“Güzel.”
“Değil.”
“Bence güzel.”
“Sen geçen hafta kahverengiyle siyahı aynı anda giydin.”
“Bu kişisel bir saldırı.”
Tekrar elbiseye döndüm.
Noah birkaç saniye sessizce izledi.
“Sen beğenmediysen değiştir.”
“Zaman yok.”
“Üç hafta var.”
“Artık on gün var.”
“Daha iyi.”
Başımı ona çevirdim.
“Matematik dersinde nasıl geçtin?”
“Çok yakışıklıydım.”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Noah bunu fark etti.
“İşte.”
“Ne?”
“Üç saattir ilk kez gülümsedin.”
“Üç saattir burada değilsin.”
“Sienna söyledi.”
Gözlerimi devirdim.
Hepsi birbirinden beterdi.
Telefonum masanın üzerinde titredi.
Dad
Mesajı açtım.
Still at school?
Yes.
Cevap neredeyse anında geldi.
It’s late.
I know.
Want me to send a car?
Gülümsedim.
I have my car.
Birkaç saniye sonra:
Then use it.
Noah omzumun üzerinden ekrana baktı.
“William?”
Telefonu kapattım.
“William.”
“Baban bana hâlâ güvenmiyor.”
“Babam sana on iki yıldır güvenmiyor.”
“Çok kırıcı.”
“Geçen yaz arabasını izinsiz aldın.”
“İzin istemeyi unuttum.”
“Araba kullanırken fark etmiş olman gerekiyordu.”
Noah cevap verecekken telefonum tekrar titreşti.
Bu kez annemdi.
Yarın şirkete uğra. Son fitting.
İçimden bir şey sıkıştı.
On gün.
Sadece on gün kalmıştı.
⸻
Son fitting günü annemin şirketine girdiğimde ilk fark ettiğim şey kaostu.
İkinci fark ettiğim şey annemdi.
Sevda Harrington, aynı anda iki telefon görüşmesi yapabilecek tek insandı.
Bir telefonu kulağındaydı, diğerini asistanına uzatıyordu.
“Hayır, o kumaş Milano’dan bugün çıkacak. Bugün. Bana yarın deme.”
Beni görünce parmağıyla beklememi işaret etti.
“Hayır, fiyat konuşmuyoruz şu an. Önce teslimat.”
Telefonu kapattı.
Sonra bana döndü.
“Geç kaldın.”
Saatime baktım.
“Dört dakika.”
“Geç.”
“William’la çok fazla vakit geçiriyorsun.”
“Baban erken gelir.”
“Babam toplantıya yarım saat erken gidip insanları strese sokuyor.”
Annem cevap vermeden yürümeye başladı.
Ben de peşinden gittim.
Koridor boyunca insanlar bir yerlere koşturuyordu.
Askılarda elbiseler.
Kutular.
Kumaş ruloları.
İsim kartları.
Basın listeleri.
Üç hafta önce annemin çalışma odasında yalnızca kâğıt üzerinde gördüğüm şey artık gerçekti.
Ve garip bir şekilde ilk kez korktum.
“Anne.”
Durdu.
“Ne?”
“Ya kötü olursa?”
Yüzü yumuşadı.
“Ne kötü olursa?”
“Tasarımlar.”
“Olmaz.”
“Bunu annem olduğun için söylüyorsun.”
“Hayır.”
Yanıma geldi.
Omuzlarımdan tuttu.
“Annen olduğum için sana şunu söylüyorum: kötü olursa da ölmezsin.”
Kaşlarımı çattım.
“Çok motive edici.”
“Gerçek bu.”
Gülümsedi.
“Bir tasarım kötü olur. Bir koleksiyon tutmaz. Bir müşteri seni sevmez. Bir editör eleştirir. Sonra eve gidersin, üzülürsün ve ertesi sabah yeniden çalışırsın.”
Bir an sustum.
“Bu kadar mı?”
“Bu kadar.”
“Moda dünyasıyla ilgili bütün büyük tavsiyen bu mu?”
“Evet.”
“Hayal kırıklığına uğradım.”
Yanağımdan öptü.
“Hadi.”
⸻
Fitting düşündüğümden iyi geçti.
Üçüncü elbise hâlâ mükemmel değildi.
Ama artık benden nefret etmiyordu.
Karşılıklı ateşkes imzalamıştık.
Model aynanın karşısında dönerken eteğin hareketini izledim.
“Bir santim.”
Yanımdaki terzi bana baktı.
“Neresi?”
Belin sağ tarafını gösterdim.
“Buradan.”
İğneyi yerleştirdi.
Tekrar baktım.
İşte.
“Tamam.”
Arkamdan alkış sesi geldi.
Döndüm.
Babam kapıda duruyordu.
“Sen burada ne yapıyorsun?”
“Apparently I’m not allowed to visit my wife anymore.”
Annem odanın diğer tarafından seslendi.
“Çalışıyorum William.”
“I can see that.”
Babam yanıma gelip elbiseye baktı.
“Which one is yours?”
“Üçü de.”
Bana döndü.
“Still three?”
“Son kontrolde hâlâ üçtü.”
Gülümsedi.
Sonra bakışları odada dolaştı.
Sadece bir saniye.
Belki daha az.
Ama o gün ilk kez fark ettim.
Babamın bakışları elbiselerde değil, insanlardaydı.
Kapılarda.
Koridorda.
Bir şey arıyormuş gibi.
“Dad?”
Bana döndü.
“Yeah?”
“Bir şey mi oldu?”
“Nothing.”
Gülümsedi.
Her zamanki William Harrington gülümsemesi.
“Just looking.”
Ben de üzerinde durmadım.
Neden duracaktım ki?
⸻
Defileye üç gün kala birlik evinin salonu benim kişisel savaş alanıma dönüşmüştü.
Sienna yerde oturmuş fotoğraf seçiyordu.
Maddie davetiyesini yaklaşık on yedinci kez kontrol ediyordu.
Vale koltuğun üzerinde uzanmış telefonuyla oynuyordu.
Noah mutfaktan çıkıp:
“Bu evde normal yiyecek yok mu?”
diye sordu.
“Sen burada yaşamıyorsun,” dedim.
“Bu cevap değil.”
Vale telefonundan başını kaldırdı.
“Nil.”
“Hmm?”
“Ne giyeceksin?”
“Bilmiyorum.”
Dört kişi aynı anda sustu.
Başımı kaldırdım.
Hepsi bana bakıyordu.
“Ne?”
Maddie neredeyse fısıldadı.
“Defileye ne giyeceğini bilmiyor musun?”
“Henüz değil.”
Vale telefonu göğsünün üzerine bıraktı.
“Üç gün kaldı.”
“Farkındayım.”
“Sen moda okuyorsun.”
“Bunun baskısını artırdığının farkında mısın?”
Noah mutfaktan seslendi.
“Benim takım elbisem hazır.”
Hepimiz ona baktık.
“Ne?”
Kaşlarımı çattım.
“Senin davetiyen yok.”
Cebinden beyaz bir zarf çıkardı.
Vale kahkahayı bastı.
Noah zarfı salladı.
“William.”
Ağzım açık kaldı.
“Babam seni mi davet etti?”
“Apparently he likes me.”
“Babam senden nefret ediyor.”
“That’s not what his invitation says.”
Zarfı elinden kaptım.
Gerçekti.
Mr. Noah Bennett.
“İnanmıyorum.”
Vale ayağa kalktı.
“Demek hepimiz geliyoruz.”
Etrafıma baktım.
Vale.
Maddie.
Sienna.
Noah.
Bir anda içimdeki gerginliğin biraz azaldığını hissettim.
“Tamam,” dedim.
Vale kaşını kaldırdı.
“Tamam ne?”
“Gelin.”
“Zaten gelecektik.”
“Biliyorum.”
“Duygusal bir an mı yaşıyoruz?”
“Bozma.”
Vale gülümsedi.
“Too late.”
⸻
Defileden önceki gece uyuyamadım.
Saat 02.14.
02.47.
03.06.
En sonunda yataktan kalktım.
Birlik evi sessizdi.
Bu nadir görülen bir doğa olayıydı.
Aşağı indim.
Mutfakta küçük ışığı açıp dolaptan cezvemi çıkardım.
Sonra durdum.
Saat üçte Türk kahvesi içmek muhtemelen uyuyamama problemimin çözümü değildi.
“Harika fikir Nil.”
Cezveyi geri koydum.
Telefonumu aldım.
Annemden bir mesaj vardı.
Saat 00.31’de gönderilmişti.
Yarın güzel olacak. Uyu.
Gülümsedim.
Altında babamdan bir mesaj.
00.42.
Proud of you already, güzel kızım.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra telefonu kapattım.
Pencerenin önüne geçtim.
New York gece bile karanlık değildi.
Binaların ışıkları, sokak lambaları, uzaktan geçen arabalar…
Yarın bu saatte her şey bitmiş olacaktı.
Aylarca çizdiğim, söktüğüm, yeniden diktiğim şeyler ilk kez yüzlerce insanın önünde olacaktı.
Benim için yarının en korkutucu ihtimali, elbiselerimden birinin podyumda kötü görünmesiydi.
Babamın neden son günlerde şirket binasına normalden daha sık geldiğini bilmiyordum.
Annemin davetli listesinin neden birkaç kez değiştiğini de.
Madrid’den New York’a doğru hazırlanmakta olan bir adamın adını ise hâlâ bilmiyordum.
Nicolás De Alarcón.
Ve o da henüz benimkini yalnızca bir dosyanın kapağında görmüştü.
Nil Harrington.
İkimiz de ertesi gece tanışacağımızı bilmiyorduk.
Daha önemlisi…
İkimiz de o karşılaşmanın, ikimizin de hayatında kusursuz olduğunu sandığımız ne varsa ilk ilmikten sökmeye başlayacağını bilmiyorduk.
