Yalanların Ötesinde kitap kapağı

17. bölüm / 17

Yalanların Ötesinde

14 .Geçmişin Tekrarı

Vaveyla Yazarı: 🤍 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 14 .Geçmişin Tekrarı

"Seni en çok seven benim, Alev... Sen bunun farkında bile değilsin."

"Bana demediğini bırakmadın! Gitmem için elinden geleni yaptın. Beni kardeşin olarak bile görmek istemediğini defalarca söyledin.
Sen buna sevgi mi diyorsun, Karan?"

***

Çocukluğumun ölümünü izlemek, yıllardır unutmaya çalıştığım her şeyi yeniden üzerime yıkmıştı. O videoyu izlerken yalnızca geçmişimi görmemiştim. Benden çalınan çocukluğumu, korkmayı bilmeyen o küçük kızı ve yıllar önce susturduğumu sandığım bütün duyguları yeniden karşıma almıştım.

Yıllardır içimde biriktirdiğim ne varsa tek bir görüntüyle yerinden sökülüp çıkmıştı.
Unutmaya çalıştığım korkular, bastırdığım öfke, anlamlandıramadığım o boşluk... Hepsi bir anda geri dönmüştü. Meğer ben hiçbirini gerçekten unutmamıştım. Sadece hatırlamamak için kendimi susturmuştum. Şimdi ise o sessizlik paramparça olmuştu. Ve ben, yıllar önce kaybettiğim çocukluğumun yasını ilk kez gerçekten tutuyordum.

Ve çocukluğumun katili, yaptıklarından zerre kadar pişmanlık duymadan, aksine kendi eserinden gurur duyarcasına bu videoları bana göndermişti. Bunun beni ne kadar yıpratacağını biliyordu. Bunca yıl sonra bile o görüntülerin içimde neyi parçalayacağını biliyordu.
Belki de zaten amacı tam olarak buydu.
Geçmişimi yeniden önüme koymak, yıllardır susturduğum bütün acıları tek tek uyandırmak ve beni yeniden o küçük kızın çaresizliğine sürüklemek...

Dakikalardır, çocukken yaşadığımız o korku dolu anların videolarını izliyordum. Gözyaşlarımı durduramıyordum ama kendimden çok Can için ağlıyordum.

Hâlâ onun elindeydi, değil mi?

Belki de ben bu videoları izlerken Can hâlâ onun elindeydi. Belki de şu an, ben burada geçmişimizi izleyip ağlarken o da aynı adamın yanında korku içinde bekliyordu. Belki de ona yine zarar veriliyordu. Bu ihtimali düşünmek bile nefesimi kesmeye yetiyordu. Yıllardır Can'ın nerede olduğunu bilmiyordum. Ama ya o, bunca zaman boyunca gerçekten de o adamın elinden kurtulamamışsa?

O pisliğin bana bir mesaj daha atması, artık hiçbir şüpheye yer bırakmamıştı. Can hâlâ onun elindeydi... Telefon ekranına bakarken parmaklarım titremeye başladı.

"İkizinin nerede olduğunu merak etmiyor musun? Zavallı Can... Öz ikizi bile sevmiyor ki o çocuğu. Neyse, sen sormuyorsan ben kendim söyleyeyim. İkizin benim yanımda. Biraz yaralı ama sağ. Eğer sen bana istediğimi verirsen Can'ı ailene geri veririm. Sağ salim hayatına devam eder."

Mesajı birkaç kez okudum. "Can..." Adını fısıldadığım anda gözlerim yeniden doldu. Gerçekten yaşıyordu. Bunca yıldır nerede olduğunu bilmediğim ikizim, gerçekten yaşıyordu. Ama hâlâ o adamın elindeydi.

Yaralı mıydı? Ne yapmıştı Can'a?
Neden yaralıydı? Aklımda peş peşe sorular beliriyordu. Can'ın nerede olduğunu yıllardır bilmiyordum ve şimdi onun gerçekten hayatta olduğunu öğrenmiştim. Ama iyi olduğunu bile bilmiyordum.

Titreyen parmaklarımı zorlayarak telefonu tuttum ve yazmaya başladım. "Ne istiyorsan söyle, Allah'ın belası." Mesajı gönderdikten sonra birkaç saniye ekrana baktım. Şimdi vereceği cevabı beklemekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Dakikalar sonra telefonum yeniden titredi.
Ekrana düşen bildirime bakarken kalbim bir anda hızlandı. Mesajı açtım.

"Seni istiyorum. Yıllardır Can elimde, artık sıkıldım ondan. Gündem değiştirmek istiyorum. Yıllardır ikizin acı çekiyor. Böyle bir fedakârlık yapacak mısın? İkizin için kendini feda edecek misin?" Mesajı okuduğum anda nefesim kesildi. Bir an ne okuduğumu anlayamadım.
Gözlerim aynı cümlelerin üzerinde takılıp kaldı.

Bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha. Sanki kelimeleri tekrar tekrar okumak, yazılanları değiştirecekmiş gibi. Ama değişmiyordu.
Can hâlâ onun elindeydi. Ve o adam şimdi beni istiyordu. Telefon elimden kayacakmış gibi oldu. Parmaklarım uyuşmuş, nefesim düzensizleşmişti.

Can'ın yıllardır onun elinde olduğunu düşünmek bile yeterince korkunçtu. Şimdi bir de beni onun yerine koymak istiyordu.

Kalkıp Ertan Beylere mesajları gösterecektim.
Tam ayağa kalkmıştım ki telefonum yeniden titredi. Ekrana baktığım anda içimdeki bütün kan çekilmiş gibi oldu. Bir an ayakta duramadım. Dengemi kaybedip yeniden yatağın üzerine oturdum.

"İkizinin kafasına dayattığım bir silah var. Ayağa kalktığını görebiliyorum. Odanın ve bulunduğun evin içinde sayısız kameram var. :) Hareketlerine dikkat et. Onlara söyleyeceğin tek bir kelime, ikizinin hayatına mal olabilir. Beni yeğen katili yapma, amcasının gülü."

Odamda kameralar mı vardı? Beni izliyor muydu? Ne zamandır izliyordu? Bir an gözlerim odanın içinde dolaştı. Duvarlara, tavana, kapıya baktım. Her köşe bir anda yabancı ve tehditkâr görünmeye başlamıştı. Boğazım düğümlendi.
Beni görüyordu. Şu an bile beni görüyordu.
Ve Can'ın hayatını, söyleyeceğim tek bir kelimeye bağlamıştı.

Telefonum bir kez daha titredi. Yeni mesajı görünce nefesimi tuttum.

"Etrafına öyle bakma. Kameralarım bulamayacağın kadar güzel gizlendi."

Gözlerim istemsizce yeniden odanın içinde dolaştı. Az önce sıradan görünen her şey bir anda şüpheli gelmeye başlamıştı. Duvarlar, mobilyalar, köşeler... Nereye baksam beni izleyen bir çift göz varmış gibi hissediyordum.

Telefonum yeniden titredi. Artık her bildirim sesiyle kalbim biraz daha sıkışıyordu.

"Gelecek misin? Yoksa ikizinin kafasına sıkayım mı? Ha, bu arada sevgilin olan komiserine yazmayı aklından bile geçirme. Telefonunu hacklettim. Yani bütün mesajlarını görebilirim, haberin olsun."

Nefesim bir anda kesildi. Ateş... İlk aklıma gelen kişi oydu. Telefonumu elime alıp ona yazmak istedim ama parmaklarım ekranın üzerinde öylece kaldı. Yazamazdım. Eğer gerçekten telefonumu izliyorsa, Ateş'e göndereceğim tek bir mesaj bile Can'ın hayatını tehlikeye atabilirdi.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım.
Ama içimdeki korku nefes aldıkça büyüyordu.
Beni köşeye sıkıştırmıştı. Can'ı kullanarak ne yapacağımı bilemez hâle getirmişti. Ve şimdi önümde yalnızca iki seçenek varmış gibi davranıyordu: Ya ona gidecektim... Ya da Can'ı kaybetme ihtimalini göze alacaktım.

Kararımı vermem yalnızca birkaç saniyemi aldı.
Korkuyordum. Hem de hayatımda hiç olmadığım kadar korkuyordum. Ama konu Can olunca korkumun önemi kalmıyordu.Telefonu titreyen ellerimin arasında tuttum. Gözlerim ekrandaki son mesaja takılı kaldı. Ya gitmezsem? Ya o adam gerçekten söylediğini yaparsa? Ya Can'ı bir kez daha kaybedersem? Bu ihtimallerin hiçbirini göze alamazdım.

"Konum at."

Mesajı gönderdikten sonra telefonu elimde öylece tuttum. Yıllar önce, daha küçücükken, o adam bana zarar vermeye çalıştığında Can'ın nasıl korkusuna rağmen önümde durduğunu hatırladım. "Amca, ona vurma! Bana vur!"
O zamanlar ne kadar küçük olduğunun bile farkında değildi.

Tek düşündüğü beni korumaktı. Beni kendisinden önde tutmuştu. Şimdi ise yıllar sonra sıra bendeydi. Can bir zamanlar benim için kendisini feda etmeye çalışmıştı. Ben de şimdi onun için kendimi feda edecektim .

Telefonum yeniden titredi.

"Konum yok. Evinin önündeki Range Rover'a bin. İçinde bir kadın var. O seni gereken yere getirecek."

Bir süre ekrana öylece baktım. Demek gerçekten her şeyi planlamıştı. Nereye gideceğimi, nasıl gideceğimi bile çoktan belirlemişti.
Üstelik evimin önünde bir aracı bile hazır bekletiyordu. Telefonu yavaşça cebime sokuşturdum. Kalbim deli gibi çarpıyordu.

Ne yapacaktım? Kendi ayaklarımla ölüme mi gidecektim? Can için yapmam gerekiyordu... başka yolu yok muydu? Yoktu sanırım.

Şu an hayatımın en büyük aptallığını yapıyor olabilirdim ama başka çarem yoktu.
Can için gitmek zorundaydım.

Son olarak Ateş'e mesaj atmak istedim.
Telefonumu elime aldım, mesaj kutusunu açtım. Parmaklarım ekranda birkaç saniye öylece kaldı.
Ona söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki...
Ama içlerinden yalnızca birini yazabildim.
"Seni seviyorum."

Telefonumu cebime koydum. Üzerime başka bir şey bile giymeden balkona çıktım. Aşağı baktığımda korumaları gördüm. Saat de iyice ilerlemişti. Ertan Beyler beni korumasız evden çıkarmazdı. Bunu biliyordum. Ama Can'ı düşününce aklımı kaybedecek gibi oluyordum.

"Nasıl çıkacağım ben buradan?" diye kendi kendime mırıldandım. Bir an ne yaptığımı bile düşünmeden hareket edecek kadar çaresiz hissettim. Hayatımda ilk kez bu kadar korkuyor ama yine de geri dönmek istemiyordum.

Aklıma ilk gelen şeyi yaptım. "Cafer Bey!" diye seslendim.

Sesimi duyar duymaz kafasını kaldırıp bana baktı.
"Efendim?"

"Babam sizi çağırıyor," dedim hemen. "Hepinizi... Yani tüm korumaları. Şimdi içeri girmenizi söyledi. Lütfen, hepinizi toplayıp içeri girin."
Kelimeleri peş peşe sıralıyordum. Sesimdeki telaşı gizlemeye çalışsam da pek başarılı olduğumu sanmıyordum. Cafer birkaç saniye yüzüme baktı.

Cafercim sorgulamadan girsene içeriye birde seninle mi uğraşalım canım benim zaten ölüme koşuyorum burda...

"Bir kusurumuz mu oldu Alev Hanım? Neden çağırıyor ki?"

Hay ben senin sorguna sıçayım be adam.
Şimdi sırası mıydı bunun? Bir de nedenini soruyordu. Ne diyecektim şimdi? "Babam sizi çağırıyor" dedim işte, daha ne kadar açıklayabilirdim?

"Yok, ne kusuru olacak?" dedim hemen. "Sadece hepinizle konuşacakmış. Hadi, lütfen içeri girin. Bekletmeyin babamı." Ne kadar çabuk giderlerse o kadar iyiydi. Burada daha fazla oyalanırlarsa ne bok yiyebileceğimi gerçekten bilmiyordum.

"Emredersiniz, efendim." dedi Cafer.

Ardından diğer korumalara dönüp bir şeyler söyledi. Hepsi de peş peşe içeri doğru ilerlemeye başladı. Hepsinin kapıdan içeri girdiğini görünce fark etmeden tuttuğum nefesi bıraktım.
Omuzlarım gevşedi. Az önce ne yapacağımı bilemez hâlde olan ben, biraz olsun
rahatlamıştım. Sonunda gidebilmişlerdi.
Şimdi yalnızca burdan atlamak kalmıştı.

Balkondan aşağıya doğru eğilip yüksekliğe baktım. Çok mu yüksekti? Sikeyim çok yüksekti!
Gerizekâlı, ölüme gidiyoruz zaten. Yükseklikten mi korkuyorsun? Evet, ölüme gidiyordum ama sonuçta o ölümün sonunda Can'ın kurtulma ihtimali vardı. Ya şimdi kendime bir şey olursa? O zaman ikimiz de kaybedecektik. Bir an olduğum yerde kaldım. Can'ı kurtarmak isterken kendimi de tehlikeye atamazdım. Başka bir yol bulmalıydım.

Başka bir yol bulma fikrine yalnızca iki saniye sadık kalabilmiştim. Çünkü başka bir yol yoktu! Kardeşimin kafasına dayalı bir silah vardı.
Titreyen ellerimle balkon korkuluğuna tutundum. Korkudan bacaklarımın bağı çözülmüştü. Korkuluğun diğer tarafına geçmeye çalışırken bir an dengemi kaybettim.

Yüreğim ağzıma gelmişti. Son anda kendimi toparlayıp korkuluğa sıkıca sarıldım. Yavaşça ilk sol sonrada sağ bacağımı korkuluğun dış kısmındaki bulunan yere yerleştirdim ama bu oldukça zordu... ama sonunda korkuluğun diğer tarafına geçmiştim. Artık beni yalnızca ellerim tutuyordu.

"Umarım paraya kıyıp şu korkuluğu sağlam yaptırmışsındır, Ertan Bey babacım," diye mırıldandım. Aşağıya bakmamaya çalışıyordum ama gözlerim istemsizce kayıyordu. Cesaretimi toplamaya çalışırken bütün bedenimin tir tir titrediğini fark ettim.

Ne yaptığımı düşünmek bile istemiyordum. Bir an durup derin bir nefes almaya çalıştım ama nefesim boğazıma düğümlenmişti. Korkuyla çığlık atacak oldum. Son anda dudağımı ısırarak kendimi susturdum. Çığlığımın yerini ağlamaklı sesimle masum küfürcükler aldı.

"Ben sizin kara sevdanızı da içinde sevda bulundurduğunuz kalbinizi de sizin doğmanıza sebep olan babanızın spermini de sikeyim, yavşak pezevenkler..."

Bir süre öylece kaldım. Ellerim korkuluğa sımsıkı tutunmuştu. Bacaklarım titriyor, gözlerim doluyordu. "Allah'ım, ne olur sağ salim kurtulayım şu işten," diye fısıldadım.

Kurtulsanda yine bügün veya en geç yarın öleceksin zaten Alev.

Onu orada bırakamazdım. Korkumu bastırıp kendimi toparlamaya çalıştım. Artık geri dönmek için çok geçti. Zaten benimde geri dönmeye niyetim yoktu... yani niyetim vardıda dönemezdim Can için...

Yavaşça olduğum yerde döndüm. Bu, hayatımda yaptığım en zor şeylerden biri olabilirdi. Üstelik zar zor arkaya uzanıp tutunduğum ellerim bile şimdiden acımaya başlamıştı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sonunda kendimi bıraktığımda yaşadığım korku, birkaç saniye boyunca bütün düşüncelerimi silip süpürdü.

Dizlerimin üzerine düşüp kahramanlar gibi ayağa kalktığımı söylemeyi çok isterdim ama gerçek hiç de öyle değildi. Kafam aldığım darbe yüzünden zonkluyor, ağzıma dolan çimenleri tükürmeye çalışıyordum. Kısacası, tam anlamıyla bir bok çuvalı gibi yere kapaklanmıştım.

"Bacakların kırılsın inşallah! Kara sevdan girsin götüne, yavşak orospu çocuğu!" diye söylendim.
Tam o sırada duyduğum çimen hışırtısıyla korkudan yerimde sıçradım. Yakalandığımı sanarak telaşla doğrulmaya çalıştım ama etrafta kimse yoktu.

Ya ben burada oyalanırken o adam Can'ı öldürürse? Yani beni izliyordu. Ona doğru gitmeye çalıştığımı anlıyor olmalıydı.

Hassiktir! Ya küfürlerimi de duyduysa? Sinirlenip kardeşime bir şey yapmazdı, değil mi? Bu düşünceyle daha fazla bekleyemedim. Hemen ayağa kalkıp kapıya doğru koştum. Şifreyi hızla girerek kapıyı açtım, ardından sessizce kapattım.
Etrafıma göz gezdirdim. Tarif ettiği arabayı görür görmez arabaya doğru koşmaya başladım.

Kapıyı açıp doğrudan arka koltuğa oturdum. Ayağımda ayakkabı olmadığı için ayaklarım sızlıyordu. Arabanın kapısını da öfkeyle çarparak kapattım. Kadın dikiz aynasından bana baktı. Ardından hiç vakit kaybetmeden arabayı hareket ettirdi. Birkaç dakika boyunca ikimiz de konuşmadık.

Ellerim terlemekten sırılsıklam olmuştu. Avuçlarımı pijamama silip duruyordum ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım terlemem bir türlü geçmiyordu. Her an panik atak krizi
geçirebilirdim.Ama bunu yaşamamalıydım. En azından henüz değil. Önce bu kadını etkisiz hâle getirmem gerekiyordu.

Kadın, kaçmayacağımdan o kadar emindi ki kapıları kilitlemiş ama ellerimi bağlama gereği bile duymamıştı.

"Ne salak kızsın ya!" diye çıkıştı birden. "İnsan kendi ayaklarıyla ölüme gider mi? Ne bu fedakârlık? Öleceğini biliyorsun, değil mi? Seni lunaparka değil, ölüme götürüyorum ben! Bu ne sakinlik?"

Dışarıdan gerçekten sakin mi görünüyordum?
Keşke öyle olsaydı. Aslında hiç sakin değildim. Aksine, stres yüzünden kollarım ve ellerim kaşınmaya başlamıştı. Avuç içlerimi o kadar çok ovalayıp kaşımıştım ki avucumdan akan kanlar beyaz pijama altımı kan yapmıştı. Zar zor nefes alabiliyordum.

Şu an bile panik atağın içindeydim. Nefes darlığı, terleme ve üzerime çöken o dayanılmaz sıkıntı... Sanki kendi bedenimin içinde boğuluyordum. Tek dileğim, bunun daha da kötüleşmemesiydi.

"Can'ı bıraktınız mı?" diye sordum. Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı. Cevabını duymaktan korkuyordum ama sormadan da duramıyordum.

"Henüz değil. Varınca kardeşinle vedalaşırsın. Sonra onu da evine bırakırız. Yani o sağ, sen ölüsün."

Birazdan kimin sağ, kimin ölü olduğunu görecektik. Sonuçta yedi yıl boyunca boşuna dövüş antrenmanları yapıp çalışmamıştık.

Arabanın küçük ekranında konumun açık olduğunu fark ettim. Birkaç dakika daha bekledim. Kadının şüphelenmesini istemiyordum. Dikkati dağıldığı anda arkasına geçip saçlarından tuttum ve başını geriye çektim.
Bir anda neye uğradığını şaşırdı. Araba bir sağa bir sola savrulurken ikimiz de dengemizi kaybediyorduk.

Yumruğumu yüzüne geçirdim. Ardından bir tane daha vurdum. Kadın da boş durmadı. Saçlarıma yapışıp beni kendine doğru çekti. Aramızda başlayan boğuşma giderek şiddetlendi.
Araba aniden fren yapınca ikimiz de savrulduk. Başımı koltuğa çarptım. Canım yanmıştı ama bunu umursayacak durumda değildim. Kadın yeniden yumruk atmaya çalıştı fakat bu kez üstünlük bendeydi. Tam yeniden karşılık verecekken çığlığı arabayı doldurdu.

"Arabamda kamera var! İkizin ölsün istemiyorsan beni bırak!" Bir anda duraksadım. Beni durduran tek şey söylediği sözlerdi. Kadının saçlarını bıraktım ve birkaç saniye boyunca öfkeyle yüzüne baktım.

"Allah'ın belaları! Sizi doğurtan ebenin de, doğmanıza sebep olan annenizin rahminini de, babanızın sperminini de sikeyim!"

Öfkeden titriyordum. Ama ne kadar sinirlenirsem sinirleneyim, Can'ın hayatını riske atamazdım.

"Manyak mısın lan sen? Kendi ayağınla arabaya binip bir de bana saldırıyorsun! Ne biçim iş bu?" diye öfkeyle çıkıştı kadın.

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Onları durdurmak için gözlerimi sımsıkı kapattım ama nafileydi. Ne kadar uğraşsam da ağlamamı engelleyemiyordum.

Ölecektim bugün... Belki de günlerce işkence görecektim.

Abartma Alev, diye geçirdim içimden. Sadece ikizinin yıllarca çektiği acıları sen de birkaç gün yaşayacak, sonra öleceksin. Ne var bunda?
Çok şey vardı! Ama yine de değerdi. Tek umudum, o şerefsizin sözünü tutup Can'ı serbest bırakmasıydı.

Ağlamaya devam ederken başımı yavaşça öne uzattım. Az önce kadına saldıran, öfkeden gözü dönmüş kızdan eser kalmamıştı. Şimdi karşısında yalnızca korkmuş, çaresiz bir kız vardı.
Gözlerimi yaşlarla doldurup ona masum masum baktım.

"Bana yardım etmeyi düşünür müsün?" diye sordum titrek bir sesle. "Lütfen... İkizimi kurtarmama yardım et. Beni de kurtar. Ne olur..."
Sesim son kelimelerde iyice kısıldı.
"Ölmek için çok genciz biz. Daha yaşayacak o kadar çok şeyimiz var..."

Son cümleyi söylerken gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzüldü. Kadının yüzüne umutla bakıyordum. Belki de hayatımda ilk kez, beni öldürmeye götüren birinden yardım istiyordum. Ve muhtemelen son olacaktı yani İnşanlah.

Kadın bana soğuk bir bakış attıktan sonra yeniden önüne döndü. "Hayır," dedi sert bir tonla. Tek kelimeyle bütün umutlarımı söndürmüştü. Gözlerimi kaçırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Yalvarmanın da bir işe yaramayacağını anlamıştım.

Öfkem yeniden alevlendi. "Bravo ya! Story atmaya gelince kadın gücü diye paylaşım yapan ama her fırsatta hemcinslerini aşağılayıp onlara destek olmaktan kaçınan influencer'lar gibisin! Eminim kadın cinayetlerini story olarak paylaşmış, kadınlar için adalet sloganlarını postlarına yazmışsındır. Girls power'mış! Sen var ya sen... Kadının yurdu değil, kurdusun!"

Kadın arabayı bir anda durdurunca öne doğru savruldum ve başımı bir kez daha çarptım.
Bugün kaçıncı kez kafamı bir yere vuruyordum acaba?

"Kapa çeneni artık! Başım şişti!" diye bağırdı.
"İnsan gibi sür şu arabayı! Ölmeyi kabul ettik de kardeşimiz kurtulsun diye... Senin nereden aldığın belli olmayan ehliyetin ve berbat araba kullanışın yüzünden gebermek istemiyoruz!" diye çıkıştım.

"Son kez soruyorum! Ya şimdi arabadan inip siktir olup gidersin ve kardeşin geberir ya da çeneni kapatırsın, seni patrona götürürüm geberirsin ama kardeşin kurtulur!"

Gözlerimi devirdim ve sessizliğimi korudum.

"Cevabını söyle, prenses!" diye çıkıştı tekrardan.
Manyak ruh hastası!

"Arabayı sür, manyak karı!" diye tersledim.

Dikiz aynasından arkasındaki arabalara baktı. Kaşlarını çatarak telefonunu çıkarıp birine mesaj yazmaya başladı. Ben ise pek umursamadan ağlamaya devam ettim. Aslında çok da kötü değildi... En azından Azad abime kavuşurdum.
Bu düşünce bile içimdeki acıyı hafifletmeye yetmiyordu ama onu bir daha görebilme ihtimali, bütün korkularımın arasında aklıma gelen tek teselliydi.

Aslında hayata tutunmamı sağlayan pek bir şey kalmamış gibi hissediyordum.

Ateş var, dedi içimdeki ses.

Ama onu duymazdan gelmeyi tercih ettim.

Ailem beni terk etmişti. Abim ölmüştü. Hayatımın neşesi çoktan kaybolmuştu. Kendimi yapayalnız hissediyordum. Bunca acının içinde neye tutunacağımı bile bilmiyordum.

Ateş var, diye tekrarladı aynı ses.

Bu kez gözlerimi kapattım. Çünkü onu düşünmek bile içimde bir şeyleri sızlatıyordu. Ateş benim için hâlâ bir umuttu ama ben artık o umuda tutunacak gücü kendimde bulamıyordum.

Araba bir anda durdu. Kadın bana döndüğünde elinde bir şey tuttuğunu fark ettim. Ne olduğunu anlamaya fırsat bile bulamadan başıma sert bir darbe aldım. Hafifçe inledim. Başımın içi zonklamaya başladı. Görüşüm bulanıklaştı, gözlerim doldu. Başımda hissettiğim ağrı giderek ağırlaşıyordu.

Gözlerimi açık tutmaya çalıştım. Bağırmak, bir şeyler yapmak, kendimi savunmak istiyordum ama bedenim artık sözümü dinlemiyordu.
Göz kapaklarım ağırlaştı. Son bir kez direnmeye çalıştım ama gücüm tükenmişti.

Ve sonunda her şey karanlığa gömüldü. Bende o karanlığın içinde kayboldum.

***

Boğuk sesler duyuluyordu. Gözlerimi yavaşça aralamaya çalıştım ama alnımdaki şiddetli sızı yüzünden hafifçe inlemekten kendimi alamadım. Başım zonkluyordu. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdıktan sonra sesler yavaş yavaş netleşmeye başladı.

Görüntü de öyle...

Birisi beni kolumdan tutmuş, sürükleyerek götürüyordu. Kimdi bu? Bulanık bakışlarımı biraz daha netleştirmeye çalıştım. Sonunda beni buraya getiren kadını gördüm. Kolumdan sıkıca kavramış, beni bir yere götürüyordu.
Ama o an, nereye götürüldüğümden çok duyduğum ses dikkatimi çekmişti.

Karan'ın sesiydi bu, değil mi?

Kolumu kadının elinden sertçe çektim.
"Bırak beni!" diye bağırdım.

Ancak başımın aniden dönmesiyle sendeledim ve düşmemek için kadının koluna tutunmak zorunda kaldım. Bu yalnızca birkaç saniye sürdü. Baş dönmem hafifler hafiflemez elimi hemen geri çektim ve bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim.

Gerçekten Karan'dı bu... Yoksa kafama aldığım darbenin etkisiyle hayal mi görüyordum?

Ayıldığımı fark edince hemen seslendi.
"Alev! İyi misin?"

Bu adam, Komiser değil miydi? Bakışlarımı onun üzerinde gezdirdim. Yanındaki adamdan çok daha iri ve güçlü görünüyordu. O kadar kası olmasına rağmen neden kendisini kurtarmaya çalışmıyordu? Neden hiçbir zorluk çıkarmadan adamın onu kolundan tutup götürmesine izin veriyordu?

Bir şeyler ters gidiyordu. Hem de çok ters gidiyordu.

Etrafıma göz gezdirdim. Burası dağın başında, tamamen ıssız bir yerdi. Etrafımızda çok sayıda koruma vardı. Bakışlarımı çevrede dolaştırırken bir anda bana doğrultulmuş silahları fark ettim. Birkaç metre ötemde duran iki adam, silahlarını doğrudan bana yöneltmişti. İrkilerek olduğum yerde kaldım. Nefesim kesilir gibi oldu. Başım hâlâ ağrıyordu ama o an bütün dikkatimi üzerime çevrilmiş silahlara vermiştim.

Kadın yeniden kolumdan tutarak beni yürütmeye başladı. Başıma aldığım darbenin etkisiyle kendime gelmem zaman almıştı. Ancak şimdi yavaş yavaş nerede olduğumu ve başıma neler geldiğini hatırlıyordum. Ben buradaysam Can neredeydi? Kardeşim nerede?

Peki, Karan'ı neden buraya getirmişlerdi?
Aklımda peş peşe beliren sorulara cevap bulamıyordum. Bir yandan başımdaki ağrıyla mücadele ediyor, bir yandan da etrafımda olup bitenleri anlamaya çalışıyordum.

"Can nerede?" diye sordum. Kadın bana kısa, sert bir bakış attıktan sonra yeniden önüne döndü. Beni kolumdan tutarak yürütmeye devam etti.
Bir kez daha durup elimi onun elinden
kurtarmaya çalıştım. Ama bu defa kolumu bırakmadı.

"Yürü," dedi sert bir ses tonuyla.

"Sana Can nerede diye sordum!" diye bağırdım.
Sesim öfkeyle yükselmişti. Başım hâlâ zonkluyordu ama umurumda değildi. Tek istediğim kardeşimin nerede olduğunu öğrenmekti. Beni nereye götürdükleri, başıma ne geleceği artık ikinci plandaydı. Can'ı görmeden hiçbir yere gitmeyecektim.

"Can yok..." dedi kadın. Bir an ne demek istediğini anlayamadım. Yüzüne boş boş baktım. "Yani anlayacağın, kandırıldın, prenses."

Bir an öylece donakaldım. Söylediklerini anlamıştım ama zihnim bu gerçeği kabul etmeyi reddediyordu.

"Ne saçmalıyorsun sen? Kardeşini vereceğim dedi! Ben Can için geldim!" diye haykırdım.
Sesim öfkeyle titriyordu. Kadının yüzüne inanamaz gözlerle bakarken kolumu bir kez daha kurtarmaya çalıştım.

"Hepsi oyundu işte. Niye anlamamakta bu kadar direniyorsun?" dedi kadın, yüzünde en ufak bir pişmanlık belirtisi olmadan.

Bir an nefesim kesildi. Bütün bunlar... Hepsi bir oyun muydu? Hepsi beni kandırmak için miydi?
Başımı iki yana salladım. Hayır, bunu kabul edemezdim.

"Yalan söylüyorsun," diye fısıldadım. Sesim öfkemin aksine güçsüz çıkmıştı. "Kardeşim
nerede?"

Kadın cevap vermedi. Sadece alayla sırıtmakla yetindi.

Daha fazla kendimi tutamadım. Kolumu kadının elinden sertçe çekip kurtardım ve bütün öfkemle yüzüne bir yumruk savurdum.

"Sizin yalanınızı sikeyim ben!" diye haykırdım.

Yumruğumun etkisiyle kadının başı yana savruldu. Burnundan kan süzülmeye başlarken bana nefretle baktı. Ama umurumda değildi. Hak etmişti.

Can'ı kurtarmak için gelmiştim buraya. Beni kandırmışlardı. Kardeşimin nerede olduğunu bile bilmiyordum.

İçimde biriken öfkeyi artık kontrol edemiyordum. Kontrol etmekte istemiyordum.

arkamdaki adam kolumu tutarak beni durdurmaya çalıştı. Hiç düşünmeden ona da bir yumruk attım, ardından özel bölgesine sertçe tekme atarak onu kendimden uzaklaştırdım.

Karan'ın yükselen sesini duymak durmamı sağlamıştı. "Dur! Silahları var! Bir şey olacak sana, dur!" Bana doğru bağırıyordu. Korkmuştu. Benim için korkuyordu.

Neden? Benden nefret etmiyor muydu? Niye benim için korkuyordu? Ölmem onu mutlu etmez miydi? Neden korkuyormuş gibi yapıyordu ki?Bunu çok merak ettim sormak istedim ama yapamazdım. Önce Can'ı bulmalıydım.

Arkamda birinin varlığını hissettim. Dönmeye fırsat bulamadan kafama sert bir darbe aldım. Birkaç adım geriye sendeledim.

Elimi başıma götürerek acıyla inledim. Bakışlarımı bana vuran adama çevirdim. Elinde bir sopa mı vardı? Kafama onunla mı vurmuştu?
Düşüncelerimi toparlamaya çalışırken aynı adam bir darbe daha indirdi.

Bu kez ayakta kalamadım. Dizlerimin bağı çözüldü, kendimi zorladım ama o gücü kendimde bulamadım yere yığıldım. Başımın içindeki ağrı dayanılmazdı. Sesler birbirine karışıyor,
etrafımdaki insanlar giderek bulanıklaşıyordu.

Gözlerimi açık tutmaya çalıştım. Hayır, şimdi bayılamazdım. Can'ı bulmalıydım. Bütün bunların sonunda kardeşime kavuşmadan gözlerimi kapatamazdım. Ama bedenim beni dinlemiyordu.

Duyduğum son ses Karan'ın öfkeyle haykırışı oldu. "Gebertirim lan seni, yavşak!" Sesindeki nefret öyle büyüktü ki bir an için her şeyin durduğunu sandım.

Fakat hemen ardından duyduğum yabancı erkek sesi, içimde kalan son umudu da paramparça etti. "Bir adım daha atarsan kardeşinin cesedini sana teslim ederim."

Karan sustu.

Kafamın üzerine birşeyin yaslandığını hissettim. Gözlerimi son bir kez aralamaya çalıştım. Görüşüm bulanıktı ama başıma doğrultulmuş silahı seçebiliyordum. Kalkmak istedim. Karan'a bir şey söylemek, kendimi savunmak, ne olursa olsun ayakta kalmak istedim. Ama bedenim artık beni dinlemiyordu.

Gözlerim kapandı. Ve bilincim tekrardan tamamen karanlığa gömüldü.

***

"Hayır... Hayır, uzak dur benden!"
Kendi çığlığımla bir anda sıçrayarak uyandım. Nefes nefese kalmıştım. Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Yine o korkunç kabuslardan görmüştüm. Birkaç saniye boyunca gözlerimi nereye çevireceğimi, nerede olduğumu bile anlayamadım.

Kabusun görüntüleri hâlâ zihnimin içindeydi. Sonra karşımdaki kişinin sesi duydum. "İyi misin, Alev?" Karan'dı. Bakışlarım hemen ona çevrildi. Onu net göremiyordum ama kırmızı Işıklar açılınca birşey farkettim...

Ellerini kelepçeyle duvara bağlamışlardı. Bilekleri kıpkırmızı olmuştu. Kelepçelerden kurtulmak için ne kadar uğraştığı belliydi. Ama kurtulamazdı.
O kelepçeler, o canavar istemediği sürece açılmazdı. Biz de çok uğraşmıştık. Defalarca denemiştik.

Ne ben ne de Can kurtulabilmiştik. Ta ki o canavar gelip benim kelepçelerimi kendi elleriyle açana kadar... Ben kurtulmuştum. Ama kurtulmak, gerçekten özgür olduğum anlamına gelmiyordu. İçimde asla kapanmayacak bir yara açmıştı o adam.

Yine de artık ellerimde kelepçe yoktu.
Peki ya Can? Ona ne olmuştu? Şu an mezarda mıydı? Yoksa hâlâ elleri kelepçeli hâlde, birilerinin gelip onu kurtarmasını mı bekliyordu?
Kardeşim neredeydi? Bu düşünce içimi öyle bir sıkıştırdı ki nefes almakta zorlandım. Can'ın nerede olduğunu bilmemek, onu kaybetmiş olma ihtimalim herşeyden daha ağırdı.

Ve ben o ağırlığın altında eziliyordum.
Eskiden de Can için çok ağlardım. En çok onu özlerdim, en çok da onu çizerdim. O benim yalnızca kardeşim değil, çocukluk arkadaşım da olmuştu. Hatta çocukluk oyuncaklarımdan birinin adını Can koyduğumu hatırlıyordum. En çok onunla oynardım. Hâlâ odamda sakladığım nadir oyuncaklardan biriydi.

Bir de sokağa çıkıp onu aradığımı hatırlıyordum. Küçücük hâlimle, belki bir yerlerde karşıma çıkar diye Altan abinide yanımda götürerek sokak sokak onu aramıştım.

Altan abim öldü demişti ama gözlerimin dolduğunu görünce dayanamamış benim ile birlikte aramıştı... inatla aramış hiç bulamamıştım. Yıllar boyunca Can'ı çok özlemiştim Can'ın öldüğünü söylemişlerdi.
Ama ben buna hiçbir zaman gerçekten inanamamıştım.

Sadece... kabullenmek zorunda kalmıştım. Başka çarem yoktu. Çocukken kaybolan kardeşimin bir gün geri dönmeyeceğini kabullenmek zorunda bırakılmıştım. Yıllarca içimde bir yerlerde onun yaşadığına dair küçücük bir umut taşımıştım. Belki de bu yüzden onu hiç gerçekten unutamamıştım.

Sonra öz ailemin yaşadığını öğrenmiştim. Bu, taşıdığım yükü hafifletmemişti. Aksine daha da ağırlaştırmıştı. Çünkü artık kaybettiğimi sandığım insanların gerçekten bir yerlerde olduğunu biliyordum.

Ayağa kalkmak istedim ama o anda fark ettiğim şeyle nefesim kesilir gibi oldu. Benim de ellerim kelepçeliydi. Karan'a o kadar çok odaklanmıştım ki ellerimdeki kelepçeleri fark etmemiştim bile.
Dolu gözlerimle etrafı incelemeye çalıştım. Bulunduğumuz oda, yıllar önceki odayla tıpatıp aynıydı.

Birkaç saniyede bir kırmızı yansımalı bir ışık yanıyordu. Onun dışında etrafta hiçbir ışık yoktu. Koca bir karanlığın içindeydik. Kırmızı ışık her yandığında etrafta bulunan işkence aletleri belirginleşiyor, gördüklerim korkumu biraz daha büyütüyordu. Yıllar önce yaşadıklarım bir anda zihnimde canlanmış gibiydi.

Kafamdaki ağrı yeniden zonkladı. Dayanamayarak hafifçe inledim. Başımın içi ağır ağır atıyor, her zonklamada ağrı biraz daha belirginleşiyordu. Başımı hareket ettirmek bile canımı acıtıyordu. Kafama o kadar çok darbe almıştım ki ağrı bir türlü geçmiyordu.

Geçecek gibi de değildi. Acı ağırlaştıkça gözlerimi istemsizce kıstım. Bir süre öylece durup geçmesini bekledim ama dinmek yerine daha da belirginleşti. O kadar çok canım acıyordu ki gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.

Sanki geçmişin tekrarını yaşıyor gibiydim... Beş yaşındayken de bu acıları çekmiştim.

Karanlık olduğu için Karan gözyaşlarımı görmüyor olmalıydı. Ama hıçkırıklarla ağlamaya başlayınca endişelendiğini sesinden anlayabiliyordum.

"Güzelim? Cevap versene, abim... İyi misin? Niye ağlıyorsun? Kurtaracağım seni, Alev."

"Çok acıyor..." diye yakındım.

"Neresi acıyor, bir tanem?" dediğini duydum.
Sesi... Her zamankinden çok farklıydı. Karan'ın sesi çoğu zaman ya alaycı ya da soğuk olurdu. Ama şimdi öyle değildi. Sanki karşımda Karan değil de bambaşka biri vardı.

Karşımdaki her zamanki Karan olsaydı, "Sana ne?" derdim. Ama diyemedim.
"Başım çok ağrıyor," diye mırıldandım hıçkırıklarımın arasında.

Kelepçelerden çıkan sesle, ellerini kurtarmak için yeniden zorladığını anladım. Bileklerini çekiştiriyor, kelepçelerin açılması için bütün gücüyle uğraşıyordu. Ama boşuna uğraşıyordu. Açılmayacaktı. Hem de hiç açılmayacaktı.
Kelepçelerimiz açılsa bile içimize kazınan o kelepçeler hiçbir zaman açılmayacaktı.
Birkaç denemeden sonra o da kelepçelerden kurtulamayacağını anlayınca sinirle eski yerine çekildi.

"Orospu çocukları! Kardeşimin canını yakan hepinizi öyle bir hâle getireceğim ki ölmek için yalvaracaksınız bana!" Onlara olan öfkesi dinince yeniden bana döndü. Bakışlarım onun olduğu yöne çevrildi. Kırmızı ışık yeniden yandığında onun da bana baktığını gördüm. Nasıl göründüğümü bilmiyordum. Ama ne hâlde olduğumu görür görmez gözlerinin dolduğunu fark ettim.

Bu gerçekten bizim Karan mıydı? "Geçecek, abim. Hepsi geçecek. Korkma, tamam mı?" dedi.
Geçmeyecekti. Bana yalan söylemelerine gerek yoktu. On üç yıl geçmişti ve yine de geçmemişti. Şimdi de geçmeyecekti. Siktiğimin bir kara sevdası yüzünden benden ve Can'dan çok şey çalınmıştı. Ama bana çok şey de verilmişti. Ailem verilmişti.

Evet, şimdi abim vefat etmiş, diğerleri de beni bırakıp gitmiş olabilirdi. Ama onlarla geçirdiğim yıllar o kadar güzeldi ki... Ben de o kadar bencildim ki. Her şeye rağmen Dolunay ailesine sahip olmamaktansa, şu an yaşadığımız her şeyi yine de tercih ederdim. Bu düşünce yüzünden kendimden daha da çok nefret ettim. Çünkü kim bilir, kardeşim bu on üç yıl boyunca tek başına neler çekmişti?

Zuhal bana bencil demişti. Haklıydı. Asaf, Karan ve Zuhal'in beni sevmemekte haklı olduklarına inanmaya başladım. Ben sevilecek biri değildim. Belki de bu yüzden annemle babam bile beni bırakıp gitmişti. Gözyaşlarım daha da arttı. Hıçkırıklarım büyüdükçe içimdeki suçluluk da ağırlaşıyordu.

Odanın kapısı açıldı. Aynı anda kırmızı ışıklar yandı.

O adamdı. Amca denilen o herif...
Yıllar sonra yine aynı insanla, aynı korkuyla ve aynı nefretle, benzer bir yerde karşı karşıyaydık. Yaşayacaklarımızın da çok farklı olacağını düşünmüyordum.

Belki bu kez daha kötü olacaktı. O adamla yeniden aynı odada olmak bile bütün bedenimi titretiyordu. Onunla aynı yerde olmaktansa ölmeyi yeğlerdim ama bana ne istediğimi soran yoktu. Yıllar önce küçük Su'ya da sormamışlardı.
Ben burada niye vardım?

Kardeşimi kurtarmak için gelmiştim ben. Peki kardeşim neredeydi? Kardeşimi kurtarmak için geldiğim bu yerde yaşayacaklarımı da onun kurtulma umuduyla kabullenmiştim. Şimdi ise kandırılmıştım.

Can'ı kurtaramamıştım. Tam tersine, kendimi yeniden bu bataklığın içine atmıştım.
Üstelik bu kez Karan'ı da peşimden sürüklemiştim. Benim yüzümden o da acı çekecekti. Benim yüzümden o da bunları yaşayacaktı. Benim aptallığım, benim düşüncesizliğim yüzünden...

Kafamın içinde aynı düşünceler dönüp dururken adamın bana doğru yaklaştığını fark ettim. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Hiç konuşmuyordu ama geldiğini. görebiliyordum. Kırmızı ışık her yandığında simsiyah giyinmiş bedenini ve yüzündeki korkunç yara izini seçebiliyordum. Korkmuştum. Ama korkan Alev değildi. Korkan, yıllar önce o odada kalmış olan küçük Su'ydu.

Daha da yaklaştı. Dibime kadar geldiğinde eğildi.
Kırmızı ışık yeniden yandı. Yanıma geldiğini gören Karan tekrar bağırmaya başladı. "Uzak dur ondan! Yemin ederim, ölümün benim elimden olur! Uzak dur Alev'den!"

Adam kahkaha attı. Sonra bana biraz daha yaklaştı. İçgüdüsel olarak geriye çekilmek istedim ama yapamadım. Kelepçeler ellerimi bağlıyordu. Adam pis elleriyle çenemi tuttu. Tutuşu o kadar sıkıydı ki çenem acımaya başladı. Ellerini çektiğinde tenimin kızaracağından emindim. Kendimi onun ellerinden kurtarmaya çalıştım ama başaramadım.

Parmaklarıyla gözyaşlarımı sildi. "Ben daha sana hiçbir şey yapmadan ağlamaya başlamışsın, güzel yeğenim." Ardından elini saçlarıma götürüp yavaşça okşamaya başladı.

"Bırak..." diye mırıldandım.

Karan ise bağırıyor, küfrediyor, kelepçelerden kurtulmak için elinden geleni yapıyordu. Kırmızı ışık yeniden yandı. Adam başını çevirip Karan'a baktı. Gözlerini onunkilerden ayırmadan saçlarımı avucunun içinde topladı. Sonra saçlarımı sertçe çekti.

Karan'ın bakışları bir anda ellerine kaydı.
"Dokunma saçlarına!" Sesi titredi. "Yemin ederim, ona bir şey yaparsan seni kendi ellerimle gebertirim!" Yine kelepçelere asıldı. Bu kez bütün gücüyle. Ama metal yerinden bile oynamadı. Karan olduğu yerde çaresizce kalmıştı.
Bana ulaşamıyordu. Beni koruyamıyordu.

Adam gözlerini Karan'dan ayırmadan saçlarımı biraz daha sert çekti. Karan'ın öfkeli sesi odada yankılanırken ne yapacağını bilemeden kelepçelerini yeniden zorlamaya başladı.
Karan'ın ağzından öfkeli bir küfür daha yükseldi.
"Onu bırak!"

Dirseğiyle yüzüme sertçe vurunca acıyla inledim. Başımı istemsizce yana çevirdim, yüzümdeki acıyla gözlerim yeniden doldu.

"Alev!" Karan'ın sesi bir anda değişti. Öfkesi yerini paniğe bırakmıştı. "İyi misin? Alev, cevap ver bana!" Ben daha nefesimi toparlayamadan adam yeniden Karan'a baktı. Sanki ona vereceği tepkiyi görmek ister gibi birkaç saniye gözlerini üzerinden ayırmadı. Karan ise kelepçelerden kurtulmak için yeniden bütün gücüyle asıldı.

"İyiyim, Karan. Korkma," dedim.
Ama yalandı. İyi değildim. Yüzümden süzülen sıcak sıvıyı hissedince vurduğu yerin kanadığını anladım. O ise durmadı. Bir kez daha vurdu.
Sonra bir kez daha... Artık kurtulmak için çırpınmıyordum.

Gücüm tükendiği için değil, kurtuluşun olmadığını bildiğim için. Bir süre sonra yanımdan uzaklaştı. Ben hâlâ olduğum yerde, kelepçelerin izin verdiği kadar hareket edebiliyordum. Başım zonkluyor, aldığım darbeler yüzünden etrafı seçmekte zorlanıyordum. Saniyeler sonra yeniden yanıma geldi. Kırmızı ışık yandığında elindekini zar zor seçebildim. Bir sopaydı.

Görüşüm bulanıktı; başımdaki ağrı yüzünden etrafı seçmekte zorlanıyordum. Adam sopayı kaldırdı. İlk darbe geldiğinde acıyla bağırdım. Bedenim istemsizce gerildi. "Alev!" Karan'ın sesi odada yankılandı. Kelepçelerine asıldı, metalin çıkardığı ses karanlığın içinde birbirine karıştı.
"Yapma lan! Ona dokunma!" Amca denilen piç onu umursamadı.

Bir darbe daha geldiğinde gözlerimden yaşlar boşandı. Acıdan nefesim kesilir gibi oldu. "Karan..." diye seslendim.

"Buradayım! Alev, buradayım!" Sesi titriyordu. Öfkeliydi ama artık öfkesinin altında korkusunu da açıkça duyabiliyordum.

"Lütfen..." diye fısıldadım. "Bağırma."

"Nasıl bağırmayayım?"

"İyiyim..." demeye çalıştım ama sesim titredi.
"Korkma, tamam mı? Ben iyiyim." Yine yalan söylüyordum.

Karan da bunu biliyordu. "İyi değilsin," dedi, sesi kırılarak. "Seni böyle bırakmayacağım. Yemin ederim, Alev. Seni buradan çıkaracağım."
Bir darbe daha aldığımda acıyla inledim.

Karan'ın sesi yeniden yükseldi. "Yeter! Yeter artık!" Ben ise gözlerimi kapatıp nefesimi toparlamaya çalıştım. "Lütfen bırak onu... yalvarırım lan!" dedi bu kez. Sesi bir anda değişmişti. Öfkeli değildi. Titriyordu. Kırmızı ışık yeniden yandığında Karan'ın yüzünü gördüm.

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Karan ağlıyordu. Benim için ağlıyordu. "Abim..." diye fısıldadım.
Başını eğdi ama gözyaşlarını saklayamadı.
"Özür dilerim, Alev," dedi boğuk bir sesle. "Özür dilerim abim... Seni koruyamıyorum."

Adam, Karan'ın ağlamasını izlerken yüzünde rahatsız edici bir tebessüm oluşturdu.
"Demek hâlâ kardeşini koruyabileceğini sanıyorsun," dedi sakince. "Ne kadar tatlı... İnsan en çok sevdiği kişinin canı yanarken ne kadar çaresiz olduğunu daha iyi anlıyor."

Karan başını kaldırdı. "Kes sesini!"

Adam aldırış etmedi. Sopayı elinde çevirip bana baktı. Yaklaşınca istemsizce gerildim. "Biraz daha dayan, güzel yeğenim," dedi alçak bir sesle. "Daha yeni başladık."

Karan yeniden kelepçelerine asıldı. "Dokunma ona!"

Adamın yüzündeki sırıtış biraz daha belirginleşti. "İşte bunu duymayı seviyorum daha çok yalvar karan."

Adam sanki söylediklerini duymamış gibi bana döndü. "Biliyor musun Alev, senin en sevdiğim özelliğin ne? Her şeye rağmen hâlâ başkalarını düşünmen. Kendi canın yanıyor ama gözün hâlâ abinde." Bir an sustu. "Ne ahmak kızsın ya."

Bir darbeyi karnıma indirdi. Acıyla nefesim kesildi. Ardından gülmeye başladı. Yüzüme doğru eğildiğinde kırmızı ışık yeniden yandı. Yüzündeki yara izini ilk kez bu kadar yakından gördüm.

"Yüzümdeki ize bak..." dedi, sesi tuhaf bir sakinlikle. "Bunu sen yaptın. Yüzümdeki bu çirkin izi sen oluşturdun." Gözlerindeki öfke bir anda değişti.

Sonra yeniden vurmaya başladı. Ben her darbede biraz daha güçsüzleşirken o durmadı. Arada yüzüme yaklaşıp aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyor, yıllar önce yaşananları hatırlatıyor, bütün öfkesini üzerime kusuyordu.
Zamanın ne kadar geçtiğini bilmiyordum.
Dakikalar mıydı, saatler mi... Artık ayırt edemiyordum. Tek bildiğim, bunun bitmediğiydi.

Karan'ın sesini ise hâlâ duyabiliyordum.
Bağırıyor, küfrediyor, beni bırakması için yalvarıyor, kelepçelerden kurtulmaya çalışıyordu.
Ama hiçbir şey yapamıyordu. Sadece bağırabiliyordu.

Ben ise artık ona cevap verecek hâlde bile değildim. Kırmızı ışık bir kez daha yandı. Gözlerimi güçlükle açtım. Karşımda yine o adam vardı. Ve Karan'ın sesi karanlığın içinde son bir kez yankılandı.

Ateş...
Ailelerim...
Abilerim...

Hepsi birbiri ardına gözümün önünden geçti.
Sonra içimde bir şey sessizce koptu.

***

Kaç saat geçmişti, kaç gün geçmişti bilmiyordum artık. Zaman algımı tamamen kaybetmiştim. Burada geçirdiğim süre birbirine karışmış, saatler günlere, günler ise sonsuzluğa dönüşmüştü.
O piç bana o kadar uzun süre işkence etmişti ki artık vücudumun her yeri sızlıyordu. Acı öylesine yoğunlaşmıştı ki hareket edecek hâlim bile kalmamıştı.

Kolumu biraz oynatmaya çalıştığımda sızlayan acıyla istemsizce inledim. Ruh hastası herif zerre acımadan derimi kesmişti. Kimseye boyun eğmezdim ama derimi kestiğinde çektiğim acı o kadar yoğundu ki ona durması için yalvarmıştım ama onun pek umrunda olmamıştı.

Saatler boyunca hiç durmadan devam etmişti.
Her defasında acı dayanamayacağım kadar arttığında bilincimi kaybediyordum. Kendime geldiğimde ise yine aynı yerde, aynı korkunun içinde buluyordum kendimi. Ama artık ne kadar sürdüğünü hesaplayamıyordum.

Onun amacı beni öldürmek değildi. Bunu artık anlamıştım. Beni hayatta tutup acıyı mümkün olduğunca uzatmak istiyordu. Canımı yakmakla yetinmiyor, içimdeki bütün gücü, bütün direnci söküp almak istiyordu. Sanki bedenimden önce ruhumu tüketmeye çalışıyordu.

Ölmeyecektim. Ama çektiğim acı öylesine ağırdı ki bir noktadan sonra ölmek için dualar etmeye başlamıştım. Sadece bunun bitmesini istiyordum.
Boynum da sızlıyordu. Elimi kaldırıp dokunmaya çalıştım ama parmaklarım daha fazla ilerlemedi. Boynuma ne yaptığını bilmiyordum. Muhtemelen bayıldığımda ya da acıdan kendimi kaybettiğimde bir şey yapmıştı. Hatırlamıyordum.

Biraz önce Karan'ı odadan çıkarmışlardı.
Arkasından bağırmıştım. Nereye götürdüklerini, ona ne yapacaklarını bilmiyordum. Onu geri getirmeleri için sesimi yükseltmeye çalışmıştım.

Ama hemen tehdit ederek beni susturmuşlardı.
Bir daha bağırırsam Karan'ı öldüreceklerini söylediler.

Zaten bağıracak gücüm de neredeyse kalmamıştı. Sesim boğazımda düğümleniyor, ağzımdan çıkan birkaç kelime bile nefesimi kesiyordu. Karan'ın götürüldüğü kapıya baktım. Ne yapıyorlardı, nereye götürüyorlardı, ona ne yapıyorlardı bilmiyordum. Bilmediğim şey ise çektiğim acıdan bile daha korkunçtu. Çünkü ilk kez burda yalnız kalmıştım. Ve Karan'ın da benim gibi çaresiz olduğunu biliyordum.

Kapının açıldığını duyduğumda başımı güçlükle kaldırdım. İçeri iki adam girdi. Karan'ı iki yanından tutmuş, kollarından kavrayarak onu odaya getiriyorlardı. Karan'ın ayakta durmakta zorlandığını görünce içim sıkıştı.

"Karan..." Sesim neredeyse fısıltıdan ibaretti.
Adamlar onu duvara doğru götürdüler. Karan'ın ellerini arkasında kelepçelediler. Ardından kelepçelerin kontrolünü yapıp birkaç adım geri çekildiler. Ben ise gözlerimi ondan ayıramıyordum. "Karan... İyi misin?"

Cevap vermedi. Biraz daha doğrulmaya çalıştım.
"Karan... İyi misin?" Yine cevap yoktu. Adamlar birbirlerine kısa bir bakış attıktan sonra kapıya yöneldiler. Kapı kapanmadan önce son kez Karan'a baktılar.

"Karan... Ne olur konuş benimle." Dedim.
Ama o hâlâ sessizdi. Adamlar odadan çıktı.
Kapı kapandığında içeride yalnızca ikimiz kalmıştık.

Adamlar kapıdan çıkar çıkmaz Karan konuştu.
"Bizimle işleri bitmiş. Bana bak, Alev. Buradan çıkar çıkmaz defolup gideceksin hayatımızdan. Duydun mu beni?" Sesi zor çıkıyordu. Kelimeleri söylerken bile zorlandığı belliydi.
Kaşlarımı çattım.

Daha kaşlarımı çatmamla alnımda bir sızı hissettim. Acıyla yüzümü buruştursam da gözlerimi Karan'dan ayırmadım. "Ne saçmalıyorsun sen?" Şu ana kadar hep iyiydi. Beni sakinleştirmeye, korumaya çalışmıştı. Şimdi ise karşımdaki adam sanki bambaşka biriydi.
Tekrar eski Karan mı olmuştu?

"Defolup gideceksin dedim!" diye bir anda sesini yükseltti. Sesi odanın içinde yankılanınca irkildim. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Evet buraya kapatılmadan öncede hep soğuktu ama şuan bir başkaydı... buraya kapatıldığımızdan beride iyi bir abi gibi olmuştu... Az önce bana iyi olup olmadığımı bile sormamış, şimdi ise sanki karşısında düşmanı varmışım gibi davranıyordu.

"Sana mı soracağım? Gitmiyorum hiçbir yere! Onlar senin olduğu kadar benim de ailem!"

"Değil. Senin ailen falan değil. Kendi yoluna bak."

Sözleri karşısında kaşlarım çatıldı. "Sen niye böylesin ya? Bir iyisin, bir kötü! Ama bundan sonra istediğin kadar iyi ol, yine de seni affetmeyeceğim. Ayrıca hiçbir yere de gitmeyeceğim. Onlar benim ailem!"

Sesimi yükseltip konuşmak için kendimi zorladığım anda bedenimdeki ağrı yeniden kendini hissettirdi. Hafifçe hareket etmem bile canımı yakmaya yetti. Acıyla istemsizce inledim.
Ama bu kez acının hiçbir önemi yoktu.
İçimdeki öfke, bedenimdeki bütün ağrıların önüne geçmişti. Karan'ın sözleri yalnızca öfkelenmeme değil, aynı zamanda derin bir hayal kırıklığı yaşamama da neden olmuştu.

"Sende evle birlikte yansaydın, senden de kurtulmuş olurduk." Cümlesi içime oturdu. Kırılmıştım. Hem de hiç olmadığı kadar. Ama gözlerimin dolmasına izin vermedim.

"Keşke Azad abim yerine sen ölseydin, Karan. Keşke şimdi o yanımda, sen mezarda olsaydın. Bunun olması için canımı bile verirdim."

O bana zerre acımadan, canımı yakacak ne varsa söylemişti. Ben de artık ona acıyacak değildim.

"Keşke..." Kırmızı ışık yeniden yandı. Bu kez Karan'ı daha dikkatli süzdüm. Bir eli hâlâ karnındaydı. Parmakları gömleğinin üzerinde sıkıca kenetlenmişti. Sanki elini çekerse dayanamayacakmış gibi karnına bastırıyordu. Omuzları gerilmiş, nefesi düzensizleşmişti. Her nefes alışında yüzü biraz daha geriliyor, acısını belli etmemek için dişlerini sıktığı açıkça anlaşılıyordu.

Alnı ter içindeydi. Dudakları solgunlaşmıştı. Başını hafifçe öne eğmiş, birkaç saniye boyunca öylece beklemişti. Karan'ın canının yandığı artık inkâr edilemeyecek kadar belliydi.

"Ne yaptılar sana? Kötü görünüyorsun." Sesim o kadar güçsüz çıkmıştı ki kendi sesimi bile tanımakta zorlandım. Karan başını kaldırıp bana baktı. Yüzündeki acıyı gizlemeye çalışsa da bakışlarından belli oluyordu.

"Gitmeyecek misin?" dedi. Sanki biraz önce söylediklerimi hiç duymamış, hâlâ tek derdi beni buradan uzaklaştırmakmış gibi...

"Taktın sen de buna ya. Gitmeyeceğim dedim ya."

"Niye böylesin sen?" dedi Karan. Sözleri karşısında ona boş boş baktım. Bu hâliyle bile hâlâ beni sorguluyor olması içimdeki öfkeyi yeniden kabarttı.

"Asıl sen niye böylesin? Niye benden bu kadar nefret ediyorsun? Bu hâlde bile bana söylediklerine bak." Cümleleri kurmak giderek zorlaşıyordu. Her kelimeyi söylemek için kendimi zorlamam gerekiyordu. Her geçen dakika bedenimdeki ağrı biraz daha ağırlaşıyor, nefes almak bile güçleşiyordu. Bir an durup nefesimi toparlamaya çalıştım. "Ben sana ne yaptım da benden bu kadar nefret ediyorsun?"

"Seni en çok seven benim, Alev... Sen bunun farkında bile değilsin."

Kaşlarım çatıldı. "Bana demediğini bırakmadın! Gitmem için elinden geleni yaptın. Beni kardeşin olarak bile görmek istemediğini defalarca söyledin. Sen buna sevgi mi diyorsun, Karan?"

"Evet. Gitmen gerekiyordu çünkü!" Sesi hâlâ sertti ama cümlesinin sonuna doğru nefesi kesilir gibi oldu. Bir an sustu. Alnında yeniden terler oluştu. Eli hâlâ karnındaydı ve parmaklarının istemsizce sıkıldığını gördüm. "Bak... mis gibi büyümüşsün..." Sesi gittikçe alçaldı. "Bizim ailenin karanlığı sana ağır gelir be, Alev..."
Derin bir nefes almaya çalıştı ama nefesi yarıda kaldı. Gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı.

"Bizim karanlığımızın senin neşeni yok etmesinden korktum lan. Korumak istedim seni..." Sesi titredi. "Seni bizden korumak istedim." Bir an sustu. Başını geriye yasladı.
"Ama... koruyamadım." Ne demek istediğini anlayamıyordum.

Karan başını duvara yasladı ve gözlerini kapattı.
"Seni bu karanlıktan koruyamadım..."
Sesi artık neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"Sana git dedim. Neden gitmedin?"
Gözlerini açıp bana baktı. "Neden bu kadar aptalsın, Alev?"

Başından beri bana böyle davranmasının sebebi bu muydu?Beni gerçekten kendinden, ailesinden, onların karanlığından korumaya mı çalışmıştı?

O kadar zaman boyunca ondan nefret etmemi göze almış, sırf ben onların hayatından uzak kalayım diye kendisini kötü biri gibi göstermiş miydi? Karan'a baktım. İlk kez söylediklerinin arkasındaki gerçek anlamı görmeye çalışıyordum. Belki de beni kardeşi olarak istemediğini sandığım her an, aslında beni kaybetmekten korkmuştu.

Ama bunu neden şimdi öğreniyordum? Neden bütün bunları anlatmak için bu kadar geç kalmıştı?

Birşey söyleyecektim ama... Kırmızı ışıklar yeniden yandı. Bakışlarımı hemen Karan'a çevirdim. O an ellerinden sızan kanı fark ettim. Az önce bu kadar belirgin değildi. Ya da ben fark edemeyecek kadar bitkindim. Tişörtü de kan içindeydi.

Siktir! Karan yaralanmıştı. Korkuyla doğrulmaya çalıştım ama bedenimi hareket ettirdiğim anda kemiklerim parçalanıyormuş gibi bütün vücuduma yayılan bir ağrıyla çığlık attım. Gözyaşlarım yeniden boşandı.

"Kan kaybediyor! Yalvarırım, kurtarın onu!"
Her bağırışımda bedenimi biraz daha zorluyor, bunun karşılığında dayanılmaz bir acı hissediyordum. Ama umurumda değildi. Karan'a bir şey olmasından daha önemli hiçbir şey yoktu.
"Yalvarırım! Birisi yardım etsin!" Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp boynuma ulaştığında boynumda keskin bir ağrı hissettim. Başımı hafifçe oynatmam bile canımı yakmıştı. Anlaşılan boynumdaki yara da düşündüğümden daha yeniydi.

"Bağırma..." dedi Karan. Sesi zayıftı. "Canın acıyacak. Sus, güzelim. Sus."

Ama onu dinlemedim. "Size diyorum yardım edin!" Bağırmaya devam ettim. Hareket edecek gücü henüz kendimde bulamıyordum. Zaten bedenimdeki ağrı dinmiyordu; en küçük hareket bile her şeyi daha da kötüleştiriyordu.

Kapı açıldı.

İçeri dört adamla birlikte amca denen deyyus girdi. Bakışlarım doğrudan ona kaydı.
Yüzünde yine o mide bulandırıcı sırıtış vardı.
"Yardım et," dedim ağlayarak. "Yalvarırım... Lütfen, ölmesine izin verme."

Karan başını güçlükle kaldırdı. Söylediklerime öfkelenmişti. "Ona yalvarmayı hemen kes!" dedi, sesi zor çıkmasına rağmen sertti. "Yoksa seni mahvederim."

Amca denilen herif, yanındaki adamlara başıyla işaret verdi. Adamlar hiç vakit kaybetmeden yanımıza geldiler. Kelepçelerimizi açıp bizi ayağa kaldırmaya çalıştılar. Bacaklarım daha doğrulmaya çalıştığım anda titremeye başladı.

Ayakta durabilecek hâlde değildim. Bedenim beni taşımıyordu. Adamın desteği olmasa yere yığılacağımdan emindim. Karan da benden farklı değildi. O da güçlükle ayakta duruyor, attığı her adımda yüzünü acıyla buruşturuyordu.
Bizi kapıya doğru götürmeye başladılar.

Tam dışarı çıkarılacağımız sırada o herif durdu.
Yanıma yaklaşıp yüzüme baktı. Ardından elini kaldırarak yanağımı yavaşça okşadı. İrkilerek başımı geri çekmeye çalıştım. "Yine geleceğim," dedi. Sesindeki sakinlik, söylediklerini daha da korkunç hâle getiriyordu.

"Bekle beni. Sadece abimin sizi bu hâlde gördüğündeki tepkisini merak ediyorum."
Elini yanağımdan çekti. "Ölmezsen ziyaret ederim seni." Birkaç saniye daha yüzüme baktıktan sonra geri çekildi. Ben ise tek kelime bile söylemeden onun ardından baktım.

Korumalar yeniden yanımıza geldi. Karan'ı bir taraftan, beni diğer taraftan tutarak kapıya doğru ilerletmeye başladılar. İlk adımı attığım anda bacaklarımın titrediğini hissettim. Canım yanıyordu. Hem de artık tek bir yerim değil, bedenimin neredeyse tamamı ağrıyordu.
Ama kendi acımdan çok Karan'a bakıyordum.
Her birkaç adımda bir gözlerimi ona çeviriyordum. Karan'ın yüzü bembeyazdı.

Eli hâlâ karnındaydı ve yürürken nefesini tutmaya çalıştığını fark ediyordum. Bazen gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden yürümeye çalışıyordu. "Karan..." Sesim çok zor çıktı. Bana bakmadı. "Karan, iyi misin?"
Cevap vermedi.

Kolumu tutan koruma, ben sürekli Karan'a baktığım için birkaç kezbeni zorla çekiştirmek zorunda kaldı. Koridorda ilerledikçe benim de adımlarım ağırlaşıyordu. Kolum her hareket ettiğinde sızlıyor, boynumdaki ağrı başımı çevirmeme bile izin vermiyordu.

Koridorda ilerlemeye çalışırken attığım her adımda bacaklarımdaki sızı biraz daha artıyordu. Kolumu tutan korumanın eli her hareket ettiğinde kolumun içinden keskin bir ağrı geçiyor, istemsizce yüzümü buruşturuyordum. "Yavaş..." diyebildim güçlükle. Boynumu biraz olsun hareket ettirdiğimde oradaki ağrı da kendini hissettirdi. Başımı yeniden sabitlemek zorunda kaldım. Korumalardan biri birkaç saniye yüzüme baktı. Ardından diğerine dönüp bakışlarıyla beni işaret etti. "Dur," dedi. Adımlarımız kesildi.
"Yürüyebilecek durumda mı?"

"Yürüyor işte." Sesi umursamazdı ama bakışları üzerimdeydi. Beni yeniden hareket ettirdiklerinde bu kez daha yavaş ilerlediler. Attığım her adımda dişlerimi sıkıyor, acımı belli etmemeye çalışıyordum. Ama bedenim buna izin vermiyordu. Koridorun sonuna geldiğimizde arabayı gördüm. Kapıya kadar birkaç adım daha vardı.

Birkaç yavaş adım daha attığımızda arabanın önüne geldik. Etrafta hiç kimse yoktu. Önce Karan'ı arka koltuğa oturttular, ardından ben bindim. Otururken bacaklarım yeniden sızladı. Tek başıma ayakta bile duramıyordum.
Bu geçiciydi, değil mi? Bu düşünceyi daha fazla kurcalamayı bırakıp Karan'a döndüm.

Kötü görünüyordu. Başını yavaşça omzuma yasladı. Omzum acıdı ama geri çekilmedim.
Aksine ona sarıldım. Bedenimdeki ağrı, istemsizce gözlerimden yaşların süzülmesine neden oluyordu.

Karan'ın saçlarını yavaşça okşamaya başladım.
İkimizde konuşmuyorduk. Söylenecek o kadar çok şey vardı ki... Ama ikimizin de konuşacak hâli kalmamıştı. Başını omzumda tutmaya devam etti. Omzumdaki ağrı gittikçe artsa da geri çekilmedim. Onu bırakmak istemiyordum.

Gözlerimden süzülen yaşları durduramadım.
Günlerdir hatta belki haftalardır yaşadığımız her şey, içimde birikmiş bütün korkular ve acılar bir anda üzerime çökmüştü. Karan da acı çekiyordu. Ben de.

Ama ilk defa, bütün o karanlığın içinde birbirimize sarılabiliyorduk. Belki birbirimizi anlamamız için bunca acıyı yaşamamız gerekmiyordu. Belki de çok geç kalmıştık. Elimi saçlarında gezdirmeye devam ettim. Karan'ın başı hâlâ omzumdaydı. Araba hareket etti. Ve o an, ne olacağını bilmeden, sadece ona sarılmaya devam ettim.

***

Araba yavaşça durdu. Etrafa baktım ama burası evimiz değildi. Issız bir sokaktaydık.
Ne kadar süredir arabadaydık bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bedenimdeki bu acının bir türlü geçmediğiydi. Karan'a baktım. Gözleri kapalıydı.
Ne zamandır kapalıydı gözleri? Ölmüş müydü? Ona bir şey mi olmuştu?

"Niye durdunuz?" dedim telaşla. "Gözleri kapandı, hâlâ kan kaybediyor! Hastaneye götürsenize!"

Arabayı süren adam arkasını dönüp bana baktı.
"Yapacaklarım için özür dilerim ama bana emredilen şeyi yapmak zorundayım."

Ne saçmalıyordu bu?

"Ne yapacaksınız?" İkisi de cevap vermek yerine arabadan indi. Biri benim, diğeri Karan'ın kapısını açtı. Kolumdan tutup beni dışarı çekmeye başladığında Karan'a uzandım.

"Bırak!" diye bağırdım. Ama direnecek gücüm yoktu. Beni arabadan indirdiler. Ayakta bile duracak hâlde değildim. Nasıl koruyacaktım bizi?
Diğer görevli de Karan'ı arabadan çıkardı ve sokağın ortasına doğru itti.

"Ne yapıyorsun? Canı yanacak! Yalvarırım, size hastaneye götürün onu!" Cevap vermedi.
Diğeri de beni yavaşça yere bıraktı. Ayağa kalkmaya çalıştım ama bacaklarım beni taşımadı. Aldığım darbelerden sonra doğrulacak hâlim bile kalmamıştı.

Beyaz bir tesla araba hızla yanımıza yaklaştı.
Kapı açıldı. Amca denilen o yavşak arabadan indi ve yüzündeki mide bulandırıcı gülümsemeyle bize doğru yürümeye başladı.

Ama asıl dikkatimi çeken o değildi. Arka koltuktan inen kişiyi gördüğüm anda kaşlarım çatıldı. Nasıl? Nasıl yapabilirdi böyle bir şeyi?
O da başından beri onunla birlikte miydi?
Başından beri babamın arkasından bu adamla birlikte iş mi çeviriyordu? Yoksa bana duyduğu nefret, onu bu herifle aynı tarafa geçmeye mi itmişti? Bilmiyordum.

Amca denilen herif başıyla bizi buraya getirenlere bir işaret verdi. Az önce beni tutan görevli silahını çıkarıp Karan'a doğrulttu. Gözlerim silaha kaydı. Sonra Karan'a baktım.

Hiç düşünmeden, bedenimdeki hiçbir acıyı umursamadan ayağa kalkmaya çalıştım.
Bacaklarım titredi kalkmadım ama yine de sürüklenerek hızla kendimi onun önüne attım.

Karan'ın üzerine siper oldum.

Karan'ın üzerine siper olduğum anda iki silah sesi peş peşe yankılandı. Kulaklarım uğuldadı.
Ardından sırtımda büyük bir acı hissettim. Nefesim bir anda kesildi. Bedenim istemsizce öne doğru savruldu ama Karan'ın önünden çekilmedim.

Bir süre hiçbir şey duyamadım. Sonra uzaktan gelen sesler yavaş yavaş kulağıma ulaşmaya başladı.

"Efendim, erkek olana da tekrardan sıkalım mı?"

Amca denilen herifin sesi sakince duyuldu.
"Gerek yok. Asıl meselem Alev'leydi. Karan da zaten nasibini aldı. Yaşayacaklarını bile sanmıyorum. Eğer yaşarlarsada ölmedikleri için onları pişman ederim."

Bizi gerçekten ölüme terk edip gidiyorlar mıydı?

Sonra ayak sesleri uzaklaştı. Birkaç saniye sonra bir araba motorunun sesi duyuldu. Ses giderek uzaklaştı. Gitmişlerdi. Bende hâlâ Karan'ın üzerindeydim.

Ve gözlerim kapanırken aklımdaki tek şey onun iyi olup olmadığıydı.

***

Akay Dolunay

Odanın içinde öfkeyle bir aşağı bir yukarı gidip geliyordum. Dakikalardır resmen volta atıyordum. Ara sıra duvara yumruk atıp küfürler savuruyor, annem oturmam için bağırınca bu kez onunla tartışmaya başlıyordum.

Normalde de sakin bir adam sayılmazdım ama iki piçin bizi zorla buraya kapatması ve kardeşimden uzak tutması beni iyice çekilmez, sinirli bir adama dönüştürmüştü.

Şimdi de bir saattir başka bir odada bekletiliyorduk. Yanımıza geleceklerini söylemişlerdi ama aradan bir saat geçmişti.
Alev'le ilgili bir şey olduğunu söylemişlerdi!
Ne olmuştu kardeşime? Biz yokken ona ne yapmışlardı? Zarar mı vermişlerdi? Benim saçının teline bile kıyamadığım kardeşime biri dokunmuş muydu?

Gebertirdim!

"Yeter artık, Akay! Otur şuraya da düzgünce bekle!" diye sesini yükseltti Altan abim.
Başımı ona çevirdim. Ardından odadakilere teker teker baktım. Hepimiz tükenmiş görünüyorduk. Mutlu ailemiz bir günde dağılmıştı. Hepimiz Alev'in yokluğuyla mahvolmuştuk. Gözlerim anneme takıldı. Gözleri yine kıpkırmızıydı. Yine ağlamıştı...

"Benim kızım bizsiz ne yapacak?" diye mırıldandı. "İlaçlarını almayı unutur, geceleri kâbus görür, korkar... Tek başına ne yapacak? Kime sığınacak? Abisini hâlâ öldü biliyor. Benim yavrum hâlâ yas tutuyor. Bütün bunlarla tek başına nasıl baş edecek?" Günlerdir aynı şeyleri tekrarlıyor, her seferinde de gözyaşlarına boğuluyordu.

Benim de ondan pek farkım yoktu. Ben de çökmüştüm. Sadece gözyaşlarımı kimseye göstermezdim. Hiç iyi değildim çünkü Alev'in acı çektiğini biliyordum.Kardeşim, ailesinin onu terk ettiğini, abisinin öldüğünü ve yapayalnız kaldığını düşünüyordu. Evet öz ailesini bulmuştu. Fakat Alev'in insanlara kolay kolay alışamadığını biliyordum. Severdi ama çekinirdi. Utanır, bir şeye ihtiyacı olduğunda söyleyemezdi. Sarılmak istese sarılamaz, canı yansa bile bunu dile getiremezdi.

Bir de Karan denen herif vardı... Alev'e kötü davrandığını fark etmemiş değildim. Peki, biz yokken kardeşimi ne kadar üzmüştü? Ona neler söylemişti?

Ya Alev saçlarını daha da kısalttıysa? Bu düşünceyle boğazım düğümlendi. Azad'ın öldüğünü sandıktan sonra o upuzun saçlarını kesmişti. Odasına girdiğimde onu kısa saçlarıyla yerde ağlarken gördüğümde neye uğradığımı şaşırmıştım.

Nedenini sorduğumda verdiği cevap hâlâ kulaklarımdaydı... "Azad abim uzun saçlarımı severdi. Artık o yok. Saçlarım uzun olsa ne olur ki?" O güzelim saçlarını kesmişti. O gün saatlerce omzumda ağlamış, ben de ona sımsıkı sarılmıştım.

Son zamanlarda doğru düzgün yemek de yemiyordu. Çok kilo vermişti. Biz de ne kadar istemese de ona bir şeyler yedirmeye
çalışıyorduk. Peki ya şimdi? Yanında birisi var mıydı? Ya hastalandıysa? Ya yine yemek yemeyi bıraktıysa?

Saçmalama, dedim kendi kendime. Öz ailesi vardır, ona bakıyorlardır. Umarım. Zaten dedemle anneannem Alev'i bir an olsun yalnız bırakmazdı. Ailemizden hiç kimse onu yalnız bırakmazdı.

Ama bütün bunları bilmek bile içimi rahatlatmaya yetmiyordu. Çünkü Alev yalnız değildi belki ama çok acı çekiyordu. Bizi özlediğine ve bize karşı çok kırgın olduğuna emindim. Belki de artık bizden nefret ediyordu... Ya bizi hiç affetmezse? Belki de kardeşim beni bekliyordu. Ama ben onun yanında olamıyordum.

Annem oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.
"İçimde çok kötü bir his var..." diye mırıldandı. Gözleri endişeyle dolmuştu. "Demir, kızıma ya da oğluma bir şey olmuş olmasın. İçim daraldı."

Annemin tek endişesi Alev değildi. Azad abimi de birkaç gündür göremiyorduk. Ondan da hiçbir haber alamamıştık. Oysa normalde günde birkaç kez yanımıza getirirlerdi. Şimdi ise ne onu görebiliyor ne de durumunu öğrenebiliyorduk.

"Alev Hanım... Üç haftaya yakındır kayıp," dedi adam.

"Ne diyorsun lan sen! Ne demek kayıp?" diye bağırdım.

Annemin yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
"Nasıl? Nasıl kayıp benim kızım? Nasıl kayıp? Hani koruyacaktınız onu?" diye haykırdı.
Babam anında ayağa kalktı. Altan abimin ise öfkeyle duvara yumruk attığını, ardından ellerini saçlarının arasından geçirerek onları hırsla dağıttığını gördüm. Duvara öyle sert vurmuştu ki elinden kan süzülmeye başlamıştı.

Ama şu an bunu umursayacak durumda değildim.
Tek derdim Alev'di. Kardeşim neredeydi? Başına ne gelmişti? Üç haftadır neredeydi benim kız kardeşim?

"Maalesef, bu kadarla sınırlı değil. Alev Hanım bulundu ama..." Adam bir an duraksadı. Söyleyeceklerini dile getirmekte zorlanıyor gibiydi. "Sağlıklı bir durumda bulunmadı. Sokağın ortasında, iki kurşun yarası almış ve ağır şekilde darbedilmiş hâlde bulundu. Şu anda ameliyata alınmış."

Bir anlığına dünya durdu. Ne söylediğini anlamamıştım. Daha doğrusu, anlamak istemiyordum. Alev mi? Benim kardeşim mi? Sokağın ortasında mı bulunmuştu? Hayır, olamazdı. Bu anlattıkları benim Alev'im olamazdı.

"Ne... ne diyorsun sen?" diye mırıldandım. Sesim boğazıma takılmıştı. Annemden yükselen çığlıkla irkildim. Kadın, duyduklarının ağırlığı altında ezilmiş gibi olduğu yere yığıldı. Babam hemen ona doğru yönelirken Altan abimin yüzündeki öfkenin yerini tarifsiz bir dehşet aldı. Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım.

Alev... Benim küçük kardeşim...
Ona ne yapmışlardı? Daha fazla dayanamadım. Adamın yakasına yapışıp sarsmak, her şeyi anlatmasını sağlamak istedim ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Aklımda yalnızca tek birşey vardı Onu görmeliydim. Hemen. Ne olursa olsun, kardeşimin yanına gitmeliydim.

Tüm sinirimi, bizi buraya kapatarak kardeşimi korumamıza izin vermeyen adamdan çıkarmak istedim. Yumruğumu savurmak üzereyken annemin haykırışı beni olduğum yerde durdurdu.
"Demir, bir şey yap! Darp edilmiş diyor... Benim kızım iki kurşun yarası almış... Sokağın ortasında diyor! Yok, yok, hayır, olamaz! Benim kızım... Benim kızım olamaz!"

Annemin sesi gittikçe titriyordu. Bir eliyle göğsünü tutarken diğerini çaresizce havaya kaldırdı. Sanki biri çıkıp bütün bunların bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu söyleyecekmiş gibi etrafına bakındı. Ama kimse konuşmuyordu. Kimse ona kızının iyi olduğunu söyleyemiyordu.
Bir an nefesi kesilir gibi oldu. Gözleri büyüdü, dudakları aralandı. Ardından içindeki bütün acıyı dışarı dökercesine yeniden haykırdı.

"Annem! Kızımı koruyacaklardı! Benim kızıma neler yapmışlar? Benim kıyamadığım kızıma kim vurmuş? Kim kıydı benim yavruma?" Sesi öyle acı doluydu ki içim parçalandı. Annem, kızının başına gelenleri kabullenemiyordu. Daha birkaç gün önce Alev'in nerede olduğunu, iyi olup olmadığını merak ederek gözyaşı döken kadın, şimdi evladının iki kurşun yarasıyla ameliyata alındığını öğrenmişti.

Adamın yakasını sertçe iterek bıraktım. Bir anda bütün gücüm çekilmişti sanki. Birkaç adım geriye savruldum, ellerimi başıma götürüp kendime vurmaya başladım. Ölemezdi, değil mi? Hayır, Alev ölemezdi. Daha çok küçüktü... Benim kardeşim daha çok küçüktü. Onun başına böyle bir şey gelemezdi. Gelmemeliydi. İki kurşun yarası...

Darp edilmişti. Sonra da sokağın ortasına bırakılmıştı. Gözlerimi kapattım ama zihnimdeki görüntülerden kurtulamadım. Gözlerimin önüne alevin sokakta bulunduğu halinin hayalleri geliyordu. Kardeşimin o hâlde, tek başına, kim bilir ne kadar korkmuş olduğunu düşünmek bile nefesimi kesiyordu. Çok canı yanmıştı değil mi?

Ellerimi başımdan çekemedim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir abi kardeşinin acısını nasıl dindiremezdi? Nasıl onun başına gelenleri öğrenip de yanına koşamazdı? Alev benim küçüğümdü. Onu korumak için her şeyi yapardım.

Tekrar adamın yakasına yapıştım. "Kardeşime götüreceksin lan beni!" diye bağırdım.

Adam, yüzündeki ifadeyi bozmadan konuşmaya başladı. "Maalesef, bilgiler sızdırılırsa patron—"
Cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden yüzüne bir yumruk geçirdim.

"Sikerim lan bilgilerinizi hiç bir sikimi sızdırmayacağız!" diye haykırdım. "Ama bizi serbest bırakacaksınız! Kardeşime götüreceksiniz!"

Artık ne tehditlerini ne de bahanelerini dinleyecek hâlim vardı. Tek istediğim Alev'in yanına gitmekti. Onu kendi gözlerimle görmeden, yaşadığından emin olmadan burada bir saniye daha duramazdım.

***

—BÖLÜM SONU—

Umarım okurken keyif almışsınızdıırr 🫶🏻

• Bu bölüm hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

•En sevmediğiniz karakter?

•En çok sevdiğiniz karakter?

•Ve yeni bölümlerde okumak istedikleriniz?

***

Ufak bir açıklama: Alev'e yapılan işkenceleri özellikle kısa yazmaya çalıştım. Kadına yönelik şiddeti uzun uzun ve detaylı anlatmak istemedim. Böyle şeyleri yazmak da okumak da gerçekten çok can sıkıcı. Ama Alev'in intikamını alırken amcasına yapacaklarını okuyunca biraz da olsa rahatlarız diye düşünüyorum. 😬🤓

Bölümü normalde salı günü paylaşacaktım ama maalesef aklımdan tamamen çıkmış. Gece geç saatlerde eve dönünce direkt uyumuşum. Çarşamba günü ise okullarda yaşananlar yüzünden bölüm atmayı doğru bulmadım.
Aslında bugün de paylaşmayacaktım. İnsanların zaten kitap okuyacak hâli ve morali kalmadı diye düşündüm. Ama iki haftadır bekleyen okurlarıma da haksızlık ve saygısızlık etmek istemedim. Seviliyorsunuz. 🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

27okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18