9. bölüm · YAN KARAKTER
KAÇIŞ
Günler, odamın ağır perdeleri arasından sızan ışık oyunlarıyla akıp gidiyordu. Zaman kavramım yitti; kaç sabah uyandım, kaç gece tavandaki işlemeleri saydım bilmiyorum. Odamın o boğucu lüksü artık bir hapishane gibi üzerime çöküyordu. Kitapta okuduğum o "kötü yan karakter" Gökçe’nin yaptıklarını düşündükçe, şimdi her şeyi çok daha net, çok daha acı bir şekilde anlıyordum.
Kitapta Gökçe için sadece "kötü, kalpsiz, bencil" yazmışlardı. Üvey annesi Karina yataklara düşmüşken onun eğlenmesini, gülmesini, etrafa rezillik çıkarmasını büyük bir vicdansızlık olarak anlatmışlardı. Ama şimdi o mektubun gölgesinde düşününce... Acaba Gökçe’nin bakış açısından durum neydi?
"Belki de," diye fısıldadım karanlığa, "Gökçe o kadar dışlanmıştı ki, o kadar soğuk karşılanmıştı ki, Karina ona bir kez bile anne şefkatiyle bakmamıştı." Belki de abisi ve Işıl, onu her zaman babalarının büyük hatası, annelerinin katili olarak görüp aralarına hiç almamışlardı. Sevilmediği bir evde, herkes ona "istenmeyen çocuk" gibi bakarken, Gökçe de kendi savunma mekanizmasını kurmuştu: Umursamamak. Eğleniyormuş gibi yapmak. Herkesi rezil ederek kendi içindeki yangını bastırmaya çalışmak. Yazar onun sadece yaptıklarını yazmıştı, nedenlerini değil.
Şimdi ise elimde annemin o korkakça itirafıyla baş başaydım. Annem... Kendi aşkı ve korkuları için beni bu kurtlar sofrasına atıp giden o kadın. Yazar onu sadece bir olay örgüsü aracı olarak kullanmış, sonra da bir kenara fırlatmıştı. Tıpkı şu an beni bu odada unuttuğu gibi.
En sevdiğim kitap, ruhumu kemiren bir kabusa dönüşmüştü artık. Kendi evimi, o mütevazı odamı, ders kitaplarımın arasındaki o güvenli yorgunluğumu özlüyordum. Annemi, babamı. Kız kardeşimi çok özlüyorum Beni arıyorlar mıydı? Yoksa hayat onlara da bensiz devam mı ediyordu? Oradaki o sıradan hayatım, meğer ne büyük bir lüksmüş. Ders çalışmak, sıradan bir öğrenci olmak, akşam yemeğinde ailemle oturmak... Şimdi ise bir krallığın günahı olarak bu odada tıkılıp kalmıştım.
Bu hikaye nasıl sonlanacak, bu çukurdan nasıl çıkacağım bilmiyorum. Bir çare arıyorum ama kapılar yüzüme kapalı. Çaresizlik, odamdaki o pahalı parfümlerden daha keskin bir koku gibi ciğerlerime doluyor. Artık bu hikayeyi okumuyorum; bu hikayeyi en ağır bedellerle yaşıyorum. Ve en kötüsü, yazarın bile benim için bir son yazmadığını, beni burada bir boşlukta bıraktığını hissetmek.
Gökçe’yi şimdi anlıyorum. Sevilmeyen, istenmeyen ve bir "hata" olarak görülen o kızın neden bu kadar hırçınlaştığını... Ben de şu an aynı boşluğun içindeyim, sadece biraz daha sessiz, biraz daha çaresiz.
Odanın o ağır sessizliğini, kapının nazik ama ısrarlı tıklanışı böldü. Günlerdir dış dünyayla bağımı koparmış, annemin bıraktığı o sararmış mektuptaki satırların arasında kaybolmuştum. İçeri giren hizmetli, başı önde, babamın akşam yemeğinde beni beklediğini ve bu yemeğin krallık için hayati bir önem taşıdığını söyledi. Gitmemek gibi bir seçeneğim yoktu; bu bir davet değil, bir emirdi.
Aynada kendime baktığımda, artık o kitapta okuduğum şımarık kızı değil, sırtında koca bir geçmişin yükünü taşıyan bir yabancıyı gördüm. Üzerimi değiştirip ağır adımlarla aşağı indim. Yemek salonunun devasa kapıları açıldığında, içerideki hava beni bir an duraksattı. Masada sadece ailem yoktu; krallığın önde gelen nüfuzlu isimleri ve yabancı diplomatlar da yerlerini almıştı.
Masaya oturduğumda babamın bakışlarındaki o buz gibi ciddiyet, ortamdaki gerginliği özetliyordu. Yemekler servis edilirken, krallık konseyinden yaşlı bir adam kadehini masaya hafifçe vurarak söze girdi:
"Kral Valton, komşu krallıkla olan dostluğumuzun artık bir kan bağıyla, yani bu izdivaçla mühürlenmesi gerektiği konusunda hemfikiriz. Valeria’nın geleceği için bu ittifak kaçınılmazdır."
Babam, bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Sesi, her zamanki otoriter tonuyla salonda yankılandı:
"Doğru. Kızım Gökçe’nin bu birleşmeye sıcak bakacağından ve Valeria için üzerine düşeni yapacağından eminim. Bu evlilik, her iki taraf için de en doğru karar olacaktır."
Duyduklarım karşısında içimde bir şeyler koptu. Elindeki çatalı porselen tabağa sertçe bıraktım; çıkan o keskin ses tüm masayı susturdu.
"Anlamıyorum," dedim, sesimdeki netlik masadaki herkesi şaşırttı. "Benim hayatım hakkında neden burada, ben yokmuşum gibi pazarlık ediliyor? Ve asıl merak ettiğim şey şu..."
Bakışlarımı hemen yanımda, her zamanki kusursuzluğuyla oturan Işıl’a çevirdim. Annemin mektubundaki o sırlar zihnimde birer birer yanarken, sesime iğneleyici bir ton ekledim:
"Burada benden büyük, krallığın her zaman gurur duyduğu 'meşru' ve asil ablam Işıl dururken... Neden bu ittifak için ben seçiliyorum? Saray gelenekleri ne zamandan beri büyük olanı atlayıp, ailenin en küçüğüne odaklanır oldu? Neden Işıl değil de ben?"
Masada bir anda bir ölüm sessizliği oldu. Işıl’ın o kusursuz maskesinin altında beliren telaşı, babamın masada yumruk olan ellerini gördüm. Artık sadece sessiz bir yan karakter değildim; o masada kimsenin sormaya cesaret edemediği o soruyu soran ve tüm oyunları bozan kişiydim.
Babam, öfkesini kontrol etmeye çalışarak dişlerinin arasından konuştu: "Haddini aşma Gökçe. Bu bir krallık meselesi, senin kaprislerin değil."
Gözlerimi ondan ayırmadım. "Bu bir kapris değil baba, sadece nedenini merak ediyorum.Bu sözlerin üzerine salondakiler benden bir özür ya da utanç dolu bir baş eğme beklerken, beklenmedik bir şekilde Dudaklarımda önce hafif bir kıvrılma belirdi, ardından tüm yemek salonunu dolduran, yankılanan bir gülüş bıraktım. Kahkaham, o altın varaklı duvarlarda çarpıp herkesin kulaklarında çınladı.
Masadaki herkes —krallığın önde gelenleri, o ciddi diplomatlar ve misafirler— büyük bir şaşkınlık ve dehşet içinde bana bakıyordu. Onların gözünde bu yaptığım sadece bir saygısızlık değil, affedilemez bir skandaldı. Ama benim umurumda bile değildi.
"Savaşta da yokum, bu işte de yokum!" dedim gülüşümü aniden kesip sesimi buz gibi bir tona çekerek. "Alın krallığınızı tepe tepe kullanın. Madem bir eş arıyorsunuz, işte orada ablam var! Gidin ona yapın teklifinizi. Işıl... Hani o her beğendiğiniz, hani o her daim ışık saçan, herkesin gözdesi olan kusursuz Işıl! Alın, bu piyon oyununuzda onu kullanın. Ben yokum!"
Babamın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. "GÖKÇE!" diye kükredi, sesi yer yerinden oynatacak kadar güçlüydü.
Ama arkama bile bakmadım. Masadaki o dehşete düşmüş yüzleri, Işıl’ın donup kalmış ifadesini abimin sessizliği babamın dinmeyen öfkesini o koca salonda bırakıp kapıya yöneldim. Elbisemin eteklerini hışımla toplayıp hızlı adımlarla merdivenleri tırmandım.
Hizmetlilerin ve muhafızların şaşkın bakışları arasından geçip odama ulaştım. Kapıyı arkamdan öyle bir çarptım ki, bütün saray sarsıldı. Anahtarı çevirdiğim an sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım.şimdi ne yapacaktım bilmiyordum ellerim hala sinirden titriyordu. Aşağıda hala o "izdivaç" pazarlığının yapıldığı masanın uğultusunu hayal edebiliyordum. Odanın içinde bir aslan gibi sağa sola dönmeye başladım; adımlarım mermer zeminde yankılanıyordu.
"Neymiş, krallık meselesiymiş!" diye fısıldadım kendi kendime. "Neymiş, Işıl direkmiş, ben de piyon!"
Aşağıda hala o önemli misafirler varken, herkes o skandal çıkışımı konuşurken babamın kapıma muhafız dikmesi an meselesiydi. Ama o henüz öfkesini dindirmekle meşgulken benim bir şeyler yapmam gerekiyordu. Durup aynadaki yansımama baktım. Üzerimdeki o ağır, taşlı elbise tam bir ayak bağıydı.
"Şaka gibi," dedim acı bir gülüşle. "Kendi evinden, kendi babandan kaçmak... Normal dünyada kütüphaneye gidiyorum diye evden kaçan kızların dramını okurdum, şimdi bildiğin firari prenses oluyorum. Bu hikayenin mizah anlayışı gerçekten berbat."
