6. bölüm · Yalanların Ötesinde
Kan ve Sessizlik
İnsan değişir miydi?
Yoksa zamanla kendi benliğini mi bulurdu?
Değişmek kötü müydü, yoksa iyi mi?
İnsan neden değişirdi?
Fazla acıdan mı?
Mutsuzluktan mı?
Her şey değiştiği için mi insan kendini değiştirmeye zorlar?
Yoksa değişmek bir kurtuluş gibi geldiği için mi?
İnsan değişirdi. Bu değişim iyi de olabilirdi, kötü de.
Peki insan istemeden, fark etmeden değişir miydi?
Değişirdi...
İnsan değiştiğini anlar mıydı?
Yoksa bunu yalnızca dışarıdan bakan biri mi görebilirdi?
Kolumun cimciklenme hissiyle gözlerimi yavaşça araladım.
Karşımda gördüğüm kişiyle dona kaldım.
Karşımda kendi küçüklüğüm duruyordu.
Elinde küçük, krem rengi bir ayıcık vardı.
Ama ayıcığın üzerinde kan lekeleri vardı.
Küçük Alev'in beyaz elbisesinin karın kısmı da kana bulanmıştı.
O kulübede amcası karnını bıçakla yaralamıştı.
Sonrasında yarası hiç düzgün iyileşmemişti.
Çünkü iyileşmesine izin vermezlerdi.
Kanaması ne zaman dursa, karnına yeniden darbe alırdı.
Altı yaşında olmasına rağmen inatla hayata tutunmaya çalışıyordu.
Ona baktım...
Karşımda kendi küçüklüğüm vardı ama yine de içim acıdı.
Gözlerim doldu.
Altı yaşında bir çocuk bu kadar işkenceye nasıl dayanabilirdi?
Daha doğrusu... ben buna nasıl dayanmıştım?
Sanki bana bir şeyler olmuştu.
Öz ailemin yaşadıklarını öğrenmemle birlikte geçmişe geri dönmüştüm.
Korkular, kabuslar... hepsi geri gelmişti.
Bu bir kabustu. Korkunçtu.
Ama bunun bir kabus olduğunu biliyordum. Hissediyordum.
Son günlerde gördüğüm kaçıncı kabustu bu, bilmiyorum.
Ama bu sefer farklıydı.
Bu kez kendi küçüklüğüm yanımdaydı.
Ben yatakta uzanıyordum.
O ise hemen yanı başımda oturmuştu.
Bana nefretle bakıyordu.
"Mutlu musun?" dedi çocuk sesiyle.
Kendi küçüklüğüm...
Sadece
"Ne?" diyebildim.
"İkizimiz Can senin yüzünden yok," dedi.
"Ölmüş bile olabilir.
Ama sen burada yeni ailenle mutlu mesut yaşıyorsun."
Gözleri doldu ama sesi sertti.
"Bencilsin... hem de çok bencilsin.
Senden nefret ediyorum.
Senin yüzünden ailemden ayrı kaldım."
"Benim yüzümden değil!" diye bağırdım.
"Suçlu o çok sevdiğin amcan!"
"Sensin aptal!" dedi kaşlarını çatarak.
Hiç durmadan konuşmaya devam ettim.
"Ayrıca bizim ailemiz Dolunay ailesi.
Onlar için canımı bile veririm.
Biz Su değiliz.
Biz Alev'iz.
Alev Dolunay!"
"Hayır!" diye karşı çıktı.
"Bizim adımız Su.
Bizim ailemiz Öztürk ailesi.
Biz Su Öztürk'üz."
"Aptalsın!" diye bağırdım.
Sesimin yüksekliğiyle bir an irkildi ama geri çekilmedi.
"Sen de bencilsin," dedi bu kez daha sessiz,
ama daha acımasız bir tonla.
Bir an duraksadı.
Gözleri karardı sanki.
"Nefret ediyorum senden!" diye bağırdı.
O an anladım...
Kendi çocukluğumun bile nefret ettiği birine dönüşmüştüm.
Evet... değişmiştim ben.
Peki gerçekten bencil miydim?
Yanımdan kalktı.
Yavaşça arkasını döndü ve yürümeye başladı.
"Nereye gidiyorsun?" dedim.
"Cehenneme gidiyorum. Ben ve Can'ın cehennemine. Geç kalırsam amcam parmağımı keser," dedi.
Göğsüm sıkıştı.
"Gitme..." dedim ve elimi ona doğru uzattım.
"Gitme. Yanımda kal. Sana zarar verir."
"Kalamam. Ben henüz senin kadar bencil değilim. Can'ı orada bırakamam," dedi.
Ve bir anda kayboldu.
Tam o anda yüzüme su döküldü.
Gözlerimi ovaladım ve yavaşça araladım.
Karşımda Akay abim duruyordu.
"Günaydın küçük mikrop," dedi ve saçlarımı karıştırdı.
Yanağımı ısırdı, ardından kafama hafifçe vurdu. Canımı yakmıyordu ama sinir ediyordu. Ben de onun kafasına vurdum.
"Abicim, görüyorum da zorbalıklarına son gaz devam ediyorsun," dedim gözlerimi devirerek.
"Zorbalamazsam özlüyorsun mikrop," dedi ve yastığı kafama geçirdi.
Ben de yastığı alıp ona fırlattım.
"Abi, mikrop deme bana," dedim oflayarak.
"Tamam tamam, mızmızlanma. Kalk artık, okula geç kalacaksın," dedi.
Üzerindeki şık takımı fark edince kaşlarımı kaldırdım.
"Vay be. Yakışıklı abime bak. Nereye böyle? Kezban modundan çıkıp baya şık olmuşsun," dedim gülerek.
Aslında evdeki en kötü hâliyle bile yakışıklıydı ama bu onu zorbalamayacağım anlamına gelmiyordu.
Ukala bir bakış attı.
"Ben etek giysem bile dünyanın en yakışıklı adamıyım. Kıskandın tabii," dedi.
"Çirkin mikrop."
"Sensin çirkin mikrop," dedim ve yastığı tekrar fırlattım.
"Cık cık," diyerek kınayıcı bir bakış attı.
"İnsan abisine saldırır mı hiç?"
"Abi iyi misin? Alt tarafı yastık attım."
"Ben aşağıdayım. Sen de çabuk gel mikrop hanımefendi," dedi kapıya yönelirken.
"Benim gibi bir güzele mikrop dersen taş olursun haberin olsun," dedim saçımı savurarak.
Arkasını dönüp ukala bir sırıtış attı.
"Taş gibiyim zaten," dedi ve odadan çıktı.
Annemler abimi fazla mı şımartıyordu acaba?
Hayır...
Bu kesinlikle doğuştan gelen bir egoydu.
Bakışlarım az önce kabusumda gördüğüm, kendi küçüklüğümün kaybolduğu yere takıldı.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Elimi göğsümün üzerine koydum.
Haklı mıydı?
Ben gerçekten bencil miydim?
Mutlu olmamam mı gerekiyordu?
Annemin sesi düşüncelerimi böldü.
"Alev kızım! Okula geç kalıyorsun, hadi!"
Bir anda kendime geldim.
Hemen ayağa kalktım ve dolabıma doğru yürüdüm.
Kapısını açıp eğildim.
İçinden pembe bir kutu çıkardım ve kapağını açtım.
İçindeki krem rengi, üzerinde kan lekeleri bulunan ayıcıkla göz göze geldim.
Elime aldım. Baş parmağımı, ne kadar yıkasam da çıkmayan kan lekelerinin üzerinde gezdirdim.
O kanlardan tiksinmedim ama midem burkuldu.
Bu ayıcığın üzerindeki kan... altı yaşındaki bana aitti.
Peki Can'dan da bu kadar kan akmış mıydı?
İçimi keskin bir suçluluk duygusu kapladı.
İkizim neredeydi?
O ölmüş bile olabilirdi...
Ben ise burada mutlu bir hayat yaşıyordum.
Gözlerim doldu.
Yaşlar sessizce aktı.
Ellerim titredi. Bir an nefes almak bile zor geldi.
Bazen insan kendinden kaçar.
Kendinden utanır.
Var olmayı bile hak etmediğini düşünür.
İşte tam o andaydım.
Aldığım her nefes fazlalık gibi geliyordu.
Ayıcığı titrek ellerle yerine bıraktım. Kutuyu kapatıp dolaba geri koydum.
Üniformamı çıkarıp hızlıca giyindim.
Makyaj masasına geçtim. Çok kapatıcı olmayan ama bana yeten kapatıcımı göz altlarıma sürdüm. Üzerine pudra geçtim. Şeftalimsi allığımı uyguladım. Göz içime hafifçe kahverengi kalem çektim ve maskaramı sürdüm.
Hafif ama belirgin bir makyajdı.
Saçlarımı dağınık bir topuz yaptım ve odadan çıkıp aşağı indim.
Ama gördüğüm kabuslar hâlâ zihnimde dolaşıyordu.
Normalde bu kadar kabus gören biri değildim.
Merdivenlerden iner inmez Azad abimi gördüm. Çoktan hazırlanmıştı. Hatta neredeyse evden çıkmak üzereydi.
"Günaydın fındığım," dedi ve alnıma küçük bir öpücük kondurdu.
"Günaydın yakışıklı hukukçu abim," dedim ve saçlarını karıştırdım.
"Kız, karıştırma saçlarımı. Çirkin olacağım sonra, kimse beğenmeyecek. Evde kalacağım," dedi gülerek.
"Merak etme abicim, saçın karışınca daha yakışıklı oluyorsun," diye karşılık verdim.
Çocukluğumdan beri Azad abimin saçlarının düzgün durmasına tahammül edemezdim. Hemen gidip saçlarını karıştırırdım. Onları ilk tanıdığım zamanlar hiç konuşmazdım ama zaman içinde, ilk başta Altan abim olmak üzere, hepsiyle teker teker konuşmaya başlamıştım.
Azad abimle konuşmadığım dönemlerde bile yanına gidip saçlarını karıştırırdım.
Ne yapayım? Ona karışık saç yakışıyordu işte.
"Benim fındığım bana böyle yakıştırıyorsa, saçlarım artık böyle olacak," dedi ve bana sarıldı.
"Fındığım, ben şimdi işe gidiyorum. Seni okuldan ben alırım, yolda da işimle ilgili merak ettiklerini anlatırım sana," dedi ve yavaşça geri çekildi.
"Ha bu arada, unutmadan küçük baş belası... okulu yakmak yok, karakola düşmek yok, disiplinlik olmak yok, okulda birini dövmek, kavga etmek, özellikle de Gurur'u boğmak yok. Tamam mı?" dedi Azad abim.
Abartıyorlardı... Altı üstü yedi kere disiplinlik oldum, Gurur'u iki defa boğdum, bin kere daha boğmaya çalıştım ama başaramadım. Okulda birkaç kişiyi pataklamış olabilirim... Ha bir de beş altı defa karakola düşmüş olabilirim. Ama karakola düşmemin suçlusu Gurur piçiydi. Onu şu an iki kez daha boğasım gelmişti.
Ama sonuç olarak çok da bir şey yapmamıştım. Abartıyorlardı.
Ha bir de bir kere okulu yakmıştım. Daha doğrusu yanlışlıkla olmuştu. Eski okulumu... Ortaokul sekizinci sınıftayken arkadaş grubumla yanlışlıkla okulu yakmış bulunmuştuk. Ama çatısı dışında çok da yanmamıştı yani...
"Tamam abicim, uslu uslu okula gidip döneceğim." Yanağına bir öpücük kondurdum.
"Hadi görüşürüz abişkom, iyi işler diliyorum. Kendine çok iyi bak."
"Sana da iyi dersler, aferin sana uslu fındık," dedi Azad abim. Ben çoktan mutfağa geçmiştim, o da evden çıkmış olmalıydı.
Annem mutfakta menemen yapıyordu. Hemen gidip arkasından sarıldım.
"Günaydın annişim," dedim neşeyle.
"Günaydın annem," dedi annem ve yanağımdan öptü.
Geri çekildim. Bakışlarım masaya kaydı. Annem mükemmel bir kahvaltı hazırlamıştı. Bizim evde genelde kahvaltıyı annem, öğle ve akşam yemeklerini babam yapardı. Bazen de abilerim ya da ben hazırlardım.
"Yardım ister misin anneciğim?" dedim ve annemin masaya dizdiği zeytinlerden bir tanesini ağzıma attım.
"Gerek yok annem, sen otur. Zaten bitti, bunu da masaya bırakayım." Annem yaptığı menemeni de masaya koydu.
"Akay! Altan! Hayatım! Hadi kahvaltıya gelin, hazır," diye seslendi Kainat Sultan.
Annem seslendiği için babam beş saniye içinde kapıdan içeri girdi.
Babam içeri girer girmez bakışları beni buldu.
"Günaydın babam," dedi.
Sonra bakışları anneme kaydı. Yanına gidip saçlarından öptü.
"Eline sağlık güzel karım."
Ardından gelip yanıma oturdu. Ben de kafamı babamın omzuna yasladım.
"Günaydın canım babam," dedim.
Babam da her zamanki gibi yanağımı okşadı ve bana menemeni ekmeğe sürüp verdi.
Annem ve babam akşam Öztürk ailesine gideceğimiz hakkında konuşuyorlardı. Ben ise Atayı, Can'ı ve son günlerde durmak bilmeyen kabuslarımı düşünüyordum.
Bakışlarım ellerime kaydı. Hâlâ titriyordu. Elimi masa örtüsünün altında gizlemeye çalıştım.
Nefes alışverişlerim düzensizdi.
Bakışlarımı tekrar masaya kaldırdığımda karşımda Can vardı... Asla unutmayacağım yüzü, sarı saçları ve yeşil gözleriyle altı yaşındaki Can karşımda duruyordu.
Bu sefer kabus değildi. Halüsinasyon görüyordum.
Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Titreyen elimde tırnaklarımı avucuma bastırdım.
Can'ın burnundan kanlar aktı.
Ben ise onun burnundan akan kanı izlerken tırnaklarımı avucuma daha sert bastırdım.
Gözümden sessizce bir damla yaş süzüldü, nefesim titredi.
"Alev!"
Ses bir anda kulaklarımda patladı.
Gözlerimi kırptım.
Can... yoktu.
Az önce karşımdaydı, şimdi yoktu.
Sanki hiç var olmamış gibi.
Nefesimi o an geri kazandım.
Bakışlarım ağır ağır bana seslenen babama döndü. Bakışlarım boştu, bomboştu. Sanki birkaç saniyeliğine dünyadan kopmuş gibiydim. Ölmüş de yeniden dirilmiş gibi...
"Güzel kızım, iyi misin?" Babamın bakışları endişe doluydu.
İyi değildim ama babamın endişelenmesine izin veremezdim. Otuz iki diş gülümsedim.
"İyiyim babam... sadece dalmışım," dedim.
O ana kadar avucuma bastırdığım tırnaklarımın derimi kanattığını fark etmemiştim. Avucumda bir sızlama hissettim. Islaklığı fark edince bakışlarımı elime çevirdim.
Avucum kanlar içindeydi.
Tırnaklarımı derime geçirmiştim.
Benim bakışlarımla birlikte babamın bakışları da elime döndü.
"Kızım iyi misin? Elin... elin kanıyor. Kalk, hastaneye gidiyoruz." Babam aniden ayağa kalktı ve kolumdan, canımı yakmamaya özen göstererek tuttu. Beni de yavaşça ayağa kaldırdı.
Annemin bakışları da kanayan elime dönünce o da hemen ayağa kalktı.
"Alev iyi misin annem? Ne oldu?" dedi endişeyle.
"Ya bir şey yok. Hastaneye gitmemize de gerek yok. Ufak bir pansuman yaparım, geçer. Zaten acımıyor, önemsiz. Siz oturun, ben hemen pansuman yapıp geleceğim," dedim ve babamın kolundan çıktım.
"Olmaz öyle şey kızım. Hastaneye gitmemiz gerekiyor. Elin çok kanıyor, çok acıyordur," dedi babam.
"Gerçekten acımıyor babam. Hastanelik bir şey yok. Hem benim okula gitmem gerekiyor. Şimdi bir pansuman yapar, okula giderim," dedim ve kapıya doğru yöneldim.
"Dur annem, ben pansuman yapayım sana. Geç bakalım salona, ben de acil yardım çantasını getireyim," dedi annem.
Başımı tamam anlamında salladım. Mutfaktan bir peçete alıp elime doladım. En azından elimden dökülen kanlar etrafı kirletmesin diye salona geçtim.
Çok geçmeden annem elinde acil yardım çantasıyla yanıma geldi. Arkasından babam da geldi.
"Güzel kızım, hastaneye gitmeme konusunda emin misin?" dedi babam kararsızlıkla.
"Eminim babacım, hastaneye gerek yok," dedim.
Annem yanıma oturdu.
"Annem, telaşla soramadım... elin nasıl böyle oldu?" dedi elimi okşarken.
"Ya ben dalınca tırnaklarımı bastırmışım da fark etmemişim. O da birazcık kanatmış elimi," dedim.
Avucumun aniden sızlamasıyla acıyla gözlerimi sıktım.
Annemin ve babamın endişe dolu bakışlarını üzerimde hissediyordum. Canımın bu kadar çok yandığını bilselerdi, beni hastaneye götürmekle kalmaz, eve ambulans çağırırlardı. Endişelenmelerini istemiyordum. Zaten babam için bu duygular çok tehlikeliydi; stres, sinir, korku, endişe... hepsi ona zarardı. Bu yüzden acımı gizleyerek gülümsedim.
Annem de canımı yakmamaya özen göstererek elime pansuman yaptı.
İki üç dakika içinde annem pansumanı bitirmişti.
"Annem... pansuman bitti ama çok acıyor mu? Okul çıkışında bir hastaneye gidip baktıralım," dedi annem.
Hastaneye asla gitmeyecektim. Ama bunu şimdi söyleseydim bana çok kızardı. O yüzden okul çıkışında kızmasını tercih ettim.
"Tamam anneciğim, gideriz," deyip geçiştirdim.
Ve hızla ayağa kalktım.
Eğilip annemin yanağına bir öpücük kondurdum.
"Görüşürüz Kainat Sultan," dedim gülümseyerek.
Geri çekildim ve babama gidip sarıldım.
"Babacığım merak etme, gerçekten hiç acımıyor," dedim yalan söyleyerek.
"Emin misin güzel kızım?" dedi babam.
Gözlerindeki endişe yirmi yedi metre öteden bile anlaşılırdı.
"Çok eminim," dedim ve babamın yanağına bir öpücük kondurdum.
Yavaşça geri çekildim.
"Hadi görüşürüz," dedim.
"Görüşürüz annem..." dedi annem.
"Görüşürüz güzel kızım..." dedi babam.
Ben de salondan çıktım.
Daha kapıdan çıkar çıkmaz Akay abimin sesini duydum.
"Alev! Hazır mısın?" diye bağırdı üst kattan.
"Hazırım abi, hadi gel artık!" diye bağırdım ben de.
Akay abim, yanında Altan abimle birlikte hızla aşağı inip yanıma geldiler.
"Günaydın güzelim," dedi Altan abim.
"Günaydın abim," dedim gülümseyerek.
"Pişt kız, bana yok mu gülümsemek? Ben de abinim senin," dedi Akay abim tripli bir sesle.
"Abicim sana sonra gülümserim, hadi geç kalacağım okula," dedim aceleyle ve Altan abime sarıldım.
"Şimdilik görüşürüz abim."
Geri çekildim. Tam ayakkabılarımı giyecekken
"Alev! Eline ne oldu?" dedi Altan abim endişeyle.
Onun sözleriyle Akay abimin de bakışları elime döndü. O da bir anda telaşlandı.
"Önemli bir şey değil abi, acımıyor zaten," dedim umursamazca.
"Ne demek önemli değil? Ne oldu eline? Bir yere mi çarptın güzelim? Çok mu acıyor? İstersen bugün okula gitme, hastaneye gidelim," dedi Altan abim ve hızla ceketini giydi.
Akay abim de hemen ceketini aldı.
"Hastaneye gidiyoruz, hadi," dedi kararlı bir sesle.
"Abartmayın lütfen, ufak bir yara sadece. Hem benim okulum var, geç kalacağım. Hadi artık gidelim Akay abi," dedim somurtarak.
"İyi tamam, somurtma fıstık... ama eminsin değil mi? Önemli değil, acımıyor?" dedi Akay abim.
Başımı evet anlamında salladım.
"Bir şey olursa beni ara. Eline ağrı girerse hemen ara, olur mu?" dedi Altan abim.
"Tamam, ararım abicim. Şimdilik görüşürüz," dedim.
"Görüşürüz güzelim," dedi Altan abim.
Sonra Akay abimle birlikte dışarı çıktık ve arabaya bindik.
Altan abim de kendi arabasına geçti o şirkete gidiyordu.
"Çıkışta da ben alıcaktım seni fıstığım, ama Azad almak istedi."dedi Akay abim.
"Tamam abi ama ben bizimkilerle bir kafeye geçeceğim. Biraz takıldıktan sonra Azad abimi ararım, oradan beni alır," dedim ve abimin yanağından makas aldım.
"Kimmiş seninkiler?" dedi tek kaşını kaldırarak, kıskanç Akay abiciğim.
Kim olacak yani? Ne bu kıskançlık abiş?
"Kim olacak abi? Tanıyorsun zaten," dedim somurtarak. Abimin bu kadar kıskanç olması bazen gerçekten beni sinir ediyordu.
Kıskanılacak ne vardı?
"Hepsini tanıdığımdan emin misin? İsimlerini say," diyen abime gözlerimi devirerek karşılık verdim.
"Of abi yani, of! Yade... Yade'nin bir kız arkadaşı, Berat, İlkim, Göksü var. Bir de belki Gurur denen gereksiz pislik herif de gelebilirmiş," dedim ve gözlerimi devirdim.
"Gözlerini devirme abine. Hem bak, o gözlerini devire devire öyle kalacak," dedi Akay abim ve eğilip yanağımı ısırdı.
Evet, kesinlikle bir mağara adamıydı. Başka bir ihtimal yoktu.
"Abi Allah aşkına, ben mi tosttum sen mi ayısın? Niye ısırıyorsun beni ya?" dedim sinirle.
Abim gerçekten iki gün iyi durmuştu, sonra hemen eski ayarlarına dönmüştü.
Kendi kendime düşündüm... Acaba korkmasına izin mi verseydim? Ne güzeldi o iki gün... Beni terk ederim korkusuyla hiç rahatsız etmemişti. Ama rahatsız etmeyince de özlüyordum.
Hem Akay abim, Yasmin abladan sonra bir de beni kaybetme korkusuyla yaşamamalıydı. Gerçi her haliyle korkardı. Yasmin abladan sonra özellikle... Bizim, en çok da benim onu terk etmemden ne kadar korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu ama ben anlıyordum.
Üstüne bir de öz ailemi bulunca, korkusu daha da büyümüştü.
Bakışlarımı abime çevirdim. Dudaklarında bir tebessüm vardı... ama içi hâlâ kan ağlıyordu, değil mi? Sanki Yasmin ablanın onu terk ettiği anda kalmıştı. Kırgınlığı da kızgınlığı da aynıydı; zaman geçmişti ama o değişmemişti.
Yanına yaklaştım ve yanağını öptüm.
"Biliyor musun abi... senin gibi bir abiye sahip olduğum için çok mutluyum. Evet, beni çoğu zaman sinir ediyor olabilirsin ama yine de iyi ki benim abimsin. Başkasının abisi olsaydın çok üzülür, hatta kıskanırdım," dedim.
Bu bir gerçekti... düşününce bile tuhaf geliyordu. Ya Akay abim başkasının abisi olsaydı? Mesela o Yaren denen aptalın...
Yok, canım... mümkün değildi. Benim yakışıklı abim o enişteciyle kardeş olabilir miydi? Hayali bile saçmaydı.
Akay abimin o mükemmelliğiyle tam olarak benim abim olması gerekiyordu zaten. Sanki başka türlüsü hiç var olmamış gibiydi.
Kan bağını siktir et... o benim abimdi. Dolunay ailesi benim ailemdi. Bunu kimse benden alamazdı.
"Ben... gerçekten kıskanıyorum," dedi sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. "Senin benim kardeşim olmadığını her düşündüğümde içim sıkışıyor. Onların kardeşi olman... bilmiyorum... canımı acıtıyor. Alev abicim..." kısa bir an durdu, sanki kelimeleri söylemek bile zor geliyordu, "...gitme olur mu? Bizi bırakıp gitme."
Bakışları hâlâ yoldaydı. Bana dönmeye cesaret edemiyordu.
Utandığını, kırıldığını... ve aslında ne kadar korktuğunu o sessizlikten bile anlayabiliyordum.
"Abi... artık bunu düşünmeyi bırak olur mu? Ben sizi terk etmem. Bir düşün... sizi ne kadar sevdiğimi. Sizsiz yapamam ki zaten. Siz benim ailemsiniz. Ama beni kardeşin olarak görmemen... gerçekten çok kırdı beni," dedim sessizce.
Başımı çevirip camdan dışarı baktım. Söylediklerimin ağırlığı içime çökmüştü.
Ben onları öz ailem gibi görüyordum. Onların da beni kızları, kardeşleri gibi gördüğünü ve sevdiğini biliyordum... biz zaten aileydik. Yine de içimde bir yer çatlamış gibiydi. Mantığım "abartıyorsun" diyordu ama kalbim susmuyordu. Kırılmıştım... hem de beklediğimden çok daha fazla.
Akay abim onu o anlamda bile söylememişti. Sadece kan bağından bahsetmişti. Peki ben neden bunu bu kadar büyütüyordum ki? Neden bu kadar duygusaldım? Kendime bile mantıklı gelmiyordu verdiğim tepki. Yoksa gerçekten fazla mı hassastım bugün... belki de regl yaklaşıyordu. Başka açıklaması var mıydı bilmiyordum ama içimdeki bu dalgalanma hiç susmuyordu.
Akay abim elimi tuttu.
"Güzelim... ben o anlamda demedim ki. Sen benim biricik fıstık kardeşimsin, ailemizin neşesisin. Ben sadece kan bağından bahsetmiştim ama siktir etsene kan bağını... biz zaten aileyiz. Ve sen benim kardeşimsin. Bu gerçek değişmeyecek," dedi kendinden emin, sert ama güven veren bir sesle.
Tam ona dönecekken liseye geldiğimizi fark ettim. Abim arabayı kenara çekti.
Abimin yanağına bir öpücük kondurdum.
"Tamam, bu seferlik affettim seni abiş... ama bir daha bana 'sen kardeşim değilsin' dersen ciddiyim, darılırım. O zaman hiçbir açıklama da kurtarmaz seni, haberin olsun," dedim.
"Asla küçük hanım, bir daha ağzından öyle bir laf duymayacaksın," dedi kararlı bir sesle. Ardından saçıma birkaç öpücük kondurdu. İkimiz de aynı anda kıkırdadık; arabayı bir anlığına hafif, sıcak bir neşe doldurdu.
"O zaman görüşürüz abiş," dedim, kapıyı açarken. İçimdeki kırgınlık yerini tanıdık bir huzura bırakmıştı.
Arabadan indim. Abim camı aşağı indirdi.
"İyi dersler güzelim... kendine dikkat et," dedi. Sesindeki korumacı ton her zamanki gibiydi.
Ona küçük bir öpücük gönderdim, sonra arkamı dönüp lisenin kapısından içeri girdim. Gün daha yeni başlıyordu.
Ve ilk dersin matematik olması, günün ne kadar boktan geçeceğini daha şimdiden belli ediyordu.
"Ya sen niye benim mesajlarıma bakmıyorsun, hayırdır cano? Kendine yeni dostingolar mı buldun? Eğer öyle bir şey varsa döverim seni!"
Göksu'nun bir anda karşıma çıkıp nefes bile almadan söylenmesi karşısında ağzım açık kaldı.
"Sakin ol cano, telefonum kırıldı cevap veremedim. Zaten bir sürü şey yaşadım, cevap verecek zamanım da yoktu," dediğimde Göksu'nun bakışları yumuşadı.
"Peki iyi misin? Sen boşver zaten ya, Ata kim ki? Sen zaten Ata'dan daha iyilerine layıksın. Hem ses desen sende, fizik desen sende... o Selah— ay pardon, o Ata senin bokunu yesin!" dedi ekran süresi 25 saat olan canım arkadaşım Göksu.
"Onu bunu boş ver de başka şeyler de oldu," dedim ve Göksu'nun koluna girdim.
"Evlendin mi yoksa?" dedi şaşkınlıkla.
"Saçmalama istersen, ne evlenmesi? Daha çıtırım," dedim.
"Öz ailem... yaşıyorlar."
"Nasıl yani? Zaten yaşamıyorlar mıydı? Bir saniye! Ben sizin evinize geldim, hepsi hortlak mıydı!" dedi ve korkudan elindeki çantayı yere attı.
"Saçmalama engin," dedim ve güldüm. Travmalarımla dalga geçmeseydim herhalde ölürdüm.
"Dolunay ailesi... benim öz ailem değil."
"Anlayamıyorum kızım, doğru düzgün anlatsana şunu!" dedi ve eğilip çantasını tekrar eline aldı.
"Ben sana söylemedim... yani daha doğrusu söyleme gereği duymadım." Bunun için şu an utanmıştım.
Öztürk ailesini niye bu kadar gizlemiştim ki?
Aslında hiçbir zaman gizleme gereksinimi duymamıştım ama söylemeyi de saçma bulmuştum. Niye söylemem gerekiyordu ki?
Diye düşünmüştüm ama artık onlar da varlar. O yüzden herkesin bilmesinde bir sakınca yoktur bence... yani umarım.
"Dolunay ailesi benim üvey ailem. Ben de öz ailemi öldü biliyordum ama ölmemişler... yaşıyorlarmış. Aslında ben beş yaşından beri Dolunay ailesindeyim."
Söylediğim her kelimeyle yüzündeki şaşkınlık biraz daha arttı.
Bir anda bana yaklaştı ve sıkıca sarıldı.
Sarılışı çok uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra geri çekildi.
"Sen iyi misin? Nasıl oluyor bu? Tanıştınız mı? Nasıl insanlardı? Kızım bu tam bir Wattpad hikayesi gibi bir şey!" dedi Göksu.
Beni sorulara boğmasına şaşırmamıştım.
Tam tersi... bu kadar az soru sormasına şaşırmıştım. Normalde en az yirmi yedi soru sorması gerekiyordu.
Tabi şaşkınlığım çokta uzun sürmedi.
"Ya kızım söylesene ne oldu? Kaç tane abin
var? Ayayay çok heyecanlı! Ablan veya kardeşin var mı? Annen ve baban nasıllar, kaç kişiler? İyi anlaştınız mı? Nasıl oldu, abilerin seni görünce hemen sana sarıldı dimi ya?" dedi heyecanla. İçimden aynen, beni görür görmez dolandırıcı ve eskort olduğumu ima etti canım abim diye geçirdim.
"Oldu bir şekilde işte, ben de iyiyim. Neyse artık bu konuyu kapatalım, zaten akşam onların evine gidiyorum." dedim ve tekrar Göksü'nün koluna girdim. Tabii ben konuyu kapatalım desem de Göksü bunu umursamamıştı.
Sınıfa girene kadar susmadı.
"Peki en büyük abin kaç yaşında? Sana benziyor mu? Ya da küçük olan var mı? Belki de ikizindir, ay çok iyi olmaz mıydı? Annen seni görünce ağladı mı? Babana ne dedin ilk? Onlar sana ne dedi? Eviniz büyük mü? Aynı şehirde mi yaşıyorlar? Seni neden bırakmışlar? Sen neden—"
Bir noktada gerçekten nefes alıp almadığını merak etmeye başlamıştım.
Sınıfın kapısını açtığım anda hâlâ konuşuyordu.
"—ve bence kesin sana sarılmışlardır, yani yıllardır görmedikleri kızlarını bulmuşlar sonuçta. Film gibi bir şey bu!"
"Ay Göksü, yeter ama. Anlattım ya, devamını da sonra anlatırım. İçim baydı artık." dedim ve hızla yerime geçip oturdum. Çantamı da kenara koydum; daha doğrusu Göksü o kadar başımı şişirmişti ki çantamı kenara fırlattım.
"İyi tamam, sustum." dedi ve o da arkamdaki sıraya geçip oturdu. Yine de kendini tutamayarak, "Son bir şey soracağım; akşam ne giyeceksin?" diye ekledi.
"Siyah bir üstüm var, onu giyeceğim." dedim.
Kapı açılınca ikimizin de bakışları kapıya kaydı.
Kapıdan içeri giren Gurur'u görünce gözlerimi devirdim.
O da kendi yerine geçti. Gurur genellikle yalnızdı; yanında neredeyse hiç kimse olmazdı.
Ben ve Gurur arasındaki düşmanlığı bu okulda bilmeyen yoktu.
Lisemizde yirmi kişilik bir grup vardı; bu grubun içinde ben ve Gurur da yer alıyorduk.
Genelde aynı ortamlarda bulunduğumuz için ona tahammül etmem gerekiyordu. Tabii bu durum her zaman sakinlikle sonuçlanmıyordu...
Bir rekabet içindeydik; daha doğrusu o benimle rekabet hâlindeydi. Ben onu hiçbir zaman kendime rakip olarak görmemiştim. Ondan daha iyi olduğumu biliyordum ve bunu onun da anlaması gerekiyordu. Defalarca kafese girip dövüşmüştük. Kafes, yirmi kişilik grubumuzla birlikte vakit geçirdiğimiz bir alandı; daha doğrusu çoğu zaman Gurur'u alt ettiğim yerdi. Evet, o da birkaç kez kazanmıştı ama genellikle kazanan ben oluyordum.
"Selam gençler, çok özlediniz mi beni?" diye neşeyle girdi sınıfa Berat.
Sabahın köründe bu çocuğa bu enerji nereden geliyordu?
Çünkü ben burada uykusuzluktan resmen ceset gibi duruyordum.
Hemen yanıma geldi ve yanağımdan bir makas aldı. "Naber limon çiçeğim?"
Limon ne ya? Neymiş, saçlarım limona benziyormuş!
"İyi havuç kafalım, senden naber?" dedim.
O da yanıma oturdu.
Berat'ın kızıl saçlarını havuca benzetiyordum.
Hatta benzemiyordu; saçları doğrudan bir havucun tonunu andırıyordu.
Keskin, koyu bakışları vardı.
Geniş omuzları ve belirgin yüz hatlarıyla dikkat çekici bir görünüme sahipti.
"Berat, getirdin mi bilekliğimi?"
Bize doğru eğilen Göksü'ye çevirdim bakışlarımı.
Mavi gözleri ve sapsarı saçları vardı. Yüzüne dağılmış çilleri tenine ayrı bir canlılık katıyordu.
Genelde makyaj yapmazdı; yalnızca kirpiklerine maskara sürerdi ama ona da fazlasıyla özen gösterir, kendine sürekli yeni maskaralar alırdı.
Yine de makyajsız hâliyle bile dikkat çekici derecede güzeldi.
"Getirdim. Bir bileklik yüzünden günlerdir başımın etini yedin." dedi Berat, çantasından çıkardığı bilekliği Göksü'nün masasına bırakarak.
"Benim için çok değerli olduğunu söylüyorum, neden anlamıyorsun ki?" diye karşılık verdi Göksü ve bilekliği hemen bileğine taktı.
"Ne kadar değerli olabilir ki? Eski ve oldukça sıradan görünüyor." dedi Berat.
"Sıradan olan sensin." dedi Göksü, gözlerini devirerek.
O bilekliğin onun için ne ifade ettiğini biliyordum.
Göksü, henüz çok küçükken ailesini kaybetmişti. Piknik yapmak için gittikleri bir ormanda ortadan kaybolmuşlar, günler süren aramaların ardından annesi, babası ve abisinin cansız bedenlerine ulaşılmıştı. O gün annesinin bileğine taktığı bu bileklik, ondan geriye kalan tek somut hatıraydı. Bu yüzden Göksü için yalnızca bir aksesuar değil, geçmişine tutunabildiği son bağdı.
Bunu bana yalnızca bir yıl önce anlatmıştı; oysa yedi yıldır arkadaştık.
Yedi yıl boyunca her şeyi birlikte yaşamıştık ama insanın en derin yaralarını anlatması için bazen zaman yetmiyordu. Göksü'nün o bilekliğe neden bu kadar sıkı tutunduğunu ancak o gün anlamıştım. O ana kadar benim için sadece eski bir takıdan ibaret olan şeyin, aslında onun geçmişine, ailesine ve kaybettiklerine açılan tek kapı olduğunu öğrenmek... bakış açımı tamamen değiştirmişti.
Yanımdaki Berat'ın kafasına hafifçe vurdum.
"Doğru konuş, o bileklik senden daha değerli." dedim.
Tam o sırada kapı açıldı, hepimizin bakışı aynı anda oraya kaydı.
İçeriye Yade, İlkim ve sınıftan birkaç kişi daha girince sınıf bir anda doldu. Biz de tam lafa dalmışken öğretmen içeri girdi. Mecburen sustuk.
Konuşmanın devamını göz göze gelip içimizden "sonra anlatırım" bakışı atarak erteledik.
***
2012
"Uzak dur Ateş'imden, o benim!"
Küçük Su, Ateş'in koluna bir koala gibi yapışmıştı; ne olursa olsun bırakmaya niyeti yoktu.
"Ateş senin değil Su, büyü artık! Biz seni sürekli çekmek zorunda değiliz. Git kendi yaşıtlarınla oyna. Yapışıp duruyorsun, yüzsüz müsün sen?"
diye bağırdı Çidem.
Su yüksek sesten ve karanlıktan hep korkardı. Korktuğunu belli etmemeye çalıştı ama Ateş anlamıştı. Kızgın bakışlarını Çidem'e çevirdi.
"Bağırma ona." dedi kısık ama sert bir sesle.
Koluna yapışan Su'nun elini tuttu.
"Hem ben onun büyümesini istemiyorum."
dedi; bu sözünden bir gün pişman olacağını bilmeden.
"Onun bana yapışmasıyla bir sorunum yok ama senin onu üzmenle var. Bir daha bağırma ona."
Kızgın bakışları Su'ya döndüğünde hemen yumuşadı. Küçük yaşına rağmen çabuk sinirlenen bir çocuktu Ateş ama Su'yu görünce öfkesi anında dağılıyordu.
"Gel Su, biz gidelim." dedi ve onu kucağına aldı.
Kendisi de on iki yaşındaydı; bazen beş yaşındaki Su'yu taşımakta zorlanıyordu ama yine de indirmiyordu.
"Ateş... Ateş... Ateş..."
diye seslendi Su, onun saçlarıyla oynarken.
"Efendim Su?" dedi Ateş.
Su bir anda saçını çekince yüzünü buruşturdu.
"Ne yapıyorsun ya, acıdı!"
"Bana çikoyata al. Üç tane, beş tane... yirmi tane al." dedi Su ciddi bir ifadeyle.
"Çikolata. Çikoyata değil. Ayrıca alamam, annen kızar." dedi ve yanağını hafifçe sıktı.
Su'nun gözleri hemen doldu.
"Al bana çikoyata... yoksa sinirlenirim."
"Sinirlenip ne yapacaksın?" dedi Ateş gülerek.
Su hiç beklemeden saçlarını çekti.
Ateş yine yüzünü buruşturdu.
"Çekmesene saçımı, acıyor."
"Sinirlenirsem ağlarım. Çok ağlarım, görürsün. O kadar ağlarım ki gözlerim kıykırmızı olur." dedi Su, içini çekerek.
"Su, kıpkırmızı. Kıykırmızı değil." dedi Ateş, gülmemek için dudaklarını bükerek.
"Ağlayayım mı ben? Ağlayayım mı ben? Ağlayayım mı ben?" dedi Su, gözlerini doldurup masum masum bakarak.
Ateş'in yüzündeki ifade hemen yumuşadı.
"Ağlama... sen ağlayınca ben de üzülüyorum. Tamam, alacağım sana çikolata ama bir tane. Sadece bir tane."
"Hayır, on." dedi Su net bir şekilde.
"Sadece bir."
"Yedi."
"İki."
"Beş."
"İki."
"Dört olsun! Dört olsun!" dedi Su heyecanla.
"Dört tane istiyorum."
"İki tane ye işte."
"Ama dört tane istiyorum."
Ateş kısa bir an düşündü.
"O zaman..." dedi,
"ikimizin de göynü olsun, üç tane olsun."
Su kaşlarını çattı.
"Göynü ne?"
Ateş başını iki yana salladı.
"Gönlü. Göynü değil, gönlü."
"Gönül demek kalp mi demek?"
"Yok." dedi Ateş hafifçe.
"Kalp başka bir şey."
"Gönül... hani bir şeyi çok istersin ya.
Mesela o çikolatayı.
İçinden böyle 'olsun' dersin."
"Bazen de birini görünce aynı şey olur.
Yanında dursun istersin. Gitsin istemezsin.
Niye öyle olduğunu da tam bilemezsin ama... istersin işte."
"İkimizin de gönlü olsun demek,
ikimiz de içimizden aynı şeyi isteyelim demek."
Su bir süre sustu. Bunu düşünür gibi yaptı.
Sonra başını Ateş'in omzuna yasladı.
"O zaman..." dedi yavaşça,
"benim göynümde sen varsın."
"En çok sen varsın hem de."
Ateş şaşırdı. Gözleri büyüdü ama yüzündeki o derin tebessümü saklayamadı.
"Nasıl yani... beni çikolatadan bile çok mu seviyorsun? Çikolatadan bile daha mı çok yanında olmamı istiyorsun?" diye sordu.
"Hıhı... sen olmazsan ve çikolata olursa çok mutlu olmam. Az mutlu olurum ama sen olursan ve çikolata olursa çok mutlu olabilirim." dedi Su.
"Ben seni mutlu mu ediyorum?" dedi Ateş, otuz iki diş gülümserken.
"Hıhı, beni çok mutlu ediyorsun. Sen az önce Çiçem'den beni korudun ya, yine mutlu ettin beni." dedi ve Ateş'e sarıldı.
Su esnedi. Sabahın köründe uyandığı için uykusu erken gelmişti. Gözlerini yavaşça kapattı.
Herkes onun Asaf abisinden başkasıyla birlikte uyumadığını düşünüyordu ama Ateş ile uyuyordu... hem de masalsız.
Ateş, Su'nun saçlarını yavaşça öptü. Kolları ağrıdı ama yine de onu uyandırıp yere bırakmadı. Kıyamadı.
Hemen Hülya teyzesinin evine doğru yürüdü. Su'yu yatağına bıraktı.
Sonra hiç oyalanmadan evden çıktı ve çikolata almaya gitti.
Dört tane aldı.
"İkimizin de gönlü olmasın..." dedi kendi kendine.
"En çok Su'nun gönlü olsun."
***
Günümüz
Son ders biter bitmez toparlanıp her zamanki gibi geldiğimiz kafeye geçtik. Burası hem kahve hem de alkol servis ettiği için herkes kendi istediğini rahatça alabiliyordu.
İçeri girdiğimizde Yade'nin kız arkadaşı bizden önce gelmişti. Yanına geçtik.
Yade hemen sarıldı kıza, sonra da bize dönüp tanıştırdı.
"Arkadaşım Çiğdem. Çido, Bunlar da benim canlarım... Aynı anneden babadan olmayan kardeşlerim."
Kız bize doğru samimiyetsiz bir gülümseme bıraktı.
O an içimde tuhaf bir his oluştu. Kızdan hiç iyi bir enerji almamıştım.
Göksü kulağıma doğru eğildi.
"Bu kıza çok yanaşma. Hiç iyi his almadım bundan... Kesin bir bok çıkacak." diye fısıldadı.
Göksü'nün altıncı hisleri gerçekten kuvvetliydi. Ne derse bir şekilde tutardı.
"Selam, tanıştığıma memnun oldum." dedi Çiğdem.
Biz de başımızla selam verdik.
"Biz de memnun olduk." dedi İlkim.
Göksü hemen araya girdi.
"Kendi adına konuş İlkim kuşum. Ben hâlâ memnun değilim, zamanla göreceğiz."
Kız gözlerini devirdi.
"Eee, ne içersiniz?" diye sordu Berat.
"Ben şarap alırım." dedi Çiğdem.
"Ben her zamanki gibi kahve içeceğim." dedim.
"Kahve mi?" dedi, dalga geçer gibi gülerek.
"Evet, kahve. Bir sorun mu var?" dedim.
"İçki içmiyor musun sen? Ailen izin vermiyor mu?" dedi.
"Ailemden izin almıyorum. Çok şükür, bana güvenirler; kararlarıma karışmazlar. Ailem benden emin olduğu için rahattır... Malum, ben senin gibi değilim." dedim, yüzüme sahte bir gülümseme takarak.
Bir anda yüzü düştü.
"Neyse, ortam gerilmesin. Siz oturun, biz gidip içecek bir şeyler alalım." dedi İlkim.
Ben ve Çiğdem başımızla onayladık. Onlar içecek almaya giderken biz masada kaldık.
Çiğdem dik dik bakarak konuştu.
"Bu kadar sıkıcılıkla yakında arkadaşların da senden sıkılır. Dikkat et... Bir bakmışsın tek kalmışsın."
"Anlayamadım?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Sıkıcılık? İçki içmemem mi sıkıcılık?"
"Evet, şekerim. Herkes içerken senin kahve içmen çocukça bir sıkıcılık." dedi, küçümseyen bakışlarla.
"Kendine bir çeki düzen vermelisin, yoksa tek kalı—"
Devam etmesine izin vermedim.
"Az önce de söyledim sana, Çido... Ben sana benzemiyorum. İnsanlar beni sevsin diye şekilden şekle girecek kadar karaktersiz de değilim. Yanımda olan beni olduğum gibi sever, yoksa siktirip gidebilir. Kimseye kalması için yalvarmam ya da kendimi olmadığım birine çevirmem."
"Ayrıca bizim dostluğumuz sizin sahte arkadaşlıklarınıza benzemez. Biz dostuz, kardeşiz. Birimiz içki içmiyor diye tek bırakmayız. Sıkılsak da birbirimizi severiz.
"Hem bu nasıl bir zihniyet? Ne yani, biri içmeyince sıkıcı mı oluyor? Şarap içince çok mu eğlenceli oluyorsun sen?" dedim.
Tam konuşacakken elimi hafifçe kaldırıp onu yine susturdum.
"Seninle daha fazla konuşmak istemiyorum." dedim.
Bakışlarımı ondan çekip başka bir noktaya sabitledim. Masanın üzerindeki bardak altlığına, duvardaki anlamsız bir tabloya... Herhangi bir şeye.
Çiğdem bir süre yüzüme baktı. Söyleyecek bir şey arıyormuş gibi dudaklarını araladı ama ses çıkarmadı. Gözlerini devirdi, koltuğuna yaslandı.
Tam o sırada İlkimlerle Berat geri geldi.
Masaya içecekleri bıraktılar.
Göksü ikimizin yüzüne baktı, sonra kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Ne oldu burada?" dedi.
"Hiç." dedim kısa bir şekilde.
Ama masadaki o gerilim...
Herkesin omzuna çöken o sessizlik...
Hiç gibi değildi.
"Ben bir lavaboya gideyim..." dedim ve ayağa kalktım.
Tam uzaklaşacaktım ki Çiğdem bir anda yerinden fırladı.
"Hah, Ateş de geldi! Bakın sizi kiminle tanıştıracağım." dedi Çiğdem ayağa kalkarken.
Hepimizin bakışları, masamıza doğru gelen adama kaydı.
Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah saçlı ve koyu gözlüydü. Dikkat çekici derecede yakışıklıydı. Çiğdem hiç vakit kaybetmeden yanına gidip koluna girdi.
Ancak adam neredeyse refleksle elini çekti. Arasına mesafe koydu.
"Merhabalar." dedi.
Sesi nötrdü. Gözleri ise bomboştu.
"Merhabalar" dedi bomboş gözlerle bakarak.
Ama...
Karşımdaki adamın gözleri bana dönünce elindeki kadeh yere düştü ve kırıldı.
"Su... Su, bu sensin... nasıl? Nasıl oluyor? Sen ölmedin mi?" dedi titreyen sesiyle
Ağzım şaşkınlıkla açıldı.
Kimdi bu adam? Nereden biliyordu?
Beni... yani Su'yu nereden tanıyordu?
O an sadece inkâr etmeyi tercih ettim.
Su olmayı inkâr ettim.
"Hayır." dedim.
Gözlerimi karşımdaki adamın gözlerinden ayırmadan devam ettim:
"Birine benzetmiş olmalısınız. Ben Alev... Alev Dolunay. Ben Su değilim."
Dedim ve tekrar karşısındaki sandalyeye oturdum.
Gözlerini gözlerimden ayırmadı.
Başını hafifçe yana eğdi; beni inceliyordu.
Özellikle yüzümü... gözlerimi.
Kısa bir süre hiç hareket etmeden baktı bana.
Sonra başını iki yana salladı.
"Hayır... çok fazla... bu kadar benzerlik çok fazla, çok..." dedi.
Göz bebeklerinin titrediğini fark ettim.
Bakışlarım ellerine kaydı; onlar da titriyordu.
Koskoca, dağ gibi adam...
Beni görmesiyle titremeye başlamıştı.
"İnsan insana benzer" derler, dedim.
Ve yine... Su olduğumu inkâr etmeyi seçtim.
"Saçmalama istersen Ateş. Ayrıca Su kim ya? Kaç yıl önce geberdi, bitti. Kapat artık şu konuyu. Zaten bize yapışmaktan başka bir şeye yaradığı yoktu." dedi Çiğdem somurtarak.
Bir an ne dediğini anlamadım.
Daha doğrusu...
Anladım.
Ve bu, anlamamayı tercih edeceğim şeylerdendi.
Pardon?
Yani açık açık gel, beni döv diyordu. Gel, ağzıma sıç diyordu.
"Ne saçmalıyorsun sen, Çiğdem?" dedi Ateş sert ve otoriter bir sesle.
"Kaç kere söylemem gerekiyor? Su hakkında doğru düzgün konuşacaksın."
Çenem kilitlendi.
Avuç içlerimi o kadar sıkmıştım ki tırnaklarım etime batıyordu.
Bir saniye daha orada kalsam gerçekten Çiğdem'e vuracaktım.
Sinirle ayağa kalktım.
Tek kelime etmeden lavaboya doğru yürüdüm.
Neymiş onlara yapışıyormuşum?
Ya siz kimsiniz Allah aşkına? Kendinizi ne sanıyorsunuz?
Ben size ne diye yapışayım ki?
Ayrıca... siz gerçekten kimsiniz?
Bu kadar tesadüf fazla değil mi?
Peki ya Ateş denen herif?
O kimdi?
Beni bu kadar koruması...
Yalan yok, hoşuma gitmişti.
En azından Karan ve Asaflar gibi değildi.
Bir de Çidem'e haddini bildirmesi...
ona ayrıca bir artı yazmıştı içimde.
Ama kimdi ki o?
Nereden tanışıyorduk?
Neden bana öyle bakmıştı... sanki yıllardır aradığı bir şeyi bulmuş gibi?
Adımı söylerken sesi niye titremişti?
Ve en kötüsü...
Onu tanımıyordum ama, içimde bir yer onu tanıyormuş gibi davranıyordu.
Sanki sesini daha önce duymuştum.
Sanki o bakışları bir yerden hatırlıyordum.
Ama nereden? Ne zaman?
Ben... gerçekten onu hiç tanımıyor muydum?
Tamam, ailemi bile tam hatırlamıyorum ama en azından hatırladığım şeyler vardı.
Ama Ateş...
O kimdi?
Kafamın içinde onunla ilgili tek bir şey bile yoktu.
Bomboştu.
Elimi yıkadım, boynuma biraz su çarptım ve geri döndüm.
Herkes sohbete dalmıştı, Ateş dışında. O, bomboş bakıyordu.
Dikkatle bakınca gözlerinin dolu olduğunu fark ettim. Bakışları beni bulunca göz bebekleri titredi.
Tek boş olan yere, onun hemen yanına oturdum.
Kısık bir sesle,
"Yalan mı söylüyorsun yoksa haberin mi yok? Yoksa ben mi delirdim?" dedi.
"Sen delirmiş olmalısın. Ben Su değilim, dedim ya." dedim.
Bakışlarını umutsuzlukla kapatıp açtı.
"Özür dilerim... Ona çok benziyorsun. O yüzden... şey ettim. Tekrar çok özür diliyorum senden. Ben de bir hayale kapıldım." dedi.
Ayağa kalktı.
"Neyse, ben kalkıyorum. İyi eğlenceler size." dedi ve hızla gitti.
Çiğdem de kalkıp onun arkasından çıktı.
Çiğdem de gittikten sonra ben de yaşananları bizimkilere anlattım.
Öz ailemden, abilerimden, ablamdan... başıma gelen her şeyden tek tek bahsettim.
Önce şaşırdılar, sonra sustular. Arada sorular sordular, ben cevapladım.
Bir süre gerçekten sadece dertleştik.
Sonra konu dağıldı.
Gülmeye başladık, araya saçma sapan muhabbetler girdi.
Sohbet ettik, birbirimize takıldık... en sonunda her zamanki gibi dedikoduya bağladık.
Telefonum çalınca sohbetimize kısa bir ara verip masadan biraz uzaklaştım ve telefonu açtım.
Arayan Avukat Yakışıklı Abim'di.
Hemen açtım.
"Efendim abicim?" dedim.
"Fındığım, konum at. Gelip alayım seni, geç kalacağız." dedi Azad abim.
"Tamam abi ama konuma gerek yok, her zaman geldiğim kafenin yerini biliyorsun zaten." dedim.
"İyi o zaman, geliyorum. Zaten yakınım, beş dakikaya oradayım." dedi.
"Tamam abiş, bekliyorum." dedim ve masaya geri döndüm.
"Benim gitmem gerekiyor, birazdan abim beni almaya gelecek," dedim.
"Tamam, görüşürüz. Kendine iyi bak, bebiş," dedi Yade gülümseyerek.
Herkesle kısa bir vedalaşma yaptıktan sonra, çantamı alıp masadan kalktım.
Berat'a döndüm: "Gurur da gelecekti, niye gelmedi?"
"İşi çıktı, o yüzden," dedi.
Başımı salladım. "Anladım, hadi bay," dedim ve masadan ayrılarak kafenin önünde Azad abimi beklemeye çıktım.
Kafenin önüne çıktım ve Azad abimi beklemeye başladım.
Ateş'in söyledikleri zihnimin bir köşesine takılıp kalmıştı; ne kadar bastırmaya çalışsam da düşüncelerimin arasından sıyrılıp yeniden su yüzüne çıkıyordu.
Kimdi o?
Onu nereden tanıyordum?
Daha da önemlisi, ben onu neden hatırlamıyordum?
Hafızamda ailesizliğime, geçmişime, çocukluğuma dair silik de olsa bazı izler varken... Ateş'e dair en ufak bir anının bile bulunmaması tuhaftı. Sanki hayatımın bir dönemine ait bütün hatıralar özenle kazınmış, geriye yalnızca açıklayamadığım bir boşluk bırakılmıştı.
Ve belki de en rahatsız edici olanı;
onun gözlerinde bu kadar değerli olmamın sebebi neydi?
Bana yönelen bakışlarında tarif edemediğim bir derinlik vardı; sanki karşısında duran kişi ben değil de, yıllardır kaybettiği bir şeyi nihayet bulmuş gibiydi.
O an gözlerinde gördüğüm ifade... yabancı birine ait olamayacak kadar tanıdıktı.
Sanki bu dünyadaki en değerli hazinesiymişim gibi bakmıştı bana.
Peki ben onun hayatında neydim ki?
Beni tek bir bakışta, bu kadar kesin, bu kadar tereddütsüz tanıyabilecek kadar kim olmuştum onun için?
Bugün bunu Sonat'a sormaya karar vermiştim.
Ateş'i tanıyıp tanımadığını öğrenebileceğim tek kişi oydu.
Eğer gerçekten geçmişimle ilgili bir bağlantısı varsa, Sonat onu kesinlikle hatırlardı.
Benim zihnimde tek bir anı bile canlanmıyorken, belki de onun hafızasında Ateş'e dair bir iz kalmıştır diye düşündüm.
Çünkü şu anda bildiğim tek şey; Ateş'in beni tanıdığıydı...
Ama benim onu hatırlayamadığımdı.
Koyu düşüncelerin içinde kaybolmuşken aniden yükselen korna sesiyle irkildim. Hafifçe sıçradım.
Başımı kaldırdığımda, tam karşımda abimin Porsche'sini görünce geldiğini anladım. Parlak farları kısa bir an gözlerimi kamaştırdı.
Tam o sırada bileğimdeki bileklik bir anda gevşedi. İnce zincir kopup dağıldı ve küçük taşlar kaldırımın üzerine saçıldı.
Bir an öylece baktım.
Sanki sadece bir bileklik değil de... tutunduğum bir şey kopmuş gibi hissettirdi.
Bugün kesinlikle berbat geçecekti.
En sevdiğim bilekliğim kopmuştu...
Bu, benim için açıkça uğursuzluk demekti.
Saçılan parçaları toparlamak için eğildiğimde içime garip bir huzursuzluk çöktü.
Sanki bu sadece kopan bir zincir değildi;
bugünün, hatta belki de bundan sonrasının kötü geçeceğine dair bir işaretti.
Avucumun içinde biriken küçük taşlara bakarken içimden tek bir düşünce geçti:
Keşke bu, olacakların en kötüsü olsa.
Hızla yere saçılan taşları topladım, avucumda sıkıca tutup cebime koydum. Derin bir nefes aldıktan sonra arabaya doğru yürüdüm ve ön koltuğa oturdum.
"N'aber abişim?" dedim, kapıyı kapatırken. Cebimdeki taşları iyice yerleştirip ona doğru eğildim ve sarıldım.
"İyi, fındığım. Senden?" dedi. Ardından hiç şaşırtmadan yanağımı hafifçe ısırdı.
Gözlerimi devirdim.
Benim bu abilerimden çektiğim nedir gerçekten? Yanaklarımı, bazen de kafamı ısırma alışkanlıkları vardı. Sevgi gösterme biçimleri buydu belki ama beni çileden çıkarmaya yetiyordu.
"Bir gün gerçekten yanağımda diş iziyle dolaşırsam, sorumlusu siz olacaksınız," diye mırıldandım, koltuğa yaslanırken.
Ama içimdeki huzursuzluk, az önce kopan bileklikle birlikte hâlâ yerli yerindeydi.
En azından içimdeki o huzursuzluğu bastırabilmek için dikkatimi başka bir yöne çekmem gerekiyordu. Bunun en kolay yolu da abimle sohbet etmekti.
"Abişim, anlatacaktın hani..." dedim, ona dönerek.
"Hadi anlatsana. Müvekkillerini, iş yerindeki yeni olayları... Ne varsa anlat."
Sesimdeki yapay neşe muhtemelen onun da dikkatini çekmişti ama yine de bir şey demedi. Direksiyona yaslanıp kısa bir nefes verdi.
"Şimdi en aksiyonlu dosyayı anlatayım," dedi, bakışlarını yoldan ayırmadan.
"Bir kadın var. Evinde ölü bir adam bulunuyor. Kadın cinayeti işlemediğini iddia ediyor. Üstelik olay yerinde parmak izi de yok. Kim yaptıysa oldukça temiz çalışmış."
Kısa bir duraksadı, sonra devam etti.
"Aslında normal şartlarda kadını doğrudan içeri alırlardı. Ama ben o sırada evde olmadığını kanıtladım. Cinayet işlendiği saatlerde Kanada'daymış. Pasaport giriş-çıkış kayıtları, kamera görüntüleri... Hepsi doğruluyor."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Yine de kadın şüpheli konumunu koruyor," dedi.
"Çünkü ölen adam, kadının eski nişanlısıymış. Adam, kadını kız kardeşiyle aldatınca ayrılmışlar. Kız kardeşi yurt dışına kaçmış. Adam da hayatına normal şekilde devam ediyormuş. Ta ki... bir gün eski nişanlısının evinde cesedi bulunana kadar."
"Oha..." dedim, gözlerim istemsizce büyüyerek.
Gerçekten duyduklarıma inanamıyordum.
"Tabii oha," dedi abim, tepkime hafifçe gülerek. "Dosya dışarıdan bakınca düz bir cinayet gibi ama içi bayağı karışık."
Başımı iki yana salladım.
"Abi... kadın yaptıysa bile o adam hak etmiş. Böyle bir şeyi nasıl yapar bir insan?" dedim, kendimi tutamayıp sertleşen bir tonla.
Abim yan gözle bana baktı, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Bak bak... sinirlendi mi benim minik fındığım?" dedi, elini uzatıp yanağımı çekerek.
"Elimi yüzümden çek," diye söylendim ama gülmemek için de zor tutuyordum kendimi.
"Avukat olarak şunu söyleyeyim," dedi daha ciddi bir sesle, "kim ne yapmış olursa olsun, adalet duyguyla değil delille işler. Hak etmek başka bir şey, kanıtlamak başka bir şey."
Başımı koltuğa yasladım.
"Yine de tuhaf," dedim. "Kadın o sırada Kanada'daymış ama adamın cesedi eski nişanlısının evinde bulunuyor."
"Dosya da zaten o yüzden kapanmadı," dedi omuz silkerek. "Şüphe var ama doğrudan bağ yok."
Kısa bir sessizlik oldu.
En azından kafam biraz dağılmıştı. Az önceki konuların ağırlığı, abimin anlattıklarıyla birlikte arka planda kalmıştı.
"Başka ne var peki?" dedim bu kez daha sakin bir sesle.
"Bir de mafya dosyaları var," dedi bu kez sesi belirgin şekilde sertleşerek. "En çok da onlar yoruyor insanı. Adamla ilgili ciddi deliller var ama öyle ustaca kendini korumaya alıyor ki... Sürekli sahte izler, yanıltıcı kanıtlar ortaya çıkıyor. Bu yüzden henüz içeri atamıyoruz ama çok sürmez. En fazla bir–iki hafta."
Gözlerini yoldan ayırmadan devam etti.
"Şu an bir kadın üzerinden yürüyen ayrı bir dosya var mesela. Adam kadını tehdit ediyor; birini öldürmesi, dolandırıcılık yapması için zorluyor. Sadece o da değil... Bu iş tek bir kişiden ibaret değil. Koca bir yapıdan bahsediyoruz. Silahlı, organize hareket eden bir grup. Dışarıdan bakınca sıradan görünen insanları seçip kendi kirli hesaplaşmaları için kullanıyorlar."
İstemeden irkildim.
"Çoğu kişi korkudan şikâyet bile edemiyor," dedi. "Ama üç kişi var ki, tüm risklere rağmen gelip ifade verdi."
Kısa bir an sustu. Çenesinin kasıldığını fark ettim.
"Bak," dedi sonra, daha düşük ama vurgulu bir sesle. "İnsanın kendi iradesi dışında birinin emrine girmesi... korkudan susması... Bazen ölümden bile ağırdır. Birinin tehditleriyle suç işlemeye zorlanmak, boyun eğmek... Bunlar insanın hayatını geri dönülmez şekilde mahveder. Allah korusun, eğer böyle bir durumla karşılaşırsan hiç düşünmeden bana gelirsin. Anlaştık mı?"
Başımı yavaşça salladım.
Abimin bu konudaki öfkesi abartı değildi; anlattıkları, gerçekten de canını sıkan şeylerin başında geliyordu.
"Abi, önce eve geçsek? Ben hazırlanayım, sonra onların evine gideriz," dedim, konuyu bilinçli bir şekilde değiştirerek.
"Emrin olur, fındığım," dedi abim kısa bir tebessümle.
Ardından sinyal verip direksiyonu kırdı ve arabayı eve doğru sürmeye devam etti. Motorun düzenli uğultusu eşliğinde yol akıp giderken, içimdeki karmaşa da yavaş yavaş yerini kısa süreli bir sessizliğe bıraktı.
***
Eve uğrayıp hazırlandıktan sonra tekrar yola çıktık.
Abim direksiyona yaslanmış, sakin ama ciddi bir sesle gün içindeki dosyaları anlatıyordu. Cinayet davasında ortaya çıkan yeni detaylardan, çelişen ifadelerden ve hâlâ çözülmemiş boşluklardan söz etti. Ardından mafya bağlantılı dosyaya geçti; tehdit edilen insanlardan, sahte delillerle sürecin nasıl uzatıldığından, korkuya rağmen şikâyetçi olmayı göze alan birkaç kişiden bahsetti. Hukuki sürecin ne kadar ince bir çizgide yürüdüğünü, tek bir yanlış adımın her şeyi değiştirebileceğini vurguladı.
Normalde anlattıklarını pür dikkat dinler, araya girer sorular sorar, heyecanlanırdım. Ama bu kez aklım dağılıyordu. Camdan dışarı bakıyor, şehir ışıklarının akışını izliyor, sadece başımla onay verir gibi yapıyordum.
Çünkü zihnim başka bir yerdeydi.
Ateş'in bakışları...
Sesindeki titreme...
Elindeki kadehin yere düşüşü...
"Sen ölmedin mi?" deyişi kulaklarımda yankılanıyordu.
Araba yavaşladı.
"Geldik," dedi abim.
Araç onların evinin önünde durdu. Motor sustuğu anda içimde açıklayamadığım bir gerilim yükseldi. Sanki birazdan bir şey olacakmış gibi.
Emniyet kemerimi çözdüm. Kapıyı açıp indim. Gece serindi; hafif bir rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Avuç içlerimin terlediğini o an fark ettim.
Abim de indi, arabayı kilitledi ve yanıma geldi.
Kapıya baktım. İçeride ışıklar yanıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Sonra birlikte yürümeye başladık.
Kapının önüne geldiğimizde zile bastık.
Annemlerle babam bizden yaklaşık bir saat önce gelmişlerdi; muhtemelen çoktan içeri geçmiş, salonda sohbet etmeye başlamışlardı bile. İçeriden gelen boğuk sesler bunu doğrular gibiydi.
Zilin sesi geceye karışırken kısa bir bekleyiş oldu.
Abimle göz göze geldik.
Ayak sesleri kapıya doğru yaklaştı. Ardından kilidin açılma sesi duyuldu. Kapı aralandı.
Kapıyı açan Hülya Hanım'dı.
Bizi görür görmez yüzünde güller açtı.
"Hoşgeldiniz çocuklar! Ne kadar hoş görünüyorsunuz. Hava çok soğuk, hadi üşütmeden içeri geçin," dedi, sıcak ve samimi bir sesle.
Abim ve ben birbirimize bakıp hafifçe gülümsedik. Ardından birlikte villanın içine adım attık, soğuk havadan içeriye girmenin verdiği rahatlamayla.
İçeriye girer girmez Hülya Hanım kapıyı kapattı ve beni sıkıca sardı.
"Ben Kainat Hanım'a sordum, en sevdiğin yemekleri söyledi. Ben de hazırladım. Erik çok seviyormuşsun, bulmak zor oldu ama başardım ve aldım. Üstelik bir de erik turşusu aldım," dedi, heyecanı gözlerinden okunuyordu.
Bende aynı heyecanla karşılık verdim.
"Teşekkür ederim, ben çok severim erik turşusunu," dedim ve gülümsedim.
Hülya Hanım abim ve beni önüne aldı ve salonu tarif etti. Tam içeri girer girmez Bum! diye konfeti patladı.
"Hoşgeldin, minik serçem!" diye bağırdı Sonat.
"Dün yapamadım ama bugün evine gelmeni, hayatımıza tekrar dönüş yapmanı ve hayatımızın tadı tuzu şekeri olduğun için ufak bir kutlama yaptım," dedi, gözleri parlayarak.
"Teşekkür ederim," dedim ve yanına gidip sarıldım.
Sarılırken gerilmedim diyemezdim; çünkü bu ortamda üç tane kıskanç abim vardı ve her an onların bakışlarının üzerimde olacağını biliyordum.
Sarılırken Sonat da saçlarımı okşamıştı; hızlı hızlı atan kalbi, abim olmak için ne kadar heyecanlı olduğunun sessiz ama net kanıtıydı.
Yavaşça geri çekildim. O sırada Ertan Bey yaklaştı ve yanağımı okşadı.
"Hoşgeldin ışığım, nasılsın?" dedi, kocaman bir gülümseme eşliğinde.
"İyiyim Ertan Bey, siz nasılsınız?" dediğim anda kapı çaldı.
Hülya Hanım başını kapıya doğru çevirip, "Sanırım geldiler, hemen açıp geleceğim." dedi ve ayağa kalkarak salondan çıktı.
Ben de salonda göz gezdirdim. Zuhal, Karan ve Asaf da buradaydı; ancak Zuhal ve Karan'ın bakışları hoşnutsuzdu. Bunun üzerine hemen annem ve babamın ortasına oturdum. İkisi de saçlarıma kısa öpücükler kondurdu.
Kısa bir süre sonra Hülya Hanım, yanında iki kişiyle birlikte içeri girdi. Yanındakileri görünce gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
Bunların burada ne işi vardı!
Karşımda Çiğdem ve Ateş duruyordu.
Ateş'in bakışları beni bulduğu anda yüzündeki şaşkınlık daha da derinleşti. Dudakları aralandı.
"Yalan söyledin..." diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Hülya Hanım heyecanla söze girdi:
"Çocuklar... size anlatmamız gereken çok önemli bir şey var." dedi ve bir an duraksadı.
"Minik suyumuz... yaşıyor." diye ekledi, sesi titreyerek.
Ateş bir adım daha yaklaştı. Bakışları yüzümde geziniyordu, sanki yıllardır kaybettiği bi hatırayı bulmuş gibi bakıyordu. Gözünden bi damla yaş süzüldü, fark etmeden.
"Bu... nasıl oluyo bu?" dedi titreyen sesiyle.
Daha çok yaklaştı, neredeyse dibimdeydi artık.
"Su... sen yaşıyosun... ölmedin... yaşıyosun..." dedi önümde eğilip.
Gerginliğime rağmen gülümsedim, bi nebze de olsa.
"Evet yaşıyorum..." dedim ve elimi ona doğru uzattım. "O zaman tanışalım. Merhaba... ben Alev Dolunay."
Gözündeki yaşını sildi.
"Su... ben tanıyorum seni... ama anlaşılan sen beni unutmuşsun," dedi titreyen sesiyle.
"Benim adım Su değil Alev. Anlaşılan düşündüğünüz kadar tanımıyorsunuz beni Ateş bey," dedim sahte bi gülümsemeyle.
Baktı bana, gözleri bi anda doldu, sanki dünyanın en değerli varlığıymışım gibi.
"İnan ki... benim seni tanımama ihtimalim senin kendini tanımama ihtimalinden daha düşük Su hanım," dedi.
Kalbim bi anda hızlandı.
"Sebep? Kimsiniz siz?" dedim, kaşlarımı çatarak.
"Hatırlamıyorsun... beni? Gerçekten mi?" dedim, sesi hem şaşkın hem de kırgın, dudaklarımda hafif bir titreme ile.
Gözlerimi Ateş'ten ayırmadan bekledim; içimde bir umut, bir de korku vardı.
"Maalesef..." dedim, sesim hafif titrek ama kararlıydı. "Buradaki herkesi bir nebze olsun hatırlıyorum, ama sizi... hiç hatırlayamıyorum."
"O zaman, hatırlaman için her şeyi yapacağım... ve hatırladığında, yapacağım ilk şey sana sarılmak olacak..." dedi, sesi hem kararlı hem de içinde saklı bir sıcaklıkla titreyerek.
Herkesin bakışları üzerimizdeydi; pür dikkat bizi izliyorlardı. Bu da beni az da olsa germişti. Özellikle abilerimin, hatta Karan ve Asaf'ın bile bakışlarında öfke ve biraz da kıskançlık seziliyordu. Hatta Ertan Bey ve babamın bakışları da bunu açıkça belli ediyordu.
"Allah Allah, nasıl sarılıcaksın? Bana da anlatsana ya," dedi Akay abim, yüzünde belli belirsiz bir kıskançlık ifadesiyle.
"Siz kimdiniz?" dedi Ateş, kaşlarını çatarak.
Akay abim de sakin bir şekilde, "Abisiyim ben," dedi.
Ateş derin bir nefes aldı. Ne sanmıştı ki? Sevgilim mi? İçimden geçirdim: Saçmalama Alev, bu onu neden rahatsız etsin ki?
Ateş ayağa kalktı ve tam karşımdaki koltuğa oturdu.
Ama bakışlarını benden bir saniye bile ayırmadı. İçimden düşündüm; bunun sebebi ya yüzümü ezberlemekti, ya da... korkuyordu.
Çiğdem'in sinir dolu bakışları üzerimdeydi. Ben gözlerimi devirdim, o ise hiç tereddüt etmeden Ateş'in yanına gidip koluna dolandı. Ateş ise sabah olduğu gibi hafifçe geri çekildi, şaşkın ve temkinli.
"Eee şey, Hülya Hanım, mutfak nerede acaba? Ben bir su içsem iyi olacak," dedim.
Hülya Hanım:
"Asaf'cım, hadi kalk, kardeşine mutfağın yerini göster," dedi. Amacı, az da olsa yakınlaşmamızdı.
Asaf kalktı:
"Hadi gel," dedi.
Ben de ayağa kalktım ve onu takip ettim.
Mutfağa gelene kadar tek kelime etmedik; ikimiz de sessizdik.
Mutfağa gelince eliyle içeriyi işaret etti, geçmem için geri çekildi. Ben de hemen içeriye geçtim.
"Teşekkür ederim," dedim.
İçeriye girdi ve buzdolabını açtı, içinden bir su çıkardı. Raflardan bir bardak aldı, suyu döküp bana uzattı.
"Sağol," dedim ve alıp içtim.
"Niye kendi arabanla gelmiyorsun da hep onların arabasıyla geliyorsun?" dediğinde kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Anlamadım?" dedim.
"Dün Instagram'ına baktım, araban var, paylaşmışsın; ama onu kullanmak yerine onlar ile aynı arabaya biniyorsun," dedi.
"Onlar benim ailem. Onlarla aynı arabanın içinde bulunmak zaten benim için kötü bir şey değil. Ayrıca evet, arabam var; babamın hediyesi, ama hâlâ kullanmayı bilmiyorum. Öğrenince kullanırım," dedim.
"İstersen araba sürmeyi öğretirim sana," dedi.
"Gerek yok, abilerim öğretir bana," dedim.
Kaşları çatıldı.
Sinirle:
"Çok mu seviyorsun onları?" dedi.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Kimleri?"
"Azad, Akay ve Altan'dan bahsediyorum," dedi, gözlerini benden kaçırıyordu.
"Yani abilerimi?" dedim.
Soğuk bir sesle karşılık verdi:
"Onlar senin abilerin değil."
Dişlerimi sıktım, sesim sertleşti:
"Kan bağı umrumda değil. Onlar benim abilerim."
Bir an sustu ama vazgeçmedi:
"Neyse... çok mu seviyorsun onları?"
Gözlerinin içine baktım; bu kez hiç kaçmadım.
"Çok. Hem de her şeyden çok."
Sesimde alay vardı, acı vardı.
"O kadar çok seviyorum ki... sizin hiçbir zaman sevilmeyeceğiniz kadar."
Bir adım yaklaştım, kelimelerim keskinleşti:
"Biliyor musun neden? Çünkü sizin kalbiniz taştan. Sevgiyi hak etmiyorsunuz," dedim.
Ve hiç beklemeden bardağı sehpanın üzerine bıraktım, mutfaktan çıktım, aynı yolu geri dönüp salona geldim ve oturdum.
Sonat bana dönüp bir şey diyecekken...
Ertan Bey araya girerek, "Kızım, açmısın? yemek hazır. İsterseniz yemeğe geçelim," dedi.
Ben de gülümseyerek, "Olur, Ertan Bey," dedim.
Yavaş yavaş ayağa kalktı herkes
Hepimiz gergindik, özellikle de Dolunay ailem...
Aklıma geleni söyledim ve Hülya Hanım'a döndüm.
"Şey... Sizin bana verdiğiniz odada bir yüzüğüm düşmüş, onu almaya gidebilir miyim?"
Hülya Hanım gülümsedi,
"Tabii ki, sen git al. Biz de seni yemek odasında bekliyor olacağız, hayatım," dedi ve yanağımı nazikçe okşadı.
Abilerime ve anne-babama dönüp kısa bir öpücük attım.
"Ben yüzüğümü alıp geliyorum," dedim.
Tam adımımı atarken, hâlâ beni izleyen Ateş'in bakışlarını fark ettim. Yine de tereddüt etmeden hızlı adımlarla ilerledim ve bana verilen odaya girdim.
Yeşil zümrüt yüzüğümü düşürmüştüm; burada bir yerde olmalıydı.
Yatağın altını, her köşeyi dikkatle kontrol ettim ama bir türlü bulamadım. Tam masanın altına bakacakken, aniden açılan kapı sesiyle ürkerek sıçradım.
Kapıdan içeriye Çiğdem girdi; beni küçümsercesine süzdü.
Gözlerimi devirdim. "Ne istiyorsun, Çiğdem?" dedim.
"Git demek için geldim," dedi kendinden emin bir sesle.
Alaycı bir gülümseme bıraktım. "Anlamadım," dedim.
Bu kızıl kafa biraz daha konuşsaydı, gerçekten saçlarını koparıp ellerine verecek noktaya gelecektim.
"Demek ki anlamaya zekâ seviyen yetmemiş, şekerim," dedi Çiğdem.
Bu kız açıkça dayak istiyordu.
"Saçmalamayı kes. Ne söyleyeceksen söyle ve çık git," dedim sinirimi bastırmaya çalışarak.
"Diyorum ki sen Öztürk ailesine yakışmıyorsun." Baştan aşağı beni küçümseyen bir bakışla süzdü. "O yüzden defolup gitmen gerekiyor. Zaten bu evde seni pek isteyen de yok." Sırıttı.
Bu kızın derdi neydi? Tam konuşmak için ağzımı açmıştım ki... Odaya hiç beklemediğim biri girdi.
"Sen mi yakışıyorsun Öztürk ailesine, şekerim?" dedi Zuhal.
Odaya girmesi bile şaşırtıcıydı ama beni savunması... bunu hiç beklemiyordum.
"Zuhal abla, şaka mı yapıyorsun? Bu kızdan nefret etmiyor musun sen?" dedi Çiğdem.
"O kız benim kardeşim, Çiğdem. Döverim de, söverim de, severim de. Sen kimsin? Seni ne alakadar eder? Senin haddine değil Alev'i buradan kovmak. Ama ben şimdi seni buradan kovuyorum; defol git evimden," dedi Zuhal, net ve kararlı bir sesle.
"Ama Zuhal abla..." diye itiraz etti Çiğdem.
Zuhal, kararlılığını bozmadan, "Çık git dedim," dedi.
"İyi akşamlar size!" dedi Çiğdem ve odadan kapıyı sertçe çarparak çıktı.
"Niye yaptın bunu?" diye sordum, şaşkınlık ve öfke karışımı bir sesle.
"Senden hoşlanmıyorum, evet. Ama herkes haddini bilmek zorunda. Ne olursa olsun, sen Öztürk ailesinin bir parçasısın; sana saygı duyması gerekiyordu. Ben de gerekeni yaptım," dedi.
Hiçbir şey söylemedim. Sırtımı ona döndüm, eğilip masanın altına baktım. Sessizce bir nefes aldım.
Ve oradaydı.
Yüzüğüm masanın altına kaymıştı. Elimi uzatıp dikkatlice aldım, avucumun içinde bir an tuttum, ardından parmağıma taktım.
Yeşil zümrüt taş, loş ışıkta hafifçe parladı.
Bu yüzük benim için sadece bir takı değildi; babaannemden kalan tek somut hatıraydı. Zarif ve ölçülüydü, tıpkı onun hakkında anlatılanlar gibi. Onu hiç tanıma fırsatım olmamıştı, ama zevkine her zaman hayrandım. Parmaklarımı yüzüğün üzerinde gezdirirken içimden tek bir şey geçirdim: Onun kaderini değil, gücünü miras almak istiyordum.
"Annemler bekliyor. Yemeğe gel. Acıktım; seni bekleyemem," dedi Zuhal. Gözlerini hafifçe devirdi; sesi yine mesafeliydi. Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.
Kapı kapanırken geriye yarım kalmış bir ifade bıraktı.
Bu kızın meselesi neydi? Az önce beni savunan oydu; şimdi ise aramıza yeniden görünmez bir duvar örüyordu. Bir an sahipleniyor, bir an yabancılaşıyordu. İyiyle kötünün arasında değil, gururuyla kalbi arasında gidip geliyor gibiydi.
"Annemler bekliyor. Yemeğe gel. Acıktım; seni bekleyemem," dedi Zuhal.
Gözlerini devirdi ama sesinin altındaki o ince titremeyi fark etmemek mümkün değildi. Ardından arkasını döndü ve kapıyı arkasından kapatıp çıktı.
Odanın içinde kısa bir sessizlik kaldı.
Zuhal... Onu çözmek imkânsızdı. Az önce beni savunan oydu; şimdi ise mesafesini yeniden hatırlatıyordu. Sanki kalbi bir adım atıyor, gururu iki adım geri çekiyordu. Ne tamamen düşmandı ne de gerçekten yanımda. Aramızda adı konmamış bir savaş vardı ve ikimiz de silahlarımızı indirmeye henüz hazır değildik.
Onun ardından ben de fazla oyalanmadan kapıya yöneldim.
Kapıyı açıp koridora çıktım ve hızlı adımlarla merdivenlere ilerledim. Topuk seslerim boşlukta yankılanırken içimdeki karışıklık hâlâ dinmemişti. Derin bir nefes alıp kendimi toparladım, ardından merdivenlerden aşağı indim.
Aşağı katta ışıklar daha parlak, sesler daha canlıydı. Az önceki sessizliğin yerini, yemek masasının etrafında toplanan insanların uğultusu almıştı.
Akay abimle Sonat'ın arasındaki sandalyeye oturdum.
Ateş'in bakışları yine bendeydi; anlaşılan Zuhal'ın dediği gibi Çiğdem burayı terk etmişti.
Sohbet bir anlığına yavaşladı, birkaç çift göz üzerime kaydı. Akay abim yanağımı hafifçe sıktı. Gülümsedim. Kısa bir sessizlikten sonra herkes yeniden tabağına döndü.
Sonat bana doğru eğildi.
"Minik serçem, sen beni arayacaktın hani?" diye fısıldadı.
Ben de hafifçe ona dönüp aynı tonda karşılık verdim.
"Arayacaktım... ama maalesef telefonum kırıldı."
"Kırıldı?" dedi, kaşları hafifçe çatılarak.
Omuz silktim.
"Seren sinirlenince telefonu alıp Atakan'a fırlattı. Atakan da refleksle yastığı kaldırınca telefon yere düştü, ekranı çatladı. Sonra ben de sinirlendim... ve işi tamamen bitirdim. Yani teknik olarak hep birlikte kırdık."
Anlatırken sesim neredeyse çocuksu bir savunma tonuna kaymıştı; sanki gününü anlatan sekiz yaşında bir çocuk gibiydim. Bunun farkına varınca dudaklarımda hafif, mahcup bir tebessüm oluştu.
Sonat bu hâlime hafifçe güldü; o iç ısıtan, tanıdık gülüşüyle.
"Nasıl da tatlı tatlı anlatıyor... kafayı yiyeceğim," diye fısıldadı. Sesi tamamen şefkat doluydu. Gözlerinde alaydan çok, içten bir sevgi vardı.
"Dalga geçme," dedim ama dudaklarım istemsizce gülümsedi.
"Geçmiyorum," dedi sakin bir sesle. "Sen hep böylesin. Küçükken de öyleydin... Önce ortalığı karıştırır, sonra masum masum anlatırdın."
Bir an duraksadı. Bakışları yumuşadı.
"Seninle ilgili bazı şeylerin hiç değişmemiş olması... mutlu etti beni," dedi, hafifçe mahcup bir gülümsemeyle.
İçimden ağır bir düşünce geçti. Keşke hayat ikiye bölünmeseydi. Keşke hem Dolunay hem de Öztürk ailesinin parçası olabilseydim. İkisini birden yaşamak mümkün değil miydi?
Başımı hafifçe omzuna yasladım. O küçük temas, içimdeki düğümü bir anlığına gevşetti.
Ortamdaki herkesin bakışları bizdeydi; anlaşılan sohbetimiz pek de sessiz değildi. Masadaki çatalların sesi bile azalmıştı, birkaç saniyeliğine dikkat tamamen bize kaymıştı.
Abilerim, hatta Karan ve Asaf da dâhil olmak üzere, bize kıskanç bakışlarla bakıyorlardı. Dolunay abilerimin beni kıskandıkları o kadar belliydi ki... Onları anlıyordum. Sonat'la aramdaki o rahatlığı görmek hoşlarına gitmemişti belki de.
Ama Öztürk abileri? Onlar ne diye kıskanmıştı? Beni mi kıskanmışlardı... yoksa Sonat'ı mı? Ya da aramızdaki o samimiyeti? Bakışları daha sertti, daha ölçülü; ama içinde net bir huzursuzluk vardı. Sanki masada görünmez bir rekabet başlamıştı da kimse adını koymuyordu.
Annem, babam, Ertan Bey ve Hülya Hanım da bize gülümseyerek bakıyorlardı. Özellikle Hülya Hanım duygusallaşmıştı; gözleri dolu dolu bakıyordu bize. Bakışlarında belirgin bir gurur vardı, sanki uzun zamandır görmek istediği bir tabloyu izliyordu. O bakış, masadaki bütün kıskançlığa rağmen içimi bir anlığına yumuşatmıştı.
Ateş ise sadece bana bakıyordu; Ateş'i süzdüm, yakışıklıydı. Çiğdem sevgilisi miydi? Omuzları uçak kadar geniş, koyu dağınık saçları dikkat çekiciydi. Kara gözleri ile beni izlemesi daha da etkileyiciydi. Dudaklarımı yaladım.
Sonat elini omzuma attı.
İlk defa ben ona doğru bir adım atmıştım; belki de bu yüzden o da en az benim kadar heyecanlıydı. Sesindeki hafif titreşim bunu ele veriyordu.
Heyecanını bastırmaya çalışarak, hafif alaycı bir tonla,
"Bizi izlemek yerine yemeklerinizi yemeye ne dersiniz, canım ailelerimiz?" dedi.
Masada birkaç kişi hafifçe gülümsedi.
Tabii bu gülümsemelere abiler dâhil değildi. Zuhal ilk başta bizi tebessümle izliyordu; bunu fark etmiştim. Ama bakışlarım onunkilerle buluştuğu an yüzü yeniden mesafeli bir ifadeye büründü. Büyükler ise daha sıcak, daha anlayışlı bir gülümsemeyle bakıyordu.
Gözlerimi tabağıma indirdim. Yanaklarım hafifçe ısınmıştı. Masadaki hava yumuşamıştı ama o ince gerilim hâlâ hissediliyordu; görünmez ama varlığını inkâr edemeyeceğimiz bir çizgi gibi aramızda duruyordu.
Yavaş yavaş herkes yeniden yemeğine odaklandı. Masadaki sesler normale döndü, küçük sohbetler başladı.
Ben de konuşmalara dâhil oldum ama Karan ve Asaf bu sohbetlerin dışında kaldı. İkisi de neredeyse hiç konuşmadı; daha çok beni izlemekle yetindiler. Ne zaman göz göze gelsek bakışlarını hemen kaçırıyorlardı ama birkaç saniye sonra yine üzerimde olduklarını hissediyordum.
Zuhal ise her zamanki gibiydi. Bana karşı mesafeliydi. O da pek konuşmadı ama en azından birkaç kısa cümle söylemişti. Yüzündeki ifade değişmiyordu; gözleri ise bazen istemsizce bize kayıyordu.
Ateş sadece benimle konuştu ve beni izledi; yemekten çok, bakışlarıyla beni "yiyordu". Defalarca uzun süre bakıştık; o beni inceledi, ben onu...
Azad abimin çalan telefonu ile dikkatler bir anda dağıldı.
Masadaki konuşmalar yarım kaldı, birkaç baş aynı anda ona döndü. O ise kısa bir bakışla ekrana baktı; ifadesi bir anda sertleşti. Kim aradıysa, bu onun hoşlandığı biri değildi, anlaşılan.
Bakışlarını bize çevirdi:
"Kusura bakmayın, işle ilgili bakmam gerekiyor," dedi ve ayağa kalkıp masadan biraz uzaklaştı.
Diğerleri pek umursamadı ama benim dikkatimi çekmişti; o anki sert ifadesi ve ani hareketi, merakımı iyice artırmıştı.
Pür dikkat abimi izliyordum.
Sesi bir anda yükseldi:
"Ne saçmalıyorsun lan sen? Kaçtı ne demek!"
Dedikleriyle tekrar tüm dikkatleri üzerine topladı. Benim ise kaşlarım çatıldı; sözlerinin ağırlığı ve ani çıkışı, ortamı tamamen değiştirmişti.
"Lan Samet, lan Samet, tamam geliyorum ben," dedi ve telefonu kapattı.
"Abi, ne oluyor?" dedim, tedirginlikle.
Yanıma geldi, kafamı nazikçe tuttu ve alnımdan öptü.
"Bir şey olduğu yok, güzelim. İşle ilgili, korkma. Sonra anlatırım zaten," dedi.
Bakışları Altan abime kaydı:
"Abi, buradan çıktıktan sonra doğruca eve gidin, çok dikkatli olun. Alev'den gözlerinizi ayırmayın. Ben gelene kadar evden çıkmayın."
Sonra tekrar bana döndü, burnumu hafifçe sıktı.
"Özellikle de sen, fındığım," dedi.
Hülya Hanım'a döndü:
"Çok özür diliyorum, önemli bir işim çıktı, gitmem gerekiyor," dedi Azad abim.
"Hiç sorun yok canım... Ama tehlikeli bir şey mi var?" dedi Hülya Hanım.
"Benden hoşlanmayan bir suçlu kaçmış, o yüzden söyledim. Endişelenmenize gerek yok," dedi Azad abim.
"Peki, siz gitmeyin o zaman. Evinize kadar da gitmeyin; bu gecelik burada kalın. Tehlike varsa burada kalmak daha güvenli," dedi Ertan Bey.
"Yok, bir şey olmaz, biz gidelim," dedi babam.
"Demir Bey, inat etmeyin Allah aşkına. Tehlike var. Bir günlüğüne burada kalmanız neyi değiştirir? Düşman değiliz; artık bir aile sayılırız," dedi Ertan Bey.
"Bence de kalın," dedi Karan; beklenmedik ama net bir tavırdı.
"Kesinlikle kalmalısınız; benim hemen buranın yakınlarında boş bir evim var, eğer rahatsız oluyorsanız orada da kalabilirsiniz," dedi Ateş.
Ciddi tavrı onu daha da yakışıklı kılıyordu; ama şu an daha önemli şeyler vardı, bakışlarımı kaçırdım.
"İyi, tamam. Yarın erkenden çıkarız, sağ olun," dedi babam.
Bakışlarım abime kaydı.
"Abi, ya sana bir şey olursa?" dedim korkuyla.
"Nolacak bana, abim? Bir şey olmaz zaten. Ben Samet'in yanına gidiyorum şimdi," dedi.
"Oğlum, kendine dikkat et," dedi annem.
"Tamam anne, benim acelem var... Hadi, iyi akşamlar size," dedim.
Ve hızla gitti.
"Korkmana gerek yok, Su. Sakinleş," dedi Ateş; sesi nedensizce ama bir anda sakinleştirmişti beni.
"Sakinim zaten... ayrıca, adım Su değil, Alev," dedim.
Ateş derin bir bakışla, sesi hem kararlı hem de sıcaktı.
"Senin benim için adın Su ve hep öyle kalacak. Hadi, senin de gönlün olsun... Sana 'Alev' dediğim gün, senden nefret ettiğim gün olsun. Ama öyle bir gün asla olmayacak." Dedi.
Aklıma geleni söyledim:
"Ben Azad abime bir şey verip gelicem," dedim.
"Ne vereceksin güzelim? Gel, otur," dedi annem.
"Hemen geliyorum, anne," diyerek hızla kapıya yöneldim. Ayağımı sıyırmadan ayakkabılarımı giyip kapıyı açtım ve dışarı fırladım.
"Umarım gitmemişsindir abi..." diye kendi kendime mırıldandım, endişem her adımda büyüyordu.
Arabaların geçmesi için kapının açılmasını sağlayan düğmeye bastım. Kapı yavaşça açılır açılmaz dışarı çıktım ve gözlerime inanamadım: Abimin arabası yolun ortasında durmuştu. Abim arabadan inmiş, arabamın önünde dikiliyordu. Karşısında maskeli, simsiyah giyimli bir adam vardı; elindeki silah abime doğrultulmuştu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu, nefesim kesilmişti.
Abim korkusuzca karşısında durdu, sesi kararlı ve soğukkanlıydı:
"Sana boyun eğmem! Vuracaksan vur."
"Abi!" diye bağırdım, hem korku hem de çaresizlik içinde. İçimde korku, öfke ve koruma arzusu bir arada patlıyordu. Her şey bir anda donmuş gibi gelmişti; zaman sanki yavaşlamıştı ve tek odak noktam abimdi.
Abimin bakışları bana döndü; gözlerinde hem sakinlik hem de kararlılık vardı.
"Abim, hadi gir, sen içeri," dedi, sesi derin ve güven vericiydi.
Gözümden istemsizce yaşlar süzüldü. Boğuk bir sesle, titreyerek söyledim:
"Olmaz... gitmem abi! Bu kim... öldürür seni, abi..."
Kalbim deli gibi atıyordu, ellerim titriyordu. İçimde hem korku hem de çaresizlik vardı; abimi koruma isteğim, hiçbir mantıklı düşünceye yer bırakmıyordu.
Adam sırıttı, sesi buz gibi, soğuk ve acımasızdı:
"Ah be, Azad... seni uyarmıştım. Senin yüzünden küçük kardeşin de bir travma yaşayacak. Düşünsene ne acı... abisi gözünün önünde... gebericek."
Tetiği çektiğinde kalbim sanki durdu. Nefesim kesildi, göğsüm sıkıştı. Dünyam bir anda donmuş gibiydi. O an, zamanın yavaşladığını hissettim; her saniye hem sonsuz hem de dayanılmaz bir ağırlıkla geçiyordu.
"Hayır!" diye bağırdım, sesi çığlıklarla karıştı, boğazım yanıyordu.
"Yapma! Nolur yapma! Yardım edin!"
Deli gibi bağırıyor, abimin önüne geçmeye çalışıyordum. Ellerim boşuna uzanıyordu; onu korumaya yetmeyeceğini, bu güçsüzlüğümü fark ettim. Kalbim paramparça oldu, nefesim parçalı ve kesik kesikti.
Abim beni itti, yüzünde korku ve acı vardı:
"Çekil şurdan, Alev!"
Maskeli iki adam beni sıkıca tuttular, geri çektiler. Çırpındım, çığlıklar attım, ama güçleri karşısında direnemiyordum. İçimde öfke, korku ve çaresizlik birbirine karıştı; zihnim bulanık, kalbim bir volkan gibi patlamak üzereydi.
Ardından üç defa tetik patladı. Her ses, içime saplanan bir hançer gibiydi. Abim kanlar içinde yere yığıldı. Üç kurşun... üç kırık hayal, üç parçalanmış umut...
Maskeli adamlar beni bırakıp çekildiler. Dizlerimin üstüne düştüm, nefesim kesik kesik, gözlerim dehşetle dolu... Abim yerde yatıyordu; gözlerindeki o alışık güven, koruma hissi, şimdi ölü bir boşluğa dönmüştü.
İçimden bir çığlık yükseldi; öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Dünya bir anda sustu, etrafımdaki her ses silindi; yalnızca kalbimin acısı ve abimin hareketsiz bedeni vardı gözlerimin önünde. Parmaklarımı titreyerek kanlar içinde kalan kollarına uzattım; nefesimi tutup tekrar tekrar "Abi, lütfen, lütfen uyan..." diye fısıldadım. Ama cevap yoktu.
"Gitme... bırakma beni...
yalvarırım... ölemezsin!
Bırakamazsın beni abi...
Ambulans çağırın!"
Üç kurşun sıkmışlardı...
Abim sokağın ortasında, kanlar içinde,
kolumun üzerinde kıvrılmıştı.
Abim kollarımda can veriyordu.
Daha önce hiç bu kadar korkmamıştım.
O kulübedeyken bile... bu kadar
korkmamıştım.
Kendini zorlayarak konuştu.
"Sil gözyaşlarını... kıyamam.
Ben senin tek damla gözyaşına..." dedi
titreyen sesiyle.
Bu haldeyken bile düşündüğü şey...
benim gözyaşlarım mıydı?
Göğsüm sıkıştı, nefes alamadım...
Annemler, duydukları çığlıklarla panikle yanımıza koştular. Seslerini duyuyordum ama zaman çoktan elimizden kaymıştı.
Kafamı abimin kanla kaplı göğsüne yasladım ve tüm yıkılmışlığım, tüm çaresizliğimle, derin bir hıçkırık eşliğinde ağladım. Kalbim, onun yaşam mücadelesiyle birlikte sanki parçalanıyordu.
Daha önce hiç bu kadar çaresiz hissetmiş miydiniz? Tamamen güçsüz...
İşte ben şimdi öyleydim.
Abimi koruyamamıştım; onun yanındaki tüm gücüm, dövüşteki tüm yeteneklerim... hiçbir işe yaramamıştı. Dövüşte ne kadar iyiysem, onu korumakta o kadar aciz kalmıştım.
Kafamı abimin göğsüne yaslayıp gözyaşlarımı akıtırken, içimde tarifsiz bir boşluk oluştu. Her nefesim sanki parçalanmış bir kalbin ağırlığını taşıyordu.
Annem ve babam yanımıza gelmişti, ama hiçbir şey onları ya da beni durduramaz gibiydi. Sessizliği sadece kalp atışlarım ve hıçkırıklarım dolduruyordu.
Daha önce hiç bu kadar güçsüz hissetmemiştim; hayatım boyunca sahip olduğum cesaret, bir anda yok olmuştu.
Artık abimin gözleri kapanmıştı.
Artık sadece kan vardı... Kan ve sessizlik...İnsan değişir miydi?
Yoksa zamanla kendi benliğini mi bulurdu?
Değişmek kötü müydü, yoksa iyi mi?
İnsan neden değişirdi?
Fazla acıdan mı?
Mutsuzluktan mı?
Her şey değiştiği için mi insan kendini değiştirmeye zorlar?
Yoksa değişmek bir kurtuluş gibi geldiği için mi?
İnsan değişirdi. Bu değişim iyi de olabilirdi, kötü de.
Peki insan istemeden, fark etmeden değişir miydi?
Değişirdi...
İnsan değiştiğini anlar mıydı?
Yoksa bunu yalnızca dışarıdan bakan biri mi görebilirdi?
Kolumun cimciklenme hissiyle gözlerimi yavaşça araladım.
Karşımda gördüğüm kişiyle dona kaldım.
Karşımda kendi küçüklüğüm duruyordu.
Elinde küçük, krem rengi bir ayıcık vardı.
Ama ayıcığın üzerinde kan lekeleri vardı.
Küçük Alev'in beyaz elbisesinin karın kısmı da kana bulanmıştı.
O kulübede amcası karnını bıçakla yaralamıştı.
Sonrasında yarası hiç düzgün iyileşmemişti.
Çünkü iyileşmesine izin vermezlerdi.
Kanaması ne zaman dursa, karnına yeniden darbe alırdı.
Altı yaşında olmasına rağmen inatla hayata tutunmaya çalışıyordu.
Ona baktım...
Karşımda kendi küçüklüğüm vardı ama yine de içim acıdı.
Gözlerim doldu.
Altı yaşında bir çocuk bu kadar işkenceye nasıl dayanabilirdi?
Daha doğrusu... ben buna nasıl dayanmıştım?
Sanki bana bir şeyler olmuştu.
Öz ailemin yaşadıklarını öğrenmemle birlikte geçmişe geri dönmüştüm.
Korkular, kabuslar... hepsi geri gelmişti.
Bu bir kabustu. Korkunçtu.
Ama bunun bir kabus olduğunu biliyordum. Hissediyordum.
Son günlerde gördüğüm kaçıncı kabustu bu, bilmiyorum.
Ama bu sefer farklıydı.
Bu kez kendi küçüklüğüm yanımdaydı.
Ben yatakta uzanıyordum.
O ise hemen yanı başımda oturmuştu.
Bana nefretle bakıyordu.
"Mutlu musun?" dedi çocuk sesiyle.
Kendi küçüklüğüm...
Sadece
"Ne?" diyebildim.
"İkizimiz Can senin yüzünden yok," dedi.
"Ölmüş bile olabilir.
Ama sen burada yeni ailenle mutlu mesut yaşıyorsun."
Gözleri doldu ama sesi sertti.
"Bencilsin... hem de çok bencilsin.
Senden nefret ediyorum.
Senin yüzünden ailemden ayrı kaldım."
"Benim yüzümden değil!" diye bağırdım.
"Suçlu o çok sevdiğin amcan!"
"Sensin aptal!" dedi kaşlarını çatarak.
Hiç durmadan konuşmaya devam ettim.
"Ayrıca bizim ailemiz Dolunay ailesi.
Onlar için canımı bile veririm.
Biz Su değiliz.
Biz Alev'iz.
Alev Dolunay!"
"Hayır!" diye karşı çıktı.
"Bizim adımız Su.
Bizim ailemiz Öztürk ailesi.
Biz Su Öztürk'üz."
"Aptalsın!" diye bağırdım.
Sesimin yüksekliğiyle bir an irkildi ama geri çekilmedi.
"Sen de bencilsin," dedi bu kez daha sessiz,
ama daha acımasız bir tonla.
Bir an duraksadı.
Gözleri karardı sanki.
"Nefret ediyorum senden!" diye bağırdı.
O an anladım...
Kendi çocukluğumun bile nefret ettiği birine dönüşmüştüm.
Evet... değişmiştim ben.
Peki gerçekten bencil miydim?
Yanımdan kalktı.
Yavaşça arkasını döndü ve yürümeye başladı.
"Nereye gidiyorsun?" dedim.
"Cehenneme gidiyorum. Ben ve Can'ın cehennemine. Geç kalırsam amcam parmağımı keser," dedi.
Göğsüm sıkıştı.
"Gitme..." dedim ve elimi ona doğru uzattım.
"Gitme. Yanımda kal. Sana zarar verir."
"Kalamam. Ben henüz senin kadar bencil değilim. Can'ı orada bırakamam," dedi.
Ve bir anda kayboldu.
Tam o anda yüzüme su döküldü.
Gözlerimi ovaladım ve yavaşça araladım.
Karşımda Akay abim duruyordu.
"Günaydın küçük mikrop," dedi ve saçlarımı karıştırdı.
Yanağımı ısırdı, ardından kafama hafifçe vurdu. Canımı yakmıyordu ama sinir ediyordu. Ben de onun kafasına vurdum.
"Abicim, görüyorum da zorbalıklarına son gaz devam ediyorsun," dedim gözlerimi devirerek.
"Zorbalamazsam özlüyorsun mikrop," dedi ve yastığı kafama geçirdi.
Ben de yastığı alıp ona fırlattım.
"Abi, mikrop deme bana," dedim oflayarak.
"Tamam tamam, mızmızlanma. Kalk artık, okula geç kalacaksın," dedi.
Üzerindeki şık takımı fark edince kaşlarımı kaldırdım.
"Vay be. Yakışıklı abime bak. Nereye böyle? Kezban modundan çıkıp baya şık olmuşsun," dedim gülerek.
Aslında evdeki en kötü hâliyle bile yakışıklıydı ama bu onu zorbalamayacağım anlamına gelmiyordu.
Ukala bir bakış attı.
"Ben etek giysem bile dünyanın en yakışıklı adamıyım. Kıskandın tabii," dedi.
"Çirkin mikrop."
"Sensin çirkin mikrop," dedim ve yastığı tekrar fırlattım.
"Cık cık," diyerek kınayıcı bir bakış attı.
"İnsan abisine saldırır mı hiç?"
"Abi iyi misin? Alt tarafı yastık attım."
"Ben aşağıdayım. Sen de çabuk gel mikrop hanımefendi," dedi kapıya yönelirken.
"Benim gibi bir güzele mikrop dersen taş olursun haberin olsun," dedim saçımı savurarak.
Arkasını dönüp ukala bir sırıtış attı.
"Taş gibiyim zaten," dedi ve odadan çıktı.
Annemler abimi fazla mı şımartıyordu acaba?
Hayır...
Bu kesinlikle doğuştan gelen bir egoydu.
Bakışlarım az önce kabusumda gördüğüm, kendi küçüklüğümün kaybolduğu yere takıldı.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Elimi göğsümün üzerine koydum.
Haklı mıydı?
Ben gerçekten bencil miydim?
Mutlu olmamam mı gerekiyordu?
Annemin sesi düşüncelerimi böldü.
"Alev kızım! Okula geç kalıyorsun, hadi!"
Bir anda kendime geldim.
Hemen ayağa kalktım ve dolabıma doğru yürüdüm.
Kapısını açıp eğildim.
İçinden pembe bir kutu çıkardım ve kapağını açtım.
İçindeki krem rengi, üzerinde kan lekeleri bulunan ayıcıkla göz göze geldim.
Elime aldım. Baş parmağımı, ne kadar yıkasam da çıkmayan kan lekelerinin üzerinde gezdirdim.
O kanlardan tiksinmedim ama midem burkuldu.
Bu ayıcığın üzerindeki kan... altı yaşındaki bana aitti.
Peki Can'dan da bu kadar kan akmış mıydı?
İçimi keskin bir suçluluk duygusu kapladı.
İkizim neredeydi?
O ölmüş bile olabilirdi...
Ben ise burada mutlu bir hayat yaşıyordum.
Gözlerim doldu.
Yaşlar sessizce aktı.
Ellerim titredi. Bir an nefes almak bile zor geldi.
Bazen insan kendinden kaçar.
Kendinden utanır.
Var olmayı bile hak etmediğini düşünür.
İşte tam o andaydım.
Aldığım her nefes fazlalık gibi geliyordu.
Ayıcığı titrek ellerle yerine bıraktım. Kutuyu kapatıp dolaba geri koydum.
Üniformamı çıkarıp hızlıca giyindim.
Makyaj masasına geçtim. Çok kapatıcı olmayan ama bana yeten kapatıcımı göz altlarıma sürdüm. Üzerine pudra geçtim. Şeftalimsi allığımı uyguladım. Göz içime hafifçe kahverengi kalem çektim ve maskaramı sürdüm.
Hafif ama belirgin bir makyajdı.
Saçlarımı dağınık bir topuz yaptım ve odadan çıkıp aşağı indim.
Ama gördüğüm kabuslar hâlâ zihnimde dolaşıyordu.
Normalde bu kadar kabus gören biri değildim.
Merdivenlerden iner inmez Azad abimi gördüm. Çoktan hazırlanmıştı. Hatta neredeyse evden çıkmak üzereydi.
"Günaydın fındığım," dedi ve alnıma küçük bir öpücük kondurdu.
"Günaydın yakışıklı hukukçu abim," dedim ve saçlarını karıştırdım.
"Kız, karıştırma saçlarımı. Çirkin olacağım sonra, kimse beğenmeyecek. Evde kalacağım," dedi gülerek.
"Merak etme abicim, saçın karışınca daha yakışıklı oluyorsun," diye karşılık verdim.
Çocukluğumdan beri Azad abimin saçlarının düzgün durmasına tahammül edemezdim. Hemen gidip saçlarını karıştırırdım. Onları ilk tanıdığım zamanlar hiç konuşmazdım ama zaman içinde, ilk başta Altan abim olmak üzere, hepsiyle teker teker konuşmaya başlamıştım.
Azad abimle konuşmadığım dönemlerde bile yanına gidip saçlarını karıştırırdım.
Ne yapayım? Ona karışık saç yakışıyordu işte.
"Benim fındığım bana böyle yakıştırıyorsa, saçlarım artık böyle olacak," dedi ve bana sarıldı.
"Fındığım, ben şimdi işe gidiyorum. Seni okuldan ben alırım, yolda da işimle ilgili merak ettiklerini anlatırım sana," dedi ve yavaşça geri çekildi.
"Ha bu arada, unutmadan küçük baş belası... okulu yakmak yok, karakola düşmek yok, disiplinlik olmak yok, okulda birini dövmek, kavga etmek, özellikle de Gurur'u boğmak yok. Tamam mı?" dedi Azad abim.
Abartıyorlardı... Altı üstü yedi kere disiplinlik oldum, Gurur'u iki defa boğdum, bin kere daha boğmaya çalıştım ama başaramadım. Okulda birkaç kişiyi pataklamış olabilirim... Ha bir de beş altı defa karakola düşmüş olabilirim. Ama karakola düşmemin suçlusu Gurur piçiydi. Onu şu an iki kez daha boğasım gelmişti.
Ama sonuç olarak çok da bir şey yapmamıştım. Abartıyorlardı.
Ha bir de bir kere okulu yakmıştım. Daha doğrusu yanlışlıkla olmuştu. Eski okulumu... Ortaokul sekizinci sınıftayken arkadaş grubumla yanlışlıkla okulu yakmış bulunmuştuk. Ama çatısı dışında çok da yanmamıştı yani...
"Tamam abicim, uslu uslu okula gidip döneceğim." Yanağına bir öpücük kondurdum.
"Hadi görüşürüz abişkom, iyi işler diliyorum. Kendine çok iyi bak."
"Sana da iyi dersler, aferin sana uslu fındık," dedi Azad abim. Ben çoktan mutfağa geçmiştim, o da evden çıkmış olmalıydı.
Annem mutfakta menemen yapıyordu. Hemen gidip arkasından sarıldım.
"Günaydın annişim," dedim neşeyle.
"Günaydın annem," dedi annem ve yanağımdan öptü.
Geri çekildim. Bakışlarım masaya kaydı. Annem mükemmel bir kahvaltı hazırlamıştı. Bizim evde genelde kahvaltıyı annem, öğle ve akşam yemeklerini babam yapardı. Bazen de abilerim ya da ben hazırlardım.
"Yardım ister misin anneciğim?" dedim ve annemin masaya dizdiği zeytinlerden bir tanesini ağzıma attım.
"Gerek yok annem, sen otur. Zaten bitti, bunu da masaya bırakayım." Annem yaptığı menemeni de masaya koydu.
"Akay! Altan! Hayatım! Hadi kahvaltıya gelin, hazır," diye seslendi Kainat Sultan.
Annem seslendiği için babam beş saniye içinde kapıdan içeri girdi.
Babam içeri girer girmez bakışları beni buldu.
"Günaydın babam," dedi.
Sonra bakışları anneme kaydı. Yanına gidip saçlarından öptü.
"Eline sağlık güzel karım."
Ardından gelip yanıma oturdu. Ben de kafamı babamın omzuna yasladım.
"Günaydın canım babam," dedim.
Babam da her zamanki gibi yanağımı okşadı ve bana menemeni ekmeğe sürüp verdi.
Annem ve babam akşam Öztürk ailesine gideceğimiz hakkında konuşuyorlardı. Ben ise Atayı, Can'ı ve son günlerde durmak bilmeyen kabuslarımı düşünüyordum.
Bakışlarım ellerime kaydı. Hâlâ titriyordu. Elimi masa örtüsünün altında gizlemeye çalıştım.
Nefes alışverişlerim düzensizdi.
Bakışlarımı tekrar masaya kaldırdığımda karşımda Can vardı... Asla unutmayacağım yüzü, sarı saçları ve yeşil gözleriyle altı yaşındaki Can karşımda duruyordu.
Bu sefer kabus değildi. Halüsinasyon görüyordum.
Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Titreyen elimde tırnaklarımı avucuma bastırdım.
Can'ın burnundan kanlar aktı.
Ben ise onun burnundan akan kanı izlerken tırnaklarımı avucuma daha sert bastırdım.
Gözümden sessizce bir damla yaş süzüldü, nefesim titredi.
"Alev!"
Ses bir anda kulaklarımda patladı.
Gözlerimi kırptım.
Can... yoktu.
Az önce karşımdaydı, şimdi yoktu.
Sanki hiç var olmamış gibi.
Nefesimi o an geri kazandım.
Bakışlarım ağır ağır bana seslenen babama döndü. Bakışlarım boştu, bomboştu. Sanki birkaç saniyeliğine dünyadan kopmuş gibiydim. Ölmüş de yeniden dirilmiş gibi...
"Güzel kızım, iyi misin?" Babamın bakışları endişe doluydu.
İyi değildim ama babamın endişelenmesine izin veremezdim. Otuz iki diş gülümsedim.
"İyiyim babam... sadece dalmışım," dedim.
O ana kadar avucuma bastırdığım tırnaklarımın derimi kanattığını fark etmemiştim. Avucumda bir sızlama hissettim. Islaklığı fark edince bakışlarımı elime çevirdim.
Avucum kanlar içindeydi.
Tırnaklarımı derime geçirmiştim.
Benim bakışlarımla birlikte babamın bakışları da elime döndü.
"Kızım iyi misin? Elin... elin kanıyor. Kalk, hastaneye gidiyoruz." Babam aniden ayağa kalktı ve kolumdan, canımı yakmamaya özen göstererek tuttu. Beni de yavaşça ayağa kaldırdı.
Annemin bakışları da kanayan elime dönünce o da hemen ayağa kalktı.
"Alev iyi misin annem? Ne oldu?" dedi endişeyle.
"Ya bir şey yok. Hastaneye gitmemize de gerek yok. Ufak bir pansuman yaparım, geçer. Zaten acımıyor, önemsiz. Siz oturun, ben hemen pansuman yapıp geleceğim," dedim ve babamın kolundan çıktım.
"Olmaz öyle şey kızım. Hastaneye gitmemiz gerekiyor. Elin çok kanıyor, çok acıyordur," dedi babam.
"Gerçekten acımıyor babam. Hastanelik bir şey yok. Hem benim okula gitmem gerekiyor. Şimdi bir pansuman yapar, okula giderim," dedim ve kapıya doğru yöneldim.
"Dur annem, ben pansuman yapayım sana. Geç bakalım salona, ben de acil yardım çantasını getireyim," dedi annem.
Başımı tamam anlamında salladım. Mutfaktan bir peçete alıp elime doladım. En azından elimden dökülen kanlar etrafı kirletmesin diye salona geçtim.
Çok geçmeden annem elinde acil yardım çantasıyla yanıma geldi. Arkasından babam da geldi.
"Güzel kızım, hastaneye gitmeme konusunda emin misin?" dedi babam kararsızlıkla.
"Eminim babacım, hastaneye gerek yok," dedim.
Annem yanıma oturdu.
"Annem, telaşla soramadım... elin nasıl böyle oldu?" dedi elimi okşarken.
"Ya ben dalınca tırnaklarımı bastırmışım da fark etmemişim. O da birazcık kanatmış elimi," dedim.
Avucumun aniden sızlamasıyla acıyla gözlerimi sıktım.
Annemin ve babamın endişe dolu bakışlarını üzerimde hissediyordum. Canımın bu kadar çok yandığını bilselerdi, beni hastaneye götürmekle kalmaz, eve ambulans çağırırlardı. Endişelenmelerini istemiyordum. Zaten babam için bu duygular çok tehlikeliydi; stres, sinir, korku, endişe... hepsi ona zarardı. Bu yüzden acımı gizleyerek gülümsedim.
Annem de canımı yakmamaya özen göstererek elime pansuman yaptı.
İki üç dakika içinde annem pansumanı bitirmişti.
"Annem... pansuman bitti ama çok acıyor mu? Okul çıkışında bir hastaneye gidip baktıralım," dedi annem.
Hastaneye asla gitmeyecektim. Ama bunu şimdi söyleseydim bana çok kızardı. O yüzden okul çıkışında kızmasını tercih ettim.
"Tamam anneciğim, gideriz," deyip geçiştirdim.
Ve hızla ayağa kalktım.
Eğilip annemin yanağına bir öpücük kondurdum.
"Görüşürüz Kainat Sultan," dedim gülümseyerek.
Geri çekildim ve babama gidip sarıldım.
"Babacığım merak etme, gerçekten hiç acımıyor," dedim yalan söyleyerek.
"Emin misin güzel kızım?" dedi babam.
Gözlerindeki endişe yirmi yedi metre öteden bile anlaşılırdı.
"Çok eminim," dedim ve babamın yanağına bir öpücük kondurdum.
Yavaşça geri çekildim.
"Hadi görüşürüz," dedim.
"Görüşürüz annem..." dedi annem.
"Görüşürüz güzel kızım..." dedi babam.
Ben de salondan çıktım.
Daha kapıdan çıkar çıkmaz Akay abimin sesini duydum.
"Alev! Hazır mısın?" diye bağırdı üst kattan.
"Hazırım abi, hadi gel artık!" diye bağırdım ben de.
Akay abim, yanında Altan abimle birlikte hızla aşağı inip yanıma geldiler.
"Günaydın güzelim," dedi Altan abim.
"Günaydın abim," dedim gülümseyerek.
"Pişt kız, bana yok mu gülümsemek? Ben de abinim senin," dedi Akay abim tripli bir sesle.
"Abicim sana sonra gülümserim, hadi geç kalacağım okula," dedim aceleyle ve Altan abime sarıldım.
"Şimdilik görüşürüz abim."
Geri çekildim. Tam ayakkabılarımı giyecekken
"Alev! Eline ne oldu?" dedi Altan abim endişeyle.
Onun sözleriyle Akay abimin de bakışları elime döndü. O da bir anda telaşlandı.
"Önemli bir şey değil abi, acımıyor zaten," dedim umursamazca.
"Ne demek önemli değil? Ne oldu eline? Bir yere mi çarptın güzelim? Çok mu acıyor? İstersen bugün okula gitme, hastaneye gidelim," dedi Altan abim ve hızla ceketini giydi.
Akay abim de hemen ceketini aldı.
"Hastaneye gidiyoruz, hadi," dedi kararlı bir sesle.
"Abartmayın lütfen, ufak bir yara sadece. Hem benim okulum var, geç kalacağım. Hadi artık gidelim Akay abi," dedim somurtarak.
"İyi tamam, somurtma fıstık... ama eminsin değil mi? Önemli değil, acımıyor?" dedi Akay abim.
Başımı evet anlamında salladım.
"Bir şey olursa beni ara. Eline ağrı girerse hemen ara, olur mu?" dedi Altan abim.
"Tamam, ararım abicim. Şimdilik görüşürüz," dedim.
"Görüşürüz güzelim," dedi Altan abim.
Sonra Akay abimle birlikte dışarı çıktık ve arabaya bindik.
Altan abim de kendi arabasına geçti o şirkete gidiyordu.
"Çıkışta da ben alıcaktım seni fıstığım, ama Azad almak istedi."dedi Akay abim.
"Tamam abi ama ben bizimkilerle bir kafeye geçeceğim. Biraz takıldıktan sonra Azad abimi ararım, oradan beni alır," dedim ve abimin yanağından makas aldım.
"Kimmiş seninkiler?" dedi tek kaşını kaldırarak, kıskanç Akay abiciğim.
Kim olacak yani? Ne bu kıskançlık abiş?
"Kim olacak abi? Tanıyorsun zaten," dedim somurtarak. Abimin bu kadar kıskanç olması bazen gerçekten beni sinir ediyordu.
Kıskanılacak ne vardı?
"Hepsini tanıdığımdan emin misin? İsimlerini say," diyen abime gözlerimi devirerek karşılık verdim.
"Of abi yani, of! Yade... Yade'nin bir kız arkadaşı, Berat, İlkim, Göksü var. Bir de belki Gurur denen gereksiz pislik herif de gelebilirmiş," dedim ve gözlerimi devirdim.
"Gözlerini devirme abine. Hem bak, o gözlerini devire devire öyle kalacak," dedi Akay abim ve eğilip yanağımı ısırdı.
Evet, kesinlikle bir mağara adamıydı. Başka bir ihtimal yoktu.
"Abi Allah aşkına, ben mi tosttum sen mi ayısın? Niye ısırıyorsun beni ya?" dedim sinirle.
Abim gerçekten iki gün iyi durmuştu, sonra hemen eski ayarlarına dönmüştü.
Kendi kendime düşündüm... Acaba korkmasına izin mi verseydim? Ne güzeldi o iki gün... Beni terk ederim korkusuyla hiç rahatsız etmemişti. Ama rahatsız etmeyince de özlüyordum.
Hem Akay abim, Yasmin abladan sonra bir de beni kaybetme korkusuyla yaşamamalıydı. Gerçi her haliyle korkardı. Yasmin abladan sonra özellikle... Bizim, en çok da benim onu terk etmemden ne kadar korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu ama ben anlıyordum.
Üstüne bir de öz ailemi bulunca, korkusu daha da büyümüştü.
Bakışlarımı abime çevirdim. Dudaklarında bir tebessüm vardı... ama içi hâlâ kan ağlıyordu, değil mi? Sanki Yasmin ablanın onu terk ettiği anda kalmıştı. Kırgınlığı da kızgınlığı da aynıydı; zaman geçmişti ama o değişmemişti.
Yanına yaklaştım ve yanağını öptüm.
"Biliyor musun abi... senin gibi bir abiye sahip olduğum için çok mutluyum. Evet, beni çoğu zaman sinir ediyor olabilirsin ama yine de iyi ki benim abimsin. Başkasının abisi olsaydın çok üzülür, hatta kıskanırdım," dedim.
Bu bir gerçekti... düşününce bile tuhaf geliyordu. Ya Akay abim başkasının abisi olsaydı? Mesela o Yaren denen aptalın...
Yok, canım... mümkün değildi. Benim yakışıklı abim o enişteciyle kardeş olabilir miydi? Hayali bile saçmaydı.
Akay abimin o mükemmelliğiyle tam olarak benim abim olması gerekiyordu zaten. Sanki başka türlüsü hiç var olmamış gibiydi.
Kan bağını siktir et... o benim abimdi. Dolunay ailesi benim ailemdi. Bunu kimse benden alamazdı.
"Ben... gerçekten kıskanıyorum," dedi sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. "Senin benim kardeşim olmadığını her düşündüğümde içim sıkışıyor. Onların kardeşi olman... bilmiyorum... canımı acıtıyor. Alev abicim..." kısa bir an durdu, sanki kelimeleri söylemek bile zor geliyordu, "...gitme olur mu? Bizi bırakıp gitme."
Bakışları hâlâ yoldaydı. Bana dönmeye cesaret edemiyordu.
Utandığını, kırıldığını... ve aslında ne kadar korktuğunu o sessizlikten bile anlayabiliyordum.
"Abi... artık bunu düşünmeyi bırak olur mu? Ben sizi terk etmem. Bir düşün... sizi ne kadar sevdiğimi. Sizsiz yapamam ki zaten. Siz benim ailemsiniz. Ama beni kardeşin olarak görmemen... gerçekten çok kırdı beni," dedim sessizce.
Başımı çevirip camdan dışarı baktım. Söylediklerimin ağırlığı içime çökmüştü.
Ben onları öz ailem gibi görüyordum. Onların da beni kızları, kardeşleri gibi gördüğünü ve sevdiğini biliyordum... biz zaten aileydik. Yine de içimde bir yer çatlamış gibiydi. Mantığım "abartıyorsun" diyordu ama kalbim susmuyordu. Kırılmıştım... hem de beklediğimden çok daha fazla.
Akay abim onu o anlamda bile söylememişti. Sadece kan bağından bahsetmişti. Peki ben neden bunu bu kadar büyütüyordum ki? Neden bu kadar duygusaldım? Kendime bile mantıklı gelmiyordu verdiğim tepki. Yoksa gerçekten fazla mı hassastım bugün... belki de regl yaklaşıyordu. Başka açıklaması var mıydı bilmiyordum ama içimdeki bu dalgalanma hiç susmuyordu.
Akay abim elimi tuttu.
"Güzelim... ben o anlamda demedim ki. Sen benim biricik fıstık kardeşimsin, ailemizin neşesisin. Ben sadece kan bağından bahsetmiştim ama siktir etsene kan bağını... biz zaten aileyiz. Ve sen benim kardeşimsin. Bu gerçek değişmeyecek," dedi kendinden emin, sert ama güven veren bir sesle.
Tam ona dönecekken liseye geldiğimizi fark ettim. Abim arabayı kenara çekti.
Abimin yanağına bir öpücük kondurdum.
"Tamam, bu seferlik affettim seni abiş... ama bir daha bana 'sen kardeşim değilsin' dersen ciddiyim, darılırım. O zaman hiçbir açıklama da kurtarmaz seni, haberin olsun," dedim.
"Asla küçük hanım, bir daha ağzından öyle bir laf duymayacaksın," dedi kararlı bir sesle. Ardından saçıma birkaç öpücük kondurdu. İkimiz de aynı anda kıkırdadık; arabayı bir anlığına hafif, sıcak bir neşe doldurdu.
"O zaman görüşürüz abiş," dedim, kapıyı açarken. İçimdeki kırgınlık yerini tanıdık bir huzura bırakmıştı.
Arabadan indim. Abim camı aşağı indirdi.
"İyi dersler güzelim... kendine dikkat et," dedi. Sesindeki korumacı ton her zamanki gibiydi.
Ona küçük bir öpücük gönderdim, sonra arkamı dönüp lisenin kapısından içeri girdim. Gün daha yeni başlıyordu.
Ve ilk dersin matematik olması, günün ne kadar boktan geçeceğini daha şimdiden belli ediyordu.
"Ya sen niye benim mesajlarıma bakmıyorsun, hayırdır cano? Kendine yeni dostingolar mı buldun? Eğer öyle bir şey varsa döverim seni!"
Göksu'nun bir anda karşıma çıkıp nefes bile almadan söylenmesi karşısında ağzım açık kaldı.
"Sakin ol cano, telefonum kırıldı cevap veremedim. Zaten bir sürü şey yaşadım, cevap verecek zamanım da yoktu," dediğimde Göksu'nun bakışları yumuşadı.
"Peki iyi misin? Sen boşver zaten ya, Ata kim ki? Sen zaten Ata'dan daha iyilerine layıksın. Hem ses desen sende, fizik desen sende... o Selah— ay pardon, o Ata senin bokunu yesin!" dedi ekran süresi 25 saat olan canım arkadaşım Göksu.
"Onu bunu boş ver de başka şeyler de oldu," dedim ve Göksu'nun koluna girdim.
"Evlendin mi yoksa?" dedi şaşkınlıkla.
"Saçmalama istersen, ne evlenmesi? Daha çıtırım," dedim.
"Öz ailem... yaşıyorlar."
"Nasıl yani? Zaten yaşamıyorlar mıydı? Bir saniye! Ben sizin evinize geldim, hepsi hortlak mıydı!" dedi ve korkudan elindeki çantayı yere attı.
"Saçmalama engin," dedim ve güldüm. Travmalarımla dalga geçmeseydim herhalde ölürdüm.
"Dolunay ailesi... benim öz ailem değil."
"Anlayamıyorum kızım, doğru düzgün anlatsana şunu!" dedi ve eğilip çantasını tekrar eline aldı.
"Ben sana söylemedim... yani daha doğrusu söyleme gereği duymadım." Bunun için şu an utanmıştım.
Öztürk ailesini niye bu kadar gizlemiştim ki?
Aslında hiçbir zaman gizleme gereksinimi duymamıştım ama söylemeyi de saçma bulmuştum. Niye söylemem gerekiyordu ki?
Diye düşünmüştüm ama artık onlar da varlar. O yüzden herkesin bilmesinde bir sakınca yoktur bence... yani umarım.
"Dolunay ailesi benim üvey ailem. Ben de öz ailemi öldü biliyordum ama ölmemişler... yaşıyorlarmış. Aslında ben beş yaşından beri Dolunay ailesindeyim."
Söylediğim her kelimeyle yüzündeki şaşkınlık biraz daha arttı.
Bir anda bana yaklaştı ve sıkıca sarıldı.
Sarılışı çok uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra geri çekildi.
"Sen iyi misin? Nasıl oluyor bu? Tanıştınız mı? Nasıl insanlardı? Kızım bu tam bir Wattpad hikayesi gibi bir şey!" dedi Göksu.
Beni sorulara boğmasına şaşırmamıştım.
Tam tersi... bu kadar az soru sormasına şaşırmıştım. Normalde en az yirmi yedi soru sorması gerekiyordu.
Tabi şaşkınlığım çokta uzun sürmedi.
"Ya kızım söylesene ne oldu? Kaç tane abin
var? Ayayay çok heyecanlı! Ablan veya kardeşin var mı? Annen ve baban nasıllar, kaç kişiler? İyi anlaştınız mı? Nasıl oldu, abilerin seni görünce hemen sana sarıldı dimi ya?" dedi heyecanla. İçimden aynen, beni görür görmez dolandırıcı ve eskort olduğumu ima etti canım abim diye geçirdim.
"Oldu bir şekilde işte, ben de iyiyim. Neyse artık bu konuyu kapatalım, zaten akşam onların evine gidiyorum." dedim ve tekrar Göksü'nün koluna girdim. Tabii ben konuyu kapatalım desem de Göksü bunu umursamamıştı.
Sınıfa girene kadar susmadı.
"Peki en büyük abin kaç yaşında? Sana benziyor mu? Ya da küçük olan var mı? Belki de ikizindir, ay çok iyi olmaz mıydı? Annen seni görünce ağladı mı? Babana ne dedin ilk? Onlar sana ne dedi? Eviniz büyük mü? Aynı şehirde mi yaşıyorlar? Seni neden bırakmışlar? Sen neden—"
Bir noktada gerçekten nefes alıp almadığını merak etmeye başlamıştım.
Sınıfın kapısını açtığım anda hâlâ konuşuyordu.
"—ve bence kesin sana sarılmışlardır, yani yıllardır görmedikleri kızlarını bulmuşlar sonuçta. Film gibi bir şey bu!"
"Ay Göksü, yeter ama. Anlattım ya, devamını da sonra anlatırım. İçim baydı artık." dedim ve hızla yerime geçip oturdum. Çantamı da kenara koydum; daha doğrusu Göksü o kadar başımı şişirmişti ki çantamı kenara fırlattım.
"İyi tamam, sustum." dedi ve o da arkamdaki sıraya geçip oturdu. Yine de kendini tutamayarak, "Son bir şey soracağım; akşam ne giyeceksin?" diye ekledi.
"Siyah bir üstüm var, onu giyeceğim." dedim.
Kapı açılınca ikimizin de bakışları kapıya kaydı.
Kapıdan içeri giren Gurur'u görünce gözlerimi devirdim.
O da kendi yerine geçti. Gurur genellikle yalnızdı; yanında neredeyse hiç kimse olmazdı.
Ben ve Gurur arasındaki düşmanlığı bu okulda bilmeyen yoktu.
Lisemizde yirmi kişilik bir grup vardı; bu grubun içinde ben ve Gurur da yer alıyorduk.
Genelde aynı ortamlarda bulunduğumuz için ona tahammül etmem gerekiyordu. Tabii bu durum her zaman sakinlikle sonuçlanmıyordu...
Bir rekabet içindeydik; daha doğrusu o benimle rekabet hâlindeydi. Ben onu hiçbir zaman kendime rakip olarak görmemiştim. Ondan daha iyi olduğumu biliyordum ve bunu onun da anlaması gerekiyordu. Defalarca kafese girip dövüşmüştük. Kafes, yirmi kişilik grubumuzla birlikte vakit geçirdiğimiz bir alandı; daha doğrusu çoğu zaman Gurur'u alt ettiğim yerdi. Evet, o da birkaç kez kazanmıştı ama genellikle kazanan ben oluyordum.
"Selam gençler, çok özlediniz mi beni?" diye neşeyle girdi sınıfa Berat.
Sabahın köründe bu çocuğa bu enerji nereden geliyordu?
Çünkü ben burada uykusuzluktan resmen ceset gibi duruyordum.
Hemen yanıma geldi ve yanağımdan bir makas aldı. "Naber limon çiçeğim?"
Limon ne ya? Neymiş, saçlarım limona benziyormuş!
"İyi havuç kafalım, senden naber?" dedim.
O da yanıma oturdu.
Berat'ın kızıl saçlarını havuca benzetiyordum.
Hatta benzemiyordu; saçları doğrudan bir havucun tonunu andırıyordu.
Keskin, koyu bakışları vardı.
Geniş omuzları ve belirgin yüz hatlarıyla dikkat çekici bir görünüme sahipti.
"Berat, getirdin mi bilekliğimi?"
Bize doğru eğilen Göksü'ye çevirdim bakışlarımı.
Mavi gözleri ve sapsarı saçları vardı. Yüzüne dağılmış çilleri tenine ayrı bir canlılık katıyordu.
Genelde makyaj yapmazdı; yalnızca kirpiklerine maskara sürerdi ama ona da fazlasıyla özen gösterir, kendine sürekli yeni maskaralar alırdı.
Yine de makyajsız hâliyle bile dikkat çekici derecede güzeldi.
"Getirdim. Bir bileklik yüzünden günlerdir başımın etini yedin." dedi Berat, çantasından çıkardığı bilekliği Göksü'nün masasına bırakarak.
"Benim için çok değerli olduğunu söylüyorum, neden anlamıyorsun ki?" diye karşılık verdi Göksü ve bilekliği hemen bileğine taktı.
"Ne kadar değerli olabilir ki? Eski ve oldukça sıradan görünüyor." dedi Berat.
"Sıradan olan sensin." dedi Göksü, gözlerini devirerek.
O bilekliğin onun için ne ifade ettiğini biliyordum.
Göksü, henüz çok küçükken ailesini kaybetmişti. Piknik yapmak için gittikleri bir ormanda ortadan kaybolmuşlar, günler süren aramaların ardından annesi, babası ve abisinin cansız bedenlerine ulaşılmıştı. O gün annesinin bileğine taktığı bu bileklik, ondan geriye kalan tek somut hatıraydı. Bu yüzden Göksü için yalnızca bir aksesuar değil, geçmişine tutunabildiği son bağdı.
Bunu bana yalnızca bir yıl önce anlatmıştı; oysa yedi yıldır arkadaştık.
Yedi yıl boyunca her şeyi birlikte yaşamıştık ama insanın en derin yaralarını anlatması için bazen zaman yetmiyordu. Göksü'nün o bilekliğe neden bu kadar sıkı tutunduğunu ancak o gün anlamıştım. O ana kadar benim için sadece eski bir takıdan ibaret olan şeyin, aslında onun geçmişine, ailesine ve kaybettiklerine açılan tek kapı olduğunu öğrenmek... bakış açımı tamamen değiştirmişti.
Yanımdaki Berat'ın kafasına hafifçe vurdum.
"Doğru konuş, o bileklik senden daha değerli." dedim.
Tam o sırada kapı açıldı, hepimizin bakışı aynı anda oraya kaydı.
İçeriye Yade, İlkim ve sınıftan birkaç kişi daha girince sınıf bir anda doldu. Biz de tam lafa dalmışken öğretmen içeri girdi. Mecburen sustuk.
Konuşmanın devamını göz göze gelip içimizden "sonra anlatırım" bakışı atarak erteledik.
***
2012
"Uzak dur Ateş'imden, o benim!"
Küçük Su, Ateş'in koluna bir koala gibi yapışmıştı; ne olursa olsun bırakmaya niyeti yoktu.
"Ateş senin değil Su, büyü artık! Biz seni sürekli çekmek zorunda değiliz. Git kendi yaşıtlarınla oyna. Yapışıp duruyorsun, yüzsüz müsün sen?"
diye bağırdı Çidem.
Su yüksek sesten ve karanlıktan hep korkardı. Korktuğunu belli etmemeye çalıştı ama Ateş anlamıştı. Kızgın bakışlarını Çidem'e çevirdi.
"Bağırma ona." dedi kısık ama sert bir sesle.
Koluna yapışan Su'nun elini tuttu.
"Hem ben onun büyümesini istemiyorum."
dedi; bu sözünden bir gün pişman olacağını bilmeden.
"Onun bana yapışmasıyla bir sorunum yok ama senin onu üzmenle var. Bir daha bağırma ona."
Kızgın bakışları Su'ya döndüğünde hemen yumuşadı. Küçük yaşına rağmen çabuk sinirlenen bir çocuktu Ateş ama Su'yu görünce öfkesi anında dağılıyordu.
"Gel Su, biz gidelim." dedi ve onu kucağına aldı.
Kendisi de on iki yaşındaydı; bazen beş yaşındaki Su'yu taşımakta zorlanıyordu ama yine de indirmiyordu.
"Ateş... Ateş... Ateş..."
diye seslendi Su, onun saçlarıyla oynarken.
"Efendim Su?" dedi Ateş.
Su bir anda saçını çekince yüzünü buruşturdu.
"Ne yapıyorsun ya, acıdı!"
"Bana çikoyata al. Üç tane, beş tane... yirmi tane al." dedi Su ciddi bir ifadeyle.
"Çikolata. Çikoyata değil. Ayrıca alamam, annen kızar." dedi ve yanağını hafifçe sıktı.
Su'nun gözleri hemen doldu.
"Al bana çikoyata... yoksa sinirlenirim."
"Sinirlenip ne yapacaksın?" dedi Ateş gülerek.
Su hiç beklemeden saçlarını çekti.
Ateş yine yüzünü buruşturdu.
"Çekmesene saçımı, acıyor."
"Sinirlenirsem ağlarım. Çok ağlarım, görürsün. O kadar ağlarım ki gözlerim kıykırmızı olur." dedi Su, içini çekerek.
"Su, kıpkırmızı. Kıykırmızı değil." dedi Ateş, gülmemek için dudaklarını bükerek.
"Ağlayayım mı ben? Ağlayayım mı ben? Ağlayayım mı ben?" dedi Su, gözlerini doldurup masum masum bakarak.
Ateş'in yüzündeki ifade hemen yumuşadı.
"Ağlama... sen ağlayınca ben de üzülüyorum. Tamam, alacağım sana çikolata ama bir tane. Sadece bir tane."
"Hayır, on." dedi Su net bir şekilde.
"Sadece bir."
"Yedi."
"İki."
"Beş."
"İki."
"Dört olsun! Dört olsun!" dedi Su heyecanla.
"Dört tane istiyorum."
"İki tane ye işte."
"Ama dört tane istiyorum."
Ateş kısa bir an düşündü.
"O zaman..." dedi,
"ikimizin de göynü olsun, üç tane olsun."
Su kaşlarını çattı.
"Göynü ne?"
Ateş başını iki yana salladı.
"Gönlü. Göynü değil, gönlü."
"Gönül demek kalp mi demek?"
"Yok." dedi Ateş hafifçe.
"Kalp başka bir şey."
"Gönül... hani bir şeyi çok istersin ya.
Mesela o çikolatayı.
İçinden böyle 'olsun' dersin."
"Bazen de birini görünce aynı şey olur.
Yanında dursun istersin. Gitsin istemezsin.
Niye öyle olduğunu da tam bilemezsin ama... istersin işte."
"İkimizin de gönlü olsun demek,
ikimiz de içimizden aynı şeyi isteyelim demek."
Su bir süre sustu. Bunu düşünür gibi yaptı.
Sonra başını Ateş'in omzuna yasladı.
"O zaman..." dedi yavaşça,
"benim göynümde sen varsın."
"En çok sen varsın hem de."
Ateş şaşırdı. Gözleri büyüdü ama yüzündeki o derin tebessümü saklayamadı.
"Nasıl yani... beni çikolatadan bile çok mu seviyorsun? Çikolatadan bile daha mı çok yanında olmamı istiyorsun?" diye sordu.
"Hıhı... sen olmazsan ve çikolata olursa çok mutlu olmam. Az mutlu olurum ama sen olursan ve çikolata olursa çok mutlu olabilirim." dedi Su.
"Ben seni mutlu mu ediyorum?" dedi Ateş, otuz iki diş gülümserken.
"Hıhı, beni çok mutlu ediyorsun. Sen az önce Çiçem'den beni korudun ya, yine mutlu ettin beni." dedi ve Ateş'e sarıldı.
Su esnedi. Sabahın köründe uyandığı için uykusu erken gelmişti. Gözlerini yavaşça kapattı.
Herkes onun Asaf abisinden başkasıyla birlikte uyumadığını düşünüyordu ama Ateş ile uyuyordu... hem de masalsız.
Ateş, Su'nun saçlarını yavaşça öptü. Kolları ağrıdı ama yine de onu uyandırıp yere bırakmadı. Kıyamadı.
Hemen Hülya teyzesinin evine doğru yürüdü. Su'yu yatağına bıraktı.
Sonra hiç oyalanmadan evden çıktı ve çikolata almaya gitti.
Dört tane aldı.
"İkimizin de gönlü olmasın..." dedi kendi kendine.
"En çok Su'nun gönlü olsun."
***
Günümüz
Son ders biter bitmez toparlanıp her zamanki gibi geldiğimiz kafeye geçtik. Burası hem kahve hem de alkol servis ettiği için herkes kendi istediğini rahatça alabiliyordu.
İçeri girdiğimizde Yade'nin kız arkadaşı bizden önce gelmişti. Yanına geçtik.
Yade hemen sarıldı kıza, sonra da bize dönüp tanıştırdı.
"Arkadaşım Çiğdem. Çido, Bunlar da benim canlarım... Aynı anneden babadan olmayan kardeşlerim."
Kız bize doğru samimiyetsiz bir gülümseme bıraktı.
O an içimde tuhaf bir his oluştu. Kızdan hiç iyi bir enerji almamıştım.
Göksü kulağıma doğru eğildi.
"Bu kıza çok yanaşma. Hiç iyi his almadım bundan... Kesin bir bok çıkacak." diye fısıldadı.
Göksü'nün altıncı hisleri gerçekten kuvvetliydi. Ne derse bir şekilde tutardı.
"Selam, tanıştığıma memnun oldum." dedi Çiğdem.
Biz de başımızla selam verdik.
"Biz de memnun olduk." dedi İlkim.
Göksü hemen araya girdi.
"Kendi adına konuş İlkim kuşum. Ben hâlâ memnun değilim, zamanla göreceğiz."
Kız gözlerini devirdi.
"Eee, ne içersiniz?" diye sordu Berat.
"Ben şarap alırım." dedi Çiğdem.
"Ben her zamanki gibi kahve içeceğim." dedim.
"Kahve mi?" dedi, dalga geçer gibi gülerek.
"Evet, kahve. Bir sorun mu var?" dedim.
"İçki içmiyor musun sen? Ailen izin vermiyor mu?" dedi.
"Ailemden izin almıyorum. Çok şükür, bana güvenirler; kararlarıma karışmazlar. Ailem benden emin olduğu için rahattır... Malum, ben senin gibi değilim." dedim, yüzüme sahte bir gülümseme takarak.
Bir anda yüzü düştü.
"Neyse, ortam gerilmesin. Siz oturun, biz gidip içecek bir şeyler alalım." dedi İlkim.
Ben ve Çiğdem başımızla onayladık. Onlar içecek almaya giderken biz masada kaldık.
Çiğdem dik dik bakarak konuştu.
"Bu kadar sıkıcılıkla yakında arkadaşların da senden sıkılır. Dikkat et... Bir bakmışsın tek kalmışsın."
"Anlayamadım?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Sıkıcılık? İçki içmemem mi sıkıcılık?"
"Evet, şekerim. Herkes içerken senin kahve içmen çocukça bir sıkıcılık." dedi, küçümseyen bakışlarla.
"Kendine bir çeki düzen vermelisin, yoksa tek kalı—"
Devam etmesine izin vermedim.
"Az önce de söyledim sana, Çido... Ben sana benzemiyorum. İnsanlar beni sevsin diye şekilden şekle girecek kadar karaktersiz de değilim. Yanımda olan beni olduğum gibi sever, yoksa siktirip gidebilir. Kimseye kalması için yalvarmam ya da kendimi olmadığım birine çevirmem."
"Ayrıca bizim dostluğumuz sizin sahte arkadaşlıklarınıza benzemez. Biz dostuz, kardeşiz. Birimiz içki içmiyor diye tek bırakmayız. Sıkılsak da birbirimizi severiz.
"Hem bu nasıl bir zihniyet? Ne yani, biri içmeyince sıkıcı mı oluyor? Şarap içince çok mu eğlenceli oluyorsun sen?" dedim.
Tam konuşacakken elimi hafifçe kaldırıp onu yine susturdum.
"Seninle daha fazla konuşmak istemiyorum." dedim.
Bakışlarımı ondan çekip başka bir noktaya sabitledim. Masanın üzerindeki bardak altlığına, duvardaki anlamsız bir tabloya... Herhangi bir şeye.
Çiğdem bir süre yüzüme baktı. Söyleyecek bir şey arıyormuş gibi dudaklarını araladı ama ses çıkarmadı. Gözlerini devirdi, koltuğuna yaslandı.
Tam o sırada İlkimlerle Berat geri geldi.
Masaya içecekleri bıraktılar.
Göksü ikimizin yüzüne baktı, sonra kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Ne oldu burada?" dedi.
"Hiç." dedim kısa bir şekilde.
Ama masadaki o gerilim...
Herkesin omzuna çöken o sessizlik...
Hiç gibi değildi.
"Ben bir lavaboya gideyim..." dedim ve ayağa kalktım.
Tam uzaklaşacaktım ki Çiğdem bir anda yerinden fırladı.
"Hah, Ateş de geldi! Bakın sizi kiminle tanıştıracağım." dedi Çiğdem ayağa kalkarken.
Hepimizin bakışları, masamıza doğru gelen adama kaydı.
Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah saçlı ve koyu gözlüydü. Dikkat çekici derecede yakışıklıydı. Çiğdem hiç vakit kaybetmeden yanına gidip koluna girdi.
Ancak adam neredeyse refleksle elini çekti. Arasına mesafe koydu.
"Merhabalar." dedi.
Sesi nötrdü. Gözleri ise bomboştu.
"Merhabalar" dedi bomboş gözlerle bakarak.
Ama...
Karşımdaki adamın gözleri bana dönünce elindeki kadeh yere düştü ve kırıldı.
"Su... Su, bu sensin... nasıl? Nasıl oluyor? Sen ölmedin mi?" dedi titreyen sesiyle
Ağzım şaşkınlıkla açıldı.
Kimdi bu adam? Nereden biliyordu?
Beni... yani Su'yu nereden tanıyordu?
O an sadece inkâr etmeyi tercih ettim.
Su olmayı inkâr ettim.
"Hayır." dedim.
Gözlerimi karşımdaki adamın gözlerinden ayırmadan devam ettim:
"Birine benzetmiş olmalısınız. Ben Alev... Alev Dolunay. Ben Su değilim."
Dedim ve tekrar karşısındaki sandalyeye oturdum.
Gözlerini gözlerimden ayırmadı.
Başını hafifçe yana eğdi; beni inceliyordu.
Özellikle yüzümü... gözlerimi.
Kısa bir süre hiç hareket etmeden baktı bana.
Sonra başını iki yana salladı.
"Hayır... çok fazla... bu kadar benzerlik çok fazla, çok..." dedi.
Göz bebeklerinin titrediğini fark ettim.
Bakışlarım ellerine kaydı; onlar da titriyordu.
Koskoca, dağ gibi adam...
Beni görmesiyle titremeye başlamıştı.
"İnsan insana benzer" derler, dedim.
Ve yine... Su olduğumu inkâr etmeyi seçtim.
"Saçmalama istersen Ateş. Ayrıca Su kim ya? Kaç yıl önce geberdi, bitti. Kapat artık şu konuyu. Zaten bize yapışmaktan başka bir şeye yaradığı yoktu." dedi Çiğdem somurtarak.
Bir an ne dediğini anlamadım.
Daha doğrusu...
Anladım.
Ve bu, anlamamayı tercih edeceğim şeylerdendi.
Pardon?
Yani açık açık gel, beni döv diyordu. Gel, ağzıma sıç diyordu.
"Ne saçmalıyorsun sen, Çiğdem?" dedi Ateş sert ve otoriter bir sesle.
"Kaç kere söylemem gerekiyor? Su hakkında doğru düzgün konuşacaksın."
Çenem kilitlendi.
Avuç içlerimi o kadar sıkmıştım ki tırnaklarım etime batıyordu.
Bir saniye daha orada kalsam gerçekten Çiğdem'e vuracaktım.
Sinirle ayağa kalktım.
Tek kelime etmeden lavaboya doğru yürüdüm.
Neymiş onlara yapışıyormuşum?
Ya siz kimsiniz Allah aşkına? Kendinizi ne sanıyorsunuz?
Ben size ne diye yapışayım ki?
Ayrıca... siz gerçekten kimsiniz?
Bu kadar tesadüf fazla değil mi?
Peki ya Ateş denen herif?
O kimdi?
Beni bu kadar koruması...
Yalan yok, hoşuma gitmişti.
En azından Karan ve Asaflar gibi değildi.
Bir de Çidem'e haddini bildirmesi...
ona ayrıca bir artı yazmıştı içimde.
Ama kimdi ki o?
Nereden tanışıyorduk?
Neden bana öyle bakmıştı... sanki yıllardır aradığı bir şeyi bulmuş gibi?
Adımı söylerken sesi niye titremişti?
Ve en kötüsü...
Onu tanımıyordum ama, içimde bir yer onu tanıyormuş gibi davranıyordu.
Sanki sesini daha önce duymuştum.
Sanki o bakışları bir yerden hatırlıyordum.
Ama nereden? Ne zaman?
Ben... gerçekten onu hiç tanımıyor muydum?
Tamam, ailemi bile tam hatırlamıyorum ama en azından hatırladığım şeyler vardı.
Ama Ateş...
O kimdi?
Kafamın içinde onunla ilgili tek bir şey bile yoktu.
Bomboştu.
Elimi yıkadım, boynuma biraz su çarptım ve geri döndüm.
Herkes sohbete dalmıştı, Ateş dışında. O, bomboş bakıyordu.
Dikkatle bakınca gözlerinin dolu olduğunu fark ettim. Bakışları beni bulunca göz bebekleri titredi.
Tek boş olan yere, onun hemen yanına oturdum.
Kısık bir sesle,
"Yalan mı söylüyorsun yoksa haberin mi yok? Yoksa ben mi delirdim?" dedi.
"Sen delirmiş olmalısın. Ben Su değilim, dedim ya." dedim.
Bakışlarını umutsuzlukla kapatıp açtı.
"Özür dilerim... Ona çok benziyorsun. O yüzden... şey ettim. Tekrar çok özür diliyorum senden. Ben de bir hayale kapıldım." dedi.
Ayağa kalktı.
"Neyse, ben kalkıyorum. İyi eğlenceler size." dedi ve hızla gitti.
Çiğdem de kalkıp onun arkasından çıktı.
Çiğdem de gittikten sonra ben de yaşananları bizimkilere anlattım.
Öz ailemden, abilerimden, ablamdan... başıma gelen her şeyden tek tek bahsettim.
Önce şaşırdılar, sonra sustular. Arada sorular sordular, ben cevapladım.
Bir süre gerçekten sadece dertleştik.
Sonra konu dağıldı.
Gülmeye başladık, araya saçma sapan muhabbetler girdi.
Sohbet ettik, birbirimize takıldık... en sonunda her zamanki gibi dedikoduya bağladık.
Telefonum çalınca sohbetimize kısa bir ara verip masadan biraz uzaklaştım ve telefonu açtım.
Arayan Avukat Yakışıklı Abim'di.
Hemen açtım.
"Efendim abicim?" dedim.
"Fındığım, konum at. Gelip alayım seni, geç kalacağız." dedi Azad abim.
"Tamam abi ama konuma gerek yok, her zaman geldiğim kafenin yerini biliyorsun zaten." dedim.
"İyi o zaman, geliyorum. Zaten yakınım, beş dakikaya oradayım." dedi.
"Tamam abiş, bekliyorum." dedim ve masaya geri döndüm.
"Benim gitmem gerekiyor, birazdan abim beni almaya gelecek," dedim.
"Tamam, görüşürüz. Kendine iyi bak, bebiş," dedi Yade gülümseyerek.
Herkesle kısa bir vedalaşma yaptıktan sonra, çantamı alıp masadan kalktım.
Berat'a döndüm: "Gurur da gelecekti, niye gelmedi?"
"İşi çıktı, o yüzden," dedi.
Başımı salladım. "Anladım, hadi bay," dedim ve masadan ayrılarak kafenin önünde Azad abimi beklemeye çıktım.
Kafenin önüne çıktım ve Azad abimi beklemeye başladım.
Ateş'in söyledikleri zihnimin bir köşesine takılıp kalmıştı; ne kadar bastırmaya çalışsam da düşüncelerimin arasından sıyrılıp yeniden su yüzüne çıkıyordu.
Kimdi o?
Onu nereden tanıyordum?
Daha da önemlisi, ben onu neden hatırlamıyordum?
Hafızamda ailesizliğime, geçmişime, çocukluğuma dair silik de olsa bazı izler varken... Ateş'e dair en ufak bir anının bile bulunmaması tuhaftı. Sanki hayatımın bir dönemine ait bütün hatıralar özenle kazınmış, geriye yalnızca açıklayamadığım bir boşluk bırakılmıştı.
Ve belki de en rahatsız edici olanı;
onun gözlerinde bu kadar değerli olmamın sebebi neydi?
Bana yönelen bakışlarında tarif edemediğim bir derinlik vardı; sanki karşısında duran kişi ben değil de, yıllardır kaybettiği bir şeyi nihayet bulmuş gibiydi.
O an gözlerinde gördüğüm ifade... yabancı birine ait olamayacak kadar tanıdıktı.
Sanki bu dünyadaki en değerli hazinesiymişim gibi bakmıştı bana.
Peki ben onun hayatında neydim ki?
Beni tek bir bakışta, bu kadar kesin, bu kadar tereddütsüz tanıyabilecek kadar kim olmuştum onun için?
Bugün bunu Sonat'a sormaya karar vermiştim.
Ateş'i tanıyıp tanımadığını öğrenebileceğim tek kişi oydu.
Eğer gerçekten geçmişimle ilgili bir bağlantısı varsa, Sonat onu kesinlikle hatırlardı.
Benim zihnimde tek bir anı bile canlanmıyorken, belki de onun hafızasında Ateş'e dair bir iz kalmıştır diye düşündüm.
Çünkü şu anda bildiğim tek şey; Ateş'in beni tanıdığıydı...
Ama benim onu hatırlayamadığımdı.
Koyu düşüncelerin içinde kaybolmuşken aniden yükselen korna sesiyle irkildim. Hafifçe sıçradım.
Başımı kaldırdığımda, tam karşımda abimin Porsche'sini görünce geldiğini anladım. Parlak farları kısa bir an gözlerimi kamaştırdı.
Tam o sırada bileğimdeki bileklik bir anda gevşedi. İnce zincir kopup dağıldı ve küçük taşlar kaldırımın üzerine saçıldı.
Bir an öylece baktım.
Sanki sadece bir bileklik değil de... tutunduğum bir şey kopmuş gibi hissettirdi.
Bugün kesinlikle berbat geçecekti.
En sevdiğim bilekliğim kopmuştu...
Bu, benim için açıkça uğursuzluk demekti.
Saçılan parçaları toparlamak için eğildiğimde içime garip bir huzursuzluk çöktü.
Sanki bu sadece kopan bir zincir değildi;
bugünün, hatta belki de bundan sonrasının kötü geçeceğine dair bir işaretti.
Avucumun içinde biriken küçük taşlara bakarken içimden tek bir düşünce geçti:
Keşke bu, olacakların en kötüsü olsa.
Hızla yere saçılan taşları topladım, avucumda sıkıca tutup cebime koydum. Derin bir nefes aldıktan sonra arabaya doğru yürüdüm ve ön koltuğa oturdum.
"N'aber abişim?" dedim, kapıyı kapatırken. Cebimdeki taşları iyice yerleştirip ona doğru eğildim ve sarıldım.
"İyi, fındığım. Senden?" dedi. Ardından hiç şaşırtmadan yanağımı hafifçe ısırdı.
Gözlerimi devirdim.
Benim bu abilerimden çektiğim nedir gerçekten? Yanaklarımı, bazen de kafamı ısırma alışkanlıkları vardı. Sevgi gösterme biçimleri buydu belki ama beni çileden çıkarmaya yetiyordu.
"Bir gün gerçekten yanağımda diş iziyle dolaşırsam, sorumlusu siz olacaksınız," diye mırıldandım, koltuğa yaslanırken.
Ama içimdeki huzursuzluk, az önce kopan bileklikle birlikte hâlâ yerli yerindeydi.
En azından içimdeki o huzursuzluğu bastırabilmek için dikkatimi başka bir yöne çekmem gerekiyordu. Bunun en kolay yolu da abimle sohbet etmekti.
"Abişim, anlatacaktın hani..." dedim, ona dönerek.
"Hadi anlatsana. Müvekkillerini, iş yerindeki yeni olayları... Ne varsa anlat."
Sesimdeki yapay neşe muhtemelen onun da dikkatini çekmişti ama yine de bir şey demedi. Direksiyona yaslanıp kısa bir nefes verdi.
"Şimdi en aksiyonlu dosyayı anlatayım," dedi, bakışlarını yoldan ayırmadan.
"Bir kadın var. Evinde ölü bir adam bulunuyor. Kadın cinayeti işlemediğini iddia ediyor. Üstelik olay yerinde parmak izi de yok. Kim yaptıysa oldukça temiz çalışmış."
Kısa bir duraksadı, sonra devam etti.
"Aslında normal şartlarda kadını doğrudan içeri alırlardı. Ama ben o sırada evde olmadığını kanıtladım. Cinayet işlendiği saatlerde Kanada'daymış. Pasaport giriş-çıkış kayıtları, kamera görüntüleri... Hepsi doğruluyor."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Yine de kadın şüpheli konumunu koruyor," dedi.
"Çünkü ölen adam, kadının eski nişanlısıymış. Adam, kadını kız kardeşiyle aldatınca ayrılmışlar. Kız kardeşi yurt dışına kaçmış. Adam da hayatına normal şekilde devam ediyormuş. Ta ki... bir gün eski nişanlısının evinde cesedi bulunana kadar."
"Oha..." dedim, gözlerim istemsizce büyüyerek.
Gerçekten duyduklarıma inanamıyordum.
"Tabii oha," dedi abim, tepkime hafifçe gülerek. "Dosya dışarıdan bakınca düz bir cinayet gibi ama içi bayağı karışık."
Başımı iki yana salladım.
"Abi... kadın yaptıysa bile o adam hak etmiş. Böyle bir şeyi nasıl yapar bir insan?" dedim, kendimi tutamayıp sertleşen bir tonla.
Abim yan gözle bana baktı, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Bak bak... sinirlendi mi benim minik fındığım?" dedi, elini uzatıp yanağımı çekerek.
"Elimi yüzümden çek," diye söylendim ama gülmemek için de zor tutuyordum kendimi.
"Avukat olarak şunu söyleyeyim," dedi daha ciddi bir sesle, "kim ne yapmış olursa olsun, adalet duyguyla değil delille işler. Hak etmek başka bir şey, kanıtlamak başka bir şey."
Başımı koltuğa yasladım.
"Yine de tuhaf," dedim. "Kadın o sırada Kanada'daymış ama adamın cesedi eski nişanlısının evinde bulunuyor."
"Dosya da zaten o yüzden kapanmadı," dedi omuz silkerek. "Şüphe var ama doğrudan bağ yok."
Kısa bir sessizlik oldu.
En azından kafam biraz dağılmıştı. Az önceki konuların ağırlığı, abimin anlattıklarıyla birlikte arka planda kalmıştı.
"Başka ne var peki?" dedim bu kez daha sakin bir sesle.
"Bir de mafya dosyaları var," dedi bu kez sesi belirgin şekilde sertleşerek. "En çok da onlar yoruyor insanı. Adamla ilgili ciddi deliller var ama öyle ustaca kendini korumaya alıyor ki... Sürekli sahte izler, yanıltıcı kanıtlar ortaya çıkıyor. Bu yüzden henüz içeri atamıyoruz ama çok sürmez. En fazla bir–iki hafta."
Gözlerini yoldan ayırmadan devam etti.
"Şu an bir kadın üzerinden yürüyen ayrı bir dosya var mesela. Adam kadını tehdit ediyor; birini öldürmesi, dolandırıcılık yapması için zorluyor. Sadece o da değil... Bu iş tek bir kişiden ibaret değil. Koca bir yapıdan bahsediyoruz. Silahlı, organize hareket eden bir grup. Dışarıdan bakınca sıradan görünen insanları seçip kendi kirli hesaplaşmaları için kullanıyorlar."
İstemeden irkildim.
"Çoğu kişi korkudan şikâyet bile edemiyor," dedi. "Ama üç kişi var ki, tüm risklere rağmen gelip ifade verdi."
Kısa bir an sustu. Çenesinin kasıldığını fark ettim.
"Bak," dedi sonra, daha düşük ama vurgulu bir sesle. "İnsanın kendi iradesi dışında birinin emrine girmesi... korkudan susması... Bazen ölümden bile ağırdır. Birinin tehditleriyle suç işlemeye zorlanmak, boyun eğmek... Bunlar insanın hayatını geri dönülmez şekilde mahveder. Allah korusun, eğer böyle bir durumla karşılaşırsan hiç düşünmeden bana gelirsin. Anlaştık mı?"
Başımı yavaşça salladım.
Abimin bu konudaki öfkesi abartı değildi; anlattıkları, gerçekten de canını sıkan şeylerin başında geliyordu.
"Abi, önce eve geçsek? Ben hazırlanayım, sonra onların evine gideriz," dedim, konuyu bilinçli bir şekilde değiştirerek.
"Emrin olur, fındığım," dedi abim kısa bir tebessümle.
Ardından sinyal verip direksiyonu kırdı ve arabayı eve doğru sürmeye devam etti. Motorun düzenli uğultusu eşliğinde yol akıp giderken, içimdeki karmaşa da yavaş yavaş yerini kısa süreli bir sessizliğe bıraktı.
***
Eve uğrayıp hazırlandıktan sonra tekrar yola çıktık.
Abim direksiyona yaslanmış, sakin ama ciddi bir sesle gün içindeki dosyaları anlatıyordu. Cinayet davasında ortaya çıkan yeni detaylardan, çelişen ifadelerden ve hâlâ çözülmemiş boşluklardan söz etti. Ardından mafya bağlantılı dosyaya geçti; tehdit edilen insanlardan, sahte delillerle sürecin nasıl uzatıldığından, korkuya rağmen şikâyetçi olmayı göze alan birkaç kişiden bahsetti. Hukuki sürecin ne kadar ince bir çizgide yürüdüğünü, tek bir yanlış adımın her şeyi değiştirebileceğini vurguladı.
Normalde anlattıklarını pür dikkat dinler, araya girer sorular sorar, heyecanlanırdım. Ama bu kez aklım dağılıyordu. Camdan dışarı bakıyor, şehir ışıklarının akışını izliyor, sadece başımla onay verir gibi yapıyordum.
Çünkü zihnim başka bir yerdeydi.
Ateş'in bakışları...
Sesindeki titreme...
Elindeki kadehin yere düşüşü...
"Sen ölmedin mi?" deyişi kulaklarımda yankılanıyordu.
Araba yavaşladı.
"Geldik," dedi abim.
Araç onların evinin önünde durdu. Motor sustuğu anda içimde açıklayamadığım bir gerilim yükseldi. Sanki birazdan bir şey olacakmış gibi.
Emniyet kemerimi çözdüm. Kapıyı açıp indim. Gece serindi; hafif bir rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Avuç içlerimin terlediğini o an fark ettim.
Abim de indi, arabayı kilitledi ve yanıma geldi.
Kapıya baktım. İçeride ışıklar yanıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Sonra birlikte yürümeye başladık.
Kapının önüne geldiğimizde zile bastık.
Annemlerle babam bizden yaklaşık bir saat önce gelmişlerdi; muhtemelen çoktan içeri geçmiş, salonda sohbet etmeye başlamışlardı bile. İçeriden gelen boğuk sesler bunu doğrular gibiydi.
Zilin sesi geceye karışırken kısa bir bekleyiş oldu.
Abimle göz göze geldik.
Ayak sesleri kapıya doğru yaklaştı. Ardından kilidin açılma sesi duyuldu. Kapı aralandı.
Kapıyı açan Hülya Hanım'dı.
Bizi görür görmez yüzünde güller açtı.
"Hoşgeldiniz çocuklar! Ne kadar hoş görünüyorsunuz. Hava çok soğuk, hadi üşütmeden içeri geçin," dedi, sıcak ve samimi bir sesle.
Abim ve ben birbirimize bakıp hafifçe gülümsedik. Ardından birlikte villanın içine adım attık, soğuk havadan içeriye girmenin verdiği rahatlamayla.
İçeriye girer girmez Hülya Hanım kapıyı kapattı ve beni sıkıca sardı.
"Ben Kainat Hanım'a sordum, en sevdiğin yemekleri söyledi. Ben de hazırladım. Erik çok seviyormuşsun, bulmak zor oldu ama başardım ve aldım. Üstelik bir de erik turşusu aldım," dedi, heyecanı gözlerinden okunuyordu.
Bende aynı heyecanla karşılık verdim.
"Teşekkür ederim, ben çok severim erik turşusunu," dedim ve gülümsedim.
Hülya Hanım abim ve beni önüne aldı ve salonu tarif etti. Tam içeri girer girmez Bum! diye konfeti patladı.
"Hoşgeldin, minik serçem!" diye bağırdı Sonat.
"Dün yapamadım ama bugün evine gelmeni, hayatımıza tekrar dönüş yapmanı ve hayatımızın tadı tuzu şekeri olduğun için ufak bir kutlama yaptım," dedi, gözleri parlayarak.
"Teşekkür ederim," dedim ve yanına gidip sarıldım.
Sarılırken gerilmedim diyemezdim; çünkü bu ortamda üç tane kıskanç abim vardı ve her an onların bakışlarının üzerimde olacağını biliyordum.
Sarılırken Sonat da saçlarımı okşamıştı; hızlı hızlı atan kalbi, abim olmak için ne kadar heyecanlı olduğunun sessiz ama net kanıtıydı.
Yavaşça geri çekildim. O sırada Ertan Bey yaklaştı ve yanağımı okşadı.
"Hoşgeldin ışığım, nasılsın?" dedi, kocaman bir gülümseme eşliğinde.
"İyiyim Ertan Bey, siz nasılsınız?" dediğim anda kapı çaldı.
Hülya Hanım başını kapıya doğru çevirip, "Sanırım geldiler, hemen açıp geleceğim." dedi ve ayağa kalkarak salondan çıktı.
Ben de salonda göz gezdirdim. Zuhal, Karan ve Asaf da buradaydı; ancak Zuhal ve Karan'ın bakışları hoşnutsuzdu. Bunun üzerine hemen annem ve babamın ortasına oturdum. İkisi de saçlarıma kısa öpücükler kondurdu.
Kısa bir süre sonra Hülya Hanım, yanında iki kişiyle birlikte içeri girdi. Yanındakileri görünce gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
Bunların burada ne işi vardı!
Karşımda Çiğdem ve Ateş duruyordu.
Ateş'in bakışları beni bulduğu anda yüzündeki şaşkınlık daha da derinleşti. Dudakları aralandı.
"Yalan söyledin..." diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Hülya Hanım heyecanla söze girdi:
"Çocuklar... size anlatmamız gereken çok önemli bir şey var." dedi ve bir an duraksadı.
"Minik suyumuz... yaşıyor." diye ekledi, sesi titreyerek.
Ateş bir adım daha yaklaştı. Bakışları yüzümde geziniyordu, sanki yıllardır kaybettiği bi hatırayı bulmuş gibi bakıyordu. Gözünden bi damla yaş süzüldü, fark etmeden.
"Bu... nasıl oluyo bu?" dedi titreyen sesiyle.
Daha çok yaklaştı, neredeyse dibimdeydi artık.
"Su... sen yaşıyosun... ölmedin... yaşıyosun..." dedi önümde eğilip.
Gerginliğime rağmen gülümsedim, bi nebze de olsa.
"Evet yaşıyorum..." dedim ve elimi ona doğru uzattım. "O zaman tanışalım. Merhaba... ben Alev Dolunay."
Gözündeki yaşını sildi.
"Su... ben tanıyorum seni... ama anlaşılan sen beni unutmuşsun," dedi titreyen sesiyle.
"Benim adım Su değil Alev. Anlaşılan düşündüğünüz kadar tanımıyorsunuz beni Ateş bey," dedim sahte bi gülümsemeyle.
Baktı bana, gözleri bi anda doldu, sanki dünyanın en değerli varlığıymışım gibi.
"İnan ki... benim seni tanımama ihtimalim senin kendini tanımama ihtimalinden daha düşük Su hanım," dedi.
Kalbim bi anda hızlandı.
"Sebep? Kimsiniz siz?" dedim, kaşlarımı çatarak.
"Hatırlamıyorsun... beni? Gerçekten mi?" dedim, sesi hem şaşkın hem de kırgın, dudaklarımda hafif bir titreme ile.
Gözlerimi Ateş'ten ayırmadan bekledim; içimde bir umut, bir de korku vardı.
"Maalesef..." dedim, sesim hafif titrek ama kararlıydı. "Buradaki herkesi bir nebze olsun hatırlıyorum, ama sizi... hiç hatırlayamıyorum."
"O zaman, hatırlaman için her şeyi yapacağım... ve hatırladığında, yapacağım ilk şey sana sarılmak olacak..." dedi, sesi hem kararlı hem de içinde saklı bir sıcaklıkla titreyerek.
Herkesin bakışları üzerimizdeydi; pür dikkat bizi izliyorlardı. Bu da beni az da olsa germişti. Özellikle abilerimin, hatta Karan ve Asaf'ın bile bakışlarında öfke ve biraz da kıskançlık seziliyordu. Hatta Ertan Bey ve babamın bakışları da bunu açıkça belli ediyordu.
"Allah Allah, nasıl sarılıcaksın? Bana da anlatsana ya," dedi Akay abim, yüzünde belli belirsiz bir kıskançlık ifadesiyle.
"Siz kimdiniz?" dedi Ateş, kaşlarını çatarak.
Akay abim de sakin bir şekilde, "Abisiyim ben," dedi.
Ateş derin bir nefes aldı. Ne sanmıştı ki? Sevgilim mi? İçimden geçirdim: Saçmalama Alev, bu onu neden rahatsız etsin ki?
Ateş ayağa kalktı ve tam karşımdaki koltuğa oturdu.
Ama bakışlarını benden bir saniye bile ayırmadı. İçimden düşündüm; bunun sebebi ya yüzümü ezberlemekti, ya da... korkuyordu.
Çiğdem'in sinir dolu bakışları üzerimdeydi. Ben gözlerimi devirdim, o ise hiç tereddüt etmeden Ateş'in yanına gidip koluna dolandı. Ateş ise sabah olduğu gibi hafifçe geri çekildi, şaşkın ve temkinli.
"Eee şey, Hülya Hanım, mutfak nerede acaba? Ben bir su içsem iyi olacak," dedim.
Hülya Hanım:
"Asaf'cım, hadi kalk, kardeşine mutfağın yerini göster," dedi. Amacı, az da olsa yakınlaşmamızdı.
Asaf kalktı:
"Hadi gel," dedi.
Ben de ayağa kalktım ve onu takip ettim.
Mutfağa gelene kadar tek kelime etmedik; ikimiz de sessizdik.
Mutfağa gelince eliyle içeriyi işaret etti, geçmem için geri çekildi. Ben de hemen içeriye geçtim.
"Teşekkür ederim," dedim.
İçeriye girdi ve buzdolabını açtı, içinden bir su çıkardı. Raflardan bir bardak aldı, suyu döküp bana uzattı.
"Sağol," dedim ve alıp içtim.
"Niye kendi arabanla gelmiyorsun da hep onların arabasıyla geliyorsun?" dediğinde kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Anlamadım?" dedim.
"Dün Instagram'ına baktım, araban var, paylaşmışsın; ama onu kullanmak yerine onlar ile aynı arabaya biniyorsun," dedi.
"Onlar benim ailem. Onlarla aynı arabanın içinde bulunmak zaten benim için kötü bir şey değil. Ayrıca evet, arabam var; babamın hediyesi, ama hâlâ kullanmayı bilmiyorum. Öğrenince kullanırım," dedim.
"İstersen araba sürmeyi öğretirim sana," dedi.
"Gerek yok, abilerim öğretir bana," dedim.
Kaşları çatıldı.
Sinirle:
"Çok mu seviyorsun onları?" dedi.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Kimleri?"
"Azad, Akay ve Altan'dan bahsediyorum," dedi, gözlerini benden kaçırıyordu.
"Yani abilerimi?" dedim.
Soğuk bir sesle karşılık verdi:
"Onlar senin abilerin değil."
Dişlerimi sıktım, sesim sertleşti:
"Kan bağı umrumda değil. Onlar benim abilerim."
Bir an sustu ama vazgeçmedi:
"Neyse... çok mu seviyorsun onları?"
Gözlerinin içine baktım; bu kez hiç kaçmadım.
"Çok. Hem de her şeyden çok."
Sesimde alay vardı, acı vardı.
"O kadar çok seviyorum ki... sizin hiçbir zaman sevilmeyeceğiniz kadar."
Bir adım yaklaştım, kelimelerim keskinleşti:
"Biliyor musun neden? Çünkü sizin kalbiniz taştan. Sevgiyi hak etmiyorsunuz," dedim.
Ve hiç beklemeden bardağı sehpanın üzerine bıraktım, mutfaktan çıktım, aynı yolu geri dönüp salona geldim ve oturdum.
Sonat bana dönüp bir şey diyecekken...
Ertan Bey araya girerek, "Kızım, açmısın? yemek hazır. İsterseniz yemeğe geçelim," dedi.
Ben de gülümseyerek, "Olur, Ertan Bey," dedim.
Yavaş yavaş ayağa kalktı herkes
Hepimiz gergindik, özellikle de Dolunay ailem...
Aklıma geleni söyledim ve Hülya Hanım'a döndüm.
"Şey... Sizin bana verdiğiniz odada bir yüzüğüm düşmüş, onu almaya gidebilir miyim?"
Hülya Hanım gülümsedi,
"Tabii ki, sen git al. Biz de seni yemek odasında bekliyor olacağız, hayatım," dedi ve yanağımı nazikçe okşadı.
Abilerime ve anne-babama dönüp kısa bir öpücük attım.
"Ben yüzüğümü alıp geliyorum," dedim.
Tam adımımı atarken, hâlâ beni izleyen Ateş'in bakışlarını fark ettim. Yine de tereddüt etmeden hızlı adımlarla ilerledim ve bana verilen odaya girdim.
Yeşil zümrüt yüzüğümü düşürmüştüm; burada bir yerde olmalıydı.
Yatağın altını, her köşeyi dikkatle kontrol ettim ama bir türlü bulamadım. Tam masanın altına bakacakken, aniden açılan kapı sesiyle ürkerek sıçradım.
Kapıdan içeriye Çiğdem girdi; beni küçümsercesine süzdü.
Gözlerimi devirdim. "Ne istiyorsun, Çiğdem?" dedim.
"Git demek için geldim," dedi kendinden emin bir sesle.
Alaycı bir gülümseme bıraktım. "Anlamadım," dedim.
Bu kızıl kafa biraz daha konuşsaydı, gerçekten saçlarını koparıp ellerine verecek noktaya gelecektim.
"Demek ki anlamaya zekâ seviyen yetmemiş, şekerim," dedi Çiğdem.
Bu kız açıkça dayak istiyordu.
"Saçmalamayı kes. Ne söyleyeceksen söyle ve çık git," dedim sinirimi bastırmaya çalışarak.
"Diyorum ki sen Öztürk ailesine yakışmıyorsun." Baştan aşağı beni küçümseyen bir bakışla süzdü. "O yüzden defolup gitmen gerekiyor. Zaten bu evde seni pek isteyen de yok." Sırıttı.
Bu kızın derdi neydi? Tam konuşmak için ağzımı açmıştım ki... Odaya hiç beklemediğim biri girdi.
"Sen mi yakışıyorsun Öztürk ailesine, şekerim?" dedi Zuhal.
Odaya girmesi bile şaşırtıcıydı ama beni savunması... bunu hiç beklemiyordum.
"Zuhal abla, şaka mı yapıyorsun? Bu kızdan nefret etmiyor musun sen?" dedi Çiğdem.
"O kız benim kardeşim, Çiğdem. Döverim de, söverim de, severim de. Sen kimsin? Seni ne alakadar eder? Senin haddine değil Alev'i buradan kovmak. Ama ben şimdi seni buradan kovuyorum; defol git evimden," dedi Zuhal, net ve kararlı bir sesle.
"Ama Zuhal abla..." diye itiraz etti Çiğdem.
Zuhal, kararlılığını bozmadan, "Çık git dedim," dedi.
"İyi akşamlar size!" dedi Çiğdem ve odadan kapıyı sertçe çarparak çıktı.
"Niye yaptın bunu?" diye sordum, şaşkınlık ve öfke karışımı bir sesle.
"Senden hoşlanmıyorum, evet. Ama herkes haddini bilmek zorunda. Ne olursa olsun, sen Öztürk ailesinin bir parçasısın; sana saygı duyması gerekiyordu. Ben de gerekeni yaptım," dedi.
Hiçbir şey söylemedim. Sırtımı ona döndüm, eğilip masanın altına baktım. Sessizce bir nefes aldım.
Ve oradaydı.
Yüzüğüm masanın altına kaymıştı. Elimi uzatıp dikkatlice aldım, avucumun içinde bir an tuttum, ardından parmağıma taktım.
Yeşil zümrüt taş, loş ışıkta hafifçe parladı.
Bu yüzük benim için sadece bir takı değildi; babaannemden kalan tek somut hatıraydı. Zarif ve ölçülüydü, tıpkı onun hakkında anlatılanlar gibi. Onu hiç tanıma fırsatım olmamıştı, ama zevkine her zaman hayrandım. Parmaklarımı yüzüğün üzerinde gezdirirken içimden tek bir şey geçirdim: Onun kaderini değil, gücünü miras almak istiyordum.
"Annemler bekliyor. Yemeğe gel. Acıktım; seni bekleyemem," dedi Zuhal. Gözlerini hafifçe devirdi; sesi yine mesafeliydi. Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.
Kapı kapanırken geriye yarım kalmış bir ifade bıraktı.
Bu kızın meselesi neydi? Az önce beni savunan oydu; şimdi ise aramıza yeniden görünmez bir duvar örüyordu. Bir an sahipleniyor, bir an yabancılaşıyordu. İyiyle kötünün arasında değil, gururuyla kalbi arasında gidip geliyor gibiydi.
"Annemler bekliyor. Yemeğe gel. Acıktım; seni bekleyemem," dedi Zuhal.
Gözlerini devirdi ama sesinin altındaki o ince titremeyi fark etmemek mümkün değildi. Ardından arkasını döndü ve kapıyı arkasından kapatıp çıktı.
Odanın içinde kısa bir sessizlik kaldı.
Zuhal... Onu çözmek imkânsızdı. Az önce beni savunan oydu; şimdi ise mesafesini yeniden hatırlatıyordu. Sanki kalbi bir adım atıyor, gururu iki adım geri çekiyordu. Ne tamamen düşmandı ne de gerçekten yanımda. Aramızda adı konmamış bir savaş vardı ve ikimiz de silahlarımızı indirmeye henüz hazır değildik.
Onun ardından ben de fazla oyalanmadan kapıya yöneldim.
Kapıyı açıp koridora çıktım ve hızlı adımlarla merdivenlere ilerledim. Topuk seslerim boşlukta yankılanırken içimdeki karışıklık hâlâ dinmemişti. Derin bir nefes alıp kendimi toparladım, ardından merdivenlerden aşağı indim.
Aşağı katta ışıklar daha parlak, sesler daha canlıydı. Az önceki sessizliğin yerini, yemek masasının etrafında toplanan insanların uğultusu almıştı.
Akay abimle Sonat'ın arasındaki sandalyeye oturdum.
Ateş'in bakışları yine bendeydi; anlaşılan Zuhal'ın dediği gibi Çiğdem burayı terk etmişti.
Sohbet bir anlığına yavaşladı, birkaç çift göz üzerime kaydı. Akay abim yanağımı hafifçe sıktı. Gülümsedim. Kısa bir sessizlikten sonra herkes yeniden tabağına döndü.
Sonat bana doğru eğildi.
"Minik serçem, sen beni arayacaktın hani?" diye fısıldadı.
Ben de hafifçe ona dönüp aynı tonda karşılık verdim.
"Arayacaktım... ama maalesef telefonum kırıldı."
"Kırıldı?" dedi, kaşları hafifçe çatılarak.
Omuz silktim.
"Seren sinirlenince telefonu alıp Atakan'a fırlattı. Atakan da refleksle yastığı kaldırınca telefon yere düştü, ekranı çatladı. Sonra ben de sinirlendim... ve işi tamamen bitirdim. Yani teknik olarak hep birlikte kırdık."
Anlatırken sesim neredeyse çocuksu bir savunma tonuna kaymıştı; sanki gününü anlatan sekiz yaşında bir çocuk gibiydim. Bunun farkına varınca dudaklarımda hafif, mahcup bir tebessüm oluştu.
Sonat bu hâlime hafifçe güldü; o iç ısıtan, tanıdık gülüşüyle.
"Nasıl da tatlı tatlı anlatıyor... kafayı yiyeceğim," diye fısıldadı. Sesi tamamen şefkat doluydu. Gözlerinde alaydan çok, içten bir sevgi vardı.
"Dalga geçme," dedim ama dudaklarım istemsizce gülümsedi.
"Geçmiyorum," dedi sakin bir sesle. "Sen hep böylesin. Küçükken de öyleydin... Önce ortalığı karıştırır, sonra masum masum anlatırdın."
Bir an duraksadı. Bakışları yumuşadı.
"Seninle ilgili bazı şeylerin hiç değişmemiş olması... mutlu etti beni," dedi, hafifçe mahcup bir gülümsemeyle.
İçimden ağır bir düşünce geçti. Keşke hayat ikiye bölünmeseydi. Keşke hem Dolunay hem de Öztürk ailesinin parçası olabilseydim. İkisini birden yaşamak mümkün değil miydi?
Başımı hafifçe omzuna yasladım. O küçük temas, içimdeki düğümü bir anlığına gevşetti.
Ortamdaki herkesin bakışları bizdeydi; anlaşılan sohbetimiz pek de sessiz değildi. Masadaki çatalların sesi bile azalmıştı, birkaç saniyeliğine dikkat tamamen bize kaymıştı.
Abilerim, hatta Karan ve Asaf da dâhil olmak üzere, bize kıskanç bakışlarla bakıyorlardı. Dolunay abilerimin beni kıskandıkları o kadar belliydi ki... Onları anlıyordum. Sonat'la aramdaki o rahatlığı görmek hoşlarına gitmemişti belki de.
Ama Öztürk abileri? Onlar ne diye kıskanmıştı? Beni mi kıskanmışlardı... yoksa Sonat'ı mı? Ya da aramızdaki o samimiyeti? Bakışları daha sertti, daha ölçülü; ama içinde net bir huzursuzluk vardı. Sanki masada görünmez bir rekabet başlamıştı da kimse adını koymuyordu.
Annem, babam, Ertan Bey ve Hülya Hanım da bize gülümseyerek bakıyorlardı. Özellikle Hülya Hanım duygusallaşmıştı; gözleri dolu dolu bakıyordu bize. Bakışlarında belirgin bir gurur vardı, sanki uzun zamandır görmek istediği bir tabloyu izliyordu. O bakış, masadaki bütün kıskançlığa rağmen içimi bir anlığına yumuşatmıştı.
Ateş ise sadece bana bakıyordu; Ateş'i süzdüm, yakışıklıydı. Çiğdem sevgilisi miydi? Omuzları uçak kadar geniş, koyu dağınık saçları dikkat çekiciydi. Kara gözleri ile beni izlemesi daha da etkileyiciydi. Dudaklarımı yaladım.
Sonat elini omzuma attı.
İlk defa ben ona doğru bir adım atmıştım; belki de bu yüzden o da en az benim kadar heyecanlıydı. Sesindeki hafif titreşim bunu ele veriyordu.
Heyecanını bastırmaya çalışarak, hafif alaycı bir tonla,
"Bizi izlemek yerine yemeklerinizi yemeye ne dersiniz, canım ailelerimiz?" dedi.
Masada birkaç kişi hafifçe gülümsedi.
Tabii bu gülümsemelere abiler dâhil değildi. Zuhal ilk başta bizi tebessümle izliyordu; bunu fark etmiştim. Ama bakışlarım onunkilerle buluştuğu an yüzü yeniden mesafeli bir ifadeye büründü. Büyükler ise daha sıcak, daha anlayışlı bir gülümsemeyle bakıyordu.
Gözlerimi tabağıma indirdim. Yanaklarım hafifçe ısınmıştı. Masadaki hava yumuşamıştı ama o ince gerilim hâlâ hissediliyordu; görünmez ama varlığını inkâr edemeyeceğimiz bir çizgi gibi aramızda duruyordu.
Yavaş yavaş herkes yeniden yemeğine odaklandı. Masadaki sesler normale döndü, küçük sohbetler başladı.
Ben de konuşmalara dâhil oldum ama Karan ve Asaf bu sohbetlerin dışında kaldı. İkisi de neredeyse hiç konuşmadı; daha çok beni izlemekle yetindiler. Ne zaman göz göze gelsek bakışlarını hemen kaçırıyorlardı ama birkaç saniye sonra yine üzerimde olduklarını hissediyordum.
Zuhal ise her zamanki gibiydi. Bana karşı mesafeliydi. O da pek konuşmadı ama en azından birkaç kısa cümle söylemişti. Yüzündeki ifade değişmiyordu; gözleri ise bazen istemsizce bize kayıyordu.
Ateş sadece benimle konuştu ve beni izledi; yemekten çok, bakışlarıyla beni "yiyordu". Defalarca uzun süre bakıştık; o beni inceledi, ben onu...
Azad abimin çalan telefonu ile dikkatler bir anda dağıldı.
Masadaki konuşmalar yarım kaldı, birkaç baş aynı anda ona döndü. O ise kısa bir bakışla ekrana baktı; ifadesi bir anda sertleşti. Kim aradıysa, bu onun hoşlandığı biri değildi, anlaşılan.
Bakışlarını bize çevirdi:
"Kusura bakmayın, işle ilgili bakmam gerekiyor," dedi ve ayağa kalkıp masadan biraz uzaklaştı.
Diğerleri pek umursamadı ama benim dikkatimi çekmişti; o anki sert ifadesi ve ani hareketi, merakımı iyice artırmıştı.
Pür dikkat abimi izliyordum.
Sesi bir anda yükseldi:
"Ne saçmalıyorsun lan sen? Kaçtı ne demek!"
Dedikleriyle tekrar tüm dikkatleri üzerine topladı. Benim ise kaşlarım çatıldı; sözlerinin ağırlığı ve ani çıkışı, ortamı tamamen değiştirmişti.
"Lan Samet, lan Samet, tamam geliyorum ben," dedi ve telefonu kapattı.
"Abi, ne oluyor?" dedim, tedirginlikle.
Yanıma geldi, kafamı nazikçe tuttu ve alnımdan öptü.
"Bir şey olduğu yok, güzelim. İşle ilgili, korkma. Sonra anlatırım zaten," dedi.
Bakışları Altan abime kaydı:
"Abi, buradan çıktıktan sonra doğruca eve gidin, çok dikkatli olun. Alev'den gözlerinizi ayırmayın. Ben gelene kadar evden çıkmayın."
Sonra tekrar bana döndü, burnumu hafifçe sıktı.
"Özellikle de sen, fındığım," dedi.
Hülya Hanım'a döndü:
"Çok özür diliyorum, önemli bir işim çıktı, gitmem gerekiyor," dedi Azad abim.
"Hiç sorun yok canım... Ama tehlikeli bir şey mi var?" dedi Hülya Hanım.
"Benden hoşlanmayan bir suçlu kaçmış, o yüzden söyledim. Endişelenmenize gerek yok," dedi Azad abim.
"Peki, siz gitmeyin o zaman. Evinize kadar da gitmeyin; bu gecelik burada kalın. Tehlike varsa burada kalmak daha güvenli," dedi Ertan Bey.
"Yok, bir şey olmaz, biz gidelim," dedi babam.
"Demir Bey, inat etmeyin Allah aşkına. Tehlike var. Bir günlüğüne burada kalmanız neyi değiştirir? Düşman değiliz; artık bir aile sayılırız," dedi Ertan Bey.
"Bence de kalın," dedi Karan; beklenmedik ama net bir tavırdı.
"Kesinlikle kalmalısınız; benim hemen buranın yakınlarında boş bir evim var, eğer rahatsız oluyorsanız orada da kalabilirsiniz," dedi Ateş.
Ciddi tavrı onu daha da yakışıklı kılıyordu; ama şu an daha önemli şeyler vardı, bakışlarımı kaçırdım.
"İyi, tamam. Yarın erkenden çıkarız, sağ olun," dedi babam.
Bakışlarım abime kaydı.
"Abi, ya sana bir şey olursa?" dedim korkuyla.
"Nolacak bana, abim? Bir şey olmaz zaten. Ben Samet'in yanına gidiyorum şimdi," dedi.
"Oğlum, kendine dikkat et," dedi annem.
"Tamam anne, benim acelem var... Hadi, iyi akşamlar size," dedim.
Ve hızla gitti.
"Korkmana gerek yok, Su. Sakinleş," dedi Ateş; sesi nedensizce ama bir anda sakinleştirmişti beni.
"Sakinim zaten... ayrıca, adım Su değil, Alev," dedim.
Ateş derin bir bakışla, sesi hem kararlı hem de sıcaktı.
"Senin benim için adın Su ve hep öyle kalacak. Hadi, senin de gönlün olsun... Sana 'Alev' dediğim gün, senden nefret ettiğim gün olsun. Ama öyle bir gün asla olmayacak." Dedi.
Aklıma geleni söyledim:
"Ben Azad abime bir şey verip gelicem," dedim.
"Ne vereceksin güzelim? Gel, otur," dedi annem.
"Hemen geliyorum, anne," diyerek hızla kapıya yöneldim. Ayağımı sıyırmadan ayakkabılarımı giyip kapıyı açtım ve dışarı fırladım.
"Umarım gitmemişsindir abi..." diye kendi kendime mırıldandım, endişem her adımda büyüyordu.
Arabaların geçmesi için kapının açılmasını sağlayan düğmeye bastım. Kapı yavaşça açılır açılmaz dışarı çıktım ve gözlerime inanamadım: Abimin arabası yolun ortasında durmuştu. Abim arabadan inmiş, arabamın önünde dikiliyordu. Karşısında maskeli, simsiyah giyimli bir adam vardı; elindeki silah abime doğrultulmuştu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu, nefesim kesilmişti.
Abim korkusuzca karşısında durdu, sesi kararlı ve soğukkanlıydı:
"Sana boyun eğmem! Vuracaksan vur."
"Abi!" diye bağırdım, hem korku hem de çaresizlik içinde. İçimde korku, öfke ve koruma arzusu bir arada patlıyordu. Her şey bir anda donmuş gibi gelmişti; zaman sanki yavaşlamıştı ve tek odak noktam abimdi.
Abimin bakışları bana döndü; gözlerinde hem sakinlik hem de kararlılık vardı.
"Abim, hadi gir, sen içeri," dedi, sesi derin ve güven vericiydi.
Gözümden istemsizce yaşlar süzüldü. Boğuk bir sesle, titreyerek söyledim:
"Olmaz... gitmem abi! Bu kim... öldürür seni, abi..."
Kalbim deli gibi atıyordu, ellerim titriyordu. İçimde hem korku hem de çaresizlik vardı; abimi koruma isteğim, hiçbir mantıklı düşünceye yer bırakmıyordu.
Adam sırıttı, sesi buz gibi, soğuk ve acımasızdı:
"Ah be, Azad... seni uyarmıştım. Senin yüzünden küçük kardeşin de bir travma yaşayacak. Düşünsene ne acı... abisi gözünün önünde... gebericek."
Tetiği çektiğinde kalbim sanki durdu. Nefesim kesildi, göğsüm sıkıştı. Dünyam bir anda donmuş gibiydi. O an, zamanın yavaşladığını hissettim; her saniye hem sonsuz hem de dayanılmaz bir ağırlıkla geçiyordu.
"Hayır!" diye bağırdım, sesi çığlıklarla karıştı, boğazım yanıyordu.
"Yapma! Nolur yapma! Yardım edin!"
Deli gibi bağırıyor, abimin önüne geçmeye çalışıyordum. Ellerim boşuna uzanıyordu; onu korumaya yetmeyeceğini, bu güçsüzlüğümü fark ettim. Kalbim paramparça oldu, nefesim parçalı ve kesik kesikti.
Abim beni itti, yüzünde korku ve acı vardı:
"Çekil şurdan, Alev!"
Maskeli iki adam beni sıkıca tuttular, geri çektiler. Çırpındım, çığlıklar attım, ama güçleri karşısında direnemiyordum. İçimde öfke, korku ve çaresizlik birbirine karıştı; zihnim bulanık, kalbim bir volkan gibi patlamak üzereydi.
Ardından üç defa tetik patladı. Her ses, içime saplanan bir hançer gibiydi. Abim kanlar içinde yere yığıldı. Üç kurşun... üç kırık hayal, üç parçalanmış umut...
Maskeli adamlar beni bırakıp çekildiler. Dizlerimin üstüne düştüm, nefesim kesik kesik, gözlerim dehşetle dolu... Abim yerde yatıyordu; gözlerindeki o alışık güven, koruma hissi, şimdi ölü bir boşluğa dönmüştü.
İçimden bir çığlık yükseldi; öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Dünya bir anda sustu, etrafımdaki her ses silindi; yalnızca kalbimin acısı ve abimin hareketsiz bedeni vardı gözlerimin önünde. Parmaklarımı titreyerek kanlar içinde kalan kollarına uzattım; nefesimi tutup tekrar tekrar "Abi, lütfen, lütfen uyan..." diye fısıldadım. Ama cevap yoktu.
"Gitme... bırakma beni...
yalvarırım... ölemezsin!
Bırakamazsın beni abi...
Ambulans çağırın!"
Üç kurşun sıkmışlardı...
Abim sokağın ortasında, kanlar içinde,
kolumun üzerinde kıvrılmıştı.
Abim kollarımda can veriyordu.
Daha önce hiç bu kadar korkmamıştım.
O kulübedeyken bile... bu kadar
korkmamıştım.
Kendini zorlayarak konuştu.
"Sil gözyaşlarını... kıyamam.
Ben senin tek damla gözyaşına..." dedi
titreyen sesiyle.
Bu haldeyken bile düşündüğü şey...
benim gözyaşlarım mıydı?
Göğsüm sıkıştı, nefes alamadım...
Annemler, duydukları çığlıklarla panikle yanımıza koştular. Seslerini duyuyordum ama zaman çoktan elimizden kaymıştı.
Kafamı abimin kanla kaplı göğsüne yasladım ve tüm yıkılmışlığım, tüm çaresizliğimle, derin bir hıçkırık eşliğinde ağladım. Kalbim, onun yaşam mücadelesiyle birlikte sanki parçalanıyordu.
Daha önce hiç bu kadar çaresiz hissetmiş miydiniz? Tamamen güçsüz...
İşte ben şimdi öyleydim.
Abimi koruyamamıştım; onun yanındaki tüm gücüm, dövüşteki tüm yeteneklerim... hiçbir işe yaramamıştı. Dövüşte ne kadar iyiysem, onu korumakta o kadar aciz kalmıştım.
Kafamı abimin göğsüne yaslayıp gözyaşlarımı akıtırken, içimde tarifsiz bir boşluk oluştu. Her nefesim sanki parçalanmış bir kalbin ağırlığını taşıyordu.
Annem ve babam yanımıza gelmişti, ama hiçbir şey onları ya da beni durduramaz gibiydi. Sessizliği sadece kalp atışlarım ve hıçkırıklarım dolduruyordu.
Daha önce hiç bu kadar güçsüz hissetmemiştim; hayatım boyunca sahip olduğum cesaret, bir anda yok olmuştu.
Artık abimin gözleri kapanmıştı.
Artık sadece kan vardı... Kan ve sessizlik...
