10. bölüm / 13
YAN KARAKTERKADER
Bölümler 13Şu an: KADER
- 1 Eksik Sayfalar1.769 kelime
- 2 UYANIŞ451 kelime
- 3 HAYAL KIRIKLIĞI1.025 kelime
- 4 ORMAN1.024 kelime
- 5 BALO1.005 kelime
- 6 DANS1.112 kelime
- 7 YANLIZLIK1.002 kelime
- 8 ÜVEY697 kelime
- 9 KAÇIŞ1.046 kelime
- 10 KADER1.518 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 RÜYA989 kelime
- 12 AYNA1.202 kelime
- 13 NİŞAN628 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üzerimdeki o taşlı, ağır elbiseye baktım. Resmen bir "ben buradayım" feneri gibi parlıyordu. Hızla elbiseyi söküp attım; o boncukların yere dökülme sesi kalbimin atışıyla yarışıyordu. Gardırobun en arkasına saklanmış, binicilik derslerinde giydiğim ama yazarın muhtemelen hiç sahnede kullanmadığı o sade, koyu renkli pantolonu ve tuniği üzerime geçirdim.
"Bakalım yan karakterin kaçışı ana karakterin ışığını nasıl gölgeleyecek Işıl hanım," diye mırıldandım.
Hizmetlilerin bile bilmediği, sadece eski kitaplarda geçen o dar hizmetli merdivenlerine açılan gizli bölmeyi biliyordum; ne de olsa burası bir kitaptı ve ben o kitabı ezbere biliyordum. Heybeme bir parça ekmek, su ve o zehirli mektubu atıp pelerinimle kendimi koridora attım.
Mutfaktan gelen kızarmış et kokuları ve uşakların telaşlı koşturmacası arasından, bir gölge gibi süzülerek arka bahçeye açılan kapıya ulaştım. Gece rüzgarı yüzüme vurduğunda içimdeki o korku dolu heyecan yerini saf bir özgürlük hissiydi arkama bakmadan ormana doğru koşmaya başladım. Dalların yüzümü çizmesi, ayaklarımın köklere takılması umurumda değildi. Ne kadar koştum, ne kadar süre karanlıkta yol aldım bilmiyorum ama ciğerlerim yanmaya başladığında artık sarayın ışıkları çok uzakta, küçük birer ateş böceği gibi kalmıştı.
Artık çok yorulmuş o adrenalin dolu heyecanım yerini yavaş yavaş fiziksel bir bitkinliğe bırakmıştı. Heybemdeki bir parça ekmeği ve suyu daha yolun yarısına gelmeden, sanki bir daha hiç yemek görmeyecekmişim gibi tüketmiştim. Artık ne bir yudum suyum ne de dişleyecek bir lokmam kalmıştı. Boğazım kupkuruydu, her nefes alışımda genzim yanıyordu.
Güneş ormanın içini tamamen aydınlatmaya başladığında, ağaçların arasından o küçük kasabayı gördüm. Sarayın o büyük mermer binalarından sonra bu kerpiç evler gözüme o kadar huzurlu geldi ki... Ama ben perişan bir haldeydim. Elbiselerim çalılar yüzünden çekiştirilmiş, saçlarım birbirine girmişti.
Halsiz adımlarla en yakındaki evin kapısına kadar geldim. Artık düşünmeye mecalim kalmamıştı, tek istediğim bir yudum suydu. Titreyen elimle kapıyı üç kez tıkladım.
Kapı yavaşça gıcırdayarak açıldı. Karşımda, üzerinde un izleri olan, yüzü güneşin altında kavrulmuş ama bakışları yumuşacık bir kadın belirdi. Hemen yanında da kapıdan başını uzatmış, meraklı gözlerle bana bakan küçük bir kız çocuğu duruyordu. Kadın beni gördüğünde bir an duraksadı. "Aman Tanrım," dedi, sesinde samimi bir telaş vardı. "Yavrum ne hale gelmişsin böyle?"
"Su..." diyebildim sadece. Sesim o kadar çatlaktı ki ben bile kendimi tanıyamadım. "Sadece biraz su..."
Kadın bir an bile tereddüt etmedi. Uzun pelerinimden dökülen yapraklara ya da halimdeki o garip yabancılığa bakıp sorgulamak yerine, beni kolumdan tuttuğu gibi içeri çekti. "Su dediğin nedir kızım, gel içeri. Hele bir soluklan, rengin kireç gibi olmuş."
Küçük kız geri çekilip bana yer açarken, kadın beni mutfaktaki ahşap masaya oturttu. "Bakma öyle meraklı meraklı," dedi küçük kıza gülerek, sonra bana döndü. "Benim adım Meryem Korkma, bu evde her zaman bir misafir için yer vardır."
Testiden doldurduğu soğuk suyu önüme koyduğunda bardağı sanki bir hazineymiş gibi kavradım. Sarayda altın kadehlerden içtiğim o şerbetlerin hiçbirinin tadı, bu toprak bardağın kenarındaki su kadar lezzetli gelmemişti.Suyu içerken sessizce beni izliyordu kim olduğumu ya da nereden böyle kaçar gibi geldiğimi sormuyordu;
Bardağı masaya bıraktığımda, suyun o serinliği sonunda zihnimi biraz durultmuştu. Sağ ol," dedim, sesim hâlâ pürüzlüydü. "Su için yani."
Meryem hanım hafifçe başını salladı, önemli değil kızım
Küçük kız yanıma yaklaşıp masanın kenarından başını uzattı. Pelerinimdeki çamur lekelerine bakıyordu. Meryem hanım kızının omzuna elini koyup bana döndü. Gidecek bir yerin yok gibi kızım bu halde bir yere bırakmam seni istersen Arka tarafta küçük bir sedir var, git orada biraz kestir. Kimse seni burada aramaz, en azından şimdilik."
"Neden?" diye sordum, kendimi tutamayarak. "Yani, neden beni içeri aldın? Peşimde birileri olabilir, başın ağrıyabilir."
Meryem hanım kapıya doğru bir bakış attı, sonra tekrar bana döndü. "Çünkü kapımı çalanın bir asker değil, yardıma muhtaç bir kız çocuğu olduğunu gördüm. Bu kasabada vicdan henüz ölmedi."
Ona sadece başımla selam verip gösterdiği odaya geçtim. Sedir sertti, oda küçüktü ve her yer un kokuyordu ama o an bana dünyanın en lüks süiti gibi geldi. Pelerinimle üzerimi örtüp gözlerimi kapattığımda, saraydaki o bağırış çağırış sesleri çok uzakta kalmıştı.
Şimdi sadece uykunun o kara deliğine çekiliyordum
Gözlerimi açtığımda odanın içi loşlaşmıştı. Kaç saat uyuduğumu bilmiyordum ama zihnimdeki o uğultu biraz olsun dinmişti. Doğrulup köşedeki eski aynanın karşısına geçtim; saçım başım birbirine girmiş, yüzüm yorgunluktan çökmüştü. Şöyle bir kendimi toparlayıp mutfağa geçtim.
Meryem hanım ocağın başında tencereyi karıştırıyordu. Beni görünce işini bırakıp doğruldu.
"Sonunda uyandın," dedi, beni şöyle bir süzerek.
"Merhaba Meryem Hanım," dedim, sesim hâlâ uykuluydu.
"Bana hanım deme kızım, biz öyle resmiyetleri pek bilmeyiz. Bana Meryem abla de, yeter."
Bir an duraksadım ama itiraz etmedim. "Meryem abla..." demek daha kolaydı.
Meryem abla yanıma gelip üzerimdeki kıyafetlere baktı. Kumaşın kalitesi ve tarzı bu küçük köy evinin içine o kadar aykırı duruyordu ki, kadının gözünden kaçması imkansızdı.
"Bak kızım," dedi sesi alçaltarak. "Belli ki uzaklardan, zengin yerlerden geliyorsun. Bu üzerindeki kıyafetler buranın tozuna, toprağına uymaz. Dışarı adımını attığın an herkes 'bu yabancı kim, neyin nesi' diye peşine düşer, seni rahat bırakmazlar."
"Adın ne senin?" sandığından bir elbise çıkarırken.
"Gökçe," dedim sadece.
"Güzel isim," , elindeki toprak rengi, sade pamuklu elbiseyi bana uzatırken. "Hadi bakalım Gökçe, giy şunu da gel. Bakalım bizim buraların elbiseleri sana yakışacak mı?"
Elbiseyi elime aldığımda kumaşın o sert ve doğal dokusu parmaklarımı okşadı. Bu şatafatlı kıyafetlerden kurtulmak, sanki üzerimdeki bütün o ağır yüklerden de kurtulmak gibiydi. Odaya geçip elbiseyi üzerime geçirirken aynaya baktım.Üzerimdeki her şey değişmişti.
Meryem abla mutfaktan seslendi: "Hadi, gel de bir şeyler ye!"kızım
Mutfağa geçip o küçük ahşap masaya oturduğumda, Meryem abla dumanı tüten bir kaseyi önüme bıraktı. "Bak, bu bizim buraların şifalı çorbasıdır. İç de kendine gel," dedi anaç bir tavırla. Çorba gerçekten de sıcacıktı, saraydaki o buz gibi porselen tabaklardan sonra bu toprak kaseden içmek ruhuma iyi gelmişti.
Yemekten sonra yere, Elif’in yanına çöktüm. Elif elindeki iki bez bebeği tokuşturup oyun oynuyordu. Onun o neşeli sesini duyarken bir an duraksadım. Zihnim bir anlığına bu kitaptan, bu saray entrikalarından koptu. Kendi dünyamdaki, o gerçek evimdeki kardeşimi hatırladım. Beraber mutfakta şakalaştığımız, annemin bize kızdığı o sıradan ama gerçek anlar... Elif'in masumca bana uzattığı o tahta bebeğe bakarken boğazım düğümlendi. .
İçimdeki bu hüzünden kaçmak için Meryem ablaya döndüm. "Abla, ben bir çarşıya, pazara ineyim. Hem kalabalığa karışırım hem de biraz etrafı tanırım," dedim.
"Git bakalım," dedi Meryem abla. "Ama dikkat et, çok göz önünde bulunma."
Pazara indiğimde tam bir mahşer yeriyle karşılaştım. Satıcıların bağırışları, at arabalarının gürültüsü birbirine karışmıştı. Sokağın en kuytu köşesinde, eski bir tezgahın başında oturan yaşlı bir kadınla göz göze geldim. Kadın sanki gelmemi beklermiş gibi elini uzattı.
"Gel buraya yabancı," dedi, sesi rüzgarın fısıltısı gibiydi. "Kâinat senin için bir ağ ördü bile. Kaçtığını sandığın her adım, seni aslında kaderine daha çok yaklaştırıyor. Yıldızlar yer değiştiriyor, kaçışın bir dönüşe gebe."
Kadının söyledikleri tüylerimi diken diken etmişti ama asıl korkuyu birkaç adım ötede yaşadım. Meydanın ortasında bir kalabalık toplanmıştı. Muhafızlar ellerinde kağıtlarla herkese bir şeyler gösteriyordu. Yaklaştığımda kanım dondu. Elindeki portre benim yüzümdü! Muhafızlar önlerine gelene portreyi uzatıp sertçe bir şeyler soruyorlardı.
Panik bütün vücudumu sardı. Hemen arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya çalıştım, adımlarım birbirine dolanıyordu. Başımı önüme eğip hızlıca ara sokağa dalacakken sert bir şeye çarptım. Adeta bir duvara çarpmış gibi geri savruldum.
Kafamı kaldırdığımda karşımda, üzerinde kraliyet muhafızı üniforması olan, keskin bakışlı ve heybetli bir adam duruyordu. Adamın gözleri önce şaşkınlıkla açıldı, sonra elindeki portreye ve benim yüzüme baktı.
"Prenses Gökçe?" dedi, sesi hem otoriter hem de şaşkındı.
"Ben... Ben o değilim," diye kekeledim ama adam çoktan kolumu kavramıştı bile.Yeter bu oyun prenses!" dedi muhafız, sesini yükselterek. "İki gündür her taşın altına bakıyoruz. Bu kılıkla bizi kandırabileceğinizi mi sandınız?"
Beni sürükleyerek pazarın dışındaki siyah atlı arabaya bindirdi. Kendi kendime söyleniyordum; "Aferin İnci, iki günde yakalanmayı nasıl becerdin? Gerçekten tam bir fiyaskosun!" Muhafız beni arabaya bindirirken hala bağırıyordum: "Beni nereye götürüyorsun?Cevap versene be adam!"
Muhafız sadece, "Sizi bekleyen kişiye gidiyoruz," dedi ve kapıyı kilitledi.
Yol bittiğinde araba büyük bir gürültüyle durdu. Kapı açılınca karşımda gördüğüm manzara beni şoke etti. Burası benim Evim değildi bembeyaz mermerlerin yükseldiği, çok daha heybetli ve yabancı bir sarayın önündeydik.
Arabanın önünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, zırhı güneşin altında alev alev yanan o adam duruyordu: Barlas.
Barlas, o keskin ve her şeyi gören gözlerini doğrudan üzerime dikti. Bakışlarında hem bir öfke hem de "Sonunda buldum seni" der gibi tuhaf bir tatmin vardı.
Barlas bana doğru ağır adımlarla yürüdü. Aramızda sadece birkaç karış mesafe kalana kadar durmadı. Boyu o kadar uzundu ki, kafamı kaldırmak zorunda kaldım.
Bu benim sarayım değil Barlas! Neye dayanarak getirdin beni buraya?" diye bağırdım, Beni bulmak için adamların her yere portrelerimi astırmışsın... Ne hakla!"
Barlas hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme hiç de dostça değildi; daha çok bir avcıyı köşeye sıkıştırmış avcının ifadesi vardı yüzünde. "Hâlâ aynı asilik, hâlâ aynı bitmek bilmeyen sorular..." dedi, sesi gök gürültüsü gibi derinden ve ürpertici geliyordu.
"Sana diyorum! Neden buradayım? Madem beni buldun, neden babama götürmüyorsun?" diye üsteledim, bir adım bile geri gitmeden. Gözlerimi o buz gibi, her şeyi okuyan gözlerine dikmiştim. "Amacın ne senin?
Barlas gözlerini kısmış, bir süre sessizce yüzümü süzdü. Bakışları o kadar ağırdı ki bir an nefesimin kesildiğini hissettim. "Gidince görürsün Gökçe," dedi. İsmimi söylerken sesindeki o baskın, otoriter ton tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. "Şimdilik sadece yürü. Kaderine boyun eğmek zorundasın, çünkü artık ipler senin elinde değil."
Beni kolumdan sertçe ama sarsmadan kavradı ve sarayın devasa kapısına doğru yönlendirdi. İçeride beni neyin beklediğini bilmiyordum...
Sizce Barlas gökçeyi neden bulup sarayına getirdi
Yorum ve beğeni yapayı unutmayın yorumlarınız bana ilham olduğunu unutmayın seviliyorsunuz
Bölüm etkileşimi
