1. bölüm / 13
YAN KARAKTEREksik Sayfalar
Bölümler 13Şu an: Eksik Sayfalar
- 1 Eksik Sayfalar1.769 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 UYANIŞ451 kelime
- 3 HAYAL KIRIKLIĞI1.025 kelime
- 4 ORMAN1.024 kelime
- 5 BALO1.005 kelime
- 6 DANS1.112 kelime
- 7 YANLIZLIK1.002 kelime
- 8 ÜVEY697 kelime
- 9 KAÇIŞ1.046 kelime
- 10 KADER1.518 kelime
- 11 RÜYA989 kelime
- 12 AYNA1.202 kelime
- 13 NİŞAN628 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnci, elindeki tükenmez kalemle çalışma masasının kenarına ritmik darbeler indiriyordu. Önündeki test kitabının sayfaları, üzerine düşen gölgelerle birlikte devleşiyor; "Hız ve Zaman" problemleri, zihnindeki o büyük boşluğun yanında küçücük kalıyordu. 21 yaşındaydı, hayatının en önemli sınavlarından birine hazırlanması gerekiyordu ama aklı, son cümlesi zihnine mühürlenmiş o kitabın yarım kalan hikayesindeydi.
"Neden?" diye mırıldandı. Kafasını yorgunlukla test kitabının üzerine bıraktı. Kağıdın o sert, soğuk kokusu burnuna dolarken alnını sertçe masaya vurdu. "Neden yazmıyorsun artık?"
O kitap... İnci için sadece bir kağıt yığını değil, sığındığı bir limandı. Ama yazar, hikayeyi en can alıcı yerinde bırakıp sessizliğe gömülmüştü. Devamı gelmeyen her gün, İnci için yarım kalmış bir nefes gibiydi. Sınav stresi, gelecek kaygısı ve evin içindeki o boğucu sessizlik birleşince, kendini yine o tanıdık yolda buldu.
Paltosunu üzerine geçirip kütüphaneye doğru yürürken tek bir umudu vardı: Belki bugün. Belki bu sabah, o rafın üzerinde yeni, gıcır gıcır bir kapak görecekti.
Kütüphanenin ağır kapısını itip içeri girdiğinde, burnuna dolan o eski kağıt ve ahşap kokusu onu biraz olsun sakinleştirdi. Ayakları onu ezbere biliyormuş gibi doğrudan o rafa, "O" yazarın olduğu bölüme götürdü. Parmaklarını kitap sırtlarında gezdirdi. Alfabetik sıra, aynı isimler, aynı ciltler...
Yine yoktu.
İnci, boş rafa bakarken derin bir nefes verdi. İçindeki hayal kırıklığı, yerini yavaş yavaş bir öfkeye bırakıyordu. "Bu nasıl bir yazar ya?" diye düşündü, parmakları boşlukta asılı kalarak. "İnsanları böyle asılı bırakmaya ne hakkın var? Bir hikaye başlatıyorsan, onu bitirmek zorundasın. Okuyucun burada sınav kitaplarının arasında boğulurken, sen hangi sessizliğin arkasına saklanıyorsun?"
Kendi kendine söylenirken, kütüphanenin sessizliğinde kendi iç sesinin yankısını duyar gibi oldu. Yazarın bu vurdumduymazlığı, onun hayatındaki tek kaçış noktasını da elinden alıyordu. Raftaki kitaplara sanki yazarın kendisine bakıyormuş gibi sitemle baktı
İnci rafın önünde dikilip yazara karşı içindeki tüm hıncı kusarken, hemen yanındaki boşlukta bir hareketlenme hissetti. Başını hafifçe çevirdiğinde o kadını gördü. Orta yaşlarda, ilk bakışta bile insanı duraksatan bir güzelliği vardı; ama bu güzellik süsten değil, sanki yüzündeki o dingin ifadeden geliyordu.
Kadın, İnci’nin rafla olan kavgasını bir süredir izliyormuş gibi, "Ne arıyorsun burada küçük kız?" diye sordu. Sesi beklediğinden çok daha yumuşaktı.
İnci, yakalandığı için önce bir an afalladı, sonra elindeki kitabı sıkıca kavrayıp ismini gösterdi. "Bu kitabın devamını..." dedi sesi hafifçe titreyerek. "Neden gelmiyor? Yazar neden bizi böyle ortada bırakıyor, anlamıyorum. O kadar beklemekten, her gün bu rafa bakmaktan yoruldum artık."
Kadın, İnci’nin bu samimi isyanına karşılık hafifçe gülümsedi. Gözlerinde sanki her şeyi bilen ama anlatmak için doğru zamanı bekleyen bir ifade vardı.
"Bazen yazmak, sadece kağıda bir şeyler karalamak değildir," dedi kadın, sanki kelimeleri özenle seçiyordu. "Yazarların da bazen durması gerekir. Bilirsin, bir kitabı tamamlamak için sadece oturup düşünmek yetmez, bazen o ilhamın gelip seni bulması için hayatın içine karışman gerekir. Belki yazar da o eksik kalan cümleyi arıyordur. Belki de o hikayenin bitmesi için henüz doğru zaman gelmemiştir."
İnci, kadının bu kadar sakin konuşmasına şaşırdı. Kendisi sınav stresinden, belirsizlikten ve yarım kalmışlıktan patlamak üzereyken, bu kadının "ilham" ve "doğru zaman" gibi kavramlardan bahsetmesi ona bir an için çok uzak, hatta masalsı geldi. Ama bir yandan da kadının o vakur duruşu, söylediklerini ciddiye almasına sebep oluyordu.
"Ama o gelene kadar biz ne yapacağız?" diye sordu İnci içinden, ama sadece bir mırıltı çıkabildi dudaklarından.
Kadın, İnci’nin bu çaresizliğini görmüş gibi ona derin bir bakış attı ve bir şey demeden, sessizce kütüphanenin koridorlarına doğru yürümeye başladı. İnci, kadının gidişini izlerken kendi kendine, "Kim bu şimdi?" diye düşündü. "Bir yazarın avukatı gibi konuştu resmen."kütüphanenin o ağır havasını ve kadının bıraktığı kafa karıştırıcı cümleleri arkasında bırakıp dışarı çıktı. Sokaklar her zamanki gibi kalabalıktı ama onun içindeki o boşluk duygusu hiçbir yere gitmiyordu. Eve vardığında, anahtarını kilide sokarken tek istediği kimseyle konuşmadan odasına sığınmaktı.
Ancak kapı daha o çevirmeden açıldı. Karşısında annesi duruyordu.
"Geldin mi İnci?" dedi annesi, üzerinde mutfak önlüğü, elinde bir bezle. "Tam zamanında... Hadi, mutfağa gel de şu sofrayı kurmama yardım et. Sonra da doğruca dersinin başına! Sınava ne kaldı şurada, vakit öldürme kütüphanelerde."
İnci derin bir iç çekti. "Anne, şimdi değil... Gerçekten çok yorgunum," diye mırıldandı.
Annesi kaşlarını hafifçe kaldırıp mutfağa yöneldi. "Yorgunluk sofrada geçer kızım. Hadi, ellerini yıka da gel. Elin mahkum, o tabaklar buraya gelecek!"
İnci, annesinin bu kaçışı olmayan ısrarına boyun eğmek zorunda kaldı. Sofrada annesinin sınavla, gelecekle ve "el alem ne der" ile ilgili bitmek bilmeyen nasihatlerini dinlerken sadece önündeki çorbayı karıştırdı. Annesi arada bir espri patlatıp onu güldürmeye çalışsa da İnci’nin aklı hala o raftaki boşlukta ve gizemli kadındaydı. "Afiyet olsun" bile diyemeden, sofradan kalktığı gibi kendini yukarı, odasına attı.
İnci Ders kitaplarının üzerine kapandığında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Gözleri yavaş yavaş karardı, başı yine o kalın test kitabının üzerine düştü. Ama bu seferki uyku, her zamankinden farklıydı.
Rüyasında kendini kütüphanenin içinde buldu. Ama bu kütüphane bildiği o yer değildi; raflar gökyüzüne kadar uzanıyor, kitapların sayfalarından hafif bir ışık sızıyordu. İnci o rafa doğru yürüdü. Yazarın o yarım kalan kitabı oradaydı, ama bir farkla... Kitap, sanki can çekişiyormuş gibi titriyordu.
İnci kitabı eline aldığı an, sayfalar kendi kendine hızla çevrilmeye başladı. Bütün sayfalar bembeyazdı. Tam ortada, tek bir cümle belirdi:
"Eksik olan burada değil, senin bıraktığın yerde."
Sonra birden, kütüphanedeki o gizemli kadının sesini duydu. Kadın gülmüyordu, sadece fısıldıyordu: "Geri gel, İnci. Hikaye seni bekliyor."
İnci, kan ter içinde sıçrayarak uyandı. Alnı, üzerine kapandığı kitaba yapışmıştı. Kalbi küt küt atıyordu. Oda zifiri karanlıktı ama o ses hala kulağındaydı. Gecenin bu vaktinde, dışarıdaki sessizliğe rağmen içinde tek bir duygu vardı: Bir tür zorunluluk.
"Oraya geri gitmem lazım," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Oraya, o kütüphaneye geri gitmeliyim. Bir şey kaçırdım. Bir şeyi görmedim."
Sabahın ilk ışıklarını beklemesi gerektiğini biliyordu ama içindeki huzursuzluk, sınav stresini bile gölgede bırakmıştı.
İnci için gece, bitmek bilmeyen bir saat tıkırtısından ibaretti. Gözlerini tavandaki belli belirsiz gölgeye dikmiş, rüyasındaki o beyaz sayfaları ve kadının sesini düşünüyordu. "Eksik olan burada değil..." Bu cümle zihninde bir döngüye girmişti. Uyumadı, uyuyamadı. Şafak sökene kadar yatağında bir sağa bir sola döndü durdu.
Sabahın ilk ışıkları odasına sızarken, annesinin kapıyı tıklatmasıyla irkildi.
"İnci! Kalk hadi kızım, kahvaltı hazır. Herkes sofrada seni bekliyor."
İnci, üzerinde gecenin yorgunluğuyla yataktan kalktı. Yüzüne çarptığı soğuk su bile zihnindeki o puslu havayı dağıtmaya yetmemişti. Aşağı indiğinde babası, annesi ve küçük kız kardeşi Neva çoktan sofraya oturmuştu.
Babası gazetesini kenara bırakıp gözlüğünün üzerinden İnci’ye baktı. Sesi sert değildi ama her zamanki o sorgulayan babacan tavrıyla, "Günaydın prenses," dedi. "Yine mi geceledin kitapların başında? Yüzün kireç gibi olmuş. Sınav yaklaşıyor diye bu kadar hırpalama kendini. Çalıştın mı bari dün gece?"
İnci, tabağına bir zeytin alırken zoraki bir gülümsemeyle, "Çalıştım baba, biraz geç yattım sadece," diye geçiştirdi.
O sırada küçük kız kardeşi Neva, ağzındaki lokmayı bitirmeden araya girdi. Neva, ablasının aksine her zaman daha fırlama ve dikkatliydi. Gözlerini ablasına dikip muzip bir ifadeyle, "Aman baba, ablamınki ders çalışmak değil ki," dedi. "Kesin yine o yarım kalan kitabın hayallerine dalmıştır. Ablam tam bir hayalperest, baksana gözleri hala uzaklarda. Ne o abla? Yine mi o yazarın peşindesin?"
İnci ters bir bakış attı. "Bir şeyim yok Neva, yemeğini ye sen."
Neva omuz silkti. "Aman iyi be, bir şey sorduk. Sanki dünyayı kurtarıyor, alt tarafı bir kitap."
Annesi ortamı yumuşatmak için, "Tamam, hadi yüklenmeyin kıza. Kahvaltınızı yapın," diyerek araya girdi. Sofrada babasının işlerle ilgili sorularına, annesinin ev telaşına dair anlattıklarına kısa cevaplar vererek katıldı İnci. Bedeni oradaydı ama ruhu çoktan o kütüphanenin tozlu rafları arasına gitmişti bile.
Kahvaltı biter bitmez babası ve Neva sofradan kalktı. İnci, içindeki o garip huzursuzlukla masadaki tabakları üst üste dizmeye başladı. Annesi "Ben yaparım" dese de dinlemedi. Hızlıca sofrayı topladı, bardakları makineye yerleştirdi. Her hareketinde kütüphaneye gitmek için bir an önce evden çıkma isteği daha da körükleniyordu.
Mutfaktaki işi biter bitmez annesine dönüp, "Ben kütüphaneye gidiyorum, bugün orada çalışacağım," dedi ve cevabını beklemeden yukarı, çantasını almaya koştu.
İnci, evden adeta kaçarcasına çıktı. Sokaktaki gürültü, korna sesleri ve insanların telaşı ona her zamankinden daha uzak geliyordu. Zihni sadece o rafa ve o kitaba kilitlenmişti.
Kütüphanenin kapısından içeri girdiğinde, içeride garip bir sessizlik vardı. Sabahın bu erken saatinde ortalıkta ne görevli ne de tek bir okuyucu görünüyordu. Koridorlar boş, raflar ise birer dev gibi sessizdi. İnci, kalbinin sesini duyabiliyordu; sanki her adımında yerdeki parkeler onun sabırsızlığını ele veriyordu.
Doğruca "O" rafa gitti. Kitap oradaydı. Dünkü sitemine, rüyasındaki o tuhaf görüntülere rağmen orada, yerinde duruyordu. İnci, elini titreyerek kitabın sırtına uzattı ve onu yavaşça raftan çekti.
Önce kitabı göğsüne bastırdı. Kimsenin olmadığını bilmenin verdiği rahatlıkla gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. O koku... Eski kağıdın, mürekkebin ve biraz da vanilyayı andıran o tozlu ama huzur verici koku burnuna doldu. Bu koku İnci için dünyanın en güvenli yeriydi. Sınavların, babasının sorularının ve Neva’nın şakalarının bittiği, sadece hikayenin başladığı o sınır çizgisiydi.
"Neredesin?" diye fısıldadı kitaba doğru. "Hikayenin devamı nerede?"
Sonra yavaşça parmaklarını kitabın son sayfasında gezdirdi. Yazının bittiği o beyaz boşluğa dokundu. Tam o sırada, parmak uçlarında garip bir karıncalanma hissetti. Kitabın kağıdı, normalde olduğundan daha sıcak gelmeye başlamıştı.
İnci, şaşkınlıkla kitabı masanın üzerine bıraktı. Sayfalar, tıpkı rüyasındaki gibi ama bu sefer gerçekte, hafif bir rüzgar varmış gibi kendiliğinden çevrilmeye başladı. İnci nefesini tuttu, gözlerini kitaptan ayıramıyordu. Sayfalar en sona, o meşhur "son" kelimesinin olduğu yere kadar gelip durdu.
Fakat bir gariplik vardı. Dün gece bembeyaz olan o son boş sayfanın üzerinde, sanki görünmez bir el o an oraya yazıyormuş gibi, siyah mürekkep damlaları belirmeye başladı. Mürekkep kağıdın üzerinde yavaşça yayıldı ve el yazısıyla tek bir satır oluştu:
"Devamı, mürekkebin bittiği yerde değil, senin başladığın yerdedir."
İnci’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Kitabın içine hafifçe eğildiğinde, bu taze mürekkebin az önceki o eski kitap kokusuna karıştığını fark etti. Ama daha tuhafı, bu yeni yazının hemen altında küçük, ıslak bir leke vardı; sanki birisi o cümleyi yazarken kağıda bir damla gözyaşı bırakmıştı.
İnci, kağıdın üzerinde beliren o taze mürekkep lekelerine bakarken nefesi kesildi. Yazı sanki bir nabız gibi atıyordu. Başını hızla kaldırıp etrafına baktığında, rafların arasında o kadını gördü. Kadın, sanki gölgelerden örülmüş bir ışık süzmesi gibi orada duruyordu. Yüzünde, bir sırrı paylaşanların o eşsiz tebessümü vardı.
Kadın elini yavaşça kalbinin üzerine koydu ve sesi kütüphanenin sessizliğini bir büyü gibi delip geçti:
"Gitmene gerek yok İnci," dedi fısıltıyla. "Çünkü bu hikayenin devamı sende. Yazılmamış her sayfa, senin henüz atmadığın o adımda gizli."
İnci, kadının ne demek istediğini sormak için ağzını açtı ama o an kitabın sayfalarından yükselen o eski vanilya ve taze mürekkep kokusu tüm duyularını ele geçirdi. Kitap, masanın üzerinde bir kapı gibi aralanmaya başladı. Sayfaların arasından sızan beyaz, kör edici bir ışık İnci’nin parmak uçlarından sarmaya başladı onu.
İnci korkmadı. Aksine, hayatı boyunca bu anı bekliyormuş gibi bir huzur kapladı içini. Oraya, o yarım kalmış cümlenin içine ait olduğunu hissetti. Işık onu içine çekerken son gördüğü şey, kadının ona onay veren o derin bakışı ve kütüphanenin tozlu raflarının yavaşça silinip yerine uçsuz bucaksız, keşfedilmeyi bekleyen bembeyaz bir dünyanın gelmesiydi.
İnci artık okuyucu değildi. Artık o, mürekkebin ta kendisiydi.
Bölüm etkileşimi
