11. bölüm · YAN KARAKTER

RÜYA

Ummuhan Gönültas

Barlas beni geniş, yüksek tavanlı bir odaya soktuğunda kolumu yavaşça bıraktı. Oda, pazarın tozundan ve karmaşasından sonra o kadar lüks ve huzurlu duruyordu ki bir an duraksadım. Ama öfkem huzurdan daha baskındı.
"Bana bir açıklama borçlusun," dedim sesimi yükselterek. ben neden buradayım?"
Barlas pencerenin önüne geçip dışarıdaki uçsuz buçsuz bahçeye baktı. Sırtı bana dönüktü, yine o aşılmaz duvarlarını örmüştü. "Şimdilik burada misafirimsin," dedi, sesi her zamanki gibi mesafeliydi.Misafir mi?" diye alayla güldüm. "Zorla bir arabaya bindirilip getirilmek ne zamandan beri misafirlik oldu? Babam... Babamın haberi var mı burada olduğumdan? Kral her yerde beni aratırken sen beni burada mı tutacaksın?"
Barlas ağır adımlarla bana doğru döndü. Gözlerindeki o karanlık ifade hiç değişmemişti. "Baban şu an nerede olduğunu bilmiyor Gökçe. Ama haklısın, her yerde aranıyorsun. Muhafızlar her taşın altına bakıyor, portrelerin bütün şehirde elden ele geziyor." Durup tam karşımda durdu. "Ama şimdilik kimse senin burada olduğunu bilmeyecek. O yüzden hiç merak etme ve keyfine bak."
Bu rahat tavrı beni iyice çileden çıkarmıştı. Adeta üzerine yürüdüm. "Keyfine bak mı? Şaka mı yapıyorsun sen? Daha düne kadar sarayda benimle göz göze gelmeyen, karşılaştığımızda başını çeviren, benimle tek kelime konuşmayan adam bugün beni tutup kendi evine getiriyor!"
Barlas’ın gözlerinin içine nefretle baktım. "Ne saçmalıyorsun Barlas? Neyin peşindesin sen? Hangi gizli planın bir parçasıyım ben? Beni babamdan, kraldan saklamanın sana ne faydası var? Derdin ne senin?"Barlas hiçbir şey söylemeden bir süre sadece yüzüme baktı. O sessizlik odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu. Sonunda sadece, "Bazen gerçekleri bilmemek, onları öğrenmekten daha güvenlidir," dedi ve kapıya doğru yöneldi.Bu bir cevap değil!" diye arkasından bağırdım. "Beni buraya kapattın ama bu soruların peşini bırakacağımı sanma!"
Barlas kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı, sadece kapının kilitlenme sesini duydum. Prens Barlas, beni bir bilmecenin tam ortasına bırakıp gitmişti. Bugünün yorgunluğuyla Göz kapaklarım kapandığı an, zihnim beni o dipsiz karanlığın içine fırlattı. Koridorlar sonu gelmez bir labirent gibi uzanıyordu ve ben çıplak ayaklarımla, nereye gittiğimi bilmeden koşuyordum. Zemindeki buz gibi mermer ayaklarımı yakarken, arkamdan gelen o ağır, paslı zincir seslerini duyabiliyordum. Şakırtılar her adımımda daha da yaklaşıyordu.
Aniden, o zifiri karanlığın ortasında devasa bir taht belirdi. Üzerinde, bakışlarıyla ruhu donduran o kadın oturuyordu: Kraliçe. Barlas'ın annesi.
Üzerinde gece kadar siyah, ağır bir pelerin vardı. Dudaklarında o tüyler ürperten, sahte gülümsemesi belirdi. "Nereye, Gökçe?" diye fısıldadı, sesi beynimin içinde yankılanarak. "Bu karanlık senin evin. Korkuyla geriye doğru kaçmaya çalıştığımda, karanlığın içinden onlarca el bana doğru uzandı. Tam o anda, tam tepemde her şeyi kör eden, bembeyaz bir ışık patladı.
Karanlığı bir kılıç gibi yaran o ışığın tam ortasında Barlas duruyordu. Zırhı güneşten daha parlak bir hal almıştı. Elini bana doğru uzattı. Az önceki o zincir sesleri, Barlas'ın ışığı karşısında parçalanıp yok olmaya başladı.
"Korkma Gökçe!" diye bağırdı, sesi karanlığı yerle bir ederek. "Işığa gel! Bu tarafa gel!"
Ona doğru bir adım attığımda Kraliçe’nin yüzü bir gölge gibi dağıldı. Tam Barlas'ın elini tutacakken, ışığın sıcaklığı tüm vücudumu kapladı.
"Hayır!" diye bağırarak yataktan sıçradım.
Kan ter içindeydim, kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu
Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bu rüya da neyin nesiydi böyle? Barlas ve o kör edici ışık... Gerçek hayatta yüzüme bakmaya tenezzül etmeyen, beni zorla buraya getiren o buz adamın rüyamda kurtarıcım kılığına girmesi ne alakaydı? Kraliçe'nin o buz gibi sesi hâlâ kulaklarımda uğulduyordu. "Bu karanlık senin evin..."
Zihnim bu karmaşayla boğuşurken, kapının çalınmasıyla irkildim. İçeriye genç bir hizmetli girdi ve önümde saygıyla eğildi. "Prensesim, Prens Barlas sizi aşağıda kahvaltı masasında bekliyor.Hızla üzerimi düzeltip odadan çıktım. Merdivenlerin başına geldiğimde aşağıdan gelen sert sesleri duydum. Duraksayıp tırabzanların arasından aşağı baktım. Barlas, kukuletalı iki adamla hararetli bir şekilde konuşuyordu. Adamlardan biri, parmağını tehditkar bir tavırla sallayarak, "Onu buraya getirerek sadece kendi başını değil, hepimizin başını belaya soktun Barlas!" dedi. "Kral bu durumu öğrenirse burayı yerle bir eder. Neden bu riski aldın?"
Barlas'ın sırtı bana dönüktü ama omuzlarının gerginliğinden ne kadar öfkeli olduğu anlaşılıyordu. "Bu benim meselem," dedi sesi mermer kadar sert bir tonda. "Siz sadece size verilen emirleri yerine getirin."
Adamlar söylenerek büyük kapıdan çıkıp gittiler. Ben de hiçbir şey duymamış gibi merdivenlerden inip yemek salonuna girdim. Barlas beni gördüğünde yüzündeki o sert ifadeyi hemen maskeledi ama az önceki o "başını bela aldın" cümlesi zihnimde çınlıyordu. Rüyamdaki o ışığı ya da Kraliçe'yi anlatmaya hiç niyetim yoktu; zaten ortalık yeterince karışmıştı.
Karşısına geçip oturdum. "Az önceki o adamlar da kimdi?"Barlas, bakışlarını masadaki haritadan yavaşça kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti. O buz gibi, otoriter tavrı rüyamdaki o ışık saçan adamla taban tabana zıttı.
"Seni ilgilendirmez," dedi kestirip atarak. Sesi o kadar mesafeliydi ki sanki az önce hayatını tehlikeye atan o değilmiş gibi davranıyordu. "Sen sadece önüne konulanla yetinmeyi ve kahvaltını etmeyi öğren Gökçe. Fazlası senin o küçük krallık oyunlarını aşar."
"Küçük krallık oyunları mı?" diye güldüm, sinirlerim tepeme çıkmıştı. "Adamlar az önce burayı yerle bir etmekten bahsediyordu Barlas! Başını büyük bir belaya soktuğunu açık açık söylediler. Beni babamdan saklamanın bedeli bu kadar ağırsa, neden hala bu inat? Bırak gideyim, sen de başındaki bu dertten kurtul."
Barlas elindeki gümüş çatalı masaya öyle bir bıraktı ki, çıkan ses salonda yankılandı. Yerinden kalkıp masanın üzerinden bana doğru eğildi. Aramızdaki o gerginlik odadaki havayı elektrikle doldurmuştu.
"Sana 'ye' dedim, soru sor demedim," dedi fısıltı kadar alçak ama tehditkar bir sesle. "Burası senin o bildiğin şatafatlı, güvenli saray odalarına benzemez. Burada kuralları ben koyarım. Dışarıda seni kimlerin, ne sebeple aradığından haberin bile yokken bana akıl verme. Şimdi o tabağındakileri bitir, çünkü birazdan yola çıkıyoruz."
"Nereye?" dedim geri adım atmadan.
Barlas kapıya doğru yönelirken omzunun üzerinden son bir kez baktı. "Gerçeklerin canını acıtacağı bir yere. Hazırlan." Onun bu ketum tavrı beni çileden çıkarsa da, az önce kapıdan çıkan o kukuletalı adamların yarattığı korku içimi kemiriyordu. Barlas gerçekten de benim için her şeyi yakmayı göze mi almıştı? Yoksa bu, onun kurguladığı çok daha büyük ve karanlık bir oyunun başlangıcı mıydı?

Hello Canlarım, biliyorum hikâye biraz yavaş ilerliyor… Ama her şeyi aceleye getirmek istemiyorum. Karakterlerin duygularını, yaşadıklarını ve olayların etkisini size en güzel şekilde hissettirmek istiyorum. Başta yavaş gibi görünse de ileride her şeyin bir anlamı olacak. Sabrınız ve desteğiniz benim için çok değerli, iyi ki varsınız 🤍”