8.Çocukluk Sevdası

Yazar: 🤍 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 8.Çocukluk Sevdası

"Bir yabancı sana yalan söylediğinde rahatsız olursun... belki geçer gidersin. Ama en sevdiklerin yalan söylediğinde ne olur? O zaman sadece kırılmazsın... içinden bir şey sessizce eksilir ve bir daha yerine gelmez."

***
*Azad Dolunay*

Azad, Cengiz Yıldırım'ın çalışma odasında, karşısındaki koltukta oturuyordu.
Oda loştu. Sessizlik öyle sıradan bir sessizlik değildi; insanın omzuna çöken, nefesini yavaşlatan cinstendi. Konuşulmamış ne varsa sanki duvarların arasına hapsolmuştu. Burada bakışlar bile yüksek ses sayılıyordu.

Azad sinirle gözlerini ovuşturdu, ardından parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Hastaneden taburcu edileli iki gün olmuştu ama kurşun yaraları hâlâ sızlıyordu.

Gözlerini açtığında ailesini yanında bulamamıştı.
Karşısında siyahlara bürünmüş üç adam durmuştu.

Hiçbir açıklama yapmadan yalnızca tek bir cümle kurmuşlardı
"Cengiz Yıldırım seni çağırdı."

Elbette karşı çıkmıştı. Ama o hâliyle direnmesi mümkün değildi. Adamların onu yeniden bayıltması ise yalnızca birkaç saniye sürmüştü.

Gözlerini ikinci kez açtığında kendini küçük ama gösterişli döşenmiş bir odada bulmuştu. Odanın her köşesine siyah hâkimdi. Uyandığını fark eden adamlardan biri hemen dışarı çıkmıştı.

Yaklaşık on dakika sonra kapı yeniden açılmış, içeri hiç tanımadığı yaşlıca bir adam girmişti. Yaşına rağmen dimdik duran adam yatağın yanındaki koltuğa oturmuş, uzun uzun konuşmuştu.

Ona vurulmasından, açtığı davadan ve karşısına aldığı insanların sandığından çok daha tehlikeli olduğundan bahsetmişti. Azad başından sonuna kadar tek kelime etmeden dinlemişti. Ama adam sustuğunda kafasındaki sorular azalmak yerine daha da çoğalmıştı. Sonrasında Cengiz Yıldırım onu odadan çıkarıp evin üst katındaki çalışma odasına getirtmişti. Şimdi ise karşılıklı oturuyorlardı.

Azad anlatılanları tekrar tekrar zihninde tartıyordu. Mantıklıydı. Hatta fazlasıyla mantıklıydı. Ama vicdanı kabul etmiyordu.
Ailesi onu ölü mü bilecekti? Annesi... Babası... Akay ve Altan abisi... Bir de Alev... O da mı abisinin öldüğüne inanacaktı?

"Asla olmaz." dedi kararlı bir sesle.

Cengiz Yıldırım derin bir nefes verdi.
"Bak evlat," dedi. "Bunlar hafife alınacak adamlar değiller. Seni anlıyorum, kolay değil. Ama başka çaremiz yok. O itler senin öldüğünden emin olmadıkça peşini bırakmayacak."

Azad'ın çenesi gerildi.
"Madem bunun farkındasınız..." dedi sertçe. "Toplayın hepsini. Atın içeri. Bitsin bu iş."

Cengiz Bey gözlerini bir an kapatıp bıkkınca nefes verdi.

"Ne istediğinizin farkında mısınız siz?" dedi Azad, öfkesi her kelimeye yansıyordu. "Ailemi, kardeşimi... herkesi bırakıp ortadan kaybolmamı istiyorsunuz."

Bir eli istemsizce kaburgalarına gitti. Yaraları hâlâ canını yakıyordu. "Ailem beni öldü sanacak." Sesi ilk kez çatladı. Başını iki yana salladı. "Ben onlara bunu yapamam." Cengiz Bey bir süre sessiz kaldı. "Yapmazsan," dedi sonunda, "onlara çok daha kötüsünü yapmış olacaksın." Azad'ın bakışları sertleşti. "Ne saçmalıyorsun?"

"Demek istediğim şu," dedi Cengiz Bey sakince. "Bu insanlar seni ve aileni hastanede gözetliyordu Seni kardeşinin öz ailesinin evinin önünde vurdu. Dosyadan çekilmedin diye üç kurşunu gözlerini kırpmadan sıktılar." Öne doğru eğildi.
"Ve sen hâlâ bunun seninle sınırlı kalacağını mı düşünüyorsun?" Oda sessizliğe gömüldü.
"Bugün seni vururlar." Cengiz Bey'in sesi alçaldı. "Yarın kardeşini kaçırırlar. Öbür gün annenin kapısına dayanırlar." Azad'ın çenesi kilitlendi. "Yapamazlar..." diye mırıldandı.
"Yaparlar."

"Gebertirim!" dedi bu kez daha yüksek sesle. "Aileme dokunamazlar."
"Ailene dokunmamaları için uğraşıyoruz zaten." Bu cümle Azad'ı susturdu. Cengiz Bey devam etti: "Bak evlat... Bazen insanın hayatta kalması için ölmesi gerekir." Azad yüzünü buruşturdu. "Ne boktan laf." Dedi. "Katılıyorum güzel değil." dedi Cengiz Bey. "Berbat bir laf. Ama gerçek."

Azad gözlerini kapattı. Aklına Alev geldi. Küçükken koluna yapışıp peşinden ayrılmayan hali... Kâbus gördüğünde odasına koşması... Her başarı haberini ilk ona anlatması... Onun "Azad abi" deyişi... Göğsünün ortasına ağır bir şey oturdu. "Kardeşim..." diye fısıldadı. "Beni öldü sanacak." Onun en değerlisiydi Alev...

Bu kez Cengiz Bey cevap vermedi. Çünkü ikisi de biliyordu. Asıl mesele Azad'ın ölmesi değildi.
Asıl mesele, Alev'in ve Dolunay ailesinin aylarca hatta belki yıllarca aslında ölmeyen bir adamın yasını tutacak olmalarıydı. Azad çenesini sıktı. Harbi ne kadar sürecekti bu lanet şey? Bir ay mı? Bir yıl mı? Yoksa daha fazla mı?

Alev'in ve Akay'ın mezarının başında ağladığını hayal etti. Annesinin her gün onun odasına girip çıktığını... Babasının ve abisinin güçlü görünmeye çalışırken sessizce dağıldığını... Midesi bulandı. "Ne kadar sürecek bu siktiğimin planı?" diye sordu sonunda. Sesi yorgun ve öfkeliydi.

"Ailem beni ne kadar süre ölü bilecek?" Cengiz Yıldırım derin bir nefes verdi. "Bilmiyorum." Azad'ın bakışları sertleşti. "Ne demek bilmiyorum?"
"Bilmiyorum demek bilmiyorum." dedi Cengiz. "Altı ay da olabilir, iki yıl da. Daha fazla da." Azad öfkeyle güldü. "Harika." Bir eliyle yüzünü kapattı. "Gerçekten harika. Bir sik bilmediğiniz halde beni kaçırıp karşınıza oturtuyorsunuz alay mı ediyorsunuz lan siz benimle?"

"Bu kadar agresif olma, Azad." dedi Cengiz Bey sakinliğini koruyarak. "Buradaki herkes seni ve aileni korumaya çalışıyor." Bir an durdu. "O itler bu işte sandığından çok daha iyiler." dedi. "Senelerdir peşlerindeyiz. Onlarca operasyon yapıldı, yüzlerce ihbar değerlendirildi ama hâlâ ellerimizi bağlayacak tek bir sağlam kanıt bulamadık." Bakışları sertleşti.

"Yüzlerce, belki binlerce insanın ölümünden sorumlular." Derin bir nefes verdi. "Ama ortada onları içeri atmamızı sağlayacak hiçbir şey yok."

Azad'ın nefesi ağırlaştı. "Seni ve aileni koruyoruz çünkü bu iş artık kişisel değil," dedi Cengiz Bey. "Sistematik." Bakışlarını dikti. "Biz seni koruyacağız. Sen de bu adamları yerle bir edeceksin." "Nasıl olacak o iş?" dedi Azad. Cengiz Bey koltuğunda hafifçe geriye yaslandı.

"Öncelikle ölü kalacaksın." dedi. "Herkes Azad Dolunay'ın öldüğüne inanacak." Bir an durdu. "Sonra onların arasına gireceksin." Bakışları sertleşti. "Güvenlerini kazanacaksın, kim olduklarını, nasıl çalıştıklarını öğreneceksin." Azad'ın yüzüne baktı. "Ve zamanı geldiğinde bize onları bitirecek kanıtları vereceksin."

"O adamlar benim yüzümü ezbere biliyorlar." dedi Azad ciddi bir sesle. "Nasıl tanımayacaklar beni?" Kısa bir an durdu. "Herhalde estetikle yüzümü değiştirip beni başka birine çevirecek değilsiniz." Cengiz hafifçe güldü. "Yok be evladım," dedi. "Yakışıklı yüzün var, kıyamadım." Azad bir an sustu, ifadesi hiç değişmedi. "Bu iş ciddiyetten fazlasıyla uzaklaştı." dedi soğuk bir sesle.

Bir anda odanın kapısı hızla açıldı.
İçeri telaşla giren adam, Cengiz Yildirim'i görünce rahatlar gibi oldu ama yüzündeki panik hiç geçmedi. "Cengiz abim!" diye bağırdı endişeyle. Nefes nefeseydi, kelimeleri birbirine dolanıyordu. "Abi... Ula sanu ablam ağzuma sıçayı da Allah rızasu içün yardım edesin bağa!"

"Ne yaptın yine?" dedi Cengiz Bey, bıkkın bir sesle. Azad ise olan bitene anlam veremeyerek sessizce izliyordu. Bir anda odanın dışından sert bir kadın sesi yükseldi: "Ya kaç defa söyleyeceğim adım Suna be adam, Suna! Bir daha bana Sanu dersen seni parçalayacağımı da söylemiştim!"

Koridorun ucundan uzun saçlı bir kız hızla göründü. Yüzü öfkeden kızarmıştı, adımları sertti. Kapıya gelir gelmez hiç durmadan adamın saçına yapıştı. Adam panikle geriye doğru çekilmeye çalıştı ama kurtulamadı.
"Cengiz abim!" diye bağırdı adam acıyla. "Yetiş ula! Saçumu yolayi bu delu kız!"
Kız daha da sinirlenip saçını çekiştirdi.

"Cengiz abim yardum et ula! Saçum gitti benum!" Adam çırpınarak bağırdı: "Ula bırak saçumu kızum! Saçum kalmayacak da vallahi billahi!" Kız aldırış etmeden daha da çekiştirdi: Adam neredeyse ağlayacak gibiydi: "Cengiz abim ne olursun yetuş ula! Saçum elunde kalacak bu delunun ula!"

"Yeter." dedi Cengiz Yildirim sesindeki otorite ikisinide susturmaya yetmişti. Bir anlık sessizlik oldu. Kız hemen geri çekilde ama hala burnundan soluyordu. Saçından çekiştirilen adam ise nefes nefeseydi. "Cık... cık..." diye söylenerek saçını düzeltti, yere eğilip dizlerini ovuşturdu. "Ula ben ne günah işledum..." diye mırıldandı, sesi hâlâ titriyordu. Sonra söylene söylene kenara gidip koltuğa çöktü. "Vallahi saçum da gittu benum..." dedi iç çekerek.

" Suna, sen Azad'a kalacağı yeni odayı göster kızım. Gerekli bilgileri de verirsin. Haydi, şimdi çıkın dışarı, ben de işime bakayım." dedi Cengiz. Kız hiç sorgulamadan başını salladı."Tamam babacım." Azad kaşlarını çattı. "Bana bir açıklama yapmalısın, Cengiz Bey. Ne yapacağım ben?"

Cengiz cevap vermeden Suna araya girdi. "Babamı duydun zaten," dedi keskin bir sesle. "Gerekli bilgileri ben vereceğim sana." Bakışlarını Azad'a sabitledi. "Umarım kadın olduğum için yapacağım bilgilendirmeyi
küçümsemiyorsundur." Bir adım yaklaştı. "Çünkü öyle bir şey yaparsan, seni bu heriften daha hızlı yere indiririm."

"Emin ol kadınları en son küçümseyecek ya da aşağılayacak insan bile değilim." dedi Azad sakin ama net bir sesle. Bir an durdu. "Ama bu olayı baban başlattıysa, açıklamasını da o yapacak sen geride dur küçük hanım."

"Babam ya da ben fark etmez," dedi Suna sert bir sesle. "Şimdi zorluk çıkarma ve benimle gel." Sözleri havada asılı kaldı. Azad bir an sustu. Bakışları Suna'nın gözlerinde kilitlendi. Odadaki sessizlik ağırlaştı. Suna başını hafifçe yana eğdi. "Geliyor musun, gelmiyor musun?" dedi bu kez daha soğuk bir sesle. Azad cevap vermedi. Sadece yavaşça ayağa kalktı. Ve kapıya doğru ilk adımını attı.

***
*Alev Dolunay*

İki buçuk haftanın sonunda okula gelmiştim. Bana kalsa bu haldeyken asla gelmezdim ama annemler çok tembihlemişti; haklıydılar.
Okuldaydım, ama zihnim tamamen bambaşka bir yerdeydi. Sınıfta yazılanları duymuyor, tahtaya bakıyor gibi yapıyor ama hiçbir şeyi gerçekten görmüyordum. Her şey uzaktan geliyordu. Sanki ben orada değildim de sadece bedenim oturuyordu.

Aklım artık her gece gördüğüm kabuslardaydı.
Öztürk ailesini, yani öz ailemi öğrendiğimden beri uyku bile bana rahat vermiyordu. İlk zamanlar sadece Can, ben ve o kulübe vardı; karanlık, sıkışmış bir nefes, bitmeyen çırpınışlar...

Bize yapılanlar... Ve o adam. Ama abimin ölümünden sonra kabuslar da değişti. Artık sadece geçmiş yoktu. Geçmişin içine bir yüz eklenmişti. Abimin yüzü. Ve en kötüsü, onu hiç kaybetmemiş gibi değil... tekrar tekrar kaybediyordum. Her gece. Aynı sahnede. Farklı bir son olmadan. Her gece abim vuruluyordu. Ama benim kollarım zincirliydi.

Hareket edemiyordum. Koşamıyordum. Bağırmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Sanki sadece gözlerim ve kulaklarım bana aitti görüyordum, duyuyordum ama hiçbir şeye müdahale edemiyordum. Abimi kurtaramıyordum. Kabusun en ağır yanı buydu. Sanki orada sadece izlemek için vardım. Ve hiçbir şeyi değiştiremiyordum.

Zihnimi karıştıran bir diğer şey ise Can'ın yüzüydü. Bazen bir anlığına değişiyor, Gurur'un yüzüne dönüşüyordu. Aynı bakış... aynı ifade... aynı soğukluk. Bakışlarım istemsizce Gurur'a kaydı. Uzun süre ona baktığımı fark etmedim bile. Ta ki bana dönene kadar.

"Ne bakıyorsun?" dedi. Sesi yüksek değil, tam tersine tehlikeli derecede sakindi. Bakışlarımı ondan çekmedim. Kaçmak yerine sabitledim.

"Bakmıyorum," dedim. Ağzımdan çıkan yalan o kadar saçmaydı ki söyler söylemez pişman oldum.

"Bakıyordun."

Kaşlarım hafifçe kalktı. "Yanılıyorsun," dedim, uydurduğum saçma yalanı sürdürerek. Bir an durdu. O kısa boşlukta bile gözlerini kırpmadı.

"Ben yanılmam," dedi. Dudak kenarım alayla kıvrıldı. "Bu kadar emin olman, yanılma ihtimalini değiştirmiyor." Onu boğazlamanın insana huzur vereceğine yemin edebilirdim.

"Alev," dedi adımı net bir çizgi gibi keserek. "Sorun çıkarma eğilimin var." Başımı hafif yana eğdim. "Sorun çıkarmıyorum. Sadece olan şeyi söylüyorum."
"Hayır," dedi. "Sen olanı değil, işine geleni söylüyorsun."

"Ben seni hiç anlayamıyorum, Gururcuk," diye kestim sözünü, sesim beklediğimden daha soğuk çıktı. Bir an durdu. Sanki o cümleyi tarttı, sonra yüzündeki ifade değişti.

"Zaten sorun da bu," dedi, sesi alçak çıkmıştı.
"Sen hiç kimseyi anlamaya çalışmıyorsun Alev Dolunay," dedi sertleşerek. "Çünkü bencilin tekisin. O iğrenç bakışlarını da önüne çevir, beni kendine maruz bırakma."

Sessizlik çöktü. İkimiz de gözlerimizi çekmedik. Sanki sınıfta kimse yokmuş gibi sadece birbirimizi tartıyorduk. Bir adım eğildim, sesimi alçalttım. Bu piç beni sinirden delirtmeseydi ben de bu kadar ileri gitmezdim. Ama sabrımı zorlamaya devam ediyordu. "Kapa çeneni, Gurur," dedim sadece onun duyacağı şekilde. "Yoksa seni nezarete tıkarken hiç acımayacağım."

Elimde onu bitirebilecek şeyler vardı. Aslında suçun sorumlusu Gurur değildi ve bunu ben de biliyordum. Suçu o işlemiş olsaydı hiç acımazdım. Ama suçsuzdu. Bu yüzden hiç harekete geçmemiştim. Yine de tartışırken bunu koz olarak kullanmaktan çekinmiyordum.

"Beni kendine hedef belirleme," dedi dişlerinin arasından.
Kısa bir sessizlik oldu. Başımı hafifçe yana eğip ona baktım.
"Merak etme," dedim. "Sen benim hedefim falan değilsin."
Bakışlarımı gözlerinden ayırmadım. "İnsan genelde uğraşmaya değecek şeyleri hedef seçer."

Dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "Bu yüzden içini rahat tut," dedim. "Kendine fazla anlam yükleme."

"Seninle uğraşacak vaktim yok," dedi soğuk bir ifadeyle. "Kendine sataşacak başka birini bul. Benim senden daha önemli işlerim var." Dudaklarım alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.

"Siktir olup gitmekte iyi yapıyorsun," dedim. "Aksi hâlde sonuçları ikimiz için de hoş olmazdı."

Derin bir nefes aldım. "Gerçi..." dedim alçak bir sesle. "En çok zararı görecek kişi sen olurdun." Çenesi hafifçe gerildi. "Bunu tehdit olarak mı algılamalıyım?" dedi. "Nasıl algılamak istiyorsan öyle algıla," dedim omuz silkerek. "Ben sadece olacakları söylüyorum."

"İşim bitince bu 'kaliteli' kavgamıza kaldığımız yerden devam ederiz, Dolunay... ya da Öztürk mü demeliydim?" dedi, sesinde ince bir alay vardı. Gözlerimi devirdim, tek kelime etmeden karşılık verdim. O da hiç beklemeden sınıftan çıktı.

Ben ise tekrar kendi enkazıma döndüm.
Altında ezildiğim enkazın bir tarafında kurtaramadığım ikizim Can vardı. Diğer tarafında abim... Ve hepsinin üstüne çöken Zuhal'in sesi.

Kolumu dürten Göksü'yü hissedince düşüncelerimi susturdum ve ona doğru döndüm.

"Rahatsız oldun, fark ettim..." dedi Göksü.
Kaşların çatıldı. "Neyden rahatsız oldum?" dedim. "Sonat ile aramdaki yakınlıktan..." dedi Göksu. Tam bir şey söyleyecektim ki sözümü kesti. "Merak etme, ondan uzak duracağım Alev..." dedi. Kaşlarım çatıldı. "Ben öyle bir şey demedim," dedim.

Bakışlarını kaçırmadı. "Alev..." dedi yavaşça. "Sen benim ailemsin... kardeşimsin." Bir an sustu, gözleri hâlâ üzerimdeydi. "Aklındakini anlamam için konuşmana gerek yok," diye devam etti. "Seni bakışlarından anlayabilecek kadar tanıyorum."
"Sorun sizde değil." Bir an sustum. "Bende," diye devam ettim daha düşük bir sesle. Gözlerim ondan kaçtı. "Bazı şeyleri yanlış yorumluyorum sadece... o kadar."

"Hayır, sorun bende..." dedi. "Bende eğer bir abim olsaydı, hasta biriyle birlikte olmasını istemezdim. Sonuçta ben öleceğim... ve abinin beni sevmesi, ben ölünce bir kayıp yaşamasını ve üzülmesini istemiyor olman normal. Bir insanın sevdiğini kaybetmesi çok acı verici." Bir an sustu.
"Benim yüzümden kimsenin canının yanmasını istemem... özellikle de senin."

Siktir... Göksu, Sonat'la bir ilişkileri olmasına karşı çıkmamın sebebini hastalığı yüzünden sanmıştı. İçim sıkıştı.
Benim derdim onun hastalığı değildi ki... Onun böyle bir şeyle yaşadığını bilmek bile içimde garip bir ağırlık bırakıyordu.

Göksü ayağa kalkıp eşyalarını toparlamaya başladı. "Nereye?" dedim. Bir an durdu, sonra çantasını omzuna aldı. "Söylemiştim ya sana..." dedi sakin bir sesle. "Bugün erken çıkacaktım, hastaneye uğrayacağım."
"Kontrole."

"Ben de geleyim mi?" dedim. Göksü başını hafifçe yana eğdi. "Gerek yok, birtanem." dedi gülümseyerek. "Ben ararım seni zaten."
"Bu konuyu konuşalım olur mu? Asla düşündüğün gibi değil." dedim. Başını tamam anlamında salladı. Kapıya doğru ilerledi. Kapının önüne geldiğinde bana el salladı ve sınıftan çıktı. Koridorun sesi içeri dolarken oda bir anda boşalmış gibi hissettirdi. Sınıfta yedi sekiz kişi kalmıştı, herkes teneffüste olmalıydı. Bizimkiler ise kantinden kahve almaya gitmişti.

En yakın zamanda Göksü'den güzel bir özür dileyip her şeyi açıklayacaktım. Ne düşündüğümü, neden böyle davrandığımı... en azından onun yanlış anlamasını istemiyordum.
Bıkkın bir nefes verdim.
Son bir ders kalmıştı ve bu gün okul hiç çekilecek gibi değildi. Dakikalar normalden daha yavaş ilerliyordu, sanki saat bile inat ediyordu.

Dakikalar sonra ders zili çalınca derin bir nefes aldım. Sanki saatlerdir nefesimi tutuyormuşum gibi göğsüm hafifledi. Dersten sonra abimin yanına gidecektik. Mezarına. Bu düşünce bile içimde garip bir ağırlık bırakmaya yetmişti.
Sınıf saniyeler içinde yeniden doldu. Koridordaki gürültü bir anda sınıfa taşındı. Bizimkiler de kantinden dönmüştü.

"Naber fıstık?" dedi Berat, yanıma otururken.
"İyi." dedim. "Göksü nerede?" Dedi
"Hastaneye gitti." Dediklerim ile Berat'ın yüzündeki rahat ifade bir anda kayboldu.
"İyi mi?" diye sordu hemen. "Bir şey mi oldu?"
Kaşlarımı çattım. "Yok Allah korusun." Dedim.
"Emin misin?" bu kez daha ciddileşmişti sesi. "Bana bir şey söylemedi."

"Berat." dedim. Derin bir nefes aldıktan sonra devam ettim. "Sadece kontrole gitti. Bir şey yok."
"Ben yine de gideyim." İstemsizce iç çektim.
Bu çocuk gerçekten fena âşık olmuştu.
"Sakin ol." dedim. "Bir şey olsaydı sence ben bu kadar sakin mi olurdum?" Berat başını salladı ama ikna olmuş gibi görünmüyordu. Omzunu dostça okşadım. "Sen fena âşık olmuşsun." dedim. "Keşke karşılıklı olsaydı..." dediğinde yüzünde buruk bir gülümseme oluştu.
"Belki de vazgeçmelisin. Yarın öbür gün Göksü başkasıyla beraber olursa çok üzülürsün." dedim.

Berat'ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi.
"Nasıl yani?" dedi hemen. Kaşları çatıldı.
"Başkası mı var?" Bir an duraksadı. "Kim?"
Soruların devamı hiç gecikmedi. "Göksü seviyor mu onu?" Bakışları üzerime kilitlendi. "Çok mu seviyor?" Sesi bu kez daha kısıktı. "Aşık mı?" Yüzündeki hayal kırıklığını görmek zor değildi. Sanki birkaç saniye içinde bütün morali elinden alınmış gibiydi.

"Bilmiyorum." dedim omuz silkip. "Ama sonuçta bir gün biri girecek hayatına." Berat'ın yüzü biraz daha düştü. "Ya karşısına çıkıp itiraf edersin..." Bir an durup ona baktım. "Ya da vazgeçersin." İç çekti. Ben devam ettim. "En azından her şey netleşir." Omzuna hafifçe vurdum. "Cesur ol biraz, Berat."
"Kaybedecek neyin var ki?" Dediğimde Kısa bir kahkaha attı. "Kalbim dışında pek bir şey yok."
"Merak etme." dedim ve devam ettim. "Onu da zaten çoktan kaptırmışsın."

"Kaptırdım değil mi ya?" dedi. Yüzünde çaresiz bir gülümseme vardı. İstemsizce güldüm. "Yeni mi fark ettin?" Berat da güldü. "Yok da..." dedi başını kaşıyarak. "Birinin yüzüme vurması gerekiyormuş demek ki."
"Yüzüne vurmadım."
"Vurdun."
"Vurmadım."
"Vurdun." Gözlerini devirdi.
"Hem de sağlam vurdun." Sonunda teslim olarak,
"Tamam kabul sağlam vurdum." Dedim.

"Hep benim dertlerimden bahsettik, şimdi sıra seninkilerde." dedi. Başını hafifçe yana eğdi. "Anlat bakalım." Yüzümdeki ifadeyi inceleyip kaşlarını çattı. "Yoksa yine her şeyi içine atıp tek başına halletmeye mi çalışıyorsun?" dedi. "Bu huyundan hiç hoşlanmıyorum."

"İyi, anlatayım." dedim. "Abimin yokluğu çok koyuyor." Gözlerimi sıranın üzerine indirdim. "Zuhal denen kadının söyledikleri de aklımdan çıkmıyor. Her gece gördüğüm kabuslar da..." Boğazım düğümlendi. Bir an sustum. "Ben dün..." dedim ama devamı gelmedi. Parmaklarım istemsizce birbirine kenetlendi. "Dün gece yine gördüm." Sesim neredeyse fısıltıya dönmüştü. "Abimi..." Başımı iki yana salladım. "Her seferinde aynı şey oluyor. Onu kurtarmaya çalışıyorum ama yapamıyorum." Acı acı güldüm. "Sadece izliyorum." Gözlerimi kapattım. "Ve bu beni yavaş yavaş delirtiyor."

Saçımı okşadı. "Delirmek yok küçük hanım, okuyup avukat olmak var tamam mı? Mutlu olmak var, mutlu olup abinide mutlu edeceksin." dedi. Sesi bu kez daha yumuşaktı. Bir an ona baktım, gözlerim dolmaya yakınken yutkundum. "Sanki çok kolaymış gibi söylüyorsun." dedim kısık bir sesle. Omuz silkti. "Kolay demedim." dedi. "Ama mümkün."

Bir an sustu, sonra bakışları biraz daha ciddileşti.
"Abini kaybeden ailen bir de seni kaybederse onlara ne olur?" dedi. Gözlerini kaçırmadan devam etti. "Sana yeni kavuşan öz ailene ne olur?" Kaşları hafifçe çatıldı. "Biz?" dedi daha alçak bir sesle. "Seni kardeşi gibi gören dostların?" Bir an sessizlik oldu. "Bunu hiç düşündün mü?" dedi sonunda."Sen düşersen, herkes düşer Alev. O yüzden sen ayakta kalacaksın."

Cevap vermeme firsat vermeden kapı açıldı, içeriye hoca girdi. "İyi dersler çocuklar." dedi. Ses sınıfa yayılırken aramızdaki o ağır hava bir anda dağıldı. Sanki nefes alacak yer açılmış gibi rahatladım. Ne diyeceğimi bilemeden önüme döndüm, toparlanmaya çalıştım. Az önceki konuşmanın ağırlığı omuzlarımdan biraz kalkmıştı ama tamamen gitmemişti.
Yanında oturan Berat'ın bakışlarının hedefi hala bendim ama neyse ki oda susmuştu.

***

Ders çoktan bitmişti. Yaklaşık on beş dakikadır okulun önünde bekliyordum, abilerimi arıyordum ama ikisi de telefona cevap vermiyordu. İçimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Normalde şimdi çoktan burada olmaları gerekirdi... beni alıp abimin mezarına götüreceklerdi. Ama ortada yoklardı.

Akay abimi on ikinci kez aradım. Telefon çalarken kalbim yerinden çıkacak gibi oluyordu. Sonunda açtı. "Abi nerdesiniz siz?" dedim, sesimdeki panik saklanmıyordu. "Endişelendim... hani gelecektiniz, niye telefonu açmıyorsunuz ki?"

"Şey Alev abicim, bizim çok acil bir işimiz çıktı da sen tek başına eve gidebilir misin?" Sesindeki gerginlik telefondan bile hissediliyordu. "Abi giderim de... kötü bir şey mi var?" Kısa bir sessizlik oldu. "Yok yok abicim, bir şey yok." dedi ama sesi fazla hızlıydı, sanki cümleyi ezberden söylüyormuş gibiydi. "Hadi şimdi kapatıyorum olur mu?" Araya giren o kısa duraksama... fazlasıyla uzundu aslında. Ve sonra telefon kapandı.

Telefonu yavaşça kulağımdan indirdim. Gözlerim hâlâ ekrandaydı. İçime çöken o huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Bir şeyler olmuştu. Kesinlikle bir şeyler olmuştu. Ama ne? Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Neyse..." diye mırıldandım, kendimi sakinleştirmeye çalışarak. "Er ya da geç kokusu çıkar."

Bakışlarımı yola çevirdim. Umarım kısa sürede bir taksi bulabilirdim. Aksi takdirde kuzenlerimden birini arayıp beni almaya mecbur bırakacaktım. Ve nedense, şu an kimseyi uğraştıracak hâlim yoktu. Yaklaşık bir iki dakika sonra önümden geçen bir taksiye hızla el salladım. "sonunda..." diye mırıldandım rahat bir nefes vererek.

Taksi önümde yavaşça durdu. Elimi kapının koluna uzatmıştım ki arkamdan gelen bir sesle olduğum yerde kaldım.
"Su!"

Sesin geldiği yöne döndüğümde karşımda Ateş'i buldum. Bir eli cebindeydi, diğer eliyle saçlarını geriye atarken hızlı adımlarla bana doğru geliyordu. Sanki yetişemezse bir şeyleri kaçıracakmış gibi acele ediyordu. Ben ise elim hâlâ taksinin kapısındayken olduğum yerde kalakaldım.

Yanıma yetiştiğinde hiç durmadan taksinin açık camına doğru eğildi. "Abi eyvallah." dedi, başıyla kısa bir selam vererek. "Sen yoluna devam et."
Taksici hızla uzaklaşırken Ateş'e döndüm.
"Senin ne işin var burada?" dedim, sesim hem şaşkın hem de hafif sinirliydi. "Hem niye taksiyi gönderiyorsun? Zar zor bulmuştum zaten."

"Bugün benimlesin, güzelim." dedi, sesi sakin ama netti. "Taksiye gerek yok." Sanki bu karar çoktan verilmiş, tartışmaya da kapalıymış gibi duruyordu. "Nasıl seninleyim?" dedim, kaşlarımı çatarak. "Benim bundan neden haberim yok, canım?"

"Nasıl haberin yok?" dedi, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Az önce haberin oldu ya, canım."

"Hadi gel, arabam hemen burada. Seni bir yere götüreceğim." dedi, sesi rahat ama emindi.

Normalde asla böyle sorgusuz peşine takılmazdım... ama bu sefer nedense hiçbir şey demeden onunla yürümeye başladım.

Arabaya oturduğumuzda bakışlarımı ona çevirdim. "Nereye götürüyorsun beni?" dedim, "Hem daha geç saatlerde buluşacaktık?"

"Geç buluşsaydık daha az vakit geçirebilirdik." dedi, gözünü yoldan ayırmadan. "Bana haber verseydin." dedim, koltuğa biraz daha yaslanarak. "En azından hazırlıklı gelirdim."

"Sürpriz yapmak istedim ama..." dedi, kısa bir an durup bana baktı. "Sen beni gördüğüne sevinmedin sanırım, güzelim."

"Sevindim ama ben bu tarz sürprizlerden hoşlanmam." dedim, bakışlarımı kısa bir an ona kaydırıp hafifçe gülümsedim. "Önceden haber versen daha... etkileyici olurdu."

"Eskiden sürprizleri severdin, hâlâ öyle olduğunu sanmıştım." dedi, odağı yoldaydı göz ucuyla bana baktı.

"Sen sanırım anlamayacaksın ama ben Su değilim..." dedim, kelimeleri yavaş yavaş seçerek. "Ben Alev'im. Ve o senin sevdiğin, sizin sevdiğiniz kız çocuğu değilim. Büyüdüm, değiştim... eski hâlime zerre kadar benzemiyorum." Bir an durdum. "Zaten..." dedim, başımı hafifçe iki yana sallayarak. "Beş yaşındaki bir çocuktan, on üç yıl sonra hâlâ aynı kalmasını bekleyemezsin."
"Yani anlayacağın..." dedim, bakışlarımı ondan kaçırmadan. "Senin sevdiğin o kız değilim ben. Çok değiştim."

"Sıkıntı yok..." dedi, gözlerini kısa bir an bana çevirip sonra tekrar yola verdi. "Alev'i de severiz."
Ona öylece bakakaldım. Ondan etkilenmediğimi söyleyemezdim. İçimde bir şey, istemsizce yerinden oynuyordu. Sanki söylediği o basit cümle bile fazla gelmişti. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Beni hatırlıyor musun?" dedi birden.
Sesindeki o bekleyiş... sanki "evet" demem için yalvarıyordu. Ama ben sustum. İçimde hiçbir şey kıpırdamadı.

Ateş...
Aklımdada kalbimdede böyle biri yoktu.
Boğazımı temizleyip bakışlarımı kaçırdım.
"Hayır..." dedim kısık bir sesle.
"Hatırlamıyorum." Yüzü bir anlığına düştü.
Elini direksiyonda yumruk yaptı, sonra gevşetti. Bir kez daha... sonra bir kez daha.. Hızla kendini toparladı, yüzündeki o düşüşü silip yerine daha sakin bir ifade yerleştirdi.

Sonra başını bana çevirdi. "Öyle mi?" dedi, kısa bir duraksamayla.

"Ben seni hatırlamıyorum, sen de beni bilmiyorsun... o zaman tanışalım." dedim, ona bakarak. "Ben Alev'im. Sen Ateş'sin."
"Bundan sonrasını sıfırdan başlatırız." hafifçe gülümsedim. "Hatta... tam olarak şu andan itibaren başlayalım." Söylediklerim onu gülümsetmişti. Öyle bir baktı ki bana... yine kendimi en değerli şeymişim gibi hissettirdi.

"Memnuniyetle, yavrum." dedi.
Bana "yavrum" demesi kalp atışlarımı hızlandırdı. Gülüşüm fark etmeden derinleşti. Basit bir yavrum deyişinin neden bu etkileri yarattığı hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bir an bakışlarımı kaçırmak istedim ama yapamadım.

"İlk önce Alev Dolunay'ı anlatmak mı, Ateş Kandemir'i dinlemek mi?" dedi, aramızdaki havayı hafifçe ölçer gibi. Dudaklarının kenarında o bildik yarım gülümseme vardı, sanki seçim tamamen bana bırakılmış ama sonucu zaten belliymiş gibi.

"Ateş Kandemir'i dinlemek için çok heyecanlıyım, lütfen önce sen başla." dedim. Sözlerimi bitirir bitirmez başımı biraz yana eğdim, onun ne diyeceğini büyük bir merakla bekledim.

"Ateş Kandemir'i anlatmak çok uzun sürmez, basit bir adamım." dedi. Ama bu gerçek değildi. O basit bir adam değildi. Lafını bölmek istememiştim, bu yüzden sessiz kaldım. "Ne anlatayım ki ben?" Sorduğu sorudan, daha önce hiç kimseye kendisini gerçek anlamda tanıtmadığını anlayabiliyordum.

"Mesela en sevdiğin yemek nedir? Kaç yaşındasın?" dedim. Onu baştan aşağı süzdüm, sonra en çok merak ettiğim şeyi sordum. "Bir de... boyun kaç senin?"

"Benim en sevdiğim yemek yoktur, önüme ne koyulursa onu yerim. Yirmi beş yaşındayım." dedi. Sonra sırıttı. "Boyum seni cezbetmiş olmalı." Kısa bir durdu. "Bir doksan altıyım."
Yuh! Deve midir, nedir? Bir Wattpad hikâyesinde miyiz biz? Bir doksan altı ne demek? Tamam, abilerim de bir doksan olabilirdi ama
adam neredeyse iki metreydi.Abilerimden altı santim uzundu sonuçta... Bendende yirmi sekiz santimcik uzundu...

İki metre! Bir insanın bu kadar uzun olmasına gerçekten gerek var mıydı?

"Bir daldın sen?"

"Yok be, ne dalması?" Son günlerde pembe yalanlarım artmıştı. "Devam et sen." dedim, saçlarımı karıştırarak.

"Kendimi anlatacak pek bir kelimem yok. İstersen sana küçük seni ve kendimi anlatayım?"

"Çok isterim." dedim. Çünkü bunu gerçekten merak ediyordum... Beni bu kadar sevmesini ve, unutmamasını sağlayan nasıl bir geçmişimiz vardı?

"Genelde yaşıtlarınla pek oynamazdın, hep benimle takılırdın. Çikolataya bayılırdın, bana zorla çikolata aldırırdın. Almam deyince de hemen ağlamakla tehdit ederdin. Her gün birlikte olurduk. Okula gittiğimde ayrı kaldığımız için beni resmen azarlar, küçücük boyunla fırça atardın." Bir an durup güldü.

"Sürekli yaramazlıklar yapar sonra da hiçbir şey olmamış gibi benim arkama saklanırdın. Çiçeklere bayılırdın... sürekli bana çiçek toplatırdın, renk renk. Hatta en güzellerini seçtirirdin, çok seçiciydin." Gülümsemesi büyüdü.

"Devamını gittiğimiz yerde anlatırım. Orası bizim en komik anılarımızın olduğu yer." Anlattıklarını dikkatle dinledim. Fark etmeden dudağımda buruk bir gülümseme oluştu. Hatırlayamadığım bu anılar için içimde tuhaf bir sızı vardı...

Ama yine de içimde minik bir "Su" kalmış gibiydi... Sanki tamamen silinmemiş, sadece derine gömülmüş bir parça gibi. Ateş'e olan bu sorgusuz güvenim... işte asıl garip olan buydu. Ben, yeni tanıştığım insanlara kolay kolay
güvenemeyen biriyken, ona karşı içimde hiçbir tereddüt yoktu. Belki zihnimde hiçbir anı kalmamıştı... ama kalbim, onu çok önceden tanıyormuş gibiydi.

Araba durunca bakışlarımı yavaşça etrafa kaydırdım. Burası bir parktı; çocuklar koşuyor, gülüyor, sesleri her yere yayılıyordu. Bakışlarımı Ateş'e çevirdim. "Niye geldik buraya?" dedim.

Elini kaldırıp parkı işaret etti.
"Burası en çok oynadığımız park." Sonra parkın biraz ilerisini gösterdi. "Burası da çiçek topladığımız yer." Çiçeklere baktım; hepsi inanılmaz canlıydı. Renkleri solmamış, sanki yeni açmış gibiydiler. "Nasıl böyle kalabiliyorlar? Seneler geçmiş aradan..." dedim şaşkınlıkla.
"Bilmem..." dedi Ateş, gözlerini çiçeklerden ayırmadan. "Belki de çok sevdiği birinin sevdiği çiçekler diye biri hâlâ suluyordur, iyi bakıyordur onlara."

Bir an donup kaldım. Ateş bu çiçekleri mi suluyordu...? Küçükken sevdiğim için bu çiçekleri suluyordu!

"Gerçekten... ben sevdiğim için mi suladın bütün bu çiçekleri?" dedim, sesim hafif titrerken.
Ateş omuz silkti, gözlerini çiçeklerden ayırmadan konuştu. "Genelde işlerim çok oluyor, hepsini ben yapamıyorum... adamlara yaptırıyorum."

"İnanamıyorum sana... Ateş." dedim, sesim kısık çıktı. Gerçekten inanamıyordum. Öz abilerimin, ablamın bile umursamadığı bir yerdeyken... çocukken sadece birlikte oynadığım biri için neden bu kadar değerliydim? "Neden ki?" dedim, bakışlarımı ondan ayırmadan. "Çiçekleri çok seviyordun."

"Ondan bahsetmiyorum..." dedim, sesim biraz daha netleşti. "Sen niye beni bu kadar çok seviyorsun? Ben ondan bahsediyorum."

"Çocukluk aşkımdın." What dedin gülüm? Nasıl yani? Ben çocukluk aşkımıydım?
"Hiç şaşırma, sen de çocukken bana aşıktın."
"Sallama canım." dedim hemen. Ateş hafifçe güldü, sanki en küçük bir anıyı bile elinde çeviriyormuş gibi. "Çocukken beni babamdan istemiştin. Üstelik yüzük alıp bana takmaya çalışmıştın."

Bir an donup kaldım. Gerçekten... böyle bir şey yapmış olabilir miydim? uydurma gibi de durmuyordu. Ben gerçekten rezilko...
En kısa sürede Sonat'ı arayıp bu rezilliği gerçekten yapıp yapmadığımı öğrenecektim...

"Neyse... sonuçta çocuklukta kaldı..." diye ağzımda geveledim. Sanki o cümleyi söylerken hem kendimi ikna etmeye çalışıyor, hem de içimde garip bir şeyin kıpırdanmasını bastırıyordum.

"Sen hâlâ bana aşık mısın ki?" dedim.
Cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz Ateş bir anda öksürmeye başladı. Bir an ne diyeceğini bilemedi, bakışlarını kaçırdı. Sanki sorum onu hazırlıksız yakalamıştı... "Şey... yanlış anlama. Ben onu öyle demek istemedim." dedim, kelimeler ağzımdan birbirine dolaşarak dökülüyordu. "Yani... şey... Hiç söylememişim gibi sayalım olur mu?" dedim, utançla gözlerimi başka tarafa çevirerek.

"Hadi..." dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle. "İnelim arabadan."
Utançtan alev alev yanan yanaklarımı görmesin diye kapıyı aceleyle açıp arabadan indim. Başımı bile çevirmedim; çünkü dönüp ona baksam, yüzümün aldığı rengi gizleyemeyeceğimi çok iyi biliyordum.

"Su, baksana bana." dedi. Homurdanarak kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Niye ki?" dedim, inatla gözlerimi ondan kaçırarak.
"Bana bakmasan da yanaklarının kızardığını anlayabiliyorum, küçük hanım." Yavaşça ona doğru döndüm. Dudaklarının kenarının muzipçe kıvrılıdığını gördüm. Beni öyle rahat, öyle kendinden emin izliyordu ki, ona baktığım an yüzümdeki sıcaklık daha da arttı. Sanki utandığımı görmekten gizli bir keyif alıyordu.

"Kızarmadı yanaklarım... Yani kızardı ama ondan kızarmadı. Sıcaktan kızardı. Hava çok sıcak ya, ondan..." Cümlemi bitirdiğim anda kendi söylediğim yalana ben bile inanmadım.
Daha ocak ayının sonlarıydı. Hava bırak sıcak olmayı, insanın nefesini bile donduracak kadar soğuktu.

Ateş kaşını kaldırıp bana baktı.
"Sakin ol, güzelim." dedi, gülümsemesini zor tutarak. "Ben zaten aksini iddia etmedim ki."
"Hadi... gidip bana çiçek toplasana..." diye mırıldandım. Kısa bir duraksayıp ekledim:
"Eskiden topladığın gibi..." Bana yine o bakışlarıyla baktı... sanki karşısında duran ben değil de, dünyanın en değerli şeyi varmış gibiydi.

O an içimde tuhaf bir sessizlik oluştu; ne diyeceğimi bilemeden sadece onu izledim.
"Emrin olur, güzelim." dedi. Sonra da çiçeklerin olduğu tarafa doğru yürüdü. "Ben de geleyim mi?" dedim, sesime istemsiz bir heyecan karışmıştı. Bir an durup onu izledim; sanki cevabını beklerken içimdeki saçma heyecan daha da büyüyordu

"Gel bakalım." dedi, heyecanlı halime bakıp gülümseyerek. O gülüşü görünce yüzümdeki sıcaklık daha da arttı ama bu sefer kaçmak istemedim; onunla birlikte yürümeye başladım.
"Nasıl baktın ki bu çiçeklere? Sonuçta burası bir park... hiç mi koparmıyorlar bu çocuklar? Ya da çiçekler solmuyor mu?" dedim, şaşkınlıkla etrafa bakarak.

Ateş kısa bir an sustu, sonra çiçeklerin arasına bakarak konuştu. "Hiç kimsenin bu çiçeklere dokunmasına izin vermiyorum ki... hem bu çiçeklerin hiç solmadığını nereden çıkardın? Soldular bazen, bozuldu hepsi... ama düzelttim. Yeniden ektim."

Bir an duraksadım.
"Kendin mi... yoksa adamların mı?"

"Adamlarım." dedi, çok net bir sesle.
. "Peki... adamlarına hiç deli denildi mi?" dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırarak.

Ateş bir an bana baktı, sonra dudaklarının kenarı usulca kıvrıldı. "Sıkça." dedi, gayet rahat bir tavırla.

"Diyenler pek de haksız sayılmaz... mesela bu evlerdeki insanlar gelip 'İşin ne oğlum burada?' demiyor mu?" dedim, etrafa bakarak.
Ateş omuz silkti, sanki bu soruyu çoktan defalarca duymuş gibiydi. "Diyorlar." dedi sakin bir sesle.
"Ama hepsi beni tanır... Hepsinin evinde bir çay içmişliğim var zaten. Bu parktaki çocuklar da onların çocukları. Yani burada kim varsa beni bilir. Bu çiçeklere bakmamı da kimse sorun etmez."

Tam bir soru daha soracakken yaşlı bir kadının sesi araya girdi.
"Ateş oğlum, hoş geldin... Yanındaki güzel kızımız da kim?" Heyecanla gülümsedi yaşlı kadın "Ay, sevgilin mi yoksa? Maşşallah size..."

"Yok abla, şimdilik yok öyle bir şey." Dedi Ateş göz ucuyla bana bakarak.

"Şimdilik mi?"

Bir an kulaklarım o kelimeye takılı kaldı. Şimdilik. Ne demekti şimdi bu? Yani sonradan olacak mıydı? Yoksa sadece ağzından kaçan bir şey miydi? Beynimin içinde kısa bir "error" gibi bir boşluk oluştu. Mantıklı düşünmeye çalıştım ama düşüncelerim birbirine dolandı kaldı.

"Hıhı... şimdilik." dedi Ateş, kısık bir sesle.

O tek kelime kafamın içinde yankılandı. Bu Ateş Kandemir gerçekten kafamı karıştırıyordu.
Düşüncelerimi dağıtmak ister gibi bakışlarımı yaşlı kadına çevirdim, elimi uzattım.

"Merhaba, ben Alev Dolunay. Ateş'in çocukluk arkadaşıyım." dedim.

Çocukluk aşkı diyemedim... dilim dönmedi. Sanki o kelimeyi söylesem her şey fazlasıyla gerçek olacakmış gibi geldi.

Yaşlı kadın sevgiyle elimi tuttu.
"Ben de Gülay kızım... Ateş'i yıllardır tanırım, evladım gibidir." Sonra bakışlarını Ateş'e çevirdi, sitem dolu ama sıcak bir tonla konuştu:
"Ateş oğlum, sen niye hiç getirmiyorsun ki çocukluk arkadaşını? O Çidem denilen kızı yanıma getireceğine, niye bu gül kızımızı
getirmiyorsun?"

"Çidem mi?" dedim, bakışlarım bir anda Ateş'e döndü. Çidem'i buraya mı getirmişti? "Bize özel" demişti... ama demek ki başkalarını da getirmişti. Ona da çiçek toplamış mıydı? Benim çiçeklerim'den onada vermiş olamazdı değil mi?
İçimde açıklayamadığım bir sıkışma oldu; sanki az önceki bütün sıcaklık bir anda yerini soğuk bir şeye bırakmış gibiydi.

Ateş bakışlarımı fark edince hızla çiçek toplamak için eğildiği yerden doğruldu. "Çidem... zorla geliyordu. Onu buraya getirmek istemedim, hiç bir zaman." dedi, sesi bu kez daha netti.

"Açıklamana gerek yok... beni ilgilendirmez zaten." dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.

"Haydi gelin, size bir çay yapayım... konuşuruz da." dedi gülay teyze gülümseyerek.
"Ablacığım, bizim bugün biraz işimiz var... eğer Su da kabul ederse başka bir zaman geliriz." dedi Ateş, sakin bir sesle. "İyi ama kesin gelin, tamam mı? Zaten bugüne kadar bu gül kızı getirmediğin için kızdım sana."

"Ben ölüydüm, o yüzden getiremedi."
Dediğimde Gülay teyze bir anda bana döndü,şaşkınlıkla. "Tövbe estağfurullah... o ne demek kızım öyle?"

"Şaka yaptı ablacım, şaka yaptı. Hadi görüşürüz." dedi Ateş hızlıca araya girerek. "Görüşürüz oğlum görüşürüz." dedi kadın, yavaşça uzaklaşırken. Ama giderken arkasını dönüp bana deliymişim gibi bakmayı da ihmal etmedi... Kadın gözden kaybolur kaybolmaz Ateş bana döndü.

"Güzelim, kadının kalbine inecekti... delirdin mi sen?" dedi, kaşlarını kaldırarak. "Yoo, delirmedim." dedim, omuz silkip gayet rahat bir tavır takınarak.

Gülümsedi ve elindeki çiçekleri bana uzattı.
"Al bakalım çiçeklerini." Bir çiçeklere baktım, bir de Ateş'e. "Gerek yok... sen çiçekleri Çidem'e verebilirsin." dedim ve arkamı dönüp parka doğru yürümeye başladım. Tam adımlarımı hızlandırmıştım ki kolumu nazikçe tutup, beni durdurdu. "Benim topladığım çiçeklerin tek bir sahibi var..." dedi, sesi kısık netti. "O da sensin. O yüzden al çiçeklerini, güzelim." Çiçekleri elinden aldım. "Etkileyici bir konuşmaydı... bu yüzden aldım, yoksa asla almazdım." dedim, hafif alayla.

"Teşekkürler." dedi.
"Ne için?" dedim.
"Aldığın için."
"Neyi?"
Bu sefer güldü, bakışları yumuşadı.
"Çiçeği... aldığın için."

Bir an öylece kaldım. Aklım resmen yerini terk etmiş gibiydi. Nerede diye düşünmeme bile gerek yoktu... çünkü gayet netti: onun dövmelerinde kalmıştı. "Ne kadar aptalım ya..." diye içimden geçirdim, kendime hafifçe kızarak.

Parkı işaret ettim.
"Oraya gidip oturalım mı?"
"Oturalım." dedi. Yan yana yürüyüp banklardan birine oturduk. Bir an etrafı izledim, sonra ona döndüm. "Eee... anlat, devamını." dedim. "Bu parkta oyun oynardık. Üstelik burada bir çocuk daha olurdu... sen onunla sürekli tartışırdın. Ona vurur, sonra o sana bir şey yapacağı zaman arkama saklanır, 'Ateşcim yardım etsene' derdin."

Sesi anlatırken yumuşamıştı, sanki o anları tekrar yaşıyordu. "Sen korur muydun peki beni? Yoksa bana vurmasına izin mi verirdin?" dedim, göz ucuyla ona bakarak.

Kaşları bir anda çatıldı. "Sana vursaydı... o piçin ecdadını sikerdim." dedi, dedi, sesi sertleşerek.
"Düzgün konuş lütfen." dedim, kaşlarımı hafifçe çatıp ona baktım. "Çidem'le de çok kavga ederdiniz." dedi. Çidem adını duymamla içimde bir şey hemen gerildi; sinirlerim tek kelimeyle bile tetiklenmişti. "Öyle mi? Sen kimin tarafında olurdun?" dedim, gözlerimi kısarak ona baktım.

Hiç düşünmeden, tereddüt bile etmeden:
"Senin." dedi. Az önce sinirlenen ben, Ateş'in söyledikleriyle neye kızdığımı bile unuttum.
"Güzel, aferin sana." dedim, göz ucuyla ona bakarak. "Çok mu sevindin?" dedi.
"Hıhı, çok sevindim..." dedim, hafif gülerek. "Madem çocukluk aşkındım, beni zaten koruman gerekiyordu."

"Sana çikolata almamı ister misin?" dedi.
"Hıhı, isterim."
"Tamam, beni bekle burada. Hemen şu marketten alıp geliyorum."
"Ben de geleyim mi?" dedim.
Güldü. "Gel." Dedi bende hemen ayağa kalkıp hiç düşünmeden peşine takıldım, küçük adımlarla onun arkasından yürümeye başladım. Adımları benimkilerden çok daha büyük olduğu için çoktan benden öne geçmişti. Ben küçük adımlarla arkasından yetişmeye çalışırken, o rahatça ilerliyordu.

Marketin kapısının önüne geldiğinde ben hâlâ birkaç adım gerisindeydim. Arkasına dönüp beni kontrol etti, sonra kapıyı açıp kenara çekildi.
"Buyur." Dedi ve hafifçe gülümsedi. Ben de gülümseyerek içeriye geçtim. Çikolataların olduğu raflara geldiğimizde durdu. "Seç bakalım çikolatanı." dedi. Çikolatalara biraz bakındım, sonra Ateş'e döndüm. "Madem beni bu kadar iyi tanıyorsun, sen seç bakalım... hangi çikolatayı en çok severim sence?" dedim.

Çikolatalara kısa bir bakış attıktan sonra bir tanesini alıp bana uzattı. "Böyle şeyleri seversin sanırım." dedi. Elindeki çikolata tam da en sevdiğimdi... ama bunu bilmesini istemedim.
"Hayır, sevmem ki ben bunu." dedim hızlıca ve raflardan bambaşka bir çikolata aldım.
"Bunu severim."

Yalan söylediğimi anlamış olmalıydı ki sevdiğim çikolatadan üç tane daha aldı. Ardından, benim "severim" dediğim çikolatadan da üç tane daha sepete koydu. Bir an ona baktım.
"Ne yapıyorsun?" der gibi... O ise hiç bozuntuya vermedi, "Güzelim, başka bir şey ister misin?" dedi. "Hayır." dedim. "Tamam, çıkalım. Çikolatalarını ye, sonra yemek yemeye gideriz."

Kasaya geldiğimizde çikolataları tezgâha koydum ve cebimden para çıkarmaya yeltendim ki Ateş elini uzatıp nazikçe beni durdurdu. Kartını çıkarıp hiç beklemeden ödemeyi yaptı. Marketten çıkar çıkmaz durdum.

"Ama benim çikolatalarımdı... sen niye ödedin ki? Ben kartına atarım, IBAN'ını atarsan." dedim hızlıca. Aslında kendim başkaları için bir şey aldığımda hiç düşünmezdim ama konu benim için harcanan paraya gelince... ailem dışında kim olursa olsun içim hafif gerilirdi. Ateş çikolataları elinde tutarak başını hafifçe yana eğdi. "IBAN'ımı atmam." dedi, net bir sesle.

Ben daha itiraz edecek gibi oldum ama o çoktan adımını arabaya doğru çevirmişti. "Haydi." dedi, kapıyı açarken. İkimiz de arabaya yöneldik. Sessizce bindik. Kapı kapanırken dışarıdaki soğuk hava yerini arabanın içindeki sıcaklığa bıraktı.

Arabaya binince poşeti bana uzattı.
"Al, güzelim." dedi. Gülümsedim.
"Teşekkür ederim." dedim.
"Rica ederim." dedi, gülümsememi izlerken bakışlarını benden ayırmadı.

Poşeti açıp içinden iki çikolata çıkardım. İlk paketi açıp beni izleyen Ateş'e uzattım.
"Al bakalım." dedim.
"Ben yemem." dedi.
"Yemezsen kızarım." dedim.
Bunun üzerine çikolatayı elimden aldı.

Diğer çikolatayı da kendim yemeye başladım.

***

Restorana varana kadar bir an bile susmamıştık. Ateş bana çocukluğumuza dair anıları tek tek anlatmıştı. Bir ara gülümseyerek bana dönmüştü. "Alev'i anlat." demişti. Ama ben "Hayır." diyerek başımı iki yana sallamıştım. "Beni benden dinlemeni istemiyorum. Zamanı geldiğinde senin kendi kendine tanıman gerektiğini düşünüyorum." Şimdi ise restoranda karşılıklı oturuyorduk. Ateş kebap söylemişti kendisine bana da kebap söylemem için uzun uzun ısrar etmişti ama kabul etmemiş, sadece salata istemiştim.

Abim öldüğünden beri doğru düzgün yemek yiyemiyordum. Hayata da eskisi gibi bakamıyordum. Son birkaç haftada dokuz kilo vermiştim. Elli dört kilodan kırk beş kiloya düşmüştüm. Annemlerle abilerim bu yüzden bana sürekli kızıyordu ama bu benim elimde olan bir şey değildi. Beni zayıflatan ben değildim... çektiğim acıydı.

Sadece kilom değişmemişti. Belime kadar uzanan saçlarımı da kesmiştim.. Eskiden sırtıma dökülen saçlarım artık omuzlarımın hemen üzerinde bitiyordu. Aynaya her baktığımda, karşımdaki kız bana biraz daha yabancı geliyordu. Hatta bana göre deliriyor bile olabilirdim. Her gün abimin telefonuna sayısız sesli mesaj atıyor, dakikalarca onunla konuşuyordum. Beni duymayacağını, o mesajları hiçbir zaman dinleyemeyeceğini bile bile... yine de anlatıyordum. Günümün nasıl geçtiğini, canımı neyin sıktığını, kimi özlediğimi... Sanki biraz daha konuşursam bir yerlerden bana cevap verecekmiş gibi.

Her gece rüyalarımda abimin ölümünü yeniden görüyordum. Aynı anı, aynı çaresizlik, aynı acı... defalarca. Bu yüzden bazı geceler hiç uyumamayı tercih ediyordum. Gözlerimi kapatırsam o görüntülerin beni tekrar bulacağını biliyordum.

Zayıflamıştım. Uykusuzluktan ve durmadan ağlamaktan gözlerimin altı koyulaşmıştı. Üstelik makyaj da yapmamıştım. Muhtemelen Ateş'in karşısında oldukça bakımsız görünüyordum. Ama bunu gerçekten umursuyor muydum? Hayır. Benim canımın canı ölmüştü. Böyle bir acının içinde biraz çirkinleşmişim, biraz çökmüşüm... saçlarımı kesmişim... bunun ne önemi vardı ki? ne fark ederdi ki? İçimde taşıdığım acının yanında bunların hiçbir değeri yoktu.

Ateş dalıp gittiğimi fark etmiş olmalıydı. Elini masanın üzerine bırakıp hafifçe bana doğru eğildi. "Şş..." dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle. "Nereye daldın bakalım?" Sesindeki yumuşaklık düşüncelerimin arasından çekip çıkarmaya yetmişti. Gözlerimi ona çevirdim ama birkaç saniye cevap veremedim.

"Hiç... öyle düşünüyordum sadece." dedim, sesim biraz daha kısık çıkmıştı.

Gözlerimi kısa bir an masaya kaçırdım, sonra tekrar ona baktım. Dalgınlığımın fark edilmesi içimde hafif bir huzursuzluk bırakmıştı ama bunu belli etmemeye çalıştım.

Bakışları bir an üzerimde kaldı.

"Yemeğini bitir..." diye ekledi daha alçak bir sesle, "sonra ne düşünüyorsan birlikte düşünürüz." Sesi sanki beni kendine çekip o dalıp gittiğim yerden geri almak ister gibiydi.

Gülümsedim ama sahteydi; ikimiz de farkındaydık.

Ateş bakışlarını benden ayırmadı. Çatalı elime alıp salataya uzandım, ama bir an duraksadım. Midem pek istemiyordu.

Sonunda küçük bir lokma alıp ağzıma attım, yavaşça çiğnedim.

Önümdeki salatayı doğru düzgün yemediğimden şikâyet ediyordu. Ama kendisi de ben yemediğim için kebabından tek lokma yememişti. Sessizce tabağına uzandı. Kebabından bir parça koparıp lavaşa sardı, içine biraz soğan ve maydanoz ekledi. Elindeki lokmayı bana doğru uzatıp gözlerimin içine baktı. Hazırladığı lokmayı bana doğru uzattı. Bakışları gözlerimden ayrılmıyordu. Ben ise bir ona, bir de elindeki lokmaya baktım. "Haydi..." dedi, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılırken. "Aç bakalım ağzını."

"Yok..." dedim, utangaç bir gülümsemeyle. "Teşekkür ederim ama ben salatamı yiyeceğim."
"Salatanı da yersin." dedi, elindeki lokmayı geri çekmeden. "Ama iki marulla doyulmaz. Bunu da yiyeceksin, salatanı da."

"Şu an var ya, tam dizilerdeki Adanalı adam vibe'ı veriyorsun." dedim, gülmemek için kendimi zor tutarak. Kaşını hafifçe kaldırdı. "Ney veriyorum?" dedi. Bu sefer kendimi tutamayarak güldüm. Ateş, güldüğümü görünce bir an durdu. Bakışları üzerimde biraz daha uzun kaldı; sanki o anı kaçırmak istemiyormuş gibi... "Yani şey..." dedim, gülümsememi toparlamaya çalışarak. "Adanalı adam havası var sende. Demek istedim. Sen nereliydin?"

"Doğru tahmin etmişsin, Adanalıyım ama İstanbul'da büyüdüm." dedi. "Ben Adana'ya hiç gitmedim." dedim.
Dudaklarımı büzdüm, hafifçe başımı yana eğdim.
"Belki bir gün sen gezdirirsin bana Adana'yı."

"Gezdiririz tabii ama önce şu lokmayı ye... bunu yersen gezdiririm." dedi. Sözleri yüzümde istemsiz bir tebessüm oluşturdu. Bu kez gülümsemem sahte değildi. Ateş'in elindeki lokmaya baktım, sonra ona... hiç düşünmeden ağzımı açtım. Lokmayı yavaşça aldım, çiğnerken göz ucuyla onu izlemeye devam ettim.

Lokmayı ağzıma götürürken fark etmeden dudak kenarıma kebabın sosundan bulaşmıştı. Ateş bakışlarını bir an oraya sabitledi. Sonra hiç acele etmeden öne doğru eğildi. Parmak ucuyla dudak kenarımı sildi. Hareketi yavaş, dikkatliydi. Ben daha ne olduğunu anlayamadan gözleri gözlerime kaydı. Ardından parmağını geri çekti ama bakışlarını çekmedi. Ben o an ne diyeceğimi bilemedim. Yüzümde istemsiz bir sıcaklık hissettim, bakışlarımı kısa bir an kaçırdım. O ise sanki benim o halimi fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi.

Tam o sessizlik uzayacak gibiyken telefonum çaldı. Masanın üzerindeki ekrana bakınca o an bir şey kırılmış gibi oldu. Gözlerim bir saniyeliğine Ateş'e kaydı. Ateş ise bakışlarını yavaşça çekti... ama o anın izi ikimizde de kalmış gibiydi.

Arayan kişi ❤️'ydi... yani Ata'ydı. Ama en kısa sürede ismini değiştirmeliydim; "abimin arkadaşı Ata Karabey" olarak kaydetmek daha doğru olacaktı. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Efendim, Ata?" dedim telefonu kulağıma götürürken. Ateş'in bakışları telefona kilitlendi. Bir şey demedi ama çenesinin hafifçe gerilmesinden rahatsız olduğu belliydi. Yerinde daha dik oturdu, sanki sohbeti duymuyormuş gibi yapmaya çalışıyordu ama dikkatinin tamamı bende kalmıştı.

"Nerdesin sen, Alev?" dedi Ata'nın sesi telefondan. "Dışardayım." dedim, bıkkın bir tonla. Az önce içimde oluşan o sıcak hislerin yerini hızlıca başka bir şey aldı... tanımsız, soğuk bir boşluk gibi. Sanki hiçbir şey kalmamıştı geriye.

"Dışarıda olduğunu biliyorum, tam olarak nerdesin onu soruyorum. Saat sekiz oldu neredeyse. Abin, senin yanına gelip seni dışarı çıkarmamı söylemişti ama sen ortalıkta yoksun. Akay abinin haberi var mı bundan?" dedi Ata, sesi sertleşerek.

"Akay abime haber vermeyi unutmuşum... birazdan ararım onu. Sen de evine gidebilirsin." dedim, daha net ve mesafeli bir tonla.
Sesimdeki soğukluk istemsizce ortaya çıkmıştı. Konuşmayı uzatmak bile içimden gelmiyordu.
"Alev, hadi bekliyorum. Hızlıca eve gel. Abine söz verdim, zaten bir sürü işi var, aklı başında değil. Bir de biz yormayalım onu, değil mi?" dedi Ata, sesi sert ama kontrolü elden bırakmayan bir tondaydı.

"Abimin nesi var ki bugün de garipti." dedim, kaşlarımı hafifçe çatarak. Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz içimde kısa bir huzursuzluk dolaştı. Bakışlarım bir an boşluğa kaydı. "Eğer şuan eve gelirsen anlatabilirim." dedi Ata. "İyi, tamam geliyorum. Görüşürüz." dedim ve cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım. Gözlerimi kaldırınca Ateş'in bakışlarının üzerimde olduğunu gördüm; bir bana bakıyordu, bir elimdeki telefona.

"Ateş... ben eve gitsem olur mu? Çok acil." dedim, sesim biraz daha yumuşamıştı. "Çok mu acil... Ata denilen o herif mi acil olan?" dedi, sesi daha da düşüp sertleşti. Bakışları bir an bile benden ayrılmadı. Çenesini sıkmıştı, belli etmemeye çalışsa da rahatsızlığı iyice yüzüne vuruyordu. "Ne bu acele Su?" diye ekledi daha kısık bir tonla, kontrolünü korumaya çalışırken bile kıskançlığı saklayamıyordu.

"Yanlış anladın... acil olan Ata değil." dedim.
Neden açıklama ihtiyacı duyduğumu ben de tam bilmiyordum ama içimde bir şey buna gerek olduğunu hissettirmişti.
Ateş'in bakışları üzerimde biraz daha yumuşadı ama tamamen gitmedi; hâlâ temkinli, hâlâ sorgulayan bir hali vardı.

Ateş birkaç saniye sustu. Sonra derin bir nefes
alıp bakışlarını benden çekti. "Ben hadsizlik ettim." dedi, sesi bu kez daha sakindi. "Bana açıklama yapmak zorunda değilsin." Ayağa kalkıp arkasındaki sandalyeyi usulca yerine itti. "Haydi..." dedi, ceketini alırken. "Seni eve bırakayım."

Birkaç saniye öylece durdum.
Ateş sabrını zorlayan bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.
"Ee?" dedi. "Hadi kalk... Ata'yı bekletme. Çok acil ya."
"Ata" derken ismini özellikle vurgulamıştı. Sesindeki alay gizlenmeyecek kadar belirgindi. Ayağa kalktım. Sessizce yan yana arabaya doğru yürümeye başladık. Ben ara ara göz ucuyla ona bakıyordum. O ise bir kez bile bana dönmedi. Bakışları dümdüz önündeydi, yüzü her zamankinden daha ifadesizdi. Sessizliği, az önce söylediği sözlerden çok daha fazla şey anlatıyordu.

***

Yol boyunca arabada sessizlik hâkimdi. Sabahtan beri hiç susmayan biz, son yarım saattir tek kelime etmemiştik. Ara sıra birbirimize göz ucuyla baksak da ikimiz de konuşmaya cesaret edememiştik. Şimdi ise arabasını evimin avlusuna park etmişti. Ona doğru döndüm. "Bugün için teşekkür ederim. Sayende uzun bir aradan sonra ilk defa mutlu hissettim." dedim. İstemsizce gülümsedim. Bakışlarım ise farkında olmadan boynundaki dövmeye kaydı.

Dövmeleri ona ayrı bir hava katıyordu. Bir gün hepsini yakından, uzun uzun incelemeyi istiyordum. "Asıl ben teşekkür ederim. Sayende uzun bir aradan sonra ilk kez gerçekten yaşamak için bir sebep buldum." dedi. Boğazım düğümlendi, fark etmeden yutkundum. Yaşamak için bulduğu sebep... ben miydim? Bu ihtimal bile kalbimin beklenmedik bir şekilde hızlanmasına yetmişti.

"Unutmadan kitaplarını vereyim." dedi ve arabadan indi.
Ben de onun ardından indim. Bakışlarımı etrafta gezdirdiğimde Ata'nın arabasını gördüm. Anlaşılan içeride beni bekliyordu.

Ateş'in arabasından indirdiği büyük bir koliyle ağzım şaşkınlıkla aralandı. Sadece birkaç kitap demişti... koskocaman bir koli dememişti. Ama asıl şaşırdığım şey bu değildi. Kocaman kutuyu hiç zorlanmadan tek eliyle taşımasıydı. Üstelik o koliyi taşırken bile çok yakışıklı görünüyordu. Bana gülümserken yanağında beliren çukurlar... çok tatlıydı. Ya da bana öyle geliyordu. Bir an gereksiz yere kalbim hızlandı. Hemen toparlandım. Abartma, dedim içimden. Ama yine de gözlerimi ondan çekemedim.

"Hani birkaç kitap almıştın?" dedim, kaslarından gözümü alamadan. "Bunlar birkaç mı?" diye kaşımı kaldırdım. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Abartıyorsun," dedi rahatça. "Sadece biraz sayılarda artış oldu."
"Biraz mı?" dedim, gülmemek için kendimi zor tutarak. Koliye baktım, sonra tekrar ona. "Bunu tek elle taşımana mı şaşırayım, yoksa 'birkaç kitap' dediğine mi?"

Koliye baktı. "Bunlar tek elle taşıyamayacağım kadar ağır değiller," dedi rahatça.
Kaşlarımı kaldırdım. "Tabii... bana da hafif gibi geldi zaten," dedim.
Gözlerimin içine bakıp gülümsedi.
"Ateş..." dedim, ne diyeceğimi tam bilemeden.
Gözleri anında bana döndü. "Hmm?"
Bir an duraksadım. "Gerek yoktu bu kadarına," dedim daha yumuşak bir sesle.
Kısa bir an sustu, sonra hafifçe gülümsedi. "Benim için vardı," dedi.

Kalbim yine gereksiz yere hızlandı.

"Gerçekten yoktu. Biliyorum, beni bu rezil perişan halimden çıkarıp mutlu etmeye çalışıyorsun. Kitaplar da bunun için ama... gerek yok işte. Sonuçta beni mutlu etmek senin görevin değil."
Bir an nefes aldım, gözlerimi ondan kaçırdım. "Üstelik biz doğru düzgün tanışmıyoruz bile. İki gündür tanıdığın bir kız için fazla çabalamıyor musun?" dedim. Sonra tekrar ona baktım. "Bu ilgin tüm kadınlar için mi... yoksa bana mı özel?"

"Biz iki gündür tanışmıyoruz," dedi sakin ama net bir sesle. Bir adım daha yaklaştı. "Sen doğduğunda seni ilk kucağına alanlardan biriydim."
Gözlerimi kaçırdım. "Biliyorum," dedim kısaca.
Bir an sustu. "Biz... tam on sekiz senedir tanışıyoruz."
Kaşlarımı hafifçe çattım. "Biliyorum Ateş," dedim bu sefer daha net. "Yani Sonat anlattı... onun dışında ben hatırlamıyorum bile. Ama zaten ben o kısmı saymıyorum."
Nefes aldım, bakışlarımı ona çevirdim.

"Sen Su'yu tanıyorsun, Alev'i değil. Ben çok değiştim. Sandığın gibi biri değilim. Senin o tanıdığın beş yaşındaki kız çocuğu değilim."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Değişen hâlinle de yeniden tanışırız, sorun yok." Sesi sakin ama kararlıydı. Bir an durdu. "Ama senin bende ki yerin... iki gündür tanıştığım herhangi bir kızdan çok daha fazlası. Bunu bil."

"Anladım bunu zaten," dedim.
Bakışları bir an sertleşti.
"Anladıysan bunu söyleyip durma o zaman, Su..." dedi. "Bendeki yerini biliyorsan bunu bu kadar küçümseme."
Sözleri beklediğimden daha ağır oturdu. Gözlerimi kaçırdım.
"Ben küçümsemiyorum," dedim daha kısık bir sesle.
"Küçümsüyorsun ama sana benim için ne kadar değerli olduğunu ispatlayacağım," dedi.
Aramızda ince bir sessizlik gerildi. Ne geri çekilebiliyordum... ne de bir adım daha yaklaşabiliyordum.

"Anlamadığım bir şey var..." dedim, sesim bu kez daha yavaş, daha kırılgandı. Gözlerimi ondan kaçırmadan konuştum. "Sende niye bu kadar değerliyim ben?" Nefesim takıldı. "Ben seni hatırlamıyorken... sen neden her gün mezarıma çiçek bıraktın? Hiç sıkılmadan... hiç
vazgeçmeden..." Sözlerim kendi kulağıma bile ağır geldi. "Ya da..." dedim, sesim ince bir çizgiye dönüştü. "Neden beş yaşında ölen bir çocuğu bırakıp hayatına devam etmedin?" Yutkundum.

"Tamam, çocukluk aşkı dedin ama sonuçta çocukluk aşkı dediğin şey... büyüyünce ya biter ya da tamamen değişir. Yani kalıcı bir şey gibi düşünmüyorsun, değil mi?" dedim.
"Hani dedin ya... ben öldükten sonra hayatının bir anlamı kalmamış." Gözlerim onunkilere kilitlendi. "Neden?" diye fısıldadım. "Ateş Kandemir... ben vazgeçemeyeceğin kadar kim oldum senin için?"

Dudakları aralandı ama konuşmadı.
Sanki bir şey söyleyecekti ama vazgeçti. Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra tekrar araladı. "Hiç kimse..." dedi. Koliyi kapının önüne bıraktı, sonra bana döndü. "Koli ağır. Abilerinden birine söyle, içeri onlar götürsün. Sen taşıma, elin ağrır."

"Ağır değil dememiş miydin?" dedim kaşımı kaldırarak. "Benim için değil," dedi. Bir an sustu, sonra hafifçe başını eğdi. "Neyse... sana iyi akşamlar. Benim işlerim var, gideyim artık."

"Ne işin var ki?" dedim. İçimden hemen kendime çıkıştım. Sanane Alev, sanane!

"Karakola gideceğim," dedi hiç sorgulamadan.
Onun bana çıkışıp "sanane" demesini beklerken, onu sorgulamamı hiç garipsememişti.
"Sebep?" dedim. Keşke "sanane" deseydi de susabilseydim. Ama adam kibardı, "sanane" demek yerine "Komiserim ben." diye açıkladı.
"Gerçekten mi?" dedim şaşkınlıkla.
"Gerçekten," dedi beni taklit ederek.
Gözlerimi devirdim. Adam kibar değil, gıcıktı.

"Peki... senin işlerin çok mu uzun sürüyor? Yani yanlış anlama, ben komiserliği falan merak ederim de o yüzden şey ettim... ama tabii söylemeyebilirsin. Ben biraz saçmaladım sanırım."

"Sakin ol," dedi hafif bir gülümsemeyle. "Saçmaladığın yok. İstediğin kadar soru sorabilirsin. İşlerim genellikle uzun sürer. Bazen gece çok geç saatlerde eve dönerim... bazen de hiç dönmem." Kaşlarım çatıldı. "Ailen merak etmiyor mu? Hep dışarıda mısın? Özlemiyorlar mı seni?" dedim. Bir an duraksadım. "Ben çok özlerdim..." dedim istemsizce. Sonra hemen toparladım. "Yani şey... bir çocuğum olsaydı, o anlamda dedim... şey ettim." Sustum. Kendi sesim bile bana garip gelmişti.

Ateş'in gözlerinde anlamlandıramadığım bir durgunluk belirdi.
"Bilmem," dedi kısık bir sesle. "Hiç sormadım."
"Nasıl yani?" dedim. Bakışlarını bir an benden kaçırdı. "Çok uzaktalar," dedi. "Soru sorabileceğim kadar yakınımda değiller."

İçimde bir şey hafifçe sızladı.
"Ha... anladım," dedim. Ama aslında pek de anlamamıştım.

Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Ne o devam etti... ne ben bir şey diyebildim. Sadece karanlık, olduğumuz yerin üstüne biraz daha çöktü.

Birkaç saniyenin sonunda konuştum.
"Tekrar teşekkür ederim... bugün beni çok mutlu ettin, Ateş Kandemir." Üç adım daha attım ve aramızdaki mesafeyi tamamen kapattım. Kollarımı beline dolayarak ona sarıldım.

O da hiç beklemeden kollarını bana doladı ve sarılışıma karşılık verdi. "Sen gülümse yeter... biz seni güldürmek için gerekirse sirk bile oluruz, sorun değil."

Yavaşça geri çekildim. Tam "görüşürüz" diyecektim ki Ata'nın sesi beni yerimde durdurdu. "Alev! Bu saate kadar hiç tanımadığın bir yabancı erkekle mi birlikteydin?"

Bakışlarımı Ataya çevirdiğimde sinirli görünüyordu. Tekrar Ateş'e baktığımda ise Ata'ya nefretle baktığını gördüm. Ata yanımıza geldiğinde, bir anda kendimi iki tarafın ortasında buldum. Bir yanımda Ateş, diğer yanımda Ata vardı. Birbirlerine nefret dolu bakıyorlardı. Ben ise ikisinin arasında sıkışıp kalmıştım.

"Bu saate kadar yabancı bir adamla ne yapıyordun, Alev?" dedi Ata, gözlerini Ateş'ten ayırmadan. "Ata, o yabancı değil..." dedim ama cümle havada kaldı. Ata başını hafifçe eğdi.
"Değil mi? İki gün önce tanıdığın biriyle ne farkı var o zaman?" Cevap veremedim. Ateş'in çenesi sıkıldı. Tek bir adım bile atmıyordu ama ortamı dolduran öfke onundu. "Gördün mü?" dedi Ata, kısa bir gülüşle. "Sen bile emin değilsin." O an Ateş hareket etti. Bir anda Ata'nın kolunu yakaladı ve ters çevirdi. "Bir daha onunla böyle konuşma," dedi, sesi kısık ama tehditkârdı. "Sınırını bil."

"Ateş, bırak!" dedim sertçe.

Ateş'in bakışları bir an bana takıldı. Sonra Ata'nın kolunu daha sert sıkıp kulağına eğildi ve ne söylediğini duymadığım birkaç kelime fısıldadı. Ata'nın yüzü bir anda gerildi. Ateş, hiçbir açıklama yapmadan onu sertçe bıraktı. "Sana bunun hesabını soracağım!" dedi Ata, dişlerinin arasından. Ama Ateş onu duymuyordu bile. Dikkati tamamen bendeydi. Ben ise ona baktım. Hayal kırıklığı... ve içimi rahatsız eden bir tiksintiyle. Hızla Ata'ya döndüm. Kolundaki kızarıklığı görünce kaşlarım istemsizce çatıldı. "İyi misin?" diye sordum. Cevap beklemeden başımı kaldırdım.

Ateş hâlâ bizi izliyordu. Bir an... göz göze geldik.Birşey söyleyecektim. Ama o benden önce hareket etti. Hiçbir şey söylemedi. Sadece arkasını döndü. Hızlı, sert adımlarla arabasına yürüdü. Kapıyı açtı. Bir saniye bile durmadı. Direksiyona oturur oturmaz kontağı çevirdi. Motorun sesi bir anda geceyi yardı. Araba öne fırladı. Lastikler zemine sertçe sürtündü. Ve Ateş... tek bir kez bile arkasına bakmadan hızla uzaklaştı.

Elimi alnıma vurdum. "Of... of..." dedim. Ona öyle bakmamalıydım. Beni korumak için yapmıştı üstelik... sabahtan beri sadece mutlu olayım diye uğraşmış, beni gezdirmiş, bana kitaplar almıştı. "O vahşi herif gitti diye üzülmedin değil mi?" dedi Ata, gözlerini kısmıştı. "Ona bir daha 'vahşi' deme!" diye çıkıştım. Sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı. Ona öyle dememeliydi... bunu hak etmiyordu. "O herifi savunma," dedi dişlerini sıkarak. "Abimin arkadaşı olman bana karışabileceğin anlamına gelmiyor. Kiminle gezeceğime, kimi savunacağıma ben karar veririm."

"Ayrıca sen abimi anlat... Ne olmuş, derdi ne yani?"
"Bilmiyorum," dedi. Kaşlarımı çattım.
"Eve gelirsem söyleyeceğini söylemiştin," dedim.
"Gelmen için yalan söyledim," dedi, umursamaz bir rahatlıkla.

"Afferin sana!" dedim öfkeyle ve arkamı dönüp eve doğru yürüdüm. Onunla konuşacak hiçbir şeyim kalmamıştı.

***

Odamda yatağımda öylece uzanmış, duvara bakıyordum. Aşağıda annemler ve kuzenlerim vardı ama abim öldüğünden beri onlarla eskisi gibi konuşamıyor, gülemiyordum.

Anneme babama abilerime de kuzenlerime de karşı içimde garip bir utanç vardı. Abim gözümün önünde vurulmuştu... ve ben hiçbir şey yapamamıştım. Onu kurtaramamıştım bile. Belki de bu yüzden bana kızgınlardı.

Kapının tıklatılmasıyla düşüncelerimi bir kenara bıraktım.

"Gel," dedim.

Kapı yavaşça açıldı. İçeri annem girdi. Sessizce yanıma yaklaştı, kapıyı kapattıktan sonra hiç konuşmadan yatağın kenarına oturdu. Bir an bana baktı... sanki nasıl yaklaşacağını bile tartıyordu. Sonra usulca yanıma uzandı. Elini saçlarıma götürdü, yavaş yavaş okşamaya başladı. O dokunuş bile içimde bir şeyi sızlattı.

"Güzel kızım benim..." dedi çok kısık bir sesle. Boğazı düğümlendi. Bir an durdu, nefes aldı. "Alev..." dedi sonra. "Annem... bak güzelim... böyle olmaz." Sesi titredi. Kendini toparlamaya çalıştı ama başaramadı. "Yemek yememek... kimseyle konuşmamak... içine kapanmak..." dedi, kelimeleri bile ağırdı. "Ben seni böyle büyütmedim. Sen benim biricik güçlü kızımsın." Bir an sustu. Gözleri doldu ama ağlamamaya direndi. "Hepimiz acı çekiyoruz," dedi bu kez daha düşük bir sesle. "Azad benim oğlumdu... benim de içim yanıyor. Her nefes alışımda eksiliyor bir şey içimden." Elini saçlarımdan indirmedi. Sanki bıraksam kaybolacağım diye korkuyordu.

"Ama kızım..." dedi, sesi daha da kırıldı. "Ben seni de kaybetmek istemiyorum." Bir an gözlerime baktı, uzun uzun... "Sen susunca ev susuyor... sen yemeyince soframız eksiliyor... sen gözümün içine bakmayınca ben kendimi yetememiş hissediyorum." Yutkundu. "Gençsin sen... güleceksin, yaşayacaksın. Abin de bunu isterdi. Ama sen böyle kendini bırakırsan... ben ne yaparım?" Parmakları yanağıma dokundu, çok hafif. "Bak..." dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. "Zayıflamışsın... gözlerin çökmüş... geceleri uyuyamıyorsun biliyorum." Başını hafifçe eğdi. "Ben annenim yavrum... senin acını da taşıyorum, kendi acımı da. Ama en çok da seni böyle gördükçe korkuyorum."

Ona sıkıca sarıldım. "Anne... korkmana gerek yok. İyiyim ben," dedim. Sesim güçlü çıkmaya çalışsa da cümlemin sonu kırıldı. Annem bir an hiç hareket etmedi. Sonra kolları daha sıkı sardı beni. Saçlarımın arasına saklanan nefesini hissettim.

"İyi değilsin..." dedi çok kısık bir sesle. Başımı hafifçe geri çektiğinde gözlerinin dolduğunu gördüm. Ama ağlamadı... sadece bakışları titredi.Bir an sustu. Gözleri yüzümde dolaştı. Yutkundu, Elini yanağıma koydu, başparmağıyla hafifçe okşadı. Gözlerinden bir damla yaş kaçtı ama hemen sildi, görmememi ister gibi. "Benim kızım böyle olmaz..." dedi. "Böyle susmaz... böyle içine atmaz..."

"Anneciğim... içime atmıyorum, merak etme," dedim, hafif bir gülümsemeye çalışarak. "Sadece çok uykum var. Yarın konuşsak olur mu?" Annem yüzüme uzun uzun baktı, sanki sözlerime değil gözlerime inanıyordu. İç çekti, saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Peki..." dedi istemeyerek. "Ama bana söz ver, yarın gerçekten konuşacağız." Başımı hafifçe salladım. "Tamam anne." Alnıma usulca bir öpücük bıraktı. Gözleri hâlâ doluydu. "İyi geceler güzel kızım..." Kapıya yürürken birkaç kez daha arkasını dönüp baktı. Sanki çıkarsa beni kaybedecekmiş gibi. Sonunda kapıyı sessizce kapattı. Odanın sessizliği tekrar üzerime çöktü.

"Kaldık yine tek başımıza..." diye mırıldandım. Tam o anda telefon çaldı. İrkildim, hızla elime alıp ekrana baktım. "Yaroşum 🫶🏻" Bir an sadece baktım. Ne alakaydı bu? Yaptıklarından, söylediklerinden sonra hangi yüzle arıyordu beni? Kaşlarım sertçe çatıldı. Sinirle telefonu açtım.

"Ne diye arıyorsun beni, Yaren?" dedim.

"Ben sanırım çok büyük bir bok yedim... ama pişmanım..." dedi. Sesinden ağladığı belli oluyordu. İçim acıdı ama mesafemi korudum.

"Pişmanlığın umurumda bile değil, kapatıyorum." dedim buz gibi bir sesle.

"Alev, kapatma yalvarırım dinle..." dedi hızla ve devam etti: "Benim senden başka kimsem yok. Babam zaten hiç yoktu, annem desen beni zerre umursamadı. Haklısın, yaptığım şey çok kötüydü ama ben... seni gerçekten çok sevdim. Yemin ederim, çok sevdim. Sen benim kardeşimdin. Azad'ın cenazesinde yanına gelmek istedim ama utandım, gelemedim. Sanırım seni kıskandım. Sen öz değildin ama herkes seni seviyordu. Baban, annen, abilerin... Peki ya ben? Öz evlat olduğum hâlde ne annem sevdi beni ne de babam yanımda oldu."

Yutkundu. "Dolunaylar da annemin yaptıklarının cezasını bana kesti. Bir tek sen beni yargılamadan sevdin. Ama ben senin mutluluğunu kıskandım. Senin gibi olmaya çalıştım. Sonra Ata'ya olan aşkını öğrendim. Nasıl oldu bilmiyorum ama Ata'ya karşı bir şeyler hissetmeye başladım. Belki de yine sana özendim. Kaç gündür iyi değilim. İlaç kullanıyorum. Sen yoksun... ve yokluğun sandığımdan daha çok acıtıyor. O gün söylediklerimin hiçbiri sana değildi. Öfkem hep ailemeydi ama acısını senden çıkardım. Her şeyi ben mahvettim. Özür dilerim, kardeşim... beni affeder misin?"

Gözümden akan yaşları hızla sildim.

"Seni affedemem. Ben seni kardeşim bildim ama senin yaptıkların benim affedebileceğim şeyler değil, Yaren. Bil ki her şeye rağmen bendeki yerin hâlâ ayrı... ama içimde sana karşı büyük bir kırgınlık, hatta nefret de var. Haklısın, seni yargılamadan seven tek kişi bendim. Peki... buna rağmen bana bunu neden yaptın?"

Ağlama seslerinden başka bir şey duymayınca derin bir nefes aldım.

"İyi geceler... kardeşliğimizi kendi elleriyle mahveden eski arkadaşım. Kendine iyi bak... ve bir daha beni arama." dedim ve telefonu kapattım.

Az önce, Yaren'le aramızdaki son bağ da kopmuştu.

Hiç belli etmemiştim ama ben Atayı kaybetmekten çok Yaren'i kaybettiğim için üzülmüştüm. Yaren'i herkese karşı korumuştum, onun yüzünden defalarca kuzenlerimle tartışmıştım. Onun annesi gibi olmadığını savunup durmuştum... ki bunu hâlâ da savunurdum.

O bana yaptıklarına rağmen annesi gibi değildi. O, annesinin kopyası değildi. Hatalıydı ama annesi gibi korkunç biri değildi. Az önce beni arayıp söyledikleri de bunun en büyük kanıtıydı.

Beni sevdiğini biliyordum... ama bu, onu affedeceğim anlamına gelmiyordu. Onu kaybettiğim için çok üzgündüm. Ama bu... acıyı ikimizde haketmiştik. O bana ihanet ederek. Ben ise salakça ona güvenerek bu acıyı haketmiştim.

Telefonumu tekrar elime alıp Azad abimle olan mesajlara girdim. Asla cevap vermeyeceğini bildiğim halde parmağımı ekrana bastırıp ona sesli mesaj atmaya başladım. Bunu öldüğünden beri sürekli yapıyordum; benim kaçışım, alışkanlığım buydu. Cevap vermeyeceğini çok iyi biliyordum. Abimin telefonu odamdaki çekmecede öylece duruyordu. Oradan bana hiçbir zaman bir cevap gelmeyecekti, ölü bir insan cevap veremezdi. Ama yine de... dışarıdan tam bir delilik gibi görünen bu şey, içimde garip bir şekilde nefes alabilmemi sağlıyordu.

"Abi... bugün ne oldu biliyor musun?" dedim, sesim titriyordu. "Sen öldükten sonra ilk defa okula gittim. Normalde Akay abilerim beni alacaktı, sonra da senin yanına, mezarlığa gelecektik..." Derin bir nefes aldım. "Ama bir şey oldu abi. Bilmiyorum... içime oturan bir şey. Akay abim bir garipti, eve de gelmedi. Aradım, açmadı. Altan abimden de ses yok..." Parmaklarım dizlerimin üzerinde sıkıldı. "Onlar gelmeyince Ateş geldi... hani şu çocuk." İstemeden dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Bana çocukluğumuzu anlattı. Kitaplar aldı. Ben..." dedim, gözlerim dolarken bile gülümsedim. "Uzun zaman sonra ilk defa gerçekten mutlu oldum abi." Gülümsemem bir anda kayboldu. "Sonra ben her şeyi yine mahvettim." Yutkundum. "Ata yüzünden Ateş'e kötü davrandım. Oysa o beni korumaya çalışıyordu. Ben ise... salak gibi onu kırdım. Oda çekti gitti." Gözyaşlarım yeniden hızlandı."Sonra Yaren aradı. Ağlıyordu. Özür diledi... ama affedemedim." Başımı dizlerimin üzerine koydum.

"Abi..." dedim, sesim artık fısıltıdan ibaretti. "Ben seni çok özlüyorum." Omuzlarım sarsılarak ağlamaya başladım. "Sen gittiğinden beri çok kötüyüm neden gittin ki kalsan olmaz mıydı."

Başıma aniden giren bir sancıyla inledim. Elimi refleksle şakağıma götürdüm, gözlerim istemsizce kısıldı. Bir an her şey bulanıklaştı, sanki sesler bile uzaklaştı. "Of..." diye dişlerimin arasından zorla bir nefes verdim. Bir süre olduğum yerde kıpırdamadan kaldım, sancının geçmesini beklerken içimden geçen her şey de bir anlığına sustu.

Mutfaktan baş ağrım için ilaç almak üzere yavaşça ayağa kalktım ve hızlı adımlarla aşağı indim. Evde tuhaf bir sessizlik vardı... fazla sessiz. Salona yaklaşınca adımlarım yavaşladı.
Işıklar açıktı ama kimse yoktu. Bir an olduğum yerde kaldım.
Saatlerdir odamdaydım... kuzenlerim çoktan gitmişti zaten. Ama annemler bu saatlerde hep salonda olurdu. Abimler gelmeden de kolay kolay uyumazlardı. Bir şey ters gibiydi. Bakışlarım masaya kaydı.

İki kahve fincanı duruyordu. Annem ve babamın... Ama onlar yoktu. "Anne! Baba! Nerdesiniz?" diye seslendim ama evden çıt çıkmadı. Başım zonklayınca mutfağa geri dönüp hızlıca bir ağrı kesici aldım, suyla birlikte yuttum. Elim hâlâ titriyordu. Sonra annemlerin odasına koştum. Kapıyı tıklattım. Cevap yok. Bir daha... Sessizlik. Kapıyı yavaşça açtığımda oda bomboştu. Kimse yoktu. Bir şey olmuş olamazdı... değil mi? Abimler... onlara bir şey mi olmuştu da o yüzden mi gitmişlerdi?

Kalbim hızlanırken kendi odama doğru koştum. İçimdeki korku büyüyordu. Odaya girer girmez yatağın üzerindeki telefonu kaptım. Annemi aradım. Aşağıdan telefonun çalma sesi geldi.
Donup kaldım. Telefonunu evde unutmuştu.
Babamı aradım hemde defalarca ama telefon açılmadı.

Aniden art arda çalan kapı ziliyle irkildim.

Annemlerin gelmiş olma ihtimaliyle merdivenleri neredeyse uçarcasına indim. İçimdeki tek umut kapının ardında annemlerle babamın olması ve kimseye birşey olmamış olmasıydı. Elim titreyerek kilidi çevirdim, kapıyı hiç düşünmeden açtım.

Karşımda duran kişi... Annem değildi. Babam da değildi. Bir an donup kaldım. Kaşlarım istemsizce çatılırken dudaklarımdan şaşkın bir fısıltı döküldü.

"Sen..." dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. "Ne işin var senin benim evimin önünde?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…