8. bölüm · Yalanların Ötesinde
7. Hatıraların Ağırlığı
27 Aralık 2025
Toprak henüz tazeydi. Islaktı... ağırdı... Sanki içine sadece bir beden değil, benim nefesim de gömülüyordu. Bir kürek toprak daha düştü mezarın üzerine. Tok bir ses. Ve o sesle birlikte içimde bir şey koptu. "Abi..."
Sesim önce kısıktı. Kendim bile duyamadım.
Sonra bir daha... "Abi!" Bu sefer daha yüksek. Daha kırık. Kalabalık bir an sustu. Ama ben duramadım. "Abi kalk... ne olur kalk!"
Dizlerimin bağı çözüldü. Kendimi mezarın başına attım, ellerim toprağa bulandı. "Sen söz verdin bana!" diye haykırdım. "Senden uzakta olmak bana zulüm demiştin! Hani gitmeyecektin?!"
Nefesim kesiliyordu, sesim parçalanıyordu.
"Beni bırakmazdın sen... beni bırakmazdın!"
Toprağı yumrukladım. Tırnaklarımın arasına doldu o soğuk, ıslak toprak. "Abi ben ne yapacağım şimdi?!" Sesim artık çığlıktı. Kontrolsüz... çaresiz. "Ben sensiz nasıl yaşayacağım?!" Birileri beni tutmaya çalıştı. Ama ben daha çok çırpındım.
"Bırakın!" diye bağırdım. "Benim abim o! Bırakın!" Gözyaşlarım toprağa karışıyordu.
"Abi... ne olur geri gel..." Sesim kırıldı. "Ben daha sana doyamadım..." Son cümle dudaklarımdan fısıltı gibi döküldü ama en çok o acıttı: "Ben sensiz yapamam..."
"Abim... tamam, tamam... sakin ol..." Altan abim beni zorla geri çekti. Kolları omuzlarımdaydı ama ben hâlâ ileri gitmeye çalışıyordum. "Bırak beni!" diye çırpındım.Sesim artık çıkmıyordu neredeyse.
Boğazım yanıyor, nefesim kesiliyordu.
Altan abimin elleri titriyordu. Onun da gözleri kıpkırmızıydı... Ağlamaktan, uykusuzluktan, yıkılmaktan. Ama yine de beni bırakmadı.
"Yeter..." dedi kısık bir sesle. Ama o "yeter" bana değil... hayata gibiydi. Dizlerim çöktü. Bu sefer tutunmadım. Olduğum yere yığıldım. Hıçkırıklarım toprağa karışırken, içimde tek bir gerçek vardı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Çünkü... Dolunay ailesi o gün sadece birini kaybetmemişti. Biz... Hepimiz biraz ölmüştük.
Annem yanımda diz çöktü. Nasıl geldiğini görmedim bile... Bir anda oradaydı.
Benim gibi yıkılmış... benim gibi nefessiz.
Kollarını bana sardı. Ben de hiç düşünmeden ona tutundum. Kafamı omzuna gömdüm. Ve birlikte ağladık. Sessiz değil... İç parçalayan, nefes kesen bir ağlayıştı bu. Annemin omzu ıslanıyordu benim göz yaşlarımla...
"Yapma annem... hadi kalk..." dedi titreyen bir sesle. Ama kendisi de kalkamıyordu.
Sesi güçlü çıkmaya çalışıyordu... ama kırılıyordu.
Başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım.
Orada umut yoktu. Sadece... aynı acı vardı.
"Anne..." dedim, sesim parçalanarak.
"İzin verme... abimi gömmesinler..." Ellerine sarıldım. "Yalvarırım... biri durdursun bunu..."
Nefesim kesildi. Göğsüm sıkışıyordu.
"Canım çok yanıyor anne..." Sözlerim hıçkırıklara karıştı. "Durdursunlar bunu... ne olur durdursunlar..." Başımı tekrar omzuna gömdüm.
"Abim ölmedi..." diye fısıldadım. Ama o fısıltı bana bile yabancı geldi. "Ölemez..." Sanki bunu ne kadar söylersem... gerçek değişecekmiş gibi.
Ama değişmedi. Toprağın sesi hâlâ geliyordu.
Ve her düşüşte... Abim biraz daha benden kopuyordu. Elimi kalbime götürdüm.
Tam... onun dediği yere. "Ben melek olsam bile kalbinde yaşarım..." demişti.
Gözlerimi kapattım. Belki hissederim diye... Belki gerçekten oradadır diye... Ama... Hiçbir şey yoktu. Ne sesi... Ne kokusu... Ne o güven veren sıcaklığı... Hiçbir şey. Nefesim titredi.
"Yalan..." diye fısıldadım. "Yalan söyledin abi..."
Sesim kırıldı. "Sen... burada değilsin..."
Göğsüme bastırdığım elim sanki boşluğa değiyordu.
"Ben sana sarılamıyorum..." Bir adım geri sendeledim. "Seni göremiyorum..." Gözyaşlarım durmadan akıyordu. "Seni hissedemiyorum..."
Artık sesim neredeyse çıkmıyordu. "Ben... seni çok özledim abi..." Bu sefer fısıltı bile değildi.
Sadece... kırılmış bir nefesti.
"Güzel kızım... bak yapma böyle lütfen..." dedi babam. Sesi titriyordu. Alıştığım gibi değildi... güçlü değildi. Başımı kaldırıp ona baktım.
Gözleri doluydu. Ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi. "Nasıl yapmayayım..." dedim kısık bir sesle. "Benim abim orada..." Bakışlarım tekrar mezara kaydı. "Toprağın altında baba..."
Sesim çatladı. "Ben... ben ne yapacağım şimdi?"
"Ben onsuz yapamam..."
Gözyaşlarım durmadan akıyordu. Babam bir adım yaklaştı. Ama o da durdu. Sanki ne yapacağını bilmiyordu.
Ve o an anladım... Sadece ben değil...
O da kaybolmuştu. "Nasıl olacak? Onsuz hayat nasıl olacak, baba?" Sesim titredi, nefesim kesildi.
Daha fazla kendimi ayakta tutamadım, dengemi kaybedip düşecekken...
Bir kol beni tuttu. Baktığımda... Ateş'ti.
"Abimi istiyorum... almayın onu benden..." dedim fısıltıyla. Sesim neredeyse çıkmıyordu.
Gözlerim ağırlaştı. Ve her şey yavaşça karardı.
Bilincim kapandı.
***
"Bir şey yedi mi o?" dedi bir erkek sesi...
Sanki uzaktan geliyordu. Karan'ın sesine benziyordu. Gözlerimi açamadım.
Ama duyuyordum... yavaş yavaş.
"Yok... kaç gündür ne doğru düzgün uyku uyuyor ne de yemek yiyor..." Asaf... Sesler bulanıktı.
Kafamın içinde yankılanıyordu.
"Ağlamak dışında bir şey yapmıyor... bu hafta da kaç defa düşüp bayıldı! En sonunda hastalanacak..." Kelime kelime ulaşıyordu bana.
Nefes almaya çalıştım. Zordu.
Sanki göğsümün üstünde bir ağırlık vardı.
Göz kapaklarım ağırdı... ama yine de zorlayarak araladım. Beyaz bir tavan çarptı gözüme.
Keskin, soğuk... yabancı. Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Gözlerimi yavaşça aşağı kaydırdım.
Görüntü önce bulanıktı... sonra yavaş yavaş netleşti.
Karşımda Karan ve Asaf vardı. Karan beni görünce bakışlarını hemen kaçırdı. Asaf ise bir adım yaklaştı. "İyi misin?" dedi.
Hemen doğruldum. "Neydi o... kabus muydu?" Dedim umutla... "Hepsi bitti mi?" Gözlerim panikle etrafı aradı. "Abim nerede?" dedim nefesim hızlanarak. "Azad abim nerede?.."
"Alev... kabus değildi..." dedi Asaf, sesi beklediğimden daha yumuşaktı.
"Bugün Azad'ın cenaze töreni vardı. Sen bayılınca biz seni eve getirdik..." Bir an durdu.
"Dolunay ailesi hâlâ orada. Altan az önce aradı... seni sordu." Gözlerimin içine baktı. "Konuşmak ister misin?"
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu.
Gözlerimden yaşlar istemsizce akmaya başladı, hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu.
"Ben... Azad abimin yanına gideceğim," dedim zorla. Asaf hemen kolumu tuttu.
"Tamam, sakin... bak neredeyse üç gün olacak. Tek lokma yemedin, doğru düzgün uyumadın. Önce bir şeyler ye, sonra seni mezara götüreceğim," dedi.
Başımı hayır anlamında salladım.
"İstemiyorum... istediğim tek şey Azad abim... beni götür, lütfen..." dedim, sesim kırılarak.
Asaf derin bir nefes aldı.
"Tamam, Alev... ama bak, Sonat sana çorba hazırlıyor. Onu iç, sonra gidelim, olur mu?"
"Hiçbir sikim yemek istemiyorum!" diye bağırdım. Sesim öfkeyle yırtıldı, boğazım acıdı.
"Telefonum nerede?" dedim panikle, etrafa bakınarak. Ellerim titriyordu.
"Abimi ararım... o götürür beni Azad abime..."
Bir an durdum, nefesim kesildi. Asaf tekrar kolumu tuttu. "Sakin olmaya çalış artık, yemek yemek zorundasın," dedi.
"Bırakın beni... ne olur karışmayın artık... her şey zaten mahvolmuşken bir de siz zorlamayın..."
Bir adım geri çekildim, gözlerim doldu.
"Zaten bok gibi her şey... daha fazla üstüme gelmeyin..." Son kelimelerde sesim tamamen kısılmıştı.
"Alev... bak, sakin olmalısın. Bu kadar kendini mahvetme. Ölmek istemiyorsan yemek yemelisin. Üç gündür tek lokma bile yemedin!" dedi Asaf.
"Belki de ölmek istiyorumdur... size ne!" dedim, sesim titreyerek ama inatla. Gözlerimi ondan kaçırdım, çenem titriyordu. "Zaten yaşasam ne olacak ki... abimi bile koruyamamışken..."
Sözler boğazımda düğümlendi.
Nefesim kesildi, göğsüm sıkıştı. "Ben... ben onu koruyamadım..." diye fısıldadım, sesim neredeyse yok olmuştu. Parmaklarım yumruk oldu.
"Oradaydım... ama hiçbir şey yapamadım..."
Gözlerimden yaşlar hızla akmaya başladı.
"Kendi abimi..." Devamını getiremedim.
"Bunun suçlusu sen değilsin. Kendini suçlamayı bırak, kendine ceza vermeyi de bırak," dedi Karan, sesi hem kararlı hem de soğukkanlıydı.
Bir an durdum, gözlerimi ona dikerek söylediklerini sindirmeye çalıştım. Ama yüreğim hâlâ derin bir acı içindeydi.
"Abime gideyim, sonra birşeyler yerim..." dedim.
"İyi, tamam... hadi," dedi Asaf ve bana koltuğun üzerindeki bir montu uzattı. Fazlasıyla büyüktü bu. Montu giydim ve birlikte aşağıya indik.
Hülya Hanım ve Ertan Bey yanımıza hızla geldi.
"Annem... iyi misin, bebeğim?" dedi Hülya Hanım, endişeli gözlerle.
"İyiyim..." dedim, sesim güçlükle çıkıyordu.
Ertan Bey bana sıkıca sarıldı. "Babam... ağlama artık... nolur..."
Gülşah Hanım'ın sesi geldi, sert ve keskin
"Ağlanılacak ne var bunda? Artık Öztürk ailesindeysen kendine bir çeki düzen vermelisin, bu kadar duygusal olma! Ayrıca o adam senin için bir yabancıydı, ağlayacak bir şey yok ortada. Onlar senin ailen değiller artık, bunu kafana sok! Geberdiyse geberdi, bizi ne ilgilendirir? Demek ki zamanı gelmiş, öldü. Ayrıca nasıl bir adamsa vurulmalar, etmeler... Allah korusun senin, bu öldüğü için ağladığın herif yüzünden ya Karan'ın, ya Asaf'ın, ya Sonat'ın başına bir şey gelseydi? Allah bilir ne işler çeviriyordu o!"
Her cümlesiyle yumruğumu daha sıkı sıktım, içimdeki öfke ve çaresizlik biraz daha kabardı.
"O... benim abim!" diye bağırdım, sesim boğuk, kırık ve öfkeyle doluydu.
"Yabancı değil! Onlar benim ailem... ölen... benim abim!" Her kelime, içimde bir çığlık gibi patlıyor, gözlerimden yaşlar yanaklarımı ıslatıyordu.
"Bir daha aileme laf ederseniz..." dedim, sesim titremesine rağmen her kelimeyi bastıra bastıra.
"Bu evi başınıza yıkarım, Gülşah Hanim!"
Gözlerimin içi yanıyordu, nefesim düzensizdi.
"Haddinizi aşmayacaksınız... abim hakkında tek kelime bile etmeyeceksiniz!" Son cümlede sesim kırıldı ama geri adım atmadım.
"Şimdi anlıyorum... sizin neden bu kadar korkunç insanlar olduğunuzu," dedim, sesim titreyerek, gözlerim ateşle dolu. "İlk başta Hülya Hanım ve Ertan Bey'in yetiştirmesinde sorun aradım... ama asıl sorun sizin, babaannenizin yolundan gitmenizmiş," dedim, Zuhal, Karan ve Asaf'a bakarak. Her kelimeyi tek tek vurguluyordum öfkem, acım ve hayal kırıklığım birbirine karışmış, kelimelerim bir çığlık gibi yankılanıyordu.
"Ne biçim konuşuyorsun, kızım sen? Acın var, dedik sustuk... ama bu kadarı da fazla! Afran tafran bize, burda bize laf yetiştirmek yerine abini korusaydın! O zaman belki ölmezdi." Dedi Zuhal.
"Madem bu kadar üvey aileni seviyorsun."
"Kurtarsaydın abini o zaman!" Sesi duvarlarda yankılandı. "Söylesene..." Bir adım daha yaklaştı.
"Gözünün önünde can çekişirken ne yaptın?"
Cevap veremedim.
"Ona kurşunlar sıkılırken neredeydin, Alev?"
Sesi yükseldi. "Gözünün önünde öldürdüklerinde... ne yaptın!" Sustu. Gözlerini benden ayırmadı. "Hiçbir şey." Kısa Ve net. Yeterliydi. "Abini bile koruyamayacak kadar yetersizsin sen." Sesi alçaldı. Daha soğuk. Daha ağır. "Ne işe yararsın ki?"
Bir an durdu. Sonra eğilip yüzüme yaklaştı.
"Geberseydin keşke... Alev Dolunay."
İsmimi bastırdı. Keşke gerçekten ben ölseydim.
Nefesim daraldı. Yutkundum ama boğazımdaki düğüm geçmedi. Gözlerimi kapatmak istedim, belki her şey susar diye... ama olmadı.
Gördüklerim de, duyduklarım da gitmedi.
Çünkü doğruydu. Oradaydım.
Her şey gözümün önünde olmuştu.
Ve ben... hiçbir şey yapmamıştım.
Koşabilirdim. Bağırabilirdim. Önüne geçebilirdim. Bir şey yapabilirdim. Ama yapmadım.
Sadece izledim. Sanki biri beni yere çivilemiş gibi... kıpırdayamadım.
Ne onu tutabildim, ne çekebildim, ne de kurtarabildim.
Abim... can çekişirken ben oradaydım.
Ama sanki hiç yoktum. Bu daha kötüydü.
Keşke gerçekten... ben olmasaydım.
Keşke o an yerimde biri olsaydı da onu kurtarsaydı.
Keşke o biri ben olabilseydim... ama olamadım.
Gözlerim doldu. Ama ağlayamadım.
Sanki ağlamak bile bana ait bir hak değilmiş gibi... sanki o hakkı da kaybetmişim gibi.
"Zuhal, yeter artık!" diye bağırdı Hülya Hanım.
"Kardeşin o senin! Kardeşin!"
Sesi titriyordu.
"Ben sizi böyle yetiştirmedim... bu kadar vicdansız çocuklar yetiştirmiş olamam ben..."
Gözleri dolmuştu.
"İnsan düşmanına söyleyemez bunları... sen öz kardeşine, böyle bir durumdayken bunları nasıl söyleyebilirsin?"
"Ben senin Leyla gibi bir abla olmana izin vermem! Onun gibi mi olacaksın?"
Sesi sertti, keskin ve sarsıcıydı.
"Öz kardeşini zerre düşünmeden her haltı yiyecek misin?"
Bir adım daha yaklaştı.
"Alev sizin kardeşiniz! Kendinize geleceksiniz!"
Nefesi hızlanmıştı.
"Bu neyin öfkesi? Bu neyin siniri?"
"Ne yaptı size Alev?"
Sesi kırıldı.
"Alev sizin kardeşiniz... bizim kızımız... biriciğimiz..."
Gözleri doldu, kelimeler zor çıktı dudaklarından.
"Beş yaşındaki bir çocuk size ne yaptı da bu kadar kin beslediniz?"
"Bu kadar kızın üstüne gitme, Hülya!" diye araya girdi Gülşah Hanım.
"Siz karışmayın, Gülşah Hanım! Bu benimle çocuklarım arasında bir mesele! Yıllarca her şeye karıştığınız için zaten böyle oluyor! Ayrıca, benim kızımın ne yapıp yapmayacağının kararını siz vermeyeceksiniz! Alev istediğini yapar! Dolunay ailesi de onu büyüten aile..."
Söylerken sesi zorlanmış, kelimeleri birbirine takılmış gibiydi.
"Alev'in bundan sonra iki ailesi var ve ben kızımı kimsenin üzmesine izin vermem! Özellikle de sizin, Gülşah Hanım!"
"Hülya! Eğer o artık Öztürk ailesindeyse, ne yapıp yapmayacağına ben karar veririm!"
"Benim kızımın ne yapıp yapmayacağına karar vermek senin haddine değil, anne!" dedi Ertan Bey, sesi sert ve keskindi.
Benim tek derdim abimdi...
Arkama bile bakmadan kapıya doğru yürümeye başladım.
Adımlarım ağırdı... her zamankinden daha güçsüzdüm.
"Annem... nereye gidiyorsun?" diye seslendi arkamdan Hülya Hanım, sesi telaşla yumuşamıştı.
"Abime gidiyorum..." dedim, sesim kırılarak.
"Tamam o zaman, bekle... ben götüreyim seni kızım," dedi Ertan Bey.
"Ben... kendim giderim," dedim. Sesim zayıftı ama içimdeki kırık her heceye sızıyordu.
Karan'ın ceketini giydiğini gördüm.
"Biz gidiyoruz," dedi ve kapıyı açtı.
Hızla ayakkabılarımı giyindim. İkimiz de evden çıktık.
Ben hiç durmadan yürümeye başladım.
"Nereye? Hadi, bin arabaya," dedi Karan.
"Gerek yok..." dedim, gözlerim dolarken. "Tek başıma gitmem lazım... anlıyor musun?"
"Anlamıyorum. Neden tek başına gitmen lazım, anlat bakalım," dedi.
Tam o anda kapı açıldı.
Sonat hızla yanıma geldi ve hiç düşünmeden bana sarıldı.
Öyle sıkı sarıldı ki... sanki bir an bıraksam dağılıp gidecekmiş gibi.
Saçlarımı içine çeker gibi kokladı, sonra başıma usulca bir öpücük bıraktı.
"Abim... iyi misin?" dedi, sesi titriyordu.
Dayanamadım.
Gözümden akan yaşlar Sonat'ın omzuna, kazağına karıştı.
Yüzünü geri çekti, iki eliyle yüzümü tuttu.
"Ağlama artık abim... nolur... bak ben buradayım..."
Nefesim kesildi.
Gözlerimi kapattım.
Bir an sustum.
Sonra kelimeler kendi kendine döküldü.
"Sonat..." dedim, sesim kırıldı. "Benim canım gitti... Zuhal haklı... ben onu koruyamadım... Allah benim belamı versin..."
Sözler ağzımdan dökülürken sesim parçalandı.
Sonat bir anda ellerimi tuttu.
"Yapma!" dedi, sesi ilk kez bu kadar sert çıktı.
Parmakları ellerime sıkıca kenetlendi.
"Bunu kendine yapma... sakın."
Gözleri dolmuştu ama bırakmadı.
"Nasıl yapacağım ben?" dedim, nefesim parçalanıyordu. "Nasıl dayanacağım? Ben bu acıya dayanamam ki... daha şimdiden özledim onu... ona bir daha sarılamayacak mıyım ben?"
Sesim dağıldı.
"Yıllarca sizin mezarlarınızın başına gidip geldim... şimdi tam her şey düzeliyor derken... bu sefer onun mezarını kazdılar... 'gömmeyin' dedim... dinlemediler... aldılar onu benden..."
Gözlerim boşluğa kaydı.
Sonat'ın yüzü düştü. Ama ellerimi bırakmadı.
Gözlerim boşluğa kaydı.
"Abim geri gelsin... nolur... çok canım yanıyor..."
Ellerine tutundum.
Sesim tamamen çözüldü.
"Bırakın beni... gideyim... ben abime gideyim..."
Sonat'ın yüzü düştü.
Ama ellerimi bırakmadı.
Bir araba hızla eve girdi ve fren sesiyle durdu.
Kapı açıldı.
Arabadan Ateş çıktı. Gözleri hemen bana kilitlendi.
"Su..." dedi, sesi aniden yumuşadı. "İyi misin?"
"Değilim!" dedim. Sesim keskin, kırık ve kontrolsüz çıkıyordu. "Hiç iyi değilim!"
Nefesim titredi, gözlerim doldu.
"Görmüyor musun... iyi değilim işte..."
Ben... hiçbir zaman iyi olamadım. Hep korkaktım.
Ne Can'ı koruyabildim...
Ne abimi...
Ben... kendimi bile koruyamadım o adamdan.
Gözümün önünde oldu her şey.
Ben... hiçbir şey yapamadım. Sadece izledim.
Sanki biri beni yere çivilemişti. Hareket edemedim. Hiçbir şey yapamadım. Ve şimdi... şimdi... Her şey tekrar üstüme çöküyor. Kendime kızıyorum. Kendime... kendime... Nefesim kesik.
Kalbim paramparça. Ben... ben... hiçbir zaman yeterli olamadım. Hiç. Hep eksiktim...
Hep paramparçaydım... Hep korkaktım...
Hep iğrençtim...
Böyle bir insanın yaşamasına ne gerek vardı ki...
Ölmeliydim ben... Belki o zaman... O yaşıyor olurdu. Belki ben giderdim... O kalırdı.
Daha adil olurdu. Çünkü o... yaşamayı hak ediyordu. Ben değil...
Ateş yanıma geldi.
Yanağımı okşadı; sıcaklığı biraz olsun içimi rahatlatmaya çalışıyordu.
Karan sert bir sesle müdahale etti:
"Ateş, çek elini... kardeşimin yüzünden."
Sonat araya girdi, sesi yumuşaktı ama kararlıydı:
"Şu an sırası değil, Karan." Karan'ın gözleri Ateş'in bana yaklaşmasına bile tahammül edemeyecek kadar kıskançtı.
Ama Ateş... Karan'ı umursamıyordu bile. Gözleri, tek odak noktası olarak sadece bana kilitlenmişti.
"Seni abine götürmemi ister misin?" dedi
"Hayır... tek başıma gitmek istiyorum..." diye fısıldadım, sesim titriyordu.
Ateş hafifçe gülümsedi, sesi sakin ve güven vericiydi. "Bak şöyle yapalım... ben çok sessiz kalırım. Gıkımı çıkarmam. Varlığımı hissetmezsin bile. Seni mezarlığa götürürüm, orada kapının önünde beklerim... seni rahatsız etmem. Olur mu?"
Karan gözlerime baktı, kıskançlık ve kararsızlık birbirine karışmıştı: "Aynılarını ben de yapabilirim. Hadi gel, benimle gidelim," dedi, sesi sinirliydi.
O anda başka bir araba hızla eve girdi.
Motorun sert sesi avluda yankılandı. Lastikler zemine sürtündü ve ani bir frenle durdu.
Başımı çevirdiğimde tanıdım... Akay abimin arabasıydı. Kapı neredeyse çarparcasına açıldı.
Akay abim hızla arabadan indi. Üzerindeki telaş yürüyüşünden belliydi; adımları sert, nefesi düzensiz. Sanki buraya gelene kadar tek bir an bile durmamış gibiydi.
Onu görür görmez kendimi tutamadım.
Koştum. Hiç düşünmeden boynuna sarıldım, sımsıkı. "Abi..." diye fısıldadım. "Abim..." dedi ve beni kendine daha çok çekti. Saçlarıma derin bir öpücük kondurdu. "Özür dilerim, abim... Sen bayılınca buraya getirdiler seni. Yanında olamadım... özür dilerim..." Sözleri aceleciydi, birbirine dolanıyordu. Defalarca saçlarıma öpücük kondurdu. Sesi yorgundu; hiç olmadığı kadar bitkin, hiç olmadığı kadar tükenmişti.
Bana öyle bir sarılıyordu ki... sanki bıraksa bir daha bulamayacakmış gibi.
"Abi... beni Azad abime götürür müsün?" diye fısıldadım. "Götürürüm, abim..." dedi ve saçlarımı okşadı. Arkasına çekildi, arabasının kapısını açtı. "Hadi bin, abim..." dedi. Sonat, Ateş ve Karan'a döndüm. "Görüşürüz..." dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Görüşürüz, minik serçem." dedi Sonat, sesi her zamanki gibi yumuşaktı.
"Görüşürüz Su... kendine dikkat et." dedi Ateş, gözlerini bir an bile benden ayırmadan.
Karan ise hiçbir şey söylemedi.
Bakışları üzerimde kaldı... sanki söylemek isteyip de söyleyemediği her şey o sessizliğe sıkışmış gibiydi. Akay abim Sonat'a döndü.
"Sağ ol," dedi; bana göz kulak olduğu için teşekkür ediyordu.
Sonra hızla arabaya bindi.
Kontakla birlikte araba bir anda ileri atıldı.
Yola çıkar çıkmaz gaza yüklendi... ama ben yanındaydım. Bunu fark ettiği anda hızını bastırmaya çalıştı. Bir eli direksiyondaydı, diğeri ise benim elimi sıkıca kavramıştı. Parmaklarının arasındaki o sertlik... aslında ne kadar gerildiğini ele veriyordu. Hiçbir şey söylemedi.
Ama o tutuş... "buradayım" demenin başka bir yoluydu.
Yol boyunca ikimiz de konuşmadık... konuşacak hiçbir şey yoktu. Abim de yoktu artık.
Hukukçu abim yoktu. Her gün müvekkillerinden bahseden, sessizce dinleyip onunla gurur duyduğum o adam... Benim abim... artık yoktu.
Ve en kötüsü... bunu kabullenmek zorunda olmamdı.
Akay abim arabayı mezarlığın önüne park etti. İkimiz de inemedik... bir süre öylece kaldık.
Eskiden Azad abimle Akay abimin iş yerine gidip sürpriz yapardık. Gülerek girerdik içeri... sesimiz dolardı ortalığa. Ama şimdi... o gülüşlerin olduğu yere değil, abimin mezarının bulunduğu mezarlığa gelmiştik.
Nefesim daraldı. Hızla camı açtım, derin derin nefes almaya çalıştım.
Sonra bir hıçkırık koptu... gözlerimden yaşlar süzüldü. Bugün... benim doğduğum gündü.
Benim doğum günüm... Abimin cenaze günü.
27 Aralık... biri doğdu, biri gömüldü.
Ben nefes aldım... o ise toprağın altına girdi.
27 Aralık 2025 benim doğum günüm sil baştan, yaz onu kaybettiğim gün.
Akay abim elimi okşadı.
"Abim... yapma böyle," dedi, sesi titriyordu.
Ona baktım... Gözleri doluydu. O da ağlıyordu.
"Abi... ben çok özledim... Ben koruyamadım abi... ben..." Bir hıçkırık koptu. "Abim... senin suçun değildi, kurban olurum sana. Kendini sakın suçlama." Yedi senedir gittiğim o sikik dövüş antrenmanları bile abimi korumaya yetmemişti...
Gözyaşlarımı parmağıyla sildi.
"Azad abim... seni böyle görseydi çıldırırdı. İlk seni yine sinirlendirdiğimi düşünüp bana söverdi.
Senin gözünden akan her yaşta... bir kez daha ölürdü. O yüzden yapma abim... kendine bunu yapma. Bu yükü taşıma. Bu yük senin değil. Çok ağır... ve sen bunu hak etmiyorsun.
Abimizin ölümü... senin suçun değil."
"Gömmeyin demiştim... niye gömdünüz..."
Sesim kırıldı. Sanki kelimeler boğazımda parçalanıyordu. İçimde bir yer... onun öldüğünü kabul etmeyi reddediyordu. "Ne yapsaydık abim... sen söyle... ne yapsaydık?" dedi Akay, sesi titreyerek. "Onu... morgda gördünüz mü?" dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Akay abim bir an sustu. Bakışlarını kaçırdı.
Cevap vermek istemediği belliydi... ama yine de konuştu.
"Hayır... hiç birimiz yapamadık."
Söz biter bitmez içimde bir şey koptu. Nefesim sıkıştı. Dizlerim titredi. Bakışlarım boşluğa düştü... hiçbir şey anlamlandıramadım.
Ben de yapamamıştım... Morgun kapısına kadar gitmiştim ama içeri girememiştim.
Ona bakamazdım... dayanamam sanmıştım.
Sanki bakarsam, onu hep öyle hatırlayacakmışım gibi...
Kanlar içinde yerde yatan görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyorken, bir de onu... öyle göremezdim. "Hadi gel... abimizle konuşmaya gidelim," dedi Akay abim ve arabadan indi.
Bir an yerimde kalakaldım.
Kapı bana ağır geliyordu sanki...
Kendimi toparlamaya çalıştım ben de yavaşça indim arabadan.
Ayaklarım toprağa bastığında içimde tuhaf bir boşluk büyüdü. Mezarlığın kapısından içeri girdik. Sessizlik bir anda üzerimize çöktü... sanki dünya orada nefes almıyordu. Akay abim önden yürüyordu, ben birkaç adım gerisinde onu takip ediyordum.Toprak yolun her adımında içim biraz daha ağırlaşıyordu. Aralarında ilerledik... taşların, isimlerin, sessiz hikâyelerin arasından.
Ve sonunda durduk. Azad abimin mezarının önündeydik. Elim kalbime gitti.
Bir hıçkırık koptu dudaklarımdan.
"Abi..." diye fısıldadım. "Abim..."
Azad abimin mezarına yaklaştım. Dizlerim bir anda boşaldı, yere çöktüm. Elimi toprağa uzattım... Sanki o soğukluk bile içimi yakan acıyı geri itiyordu. Parmaklarım toprağa değdiğinde içimde bir şey daha kırıldı. "Abi... çok özledim abim... gel, yalvarırım gel... abi lütfen..."
Kafamı toprağa yasladım. Sesim titriyordu ama hâlâ kelimelerim seçilebiliyordu, sanki zorla tutuyordum kendimi. "Abi niye gelmiyorsun... niye cevap vermiyorsun? Küstün mü bana?"
Nefesim kesildi, bir an duraksadım.
"Seni koruyamadım diye mi... o yüzden mi sustun?" Boğazım düğümlendi, gözlerim bulanıklaştı. "Özür dilerim abi... çok özür dilerim... ne olur... gel artık..."
Akay abim beni tutup kaldırmaya çalıştı.
"Bırak... bırak abi..." dedim ve geri çekildim.
Üşüdüğümü fark ettim bir anda.
"Abi burası çok soğuk... üşürsün burada, çok üşürsün." Elimi mezara sürttüm. "Mezar da çok soğuk..." "Arabada battaniye vardı..." diye fısıldadım. Bir anda arabaya doğru koştum.
"Abim dur!" dedi Akay abim ama duymadım.
Arabanın bagajını hızla açtım, battaniyeyi kaptım. Bagajı kapatmadan geri döndüm, mezara doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
Mezara vardığımda nefesim kesikti.
"Çok soğuk... çok soğuk... üşüme..." dedim.
Battaniyeyi mezarın üzerine bıraktım.
"Abi... sen hep benim üstümü örterdin... ben uyurken battaniyeyi tekmeleyip hastalanmayayım diye üstümü kapatırdın..." Sesim titredi.
"Sende üşüme abi... sende hastalanma..."
Akay abime baktım. Ağlıyordu... yanımdaydı, sessizce ağlıyordu.
Ellerimi tuttu.
"Abim... yapma..." dedi ve bana sımsıkı sarıldı.
Bir an geri çekildi, yüzüme baktı.
"Bana bak abim... Azad abimiz öldü... ölüler üşümez... ölüler konuşmaz... ölüler geri gelemez..." Bir an hiçbir şey duymadım.
Sanki sesler uzaktan geliyordu.
Gözlerim mezara kaydı. Battaniyeye... toprağa...
Sonra içimde bir şey yavaşça çöktü.
Nefesim ağırlaştı. Dizlerimin gücü gitti.
"Hayır..." dedim kısık bir sesle. "Hayır..."
Ama sesim bile bana ait değildi artık.
Bir adım geri çekildim... sonra bir adım daha.
Sanki mezardan değil... gerçeğin kendisinden uzaklaşıyordum. Ve o an... abimin ölümünü ilk kez kabullendim. İçimde direnen her şey sustu.
İnkâr ettiğim ne varsa bir anda çekilip gitti.
Geriye sadece... boşluk kaldı.
Akay abim ellerimi tuttu.
"Hadi gidelim... evimize gidelim abim. Annemler de bizi bekliyorlar. Onlar da çok üzgün... onlara sarılırsan belki biraz daha iyi gelir," dedi.
Kafamı "tamam" der gibi yavaşça salladım. Sonra tekrar mezarın yanına eğildim.
"Abim... ben gidiyorum. Yarın yine geleceğim..."
Battaniyeyi hafifçe kaldırdım.
Toprağa dudaklarımı bastırdım... kısa, titrek bir öpücük bıraktım. Elimle mezarın toprağını okşadım. Sanki hâlâ oradaymış gibi... sanki dokununca geri gelecekmiş gibi. Battaniyeyi yeniden düzelttim. Gözyaşlarım durmadı. Daha da arttı. Hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu.
Elim mezar taşına gitti. "Azad Dolunay" yazısının üzerinden parmaklarımı gezdirdim.
Azad abimin mezarı...
Sanki o an içimde kalan son güç de onunla birlikte toprağa karışıyordu.
Abim elimden tutarak kaldırdı beni.
Mezarlığın içinden ağır ağır çıkmaya başladık. Akay abim yanımdaydı, kolumdan sıkıca tutuyordu. Ben yürüyordum... ama sanki bedenim değil de sadece gölgem gidiyordu.
Her birkaç adımda bir durup arkama baktım.
Mezar hâlâ oradaydı. Battaniye, toprak, isim...
Sanki birazdan geri çağıracakmış gibi.
Bir adım daha attım... yine döndüm.
Akay abim sessizce kolumu daha sıkı kavradı.
"Tamam abim... bak yarın yine gelicez, yarın ben getiricem seni," dedi alçak sesle. Sesindeki titreme bile gizlenemiyordu. Ben tekrar baktım arkama. Sanki gidersem onu gerçekten bırakacakmışım gibi... Sanki o an geride kalan sadece bir mezar değil, hayatımın kendisiydi.
Akay abim beni yavaşça yönlendirdi.
"Bakma artık... gel," dedi.
Ve ben... son bir kez daha döndüm.
Sonra adımlarım ağırlaştı ama geri dönmedim.
Arkama bakmadım...
***
Abimin cenazesinin üzerinden bir hafta geçmişti... koca bir hafta.
Bu süre boyunca akrabalarımız sürekli gelip gitti. Ev hiç boş kalmadı; hatta şu an bile yakın akrabalarımız vardı. Annem, babam ve abilerim... hep birlikte, aynı acının içinde, birbirimize tutunarak ayakta durmaya çalışıyorduk.
Ben de biraz nefes almak için evden çıkmış, denizin kenarına gelmiştim. Ama aklım hâlâ evdeydi. Annemin sessizliği, babamın derin iç çekişleri... hepsi kulaklarımda yankılanıyordu.
Bu bir hafta boyunca ağlamaktan başka bir şey yapmamıştım. Ne zaman dağılsam, biri sessizce yanımda beliriyordu. Bir bakış, bir dokunuş... toparlanmam için yetiyordu.
Sonat, Hülya Hanım ve Ertan Bey her gün aradı, çoğu zaman da uğradılar. Fazla kalmadan, sessizce destek olup gittiler.
Karan ve Asaf birkaç kez mesaj attı. Zuhal de yazdı... Ama o gün söylediklerinden sonra, bir "iyi misin?" mesajı hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Cevap vermemeyi seçmiştim.
"Birtanem..."
Duyduğum sesin sahibini hemen tanıdım. Başımı hafifçe çevirdim. Göksü yanıma oturdu; benimle birlikte denizin kenarına çömeldi.
"İyi misin diye sormayacağım," dedi, sesi her zamanki gibi sakindi. "Cevabını zaten biliyorum."
Bakışlarımdan ne demek istediğimi anlamış olacak ki hafifçe gülümsedi.
"Beni nasıl buldun?" diye sordum.
"Önce evinize uğradım ama seni bulamayınca buraya kadar geldim. Altan abin söyledi... deniz kenarına gelmişsin, ben de gelmek istedim."
Gülümsedim. Her zamanki gibi neşeli bir hâli vardı. "Senin bu takipçi yanını hiç fark etmemiştim," dedim. "Eh, bazen görev aşkı ağır basıyor," dedi ve göz kırptı.
Göksü... dedektif olmak istiyordu. Hayali buydu.
Kafamı Göksü'nün omzuna yasladım.
"Dertleşmek ister misin, kardeşim?" dedi. Göksü, bir dosttan çok daha fazlasıydı; yanında kendimi güvende hissediyor, kelimelere dökemediğim ağırlıkları bırakabileceğim bir yer buluyordum.
Derin bir nefes aldım. Denizin hafif dalgalarıyla karışan sessizlik, az da olsa içimi sakinleştiriyordu.
"Biraz yorgunum..." dedim kısık bir sesle.
"Kafamın içinde bir sürü ses var..." Gözlerimi kapattım. "En çok da Zuhal'in sesi çıkmıyor aklımdan..." Ve yine... o ses.
"Abini bile koruyamayacak kadar yetersizsin sen."
Sesi alçak... soğuk... İçime işleyen bir ağırlık gibi.
"Ne işe yararsın ki?" Nefesim takıldı.
Bir anlık sessizlik... Sonra o son cümle...
"Geberseydin keşke... Alev Dolunay."
İsmimi bastırışı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Gözlerimi açtım.
Deniz hâlâ aynıydı... Ama ben değildim.
"Ablan falan demeyeceğim... öldürücem onu! bu nasıl ablalık ya?" dedi, sesi bir anda sertleşti.
"İnsan kardeşine bunu söyler mi? Sen ne yaptın ki ona?" Başını iki yana salladı, hâlâ sinirliydi.
"İlk anlattığında da sinirlenmiştim... şimdi yine aynıyım. Beni bile sinirlendirdi düşün."
Bir an durdu, sesi yumuşadı. Bana biraz daha yaklaştı. "Bana bak..." dedi, gözlerimin içine bakarak. "Sakın kendini suçlama. Sakın."
Elimi hafifçe sıktı.
"Hiçbir şey senin suçun değildi... yapabileceğin bir şey yoktu."
"Abimi kurtarabilirdim..." diye fısıldadım.
Sesim neredeyse çıkmıyordu.
Sanki kelimeler boğazıma takılıp kalmıştı.
"Bir şey yapabilirdim... yapmalıydım..."
Göksü bana sarıldı. Sıkıca. "Birini kurtaramamak... onu öldürmek değildir," dedi.
Kısa bir an durdu, ardından sesi daha netleşti:
"O an yapabileceğin hiçbir şey yoktu. Abinin önüne geçseydin... ilk kurşun sana gelirdi. Sonra yine abine sıkarlardı." Sesi derinleşti.
"Tek fark... abin, senin vurulduğunu izlemek zorunda kalırdı. Bu da ona daha büyük bir acı yaşatırdı." Sustum. Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu.
Bir haftadır her gün abimin mezarına gidiyordum...
Bugün de yine erkenden yanındaydım.
Toprak hâlâ yeniydi... sanki biraz eşelesem, ona yeniden ulaşacakmışım gibi.
Abimi... doğum günümde gömmüşlerdi.
Doğum günlerimi çok severdim...
Şimdi o günün adını bile anmak istemiyordum.
İnsan bir zamanlar sevdiği bir günden nefret edebilir mi?
Ben ediyordum.
Artık doğum günüm... sadece onu kaybettiğim günü hatırlatıyordu.
Karnımdaki ağrı bir anda şiddetlendi. Derin bir nefes aldım. Abimin gidişiyle hayatım altüst olmuştu... bir de üstüne regl olmuştum. Zaten regl dönemlerim hep sancılı geçerdi... ama bugün daha ağır geçiyordu. Yüzüm acıyla gerildi.
"İyi misin, ne oldu?" dedi Göksü, endişeyle.
"Regl sancısı... önemli değil," dedim.
"Gel, artık eve gidelim. Dinlenirsin," dedi Göksü ve ayağa kalktı. Ben de kalktım.
"Tamam," dedim. Göksü koluma girdi, birlikte eve doğru yürümeye başladık.
Tam tekrar Zuhal'e söylenmeye başlamıştı ki, önümüzde bir araba durdu. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Arabadan inen kişinin Sonat olduğunu görünce yüzüm gevşedi.
"Merhaba..." dedi.
Yanıma geldi, hiç düşünmeden beni kendine çekip sarıldı. "İyi misin, minik serçem?" diye mırıldandı.
Göksü'nün meraklı bakışlarını fark edince,
"Sana bahsettiğim... Sonat Öztürk abim," dedim.
Sonat hafifçe geri çekildi.
"Abim mi dedin?" dedi, sesi heyecanla doluydu.
"Abimsin ya..." dedim. Sonat hafifçe gülümsedi.
"Tabii abinim... ben senin abinim," dedi, küçük bir çocuk gibi sevinçle baktı.
Göksü'yü gösterdim.
"Sonat, bu da Göksü... en yakın arkadaşım," dedim.
Sesim hâlâ tam toparlanmış değildi; içimdeki ağırlık konuşmama bile yansıyordu.
"Hani abindim ben?" dedi Sonat. "Sonat ne ya... abi desene."
"Zamanı gelince... belki abi derim," dedim.
Sonat hafifçe başını salladı.
"Ona da razıyım," dedi ve Göksü'ye döndü.
Göksü'yü süzdü; bakışları bir an üzerinde kaldı. Mavi gözlerinde kısa bir duraksama oldu, ardından yutkundu. Göksü de onu aynı dikkatle izliyordu. Bakışları Sonat'ın omuzlarında gezindi, sonra yavaşça yüzüne çıktı... İkisi de konuşmadı.
Ama aralarındaki sessizlik, konuşulmamış bir gerilimi taşıyordu.
"Ne zamana kadar bakışacaksınız ya?" dedim, sesim hâlâ yorgundu ama hafif alaycıydı.
"İlk görüşte aşk falan mı?"
Göksü beni cimcikledi.
"Saçmalama, Aleviko..." dedi, biraz utanmış olmalıydı ki hemen yanakları kızarmıştı.
"Aleviko..." diye tekrar etti Sonat, hafifçe gülümseyerek.
Sanki isme takılmış gibi kısa bir an durdu, sonra bakışları yumuşadı.
"Komikmiş," dedi; alay eder gibi değil, daha çok kendi kendine eğlenir gibiydi.
Göksü de gülümsedi, bakışlarını kaçırdı.
Sonat gözlerini benden ayırıp Göksü'ye kısa bir bakış attı, sonra yeniden bana döndü.
"Bence de saçmalama, Aleviko," dedi ve yanağımı sıktı.
"Oy tatlı kardeşim benim..." diye ekleyip iki yanağımı birden sevdi.
Ben şaka yapmıştım... olabilir miydi?
Gerçekten... aşık mı olmuşlardı?
Bakışlarım Göksü'ye, sonra Sonat'a kaydı.
İkisi yan yana durunca bile bir an garip bir uyum hissettim.
Kafamda istemsizce küçük bir ihtimal belirdi...
Ben başımı hafifçe eğdim.
"Yok ya..." diye fısıldadım kendi kendime.
Ama içim ikna olmamıştı.
Kafamdan o düşünceyi sildim. Umursamadım.
"Benim karnım çok ağırıyor... hadi artık eve gidelim," dedim. "Noldu karnına abim, hastaneye gidelim mi?" dedi Sonat, endişeyle.
"Önemsiz... regl sancısı," dedim.
"Tamam, hadi binin arabaya. Ben de daha sonra bir ilaç alırım sana minik serçem," dedi Sonat.
Kafamı "tamam" anlamında salladım.
Göksü hafifçe gülümsedi.
"Görüşürüz kanka, ben artık gideyim. İyi akşamlar Sonat," dedi. Sonat hemen araya girdi.
"Hadi bin, seni de bırakalım evine."
Göksü başını iki yana salladı.
"Yok, hiç gerek yok." Ben kaşlarımı çattım. "Bin işte," dedim. Arka koltuğa geçtim. Göksü ve Sonat öndeydi, kendi aralarında konuşuyorlardı.
Ben camdan dışarı baktım... ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum.
Telefonumu açtım.
Ekranda Azad abimle olan fotoğrafımız vardı.
Boynuna sarılmış, yanağını öptüğüm bir fotoğraf... Altı gün önceydi. Onun yüzünü bir daha göremeyeceğimi ilk kez o zaman anlamıştım. O yüzden bu fotoğrafı ekran fotoğrafı yapmıştım. Canlı olmasa da... her gün yüzünü görebilmek için. Yüreğim sızladı... Abimi bir daha canlı göremeyecektim. Onun saçlarını bir daha karıştıramayacak... ona sarılamayacaktım. Sesini duyamayacaktı... "abim" diye seslendiğimde dönüp bana bakmayacaktı. Bir an gözlerimi kapattım. Eskiden saçlarını karıştırırdım, "bozma ya" derdi ama yine de izin verirdi.
Şimdi... ne ben onun saçlarına dokunabilecektim... ne o bana kızabilecekti.
Her şey bir anda durmuş gibiydi.
Ve ben... o durmuş anın içinde kalmıştım.
Abimi benden alan... onu öldüren o şerefsiz...
İçimde bir yerde, susmayan bir şey vardı.
Sakinleşmiyordu. Geçmiyordu.
Onu bulursam... ne yapacağımı ben bile bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey...
içimdeki bu öfkenin bir gün mutlaka bir yere varacağıydı.
Göksü'ye baktığımda Sonat'la konuşuyordu.
Gülümsüyordu... rahat, doğal... sanki hiçbir şey yokmuş gibi. Ama benim içimde bir şey huzursuzlandı. Bakışlarımı kaçırdım... sonra yine onlara döndüm. İkisi yan yana fazla uyumlu duruyordu. Ve bu... içimi daha da sıktı.
Onların arasında bir şey olmasını istemiyordum.
İkisiyle de bir derdim yoktu ama... Berat vardı.
Berat... benim en yakın erkek arkadaşımdı.
Ve Göksü'ye senelerdir âşıktı.
Çocukluğundan beri... hiç vazgeçmeden.
Onları böyle görseydi... o bakışı, o gülüşü...
Dayanamazdı. İçimde ağır bir şey oturdu.
Sanki ortada henüz olmayan bir şey bile birini incitecekmiş gibiydi.
Ve ben...
bunun olmasına izin vermek istemiyordum.
Göksü de benim yıllardır arkadaşım, kardeşim gibiydi. Berat üzülmesin diye...
Göksü'nün elinden mutluluğunu alamazdım.
Ama Berat'ı da öylece bırakmazdım.
Onu o hâlde izlemek... içime sinmezdi.
Bir şekilde yanında olurdum.
Düştüğü yerden kaldıramazdım belki...
ama o kalkana kadar yanında ben de otururdum.
O benim erkek kardeşimdi.
Arkadaştan fazlasıydı.
Belki...
acısını azaltamazdım ama...
Onu o acıyla tek başına bırakmazdım.
Araba durduğunda bakışlarımı Göksü'den kopardım.
Camdan dışarı baktım... göksünün evinin önündeydik ev arkadaşları ile aynı evde oturuyordu beş kız birlikte yaşıyorlardı.
"Çok teşekkür ederim iyi akşamlar." Dedi Göksü sonat'a bakarak
"Rica ederim iyi akşamlar." Dedi Sonat
"Ya Alev... ben Kainat abla'ya ve Demir abi'ye de uğramak istedim aslında," dedi Göksü. "Konuşmak isterdim ama... üzgünlerdir şimdi, bir de onları meşgul etmeyeyim. Sen bana haber verirsin nasıl olduklarını."
"Tamam, haber ederim," dedim ve burukça gülümsedim. Oda gülümsedi.
"Yarın görüşürüz, Alevikom," dedi.
"Görüşürüz, birtanem" dedim. Göksü elini kapı koluna götürdü açmadan önce Gözleri sonat'a kaydı Sonat'la göz göze geldiler. Kısa bir an...
Hiçbir şey söylemeden sadece gülümsediler.
Göksu kapıyı açıp yavaşça indi.
"Tekrardan teşekkürler," dedi. Sonat başını salladı. "Rica ederim." Dedi tebessümle Kapı kapandı. Göksu evine doğru yürüdü. Son kez dönüp bana el salladı. Ben de karşılık verdim. Ardından apartmana girdi.
Bakışlarımı hemen Sonat'a çevirdim. Koluna hafifçe vurdum. "Göksu'yu sevdin mi sen?" dedim.
Gözlerim ondan kaçmadı... ama aklım başka yerdeydi. Mutlu olurlarsa güzel olurdu. Bunu istiyordum. Ama... "Yani... tatlı kız," dedi Sonat.
Kısa bir an sustum. Basit bir cümleydi... ama içimde küçük bir ağırlık bıraktı. "Tatlı kız ha..." diye mırıldandım.
"Niye sordun bakayım, minik serçe?" dedi, dikiz aynasından bana bakarak.
"Önemli değil... öylesine," dedim.
Yolun geri kalanında pek konuşmadık.
Sonat arada bir karnımın ağrısını sordu sadece.
Eve vardığımızda arabayı park etti.
Kapıyı açmak için hamle yaptım. O an Sonat da indi. Kapımı açtı. "Buyurun, minik serçe hazretleri." Hafifçe gülümsedim. "Sağ ol." Dedim.
Arabadan indim. O da arabayı kilitleyip yanıma geldi.
Anahtarı cebimden çıkarıp kapıya yöneldim.
Sonat arkamdaydı. Bir şey söylemedi... sadece yanımdaydı. Anahtarı kilide taktım.
Kısa bir an durdum. Sonra çevirdim.
İçeri adım attığımda ev kalabalıktı... ama bir o kadar da sessizdi.
Fısıltılar, bastırılmış ağlamalar, yarım kalmış cümleler... havada asılıydı. Başımı eğdim.
Bu ev artık aynı ev değildi. Her köşesinde eksik bir şey vardı. Ve o eksiklik... her adımda biraz daha hissediliyordu. Kuzenlerim hemen yanıma geldi.
"İyi misin?" dedi Seren.
Başımı evet anlamında salladım. Yalandı.
"Bir şeyler ye," dedi Atakan. "Bir haftada eridin."
Sözleriyle birlikte bakışlarım istemsizce vücüdüma kaydı. Haklıydı... zayıflamıştım.
"Abim, hoş geldin," dedi Altan abim.
Hiç düşünmeden yanıma geldi, beni kendine çekip sıkıca sarıldı.
"Hoş buldum abi," dedim, kısık bir sesle ve sarılışına karşılık verdim. Elini sırtımda hafifçe gezdirdi... Yavaşça geri çekildi, alnıma kısa bir öpücük kondurdu. "Sonat, sen de hoş geldin." dedi Altan abim. "Hoşbuldum." Dedi Sonat.
Sonra yeniden bana döndü bakışları.
"Hadi bakalım... dün de hiçbir şey yemedin. Hemen masaya geç ve güzelce yemeğini ye küçük hanım." Burnumu hafifçe sıktı.
"Abi... karnım çok ağrıyor. Yemek yemesem olur mu?" dedim.
"Olmaz abicim... ama istersen odana geç, uzan dinlen. Ben senin yemeğini odana getiririm, olur mu?" dedi. Sesindeki sadece bana gösterdiği o yumuşaklık... içime garip bir huzur verdi. "Şu an gerçekten tokum... acıkınca kendim bir şeyler atıştırırım," dedim. "Abicim, dün de aynı şeyi söyledin ve hiçbir şey yemedin," dedi. "O yüzden tartışmaya gerek yok. Hemen odana geç, küçük hanım."
Tartışmak zaman kaybı dışında birşey değildi abim eninde sonunda o yemeği yedirecekti bana
"Peki... tamam, ben odama gidiyorum abi," dedim ve yanağına kısa bir öpücük kondurdum.
Abim gülümseyerek mutfağa doğru yürüdü.
Ama o gülümseme... mutluluktan değildi.
Daha çok alışkanlık gibi, içini saklayan bir perde gibiydi.
Sonat'a döndüm. "Sen de gel odama."
Sonat cevap veremeden
"Bizi çağırmıyor musun ya?" dedi Seren. Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
"Çağırmama gerek yok ki... siz zaten gelirsiniz."
"Minik serçem... ben gideyim artık. Rahatsızlık vermek istemem... sadece seni görmek istemiştim, ama yarın yine geleceğim." dedi Sonat.
Sonat son günlerde hep böyleydi.
Her gün uğruyor... sadece on dakika yanımda kalıyor, sonra sessizce gidiyordu. Onun dışında sürekli arıyordu. Ama farkındaydım... benden çekiniyordu. Yanımda olmak istiyordu... ama sınırımı aşmaktan korkuyordu. Sanki bir adım daha yaklaşsa... beni kaybedecekmiş gibi davranıyordu. Özellikle de ben böyle bir haldeyken... daha da dikkatli davranıyordu.
Ve bu... içimi daha çok acıtıyordu.
Çünkü artık kimsenin kolayca yaklaşamayacağı kadar yorgun ve tükenmiş görünüyordum.
Göz altlarım koyulaşmış, saçlarım dağılmıştı.
Gözlerim... ağlamaktan şişmişti. Zayıflamıştım.
Dışarıdan bakıldığında... ben artık eski Alev değildim. Abimin ölümü beni derinden sarsmıştı.
Geçen bu bir hafta... beni içten içe tüketmişti.
Bakışlarım Sonat'ın dudaklarındaki derin gülümsemeye takıldı. Ne zaman bana baksa dudaklarında derin bir tebessüm beliriyordu.
Bakışlarım Sonat'ın dudaklarındaki derin gülümsemeye takıldı.
Ne zaman bana baksa dudaklarında derin bir tebessüm beliriyordu. Sonat benim abimdi... Kan bağıyla. Ama yıllarca birbirimizden uzakta kalmıştık. Yine de... o aradaki mesafeyi kapatmak için çabalıyordu. Beni sevdiği... her halinden belliydi.
Bir adım yaklaştım. Bir an duraksadım... sonra düşünmeden ona sarıldım. Kollarım ona ulaştığında içimde bir şey çözüldü. Sonat bir an donup kaldı. Bunu beklemiyordu.
Ama hemen ardından...
elleri sırtıma geldi, beni kendine çekti.
Daha sıkı sarıldı. Sanki yılların açığını kapatır gibi. Bu... benim ona ilk sarılışımdı. O bana defalarca sarılmıştı. Ama ben... ilk kez ona sarılmıştım. Ve o an... Yıllardır eksik olan bir şey... sessizce yerine oturdu.
Yavaşça geri çekildim.
Sarılışın sıcaklığı hâlâ üzerimdeydi.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra fazla uzatmadım. "Görüşürüz." demekle yetindim. Sesim sakindi ama içim karışıktı.
Sonat bana baktı.
Yüzünde o tanıdık gülümseme vardı.
Ama bu sefer daha belirgindi. Sanki küçük bir şey onun için çok büyük olmuştu. Gözlerinin içi bile gülüyordu. Dünyanın en mutlu insanı gibi görünüyordu.
"Görüşürüz abim..." dedi.
Sesinde hafif bir çekingenlik vardı.
Kısa ama anlamlı bir andı. Benim için küçük, onun için büyüktü. Gözlerinin içi gülüyordu. Mutluluğu saklamıyordu. Hiç oyalanmadı. O gülümsemeyle kapıya yöneldi. Evden çıkarken hâlâ gülüyordu. Öyle dalgın, öyle saf bir şekilde... Şapşal şapşal gülümsüyordu.
Seren kolumu dürttü.
"Bir sarıldın diye sevinçten bayılacaktı neredeyse... şapşal," dedi alaycı bir gülümsemeyle. "Diğer iki abine hâlâ ısınamadım da..." dedi Atakan, bana doğru eğilip fısıldar gibi. "Bu var ya... bu bayağı iyi çıktı. Gizli favorim olabilir." Serenin yüzünü buruşturduğunu gördüm. "Yaşından başından utan... dedikoducu teyzeler gibi," dedi. Bu bir haftada onları hiç tartışırken görmemiştim. Abim... herkes için o kadar değerliydi ki, yokluğu hepimizi aynı yerden kırmıştı.
Kimse iyi değildi.
Sadece biz değil... akrabalarımız da.
Atakan sürekli beni güldürmeye çalışıyordu. Ama geçen gün mutfakta tek başına sessizce ağladığını görmüştüm. Diğerleri de farklı değildi.
Hepsi güçlü görünüyordu... benim için.
Kendi acılarını erteleyip bana tutunuyorlardı.
Bu yüzden evde fazla durmamaya çalışıyordum.
Benim yanımda dik durmak zorunda kalmasınlar diye. Çünkü aslında... onların da yas tutmaya ihtiyacı vardı. Ben ise günün bir kısmını abimin mezarında geçiriyordum. Kalanında... deniz kenarında. Sessizliğin içinde, biraz daha eksilerek.
"Ne oldu yine daldın kuzen?" dedi Seren, sesi bu kez daha yumuşaktı ama içi doluydu. "Kendine gelmen gerekiyor artık. Azad abinin ölümü hepimizi sarstı ama sen kendini tamamen bırakmış durumdasın."
"Şimdi sırası mı bunun?" diye araya girdi Atakan. "Görmüyor musun halini?" "Tam da sırası!" dedi Seren, sertçe. Sonra gözlerini bana dikti. "Alev, ne doğru düzgün yemek yiyorsun ne uyuyorsun. Her gün mezardasın. Bu bir haftada kaç kere bayıldın, farkında mısın sen?" Saçlarımı kulağımın arkasına attım. "Seren, iyiyim ben," dedim.
"Hayır, değilsin!" dedi hiç duraksamadan. "Kendine bak bir! Lisedesin sen, kaç gündür okula gitmiyorsun. Sınav olmuş, sen ortada yoksun. Yıllardır çalıştığın her şeyi bir haftada çöpe atıyorsun!" Bir adım yaklaştı. "Senin bir hayalin vardı, Alev. Unuttun mu? Avukat olacaktın sen. 'Abim gibi olacağım' diyordun. Şimdi ne yapıyorsun? Kendini bitiriyorsun!"
Sustuğumda daha da sertleşti sesi. "Abin bunu mu isterdi sanıyorsun?"
"Abim... abim ne isterdi bilmiyorum," dedim, sesim titreyerek. "Ama ben onun ölmesini istememiştim... yine de oldu." "Ben bir anneme bakıp odama geçeceğim... iyi geceler," dedim. Cevap vermelerini beklemeden arkamı döndüm. Arkada Seren'le Atakan'ın tartışan sesleri yükseliyordu.
Gözlerim doluydu, gördüğüm her şey yavaşça bulanıklaştı. Annem ve babam salonda olmalıydı. Hızla içeri girdim. Annem salondaydı. Gözleri kızarmıştı... oysa eskiden hep parlayan, siyah zeytin gibi canlı bakardı. Hiç eksilmeyen tebessümü şimdi yoktu; yüzü perişan, çökmüş bir hâle bürünmüştü. Parlak siyah saçlarına birkaç ak tel düşmüştü. Azdı ama oradaydı... sanki acının sessiz izi gibi.
Bir anne... evladını kaybetmiş bir anne.
Acısı kalbine sığmayan bir anne... Beni görünce, tüm yıkılmışlığına rağmen gülümsemeye çalıştı.
"Annem... iyi misin?" dedim. Bir adım attım.
"İyiyim annem... iyiyim meleğim benim, gel yanıma... özledim seni," dedi. Kollarını açtı.
Dayanamayıp ona doğru yürüdüm. Sarıldığım an, annem beni öyle sıkı tuttu ki... sanki bırakırsa bir daha geri gelmeyecekmişim gibi. "Gel... gel annem," dedi titreyen bir sesle. Saçlarımı okşuyordu ama elleri bile yorulmuş gibiydi.
Salon kalabalık ama sessizdi.
Köşede dayım başını eğmiş, gözlerini saklıyordu.
Teyzem elini ağzına götürmüş, sessizce
ağlıyordu. Amcam ise duvara dayanmış, bakışlarını sabitlemişti ama aslında hiçbir şeye bakmıyordu. Kimse konuşmuyordu. Konuşmaya gücü olan bile yoktu. Annem beni bırakmıyordu.
Ben de ayrılmak istemiyordum.
Çünkü o sarılma... kelimelere sığmayan bir eksikliği bir süreliğine de olsa susturuyordu.
"Dayısının gülü, yemeğini yedin mi sen?" dedi dayım. Sesinde şefkat vardı ama altında belli belirsiz bir kızgınlık da saklıydı; sanki sadece aç kalmama değil, kendime iyi bakmamama da içten içe içerliyordu. "Sabahtan beri bir şey yemedi, 'aç değilim' deyip duruyor bu küçük hanım," dedi yengem.
Sözleri sitem gibiydi ama bakışları yumuşaktı; hiçbiri o cıvıl cıvıl, neşeyle ortalığı dolduran Alev'i böyle solgun ve yıpranmış görmeye alışkın değildi. "O ne demek yiğenim? Sen büyüme çağındasın, yemek yemezsen beynin de çalışmaz," dedi amcam. Sözleri sert değildi ama bakışı ciddiydi; masadaki sessizliği biraz daha ağırlaştırdı.
"Tamam, endişelenmeyin... az sonra yerim," dedim.
Tam o an salona babam girdi.
Bakışları önce herkesi taradı, sonra direkt bana kilitlendi.
"Babam..." dedim.
"Güzel kızım..." dedi babam.
Sesi yıpranmıştı; sanki kelimeler bile boğazından zor çıkıyordu.
Ayağa kalkıp babamın yanına gittim ve ona sarıldım. Babam bir an sıkıca tuttu, sonra daha da sessizleşti. Tam o sırada babamın arkasından Altan ve Akay abilerim göründü.
Yanımıza geçip saçlarımı okşadı Akay abim.
Babam, onuları da kollarının arasına aldı.
"Kollarımda tek eksik... diğer evladım Azad'ım..." dedi babam.
Sesi çatladı; bir insanın evladını kaybettiğinde taşıyamayacağı o boşluk, kelimelerinin arasına sığmayan bir ağırlık gibi salona yayıldı.
Abimin yokluğu salonun içine çöktü.
Sanki hava bile ağırlaştı; kimse konuşamadı, kimse nefesini rahat alamadı.
Hepimizi sessizce boğan şey, onun artık burada olmamasıydı. Gözlerim yeniden dolunca yavaşça geri çekildim. "Ben odama gideyim... hepinize iyi geceler." "İyi geceler kızım," dedi babam.
Hızlı adımlarla odama yöneldim. Koridordan geçerken Seren'le Atakan'ı hâlâ tartışırken gördüm... ama durmadım, bakmadım bile. Merdivenlere yöneldim. Adımlarım ağırdı; her basamakta içimdeki yük biraz daha belirginleşiyordu. Yukarı çıktım. Kapımın önünde durdum. Elimi kapı koluna koyup kısa bir an bekledim. Sonra çevirip içeri girdim. Elimi uzatıp ışığı açtım.
Odam bir anda aydınlandı... ama içimdeki karanlık aynı kaldı. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. Gözlerimi kapattım. Ve o sessizlikte... her şey yeniden üzerime çöktü.
Kapının aniden açılmasıyla birlikte sertçe koluma çarptı. Canım yandı, istemsizce irkildim.
Refleksle kolumu tuttum, acının sıcaklığı hızla yayılırken arkamı döndüm. Kapının aniden açılmasıyla birlikte sertçe koluma çarptı.
İrkilip kolumu tuttum.
Gelen Akay abimdi. "İyi misin lan, abim?" dedi, bir adım daha yaklaşarak. "Bir kere şu kapıyı çalıp girsen zaten şaşarım," dedim, kolumu ovuşturarak. "Sen kapının dibinde ne yapıyordun acaba?" dedi Akay abi, kaşını hafif kaldırarak.
"Ne yapacağım, odama giriyordum," dedim hemen.
"E gir o zaman, niye kapıya yaslanmışsın?" diye üsteledi. Gözlerimi devirdim.
"Sen de azıcık dikkatli girsene bir kere," dedim.
"Dikkatli girsem ben olmazdım zaten," dedi Akay abi, omuz silkerek. "Kapıdan girerken bile sorun çıkarıyorsun."
"Sorun ben değilim, senin giriş stilin," dedim. "Benim giriş stilim var en azından," dedi, bakışlarını kısarak. "Evet var... kaos," diye mırıldandım. "Kaos değil, karakter," dedi Akay abi. "Karakter değil, bela," dedim.
"Abiye bela denmez," dedi Akay abi, kaşını kaldırarak. "Gayette derim," dedim hiç düşünmeden. "Yemek yedin mi sen?" dedi Akay abi, biraz daha yumuşak ama ısrarcı bir tonla.
"Sanane?" dedim hemen, kaşımı kaldırarak.
"Sanane değil, cevap," dedi. "Görünüyor zaten yemediğin." "Görünüyorsa sen bakma," dedim. "Ben bakarım," dedi. "Niye?" "Abi olduğum için," dedi net bir şekilde. Gözlerimi devirdim.
"Abilik çok müdahaleci bir şey olmuş senin sözlüğünde," dedim. "Sen de çok aç birine benziyorsun benim sözlüğümde," dedi.
"Aç değilim," dedim. "Bir haftadır yemek yemiyorsun, nasıl aç olmayabilirsin?" dedi Akay abi, kaşlarını çatarak.
"Ben senin gibi obur değilim," dedim. "Sen?" dedi Akay abi hemen. "Kızım sabah akşam yemek yiyen... pardon makarna bağımlısı olan sen değil miydin?" "Abi çıkar mısın ya?" dedim, gözlerimi devrilerek. "O gözleri devire devire bir gün gerçekten şaşı kalacaksın," dedi Akay abi, kaşını kaldırarak. "Abi çık dedim!" dedim, kaşımı hafif çatıp. Akay abim kapının yanında durdu, hiç acele etmedi. "Çıkıyorum zaten," dedi sakin bir şekilde. "Bir bağırma hemen." "Bağırmıyorum, emir veriyorum," dedim. "Emir mi?" dedi kaşını kaldırarak. "Evde generalliğe mi başladık?" Gözlerimi devirdim. "Başladık sayılır."
"Tamam general," dedi kapıya doğru dönerken. "Çıkıyorum. Ama önce kardeşime bir sarılmak istiyorum... izin var mı?"
"Galiba... var," dedim, istemsizce yumuşayıp.
Bir adım attım ve Akay abime sarıldım.
O da hemen karşılık verdi, hiç kaçınmadan, sanki bekliyormuş gibi. "Alev..." dedi Akay abi, sesi iyice kısılmıştı. Şaka yoktu artık. Sertlik de yoktu. Sadece çaresizlik vardı. "Azad abim seni bu hâlde görseydi... inan kahrolurdu." Bir an sustu, yutkundu. "Ben de kahroluyorum. Minik kardeşimin göz göre göre erimesine dayanamıyorum artık."
Kapı yavaşça aralandı. "Canlarım benim..." Altan abimin sesiyle hafifçe geri çekildim. Akay abimin eli hâlâ omzumdaydı. Altan abi tepsiyi makyaj masama bıraktı, yanımıza geldi. Önce alnımdan öptü, sonra Akay abimin başına kısa bir öpücük kondurdu. Bir elini saçlarıma, diğerini Akay abimin ensesine koyup bizi kendine çekti. "Yarın okul çıkışı benle Akay gelir alırız seni," dedi, gözlerimin içine bakarak.
"Sonra da Azad'ın mezarına gideriz... birlikte."
"Abimin mezarına gidelim..." dedim, gözlerimi kaçırarak.
"ama... ben okula gitmesem olmaz mı?"
"Olmaz abim..." dedi Altan abi, sesi sakindi ama tartışmaya kapalıydı. "Kaç gündür gitmiyorsun. Yarın okula gitmen şart." Biraz daha yaklaşıp başımı hafifçe okşadı. "Azad'ın yokluğu acıtıyor, biliyorum ama..." dedi, kısa bir an durup nefes aldı. "Senin hayatın da durmayacak. O da bunu isterdi." Elini saçlarımda gezdirdi. "Biz varız. Çıkışta alırız seni... beraber gideriz." Başımı yavaşça salladım. Tamam der gibi... konuşmadan. "İyi o zaman... şimdi yemeğini yeme zamanı," dedi, makyaj masama bıraktığı tepsiyi işaret ederek. "Teşekkür ederim abi," dedim, küçük bir gülümsemeyle.
"Afiyet olsun güzelim," dedi.
"Hadi iyi geceler size, ben odama çıkıyorum," dedi Akay abi. Kapıya yöneldi, çıkarken omzuma hafifçe dokundu. "İyi geceler abim," dedi Altan abi. "İyi geceler," dedim ben de. "Yemeğini yemeyi unutma, yoksa sabaha kadar mum gibi erimiş bulacağım seni," diye takıldı Akay abi kapıdan çıkmadan önce. "Abartma," dedim hemen. "Abartmıyorum, gerçek bu," dedi. "Yeter artık git," dedim kaşımı çatarak. "Yiyeceğim de bari," dedi. "Yiyicem," dedim, gözlerimi devirdim. "Yarın kontrol edeceğim," deyip çıktı. Kapı arkasından kapandı.
"Gıcık..." diye mırıldandım. "Bakıyorum da kavgalarınız son gaz devam ediyor," dedi Altan abi, hafifçe başını sallayarak. "Bir an bile sakin duramıyorsunuz." "Biz kavga etmiyoruz ki, normal konuşuyoruz," dedim hemen, kaşımı kaldırarak. "Tabii canım, ne kavga etmesi?" dedi Altan abi alayla. "Ben de annemlerin yanına geçiyorum güzelim. Sen yemeğini ye, erken uyu. Yarın okula gideceksin. Bir şey olursa ben aşağıdayım." "Tamam," dedim kısaca."İyi geceler," dedi. "İyi geceler," dedim ben de. Altan abi kapıya yöneldi, çıkmadan önce kısa bir an durdu, sanki içinden bir şey daha eklemek ister gibi. "Yemeğini bitir," dedi son kez. "Bitiririm," dedim. "Güzel," deyip gitti. Kapı kapanınca oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Bende yatağıma geçtim.
Bir süre öylece, hiçbir şeye odaklanmadan duvara baktım.
Işığın gölgeleri bile yerli yerinde duruyordu ama içimde hiçbir şey yerinde değildi. Telefonumu elime aldım. Birkaç mesaj gelmişti, tek tek baktım. En son "Ata" yazmıştı.
Bir an durdum. İçimdeki şey eskisi gibi değildi... ama tamamen de yok olmamıştı. İki yıl öyle birden silinip gidecek bir şey değildi zaten. Ya da ben öyle sanıyordum.
Belki aşk bile değildi. Belki sadece büyüttüğüm, alışkanlığa dönüştürdüğüm bir histi. Ekrana bakarken fark ettim... onu düşünmek bile artık eskisi kadar hızlı çarpmıyordu içimi. Daha çok yoruyordu.
Mesaja girdim. "Alev, derdin ne?" Gözlerim ekranda bir saniye fazla kaldı "Alev, bir haftadır ortada yoksun." Telefonu sıkıca tuttum. "Ateş denen piç mi sana benimle konuşmayı yasaklıyor?" Nefesim sertleşti.
"O çocukla birlikte mi oldun yani?"İçimden bir şey koptu."Daha dün bana bir şeyler hissettiğini söylüyordun. Seni istemeyince hemen başka birine mi yapıştın?"Gözlerim doldu ama yazmadım. Birkaç saniye bekledim. "Alev sen her önüne gelene aşık mı oluyorsun?"Telefonu bir an masaya bıraktım, sonra geri aldım. "Rezilsin... ama asıl ne biliyor musun?" yazmıştı. "Ateş denen adam seni sevmiyor. Gerçekten sevmiyor." "Onun istediği tek şey var... her gün başka bir hayat, başka bir kadın." "Sonra üzülme diye söylüyorum... kendini bir şey sanıp ortada kalma."
Mesaja bakarken nefesim sıkıştı.Parmaklarım ekrana gitmedi bir süre. "Hadsizlik etme Ata Karabey. Ateş'i de kendine benzetme. O senin gibi değil," yazdım sonunda. "Ben de senin gibi değilim... her gün başkasını sevemem ben. Ateş de öyle." Parmağım ekranda bir an bekledi, sonra devam ettim: "Ne beni tanıyorsun ne onu. O yüzden bu konuşma burada bitsin." "Bir daha da bana yazma. Yoksa o çok korktuğun şeyi yaparım... bu mesajları abime gösteririm," yazdım. Bir an bekledim, sonra ekledim: "Bu iş uzamasın. Konu kapandı."
Mesajdan çıktım. Bir an ekranı kilitleyecektim ki yeni bildirim düştü. "Ateş Kandemir"
Mesajına girdim. "Nasılsın Su hanım?" Ata nasıl bu adama piç diyebiliyordu? "Kitap okumayı seviyorsun, kitap okuyarak kafanı dağıtmaya çalışıyorsun. Ben de sana birkaç kitap aldım... ne tarz seversin bilmiyorum ama birkaç roman ve yanında birkaç şey daha aldım. Yarın uygunsan getireyim sana, olur mu?" Bir süre ekrana baktım. Parmaklarım cevap yazmaya gitmedi.
Gülümsediğimi fark edince kaşlarım çatıldı. Sinirlenmiştim... çünkü bunu fark etmişti. Abimin cenazesinden sonra her gün yanıma gelmişti. Konuşmazdım çoğu zaman. Sadece kitap açardım, ağlamamak için sayfalara saklanırdım. Bunu bile görmüştü.
Kendi kendime mırıldandım. "Kızın Ata'ya olan öfkeni Ateş'ten niye çıkarıyorsun ya... masum masum kitap almış, sen de üstüne her şeyi bozuyorsun." Derin bir nefes alıp yazmaya başladım. "Kusura bakma, biraz sinirliydim. Teşekkür ederim kitaplar için. Yarın uygunsa yedi sekiz gibi gelebilirsin." Bir süre sonra cevap geldi. "Sorun değil Bana çok uygun tabi gelirim" Yutkundum. "Seni kim sinirlendirdi?" diye ekledi. "Önemli biri değil," yazdım kısaca. Bir süre sonra cevap düştü. "Yarın geldiğimde sadece kitap bırakmayacağım. Biraz da senin o 'önemsiz' dediğin şeyi dinleyeceğim." Ekrana baktım, nefesim hafif sıkıştı. "İyi geceler Su hanım." Bir an durdum. "İyi geceler Ateş 🤍" yazdım. "İyi geceler küçük hanım 🤍" yazdı.
Kendi kendime bir an gülümsedim.
"Ne yapıyorsun sen..." diye mırıldandım, telefon elimde kalmıştı. Bir haftanın sonunda ilk defa gülmüştüm... ve beni güldüren de Ateş olmuştu.
Yatağın kenarına oturup tepsiyi kendime çektim. Bu kez durmadım. Çatalı elime alıp yemeği yavaş ama düzenli şekilde yemeye başladım. İlk lokma ağır geldi, ama devam ettikçe garip bir şekilde toparladı beni. Tabak azaldıkça içimdeki o sıkışıklık da biraz geri çekiliyordu. Son lokmayı da bitirip çatalı tabağın kenarına bıraktım. Bir an öylece oturdum... sonra tepsiyi kendimden uzaklaştırdım.
Sonra yavaşça ayağa kalktım. Yatağımın hemen yanındaki çekmecelerden birini açtım. içinden eski bir fotoğraf albümü çıkardım. Bir an elimde tuttum. Tozlu değildi... ama sanki uzun zamandır dokunulmamıştı. Yatağa geri oturdum, dizlerimi kendime çektim. Albümü yavaşça açtım. İlk sayfa... Bir çocukluk fotoğrafı. Ben ve abilerim... On bir yaşlarımdaydım. Ortada ben, bir yanımda Azad abim, diğer yanımda Akay abim oturuyorduk. Arkada ise Altan abim ayakta, bizi kollarıyla sarmıştı. Bu günü hatırladım. Azad abimle "araba yarışı" yapmıştık. Oyuncağın düğmesine basıp kim daha hızlı bitirir diye. Ben kazanmıştım. Ama aslında... o kazanmıştı. Bana hep bilerek yenilirdi, sonra da "çok iyisin" der gibi bakardı. Ben de inanırdım. Albüm elimde biraz daha ağırlaştı. O an boğazım düğümlendi.
Sayfayı çevirdim. Bu kez daha yeni bir fotoğraf çıktı karşıma.
Azad abim ve ben vardık. İki–üç sene öncesine aitti.
Onun yanında durmuştum, elimi saçlarına götürüp karıştırırken çekilmişti fotoğraf. O da o an bana bakıp hafifçe gülüyordu.
Doğal... sıcak... eksik hissedilmeyen bir an. Bakarken istemsizce yutkundum. Parmaklarım fotoğrafın kenarında biraz daha uzun kaldı. Fotoğraftaki abimin yüzünü parmaklarımla hafifçe okşadım. Sanki dokunursam geri gelecekmiş gibi...
Gözlerimden akan yaşlar fark etmeden sayfanın üzerine düştü. Fotoğrafın üstünde küçük izler bıraktı. Elimi çekmedim hemen.Bir süre öyle kaldım, sadece bakarak.
Gözlerimi kapatmışken aklıma abimin söylediği şarkı geldi.
Her zaman o okurdu. Sesini severdim... bunu bildiği için bana hep şarkı okurdu. Sanki içimdeki gürültüyü ondan başka kimse susturamazmış gibi. En çok da aynı şarkıya dönerdi. Dudaklarım kendiliğinden aralandı. "Yıllar önceydi... çok da güzeldi..." diye mırıldandım. "Düşününce benimsin demiştim ben de... senin renkli rüyalar otelinde..." Sesim odanın içinde kayboldu. Albümdeki Azad abimin fotoğrafı açık yanımda dururken yalnız hissetmiyordum. İçimde, uzun zamandır hissetmediğim bir şey vardı... sanki Azad abim çok uzak bir yerde değil de yanımdaydı, sanki oda benim gibi aynı şarkının içinden beni dinliyordu.
Sellaaammm 🫶🏻💕
Biliyorum biraz geç kaldım... hatta fazlasıyla geç kaldım. Bunun için gerçekten özür dilerim.
Bölüm biraz ağırdı, yazarken bile duygusal olarak yoruldum diyebilirim.
Umarım okurken siz de aynı hissi almışsınızdır... 🥺
Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi gerçekten merak ediyorum 🫶🏻
Hepsini okuyorum, bazen tekrar tekrar bakıyorum bile. Yazdıklarınızı görmek günümün en tatlı kısmı oluyor 💕
İyi ki varsınız 🫶🏻
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere👋
Alev hakkında düşünceleriniz neler? 🫶🏻
Sizce doğru mu davranıyor, yoksa fazla mı içine kapanıyor?
Azad'ın ölümüyle ilgili ne hissettiniz? 💔
Sizce hikâyedeki en kırıcı an neydi?
Zuhal sizce nasıl biri?
Gerçekten göründüğü gibi mi yoksa başka bir yüzü var mı?
Peki sizce Ateş ve Alev arasında ne olacak?
Birbirlerini gerçekten anlayabilecekler mi? 👀
Sonat, Karan Asaf, Altan, Akay, Kainat, Hülya Demir, Ertan, Gülşah, Göksü, Seren, Atakan...
En çok kimi sevdiniz?
En çok kim sinir etti?
Yorumlarda konuşalım 🫶🏻
27 Aralık 2025
Toprak henüz tazeydi. Islaktı... ağırdı... Sanki içine sadece bir beden değil, benim nefesim de gömülüyordu. Bir kürek toprak daha düştü mezarın üzerine. Tok bir ses. Ve o sesle birlikte içimde bir şey koptu. "Abi..."
Sesim önce kısıktı. Kendim bile duyamadım.
Sonra bir daha... "Abi!" Bu sefer daha yüksek. Daha kırık. Kalabalık bir an sustu. Ama ben duramadım. "Abi kalk... ne olur kalk!"
Dizlerimin bağı çözüldü. Kendimi mezarın başına attım, ellerim toprağa bulandı. "Sen söz verdin bana!" diye haykırdım. "Senden uzakta olmak bana zulüm demiştin! Hani gitmeyecektin?!"
Nefesim kesiliyordu, sesim parçalanıyordu.
"Beni bırakmazdın sen... beni bırakmazdın!"
Toprağı yumrukladım. Tırnaklarımın arasına doldu o soğuk, ıslak toprak. "Abi ben ne yapacağım şimdi?!" Sesim artık çığlıktı. Kontrolsüz... çaresiz. "Ben sensiz nasıl yaşayacağım?!" Birileri beni tutmaya çalıştı. Ama ben daha çok çırpındım.
"Bırakın!" diye bağırdım. "Benim abim o! Bırakın!" Gözyaşlarım toprağa karışıyordu.
"Abi... ne olur geri gel..." Sesim kırıldı. "Ben daha sana doyamadım..." Son cümle dudaklarımdan fısıltı gibi döküldü ama en çok o acıttı: "Ben sensiz yapamam..."
"Abim... tamam, tamam... sakin ol..." Altan abim beni zorla geri çekti. Kolları omuzlarımdaydı ama ben hâlâ ileri gitmeye çalışıyordum. "Bırak beni!" diye çırpındım.Sesim artık çıkmıyordu neredeyse.
Boğazım yanıyor, nefesim kesiliyordu.
Altan abimin elleri titriyordu. Onun da gözleri kıpkırmızıydı... Ağlamaktan, uykusuzluktan, yıkılmaktan. Ama yine de beni bırakmadı.
"Yeter..." dedi kısık bir sesle. Ama o "yeter" bana değil... hayata gibiydi. Dizlerim çöktü. Bu sefer tutunmadım. Olduğum yere yığıldım. Hıçkırıklarım toprağa karışırken, içimde tek bir gerçek vardı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Çünkü... Dolunay ailesi o gün sadece birini kaybetmemişti. Biz... Hepimiz biraz ölmüştük.
Annem yanımda diz çöktü. Nasıl geldiğini görmedim bile... Bir anda oradaydı.
Benim gibi yıkılmış... benim gibi nefessiz.
Kollarını bana sardı. Ben de hiç düşünmeden ona tutundum. Kafamı omzuna gömdüm. Ve birlikte ağladık. Sessiz değil... İç parçalayan, nefes kesen bir ağlayıştı bu. Annemin omzu ıslanıyordu benim göz yaşlarımla...
"Yapma annem... hadi kalk..." dedi titreyen bir sesle. Ama kendisi de kalkamıyordu.
Sesi güçlü çıkmaya çalışıyordu... ama kırılıyordu.
Başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım.
Orada umut yoktu. Sadece... aynı acı vardı.
"Anne..." dedim, sesim parçalanarak.
"İzin verme... abimi gömmesinler..." Ellerine sarıldım. "Yalvarırım... biri durdursun bunu..."
Nefesim kesildi. Göğsüm sıkışıyordu.
"Canım çok yanıyor anne..." Sözlerim hıçkırıklara karıştı. "Durdursunlar bunu... ne olur durdursunlar..." Başımı tekrar omzuna gömdüm.
"Abim ölmedi..." diye fısıldadım. Ama o fısıltı bana bile yabancı geldi. "Ölemez..." Sanki bunu ne kadar söylersem... gerçek değişecekmiş gibi.
Ama değişmedi. Toprağın sesi hâlâ geliyordu.
Ve her düşüşte... Abim biraz daha benden kopuyordu. Elimi kalbime götürdüm.
Tam... onun dediği yere. "Ben melek olsam bile kalbinde yaşarım..." demişti.
Gözlerimi kapattım. Belki hissederim diye... Belki gerçekten oradadır diye... Ama... Hiçbir şey yoktu. Ne sesi... Ne kokusu... Ne o güven veren sıcaklığı... Hiçbir şey. Nefesim titredi.
"Yalan..." diye fısıldadım. "Yalan söyledin abi..."
Sesim kırıldı. "Sen... burada değilsin..."
Göğsüme bastırdığım elim sanki boşluğa değiyordu.
"Ben sana sarılamıyorum..." Bir adım geri sendeledim. "Seni göremiyorum..." Gözyaşlarım durmadan akıyordu. "Seni hissedemiyorum..."
Artık sesim neredeyse çıkmıyordu. "Ben... seni çok özledim abi..." Bu sefer fısıltı bile değildi.
Sadece... kırılmış bir nefesti.
"Güzel kızım... bak yapma böyle lütfen..." dedi babam. Sesi titriyordu. Alıştığım gibi değildi... güçlü değildi. Başımı kaldırıp ona baktım.
Gözleri doluydu. Ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi. "Nasıl yapmayayım..." dedim kısık bir sesle. "Benim abim orada..." Bakışlarım tekrar mezara kaydı. "Toprağın altında baba..."
Sesim çatladı. "Ben... ben ne yapacağım şimdi?"
"Ben onsuz yapamam..."
Gözyaşlarım durmadan akıyordu. Babam bir adım yaklaştı. Ama o da durdu. Sanki ne yapacağını bilmiyordu.
Ve o an anladım... Sadece ben değil...
O da kaybolmuştu. "Nasıl olacak? Onsuz hayat nasıl olacak, baba?" Sesim titredi, nefesim kesildi.
Daha fazla kendimi ayakta tutamadım, dengemi kaybedip düşecekken...
Bir kol beni tuttu. Baktığımda... Ateş'ti.
"Abimi istiyorum... almayın onu benden..." dedim fısıltıyla. Sesim neredeyse çıkmıyordu.
Gözlerim ağırlaştı. Ve her şey yavaşça karardı.
Bilincim kapandı.
***
"Bir şey yedi mi o?" dedi bir erkek sesi...
Sanki uzaktan geliyordu. Karan'ın sesine benziyordu. Gözlerimi açamadım.
Ama duyuyordum... yavaş yavaş.
"Yok... kaç gündür ne doğru düzgün uyku uyuyor ne de yemek yiyor..." Asaf... Sesler bulanıktı.
Kafamın içinde yankılanıyordu.
"Ağlamak dışında bir şey yapmıyor... bu hafta da kaç defa düşüp bayıldı! En sonunda hastalanacak..." Kelime kelime ulaşıyordu bana.
Nefes almaya çalıştım. Zordu.
Sanki göğsümün üstünde bir ağırlık vardı.
Göz kapaklarım ağırdı... ama yine de zorlayarak araladım. Beyaz bir tavan çarptı gözüme.
Keskin, soğuk... yabancı. Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Gözlerimi yavaşça aşağı kaydırdım.
Görüntü önce bulanıktı... sonra yavaş yavaş netleşti.
Karşımda Karan ve Asaf vardı. Karan beni görünce bakışlarını hemen kaçırdı. Asaf ise bir adım yaklaştı. "İyi misin?" dedi.
Hemen doğruldum. "Neydi o... kabus muydu?" Dedim umutla... "Hepsi bitti mi?" Gözlerim panikle etrafı aradı. "Abim nerede?" dedim nefesim hızlanarak. "Azad abim nerede?.."
"Alev... kabus değildi..." dedi Asaf, sesi beklediğimden daha yumuşaktı.
"Bugün Azad'ın cenaze töreni vardı. Sen bayılınca biz seni eve getirdik..." Bir an durdu.
"Dolunay ailesi hâlâ orada. Altan az önce aradı... seni sordu." Gözlerimin içine baktı. "Konuşmak ister misin?"
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu.
Gözlerimden yaşlar istemsizce akmaya başladı, hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu.
"Ben... Azad abimin yanına gideceğim," dedim zorla. Asaf hemen kolumu tuttu.
"Tamam, sakin... bak neredeyse üç gün olacak. Tek lokma yemedin, doğru düzgün uyumadın. Önce bir şeyler ye, sonra seni mezara götüreceğim," dedi.
Başımı hayır anlamında salladım.
"İstemiyorum... istediğim tek şey Azad abim... beni götür, lütfen..." dedim, sesim kırılarak.
Asaf derin bir nefes aldı.
"Tamam, Alev... ama bak, Sonat sana çorba hazırlıyor. Onu iç, sonra gidelim, olur mu?"
"Hiçbir sikim yemek istemiyorum!" diye bağırdım. Sesim öfkeyle yırtıldı, boğazım acıdı.
"Telefonum nerede?" dedim panikle, etrafa bakınarak. Ellerim titriyordu.
"Abimi ararım... o götürür beni Azad abime..."
Bir an durdum, nefesim kesildi. Asaf tekrar kolumu tuttu. "Sakin olmaya çalış artık, yemek yemek zorundasın," dedi.
"Bırakın beni... ne olur karışmayın artık... her şey zaten mahvolmuşken bir de siz zorlamayın..."
Bir adım geri çekildim, gözlerim doldu.
"Zaten bok gibi her şey... daha fazla üstüme gelmeyin..." Son kelimelerde sesim tamamen kısılmıştı.
"Alev... bak, sakin olmalısın. Bu kadar kendini mahvetme. Ölmek istemiyorsan yemek yemelisin. Üç gündür tek lokma bile yemedin!" dedi Asaf.
"Belki de ölmek istiyorumdur... size ne!" dedim, sesim titreyerek ama inatla. Gözlerimi ondan kaçırdım, çenem titriyordu. "Zaten yaşasam ne olacak ki... abimi bile koruyamamışken..."
Sözler boğazımda düğümlendi.
Nefesim kesildi, göğsüm sıkıştı. "Ben... ben onu koruyamadım..." diye fısıldadım, sesim neredeyse yok olmuştu. Parmaklarım yumruk oldu.
"Oradaydım... ama hiçbir şey yapamadım..."
Gözlerimden yaşlar hızla akmaya başladı.
"Kendi abimi..." Devamını getiremedim.
"Bunun suçlusu sen değilsin. Kendini suçlamayı bırak, kendine ceza vermeyi de bırak," dedi Karan, sesi hem kararlı hem de soğukkanlıydı.
Bir an durdum, gözlerimi ona dikerek söylediklerini sindirmeye çalıştım. Ama yüreğim hâlâ derin bir acı içindeydi.
"Abime gideyim, sonra birşeyler yerim..." dedim.
"İyi, tamam... hadi," dedi Asaf ve bana koltuğun üzerindeki bir montu uzattı. Fazlasıyla büyüktü bu. Montu giydim ve birlikte aşağıya indik.
Hülya Hanım ve Ertan Bey yanımıza hızla geldi.
"Annem... iyi misin, bebeğim?" dedi Hülya Hanım, endişeli gözlerle.
"İyiyim..." dedim, sesim güçlükle çıkıyordu.
Ertan Bey bana sıkıca sarıldı. "Babam... ağlama artık... nolur..."
Gülşah Hanım'ın sesi geldi, sert ve keskin
"Ağlanılacak ne var bunda? Artık Öztürk ailesindeysen kendine bir çeki düzen vermelisin, bu kadar duygusal olma! Ayrıca o adam senin için bir yabancıydı, ağlayacak bir şey yok ortada. Onlar senin ailen değiller artık, bunu kafana sok! Geberdiyse geberdi, bizi ne ilgilendirir? Demek ki zamanı gelmiş, öldü. Ayrıca nasıl bir adamsa vurulmalar, etmeler... Allah korusun senin, bu öldüğü için ağladığın herif yüzünden ya Karan'ın, ya Asaf'ın, ya Sonat'ın başına bir şey gelseydi? Allah bilir ne işler çeviriyordu o!"
Her cümlesiyle yumruğumu daha sıkı sıktım, içimdeki öfke ve çaresizlik biraz daha kabardı.
"O... benim abim!" diye bağırdım, sesim boğuk, kırık ve öfkeyle doluydu.
"Yabancı değil! Onlar benim ailem... ölen... benim abim!" Her kelime, içimde bir çığlık gibi patlıyor, gözlerimden yaşlar yanaklarımı ıslatıyordu.
"Bir daha aileme laf ederseniz..." dedim, sesim titremesine rağmen her kelimeyi bastıra bastıra.
"Bu evi başınıza yıkarım, Gülşah Hanim!"
Gözlerimin içi yanıyordu, nefesim düzensizdi.
"Haddinizi aşmayacaksınız... abim hakkında tek kelime bile etmeyeceksiniz!" Son cümlede sesim kırıldı ama geri adım atmadım.
"Şimdi anlıyorum... sizin neden bu kadar korkunç insanlar olduğunuzu," dedim, sesim titreyerek, gözlerim ateşle dolu. "İlk başta Hülya Hanım ve Ertan Bey'in yetiştirmesinde sorun aradım... ama asıl sorun sizin, babaannenizin yolundan gitmenizmiş," dedim, Zuhal, Karan ve Asaf'a bakarak. Her kelimeyi tek tek vurguluyordum öfkem, acım ve hayal kırıklığım birbirine karışmış, kelimelerim bir çığlık gibi yankılanıyordu.
"Ne biçim konuşuyorsun, kızım sen? Acın var, dedik sustuk... ama bu kadarı da fazla! Afran tafran bize, burda bize laf yetiştirmek yerine abini korusaydın! O zaman belki ölmezdi." Dedi Zuhal.
"Madem bu kadar üvey aileni seviyorsun."
"Kurtarsaydın abini o zaman!" Sesi duvarlarda yankılandı. "Söylesene..." Bir adım daha yaklaştı.
"Gözünün önünde can çekişirken ne yaptın?"
Cevap veremedim.
"Ona kurşunlar sıkılırken neredeydin, Alev?"
Sesi yükseldi. "Gözünün önünde öldürdüklerinde... ne yaptın!" Sustu. Gözlerini benden ayırmadı. "Hiçbir şey." Kısa Ve net. Yeterliydi. "Abini bile koruyamayacak kadar yetersizsin sen." Sesi alçaldı. Daha soğuk. Daha ağır. "Ne işe yararsın ki?"
Bir an durdu. Sonra eğilip yüzüme yaklaştı.
"Geberseydin keşke... Alev Dolunay."
İsmimi bastırdı. Keşke gerçekten ben ölseydim.
Nefesim daraldı. Yutkundum ama boğazımdaki düğüm geçmedi. Gözlerimi kapatmak istedim, belki her şey susar diye... ama olmadı.
Gördüklerim de, duyduklarım da gitmedi.
Çünkü doğruydu. Oradaydım.
Her şey gözümün önünde olmuştu.
Ve ben... hiçbir şey yapmamıştım.
Koşabilirdim. Bağırabilirdim. Önüne geçebilirdim. Bir şey yapabilirdim. Ama yapmadım.
Sadece izledim. Sanki biri beni yere çivilemiş gibi... kıpırdayamadım.
Ne onu tutabildim, ne çekebildim, ne de kurtarabildim.
Abim... can çekişirken ben oradaydım.
Ama sanki hiç yoktum. Bu daha kötüydü.
Keşke gerçekten... ben olmasaydım.
Keşke o an yerimde biri olsaydı da onu kurtarsaydı.
Keşke o biri ben olabilseydim... ama olamadım.
Gözlerim doldu. Ama ağlayamadım.
Sanki ağlamak bile bana ait bir hak değilmiş gibi... sanki o hakkı da kaybetmişim gibi.
"Zuhal, yeter artık!" diye bağırdı Hülya Hanım.
"Kardeşin o senin! Kardeşin!"
Sesi titriyordu.
"Ben sizi böyle yetiştirmedim... bu kadar vicdansız çocuklar yetiştirmiş olamam ben..."
Gözleri dolmuştu.
"İnsan düşmanına söyleyemez bunları... sen öz kardeşine, böyle bir durumdayken bunları nasıl söyleyebilirsin?"
"Ben senin Leyla gibi bir abla olmana izin vermem! Onun gibi mi olacaksın?"
Sesi sertti, keskin ve sarsıcıydı.
"Öz kardeşini zerre düşünmeden her haltı yiyecek misin?"
Bir adım daha yaklaştı.
"Alev sizin kardeşiniz! Kendinize geleceksiniz!"
Nefesi hızlanmıştı.
"Bu neyin öfkesi? Bu neyin siniri?"
"Ne yaptı size Alev?"
Sesi kırıldı.
"Alev sizin kardeşiniz... bizim kızımız... biriciğimiz..."
Gözleri doldu, kelimeler zor çıktı dudaklarından.
"Beş yaşındaki bir çocuk size ne yaptı da bu kadar kin beslediniz?"
"Bu kadar kızın üstüne gitme, Hülya!" diye araya girdi Gülşah Hanım.
"Siz karışmayın, Gülşah Hanım! Bu benimle çocuklarım arasında bir mesele! Yıllarca her şeye karıştığınız için zaten böyle oluyor! Ayrıca, benim kızımın ne yapıp yapmayacağının kararını siz vermeyeceksiniz! Alev istediğini yapar! Dolunay ailesi de onu büyüten aile..."
Söylerken sesi zorlanmış, kelimeleri birbirine takılmış gibiydi.
"Alev'in bundan sonra iki ailesi var ve ben kızımı kimsenin üzmesine izin vermem! Özellikle de sizin, Gülşah Hanım!"
"Hülya! Eğer o artık Öztürk ailesindeyse, ne yapıp yapmayacağına ben karar veririm!"
"Benim kızımın ne yapıp yapmayacağına karar vermek senin haddine değil, anne!" dedi Ertan Bey, sesi sert ve keskindi.
Benim tek derdim abimdi...
Arkama bile bakmadan kapıya doğru yürümeye başladım.
Adımlarım ağırdı... her zamankinden daha güçsüzdüm.
"Annem... nereye gidiyorsun?" diye seslendi arkamdan Hülya Hanım, sesi telaşla yumuşamıştı.
"Abime gidiyorum..." dedim, sesim kırılarak.
"Tamam o zaman, bekle... ben götüreyim seni kızım," dedi Ertan Bey.
"Ben... kendim giderim," dedim. Sesim zayıftı ama içimdeki kırık her heceye sızıyordu.
Karan'ın ceketini giydiğini gördüm.
"Biz gidiyoruz," dedi ve kapıyı açtı.
Hızla ayakkabılarımı giyindim. İkimiz de evden çıktık.
Ben hiç durmadan yürümeye başladım.
"Nereye? Hadi, bin arabaya," dedi Karan.
"Gerek yok..." dedim, gözlerim dolarken. "Tek başıma gitmem lazım... anlıyor musun?"
"Anlamıyorum. Neden tek başına gitmen lazım, anlat bakalım," dedi.
Tam o anda kapı açıldı.
Sonat hızla yanıma geldi ve hiç düşünmeden bana sarıldı.
Öyle sıkı sarıldı ki... sanki bir an bıraksam dağılıp gidecekmiş gibi.
Saçlarımı içine çeker gibi kokladı, sonra başıma usulca bir öpücük bıraktı.
"Abim... iyi misin?" dedi, sesi titriyordu.
Dayanamadım.
Gözümden akan yaşlar Sonat'ın omzuna, kazağına karıştı.
Yüzünü geri çekti, iki eliyle yüzümü tuttu.
"Ağlama artık abim... nolur... bak ben buradayım..."
Nefesim kesildi.
Gözlerimi kapattım.
Bir an sustum.
Sonra kelimeler kendi kendine döküldü.
"Sonat..." dedim, sesim kırıldı. "Benim canım gitti... Zuhal haklı... ben onu koruyamadım... Allah benim belamı versin..."
Sözler ağzımdan dökülürken sesim parçalandı.
Sonat bir anda ellerimi tuttu.
"Yapma!" dedi, sesi ilk kez bu kadar sert çıktı.
Parmakları ellerime sıkıca kenetlendi.
"Bunu kendine yapma... sakın."
Gözleri dolmuştu ama bırakmadı.
"Nasıl yapacağım ben?" dedim, nefesim parçalanıyordu. "Nasıl dayanacağım? Ben bu acıya dayanamam ki... daha şimdiden özledim onu... ona bir daha sarılamayacak mıyım ben?"
Sesim dağıldı.
"Yıllarca sizin mezarlarınızın başına gidip geldim... şimdi tam her şey düzeliyor derken... bu sefer onun mezarını kazdılar... 'gömmeyin' dedim... dinlemediler... aldılar onu benden..."
Gözlerim boşluğa kaydı.
Sonat'ın yüzü düştü. Ama ellerimi bırakmadı.
Gözlerim boşluğa kaydı.
"Abim geri gelsin... nolur... çok canım yanıyor..."
Ellerine tutundum.
Sesim tamamen çözüldü.
"Bırakın beni... gideyim... ben abime gideyim..."
Sonat'ın yüzü düştü.
Ama ellerimi bırakmadı.
Bir araba hızla eve girdi ve fren sesiyle durdu.
Kapı açıldı.
Arabadan Ateş çıktı. Gözleri hemen bana kilitlendi.
"Su..." dedi, sesi aniden yumuşadı. "İyi misin?"
"Değilim!" dedim. Sesim keskin, kırık ve kontrolsüz çıkıyordu. "Hiç iyi değilim!"
Nefesim titredi, gözlerim doldu.
"Görmüyor musun... iyi değilim işte..."
Ben... hiçbir zaman iyi olamadım. Hep korkaktım.
Ne Can'ı koruyabildim...
Ne abimi...
Ben... kendimi bile koruyamadım o adamdan.
Gözümün önünde oldu her şey.
Ben... hiçbir şey yapamadım. Sadece izledim.
Sanki biri beni yere çivilemişti. Hareket edemedim. Hiçbir şey yapamadım. Ve şimdi... şimdi... Her şey tekrar üstüme çöküyor. Kendime kızıyorum. Kendime... kendime... Nefesim kesik.
Kalbim paramparça. Ben... ben... hiçbir zaman yeterli olamadım. Hiç. Hep eksiktim...
Hep paramparçaydım... Hep korkaktım...
Hep iğrençtim...
Böyle bir insanın yaşamasına ne gerek vardı ki...
Ölmeliydim ben... Belki o zaman... O yaşıyor olurdu. Belki ben giderdim... O kalırdı.
Daha adil olurdu. Çünkü o... yaşamayı hak ediyordu. Ben değil...
Ateş yanıma geldi.
Yanağımı okşadı; sıcaklığı biraz olsun içimi rahatlatmaya çalışıyordu.
Karan sert bir sesle müdahale etti:
"Ateş, çek elini... kardeşimin yüzünden."
Sonat araya girdi, sesi yumuşaktı ama kararlıydı:
"Şu an sırası değil, Karan." Karan'ın gözleri Ateş'in bana yaklaşmasına bile tahammül edemeyecek kadar kıskançtı.
Ama Ateş... Karan'ı umursamıyordu bile. Gözleri, tek odak noktası olarak sadece bana kilitlenmişti.
"Seni abine götürmemi ister misin?" dedi
"Hayır... tek başıma gitmek istiyorum..." diye fısıldadım, sesim titriyordu.
Ateş hafifçe gülümsedi, sesi sakin ve güven vericiydi. "Bak şöyle yapalım... ben çok sessiz kalırım. Gıkımı çıkarmam. Varlığımı hissetmezsin bile. Seni mezarlığa götürürüm, orada kapının önünde beklerim... seni rahatsız etmem. Olur mu?"
Karan gözlerime baktı, kıskançlık ve kararsızlık birbirine karışmıştı: "Aynılarını ben de yapabilirim. Hadi gel, benimle gidelim," dedi, sesi sinirliydi.
O anda başka bir araba hızla eve girdi.
Motorun sert sesi avluda yankılandı. Lastikler zemine sürtündü ve ani bir frenle durdu.
Başımı çevirdiğimde tanıdım... Akay abimin arabasıydı. Kapı neredeyse çarparcasına açıldı.
Akay abim hızla arabadan indi. Üzerindeki telaş yürüyüşünden belliydi; adımları sert, nefesi düzensiz. Sanki buraya gelene kadar tek bir an bile durmamış gibiydi.
Onu görür görmez kendimi tutamadım.
Koştum. Hiç düşünmeden boynuna sarıldım, sımsıkı. "Abi..." diye fısıldadım. "Abim..." dedi ve beni kendine daha çok çekti. Saçlarıma derin bir öpücük kondurdu. "Özür dilerim, abim... Sen bayılınca buraya getirdiler seni. Yanında olamadım... özür dilerim..." Sözleri aceleciydi, birbirine dolanıyordu. Defalarca saçlarıma öpücük kondurdu. Sesi yorgundu; hiç olmadığı kadar bitkin, hiç olmadığı kadar tükenmişti.
Bana öyle bir sarılıyordu ki... sanki bıraksa bir daha bulamayacakmış gibi.
"Abi... beni Azad abime götürür müsün?" diye fısıldadım. "Götürürüm, abim..." dedi ve saçlarımı okşadı. Arkasına çekildi, arabasının kapısını açtı. "Hadi bin, abim..." dedi. Sonat, Ateş ve Karan'a döndüm. "Görüşürüz..." dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Görüşürüz, minik serçem." dedi Sonat, sesi her zamanki gibi yumuşaktı.
"Görüşürüz Su... kendine dikkat et." dedi Ateş, gözlerini bir an bile benden ayırmadan.
Karan ise hiçbir şey söylemedi.
Bakışları üzerimde kaldı... sanki söylemek isteyip de söyleyemediği her şey o sessizliğe sıkışmış gibiydi. Akay abim Sonat'a döndü.
"Sağ ol," dedi; bana göz kulak olduğu için teşekkür ediyordu.
Sonra hızla arabaya bindi.
Kontakla birlikte araba bir anda ileri atıldı.
Yola çıkar çıkmaz gaza yüklendi... ama ben yanındaydım. Bunu fark ettiği anda hızını bastırmaya çalıştı. Bir eli direksiyondaydı, diğeri ise benim elimi sıkıca kavramıştı. Parmaklarının arasındaki o sertlik... aslında ne kadar gerildiğini ele veriyordu. Hiçbir şey söylemedi.
Ama o tutuş... "buradayım" demenin başka bir yoluydu.
Yol boyunca ikimiz de konuşmadık... konuşacak hiçbir şey yoktu. Abim de yoktu artık.
Hukukçu abim yoktu. Her gün müvekkillerinden bahseden, sessizce dinleyip onunla gurur duyduğum o adam... Benim abim... artık yoktu.
Ve en kötüsü... bunu kabullenmek zorunda olmamdı.
Akay abim arabayı mezarlığın önüne park etti. İkimiz de inemedik... bir süre öylece kaldık.
Eskiden Azad abimle Akay abimin iş yerine gidip sürpriz yapardık. Gülerek girerdik içeri... sesimiz dolardı ortalığa. Ama şimdi... o gülüşlerin olduğu yere değil, abimin mezarının bulunduğu mezarlığa gelmiştik.
Nefesim daraldı. Hızla camı açtım, derin derin nefes almaya çalıştım.
Sonra bir hıçkırık koptu... gözlerimden yaşlar süzüldü. Bugün... benim doğduğum gündü.
Benim doğum günüm... Abimin cenaze günü.
27 Aralık... biri doğdu, biri gömüldü.
Ben nefes aldım... o ise toprağın altına girdi.
27 Aralık 2025 benim doğum günüm sil baştan, yaz onu kaybettiğim gün.
Akay abim elimi okşadı.
"Abim... yapma böyle," dedi, sesi titriyordu.
Ona baktım... Gözleri doluydu. O da ağlıyordu.
"Abi... ben çok özledim... Ben koruyamadım abi... ben..." Bir hıçkırık koptu. "Abim... senin suçun değildi, kurban olurum sana. Kendini sakın suçlama." Yedi senedir gittiğim o sikik dövüş antrenmanları bile abimi korumaya yetmemişti...
Gözyaşlarımı parmağıyla sildi.
"Azad abim... seni böyle görseydi çıldırırdı. İlk seni yine sinirlendirdiğimi düşünüp bana söverdi.
Senin gözünden akan her yaşta... bir kez daha ölürdü. O yüzden yapma abim... kendine bunu yapma. Bu yükü taşıma. Bu yük senin değil. Çok ağır... ve sen bunu hak etmiyorsun.
Abimizin ölümü... senin suçun değil."
"Gömmeyin demiştim... niye gömdünüz..."
Sesim kırıldı. Sanki kelimeler boğazımda parçalanıyordu. İçimde bir yer... onun öldüğünü kabul etmeyi reddediyordu. "Ne yapsaydık abim... sen söyle... ne yapsaydık?" dedi Akay, sesi titreyerek. "Onu... morgda gördünüz mü?" dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Akay abim bir an sustu. Bakışlarını kaçırdı.
Cevap vermek istemediği belliydi... ama yine de konuştu.
"Hayır... hiç birimiz yapamadık."
Söz biter bitmez içimde bir şey koptu. Nefesim sıkıştı. Dizlerim titredi. Bakışlarım boşluğa düştü... hiçbir şey anlamlandıramadım.
Ben de yapamamıştım... Morgun kapısına kadar gitmiştim ama içeri girememiştim.
Ona bakamazdım... dayanamam sanmıştım.
Sanki bakarsam, onu hep öyle hatırlayacakmışım gibi...
Kanlar içinde yerde yatan görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyorken, bir de onu... öyle göremezdim. "Hadi gel... abimizle konuşmaya gidelim," dedi Akay abim ve arabadan indi.
Bir an yerimde kalakaldım.
Kapı bana ağır geliyordu sanki...
Kendimi toparlamaya çalıştım ben de yavaşça indim arabadan.
Ayaklarım toprağa bastığında içimde tuhaf bir boşluk büyüdü. Mezarlığın kapısından içeri girdik. Sessizlik bir anda üzerimize çöktü... sanki dünya orada nefes almıyordu. Akay abim önden yürüyordu, ben birkaç adım gerisinde onu takip ediyordum.Toprak yolun her adımında içim biraz daha ağırlaşıyordu. Aralarında ilerledik... taşların, isimlerin, sessiz hikâyelerin arasından.
Ve sonunda durduk. Azad abimin mezarının önündeydik. Elim kalbime gitti.
Bir hıçkırık koptu dudaklarımdan.
"Abi..." diye fısıldadım. "Abim..."
Azad abimin mezarına yaklaştım. Dizlerim bir anda boşaldı, yere çöktüm. Elimi toprağa uzattım... Sanki o soğukluk bile içimi yakan acıyı geri itiyordu. Parmaklarım toprağa değdiğinde içimde bir şey daha kırıldı. "Abi... çok özledim abim... gel, yalvarırım gel... abi lütfen..."
Kafamı toprağa yasladım. Sesim titriyordu ama hâlâ kelimelerim seçilebiliyordu, sanki zorla tutuyordum kendimi. "Abi niye gelmiyorsun... niye cevap vermiyorsun? Küstün mü bana?"
Nefesim kesildi, bir an duraksadım.
"Seni koruyamadım diye mi... o yüzden mi sustun?" Boğazım düğümlendi, gözlerim bulanıklaştı. "Özür dilerim abi... çok özür dilerim... ne olur... gel artık..."
Akay abim beni tutup kaldırmaya çalıştı.
"Bırak... bırak abi..." dedim ve geri çekildim.
Üşüdüğümü fark ettim bir anda.
"Abi burası çok soğuk... üşürsün burada, çok üşürsün." Elimi mezara sürttüm. "Mezar da çok soğuk..." "Arabada battaniye vardı..." diye fısıldadım. Bir anda arabaya doğru koştum.
"Abim dur!" dedi Akay abim ama duymadım.
Arabanın bagajını hızla açtım, battaniyeyi kaptım. Bagajı kapatmadan geri döndüm, mezara doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
Mezara vardığımda nefesim kesikti.
"Çok soğuk... çok soğuk... üşüme..." dedim.
Battaniyeyi mezarın üzerine bıraktım.
"Abi... sen hep benim üstümü örterdin... ben uyurken battaniyeyi tekmeleyip hastalanmayayım diye üstümü kapatırdın..." Sesim titredi.
"Sende üşüme abi... sende hastalanma..."
Akay abime baktım. Ağlıyordu... yanımdaydı, sessizce ağlıyordu.
Ellerimi tuttu.
"Abim... yapma..." dedi ve bana sımsıkı sarıldı.
Bir an geri çekildi, yüzüme baktı.
"Bana bak abim... Azad abimiz öldü... ölüler üşümez... ölüler konuşmaz... ölüler geri gelemez..." Bir an hiçbir şey duymadım.
Sanki sesler uzaktan geliyordu.
Gözlerim mezara kaydı. Battaniyeye... toprağa...
Sonra içimde bir şey yavaşça çöktü.
Nefesim ağırlaştı. Dizlerimin gücü gitti.
"Hayır..." dedim kısık bir sesle. "Hayır..."
Ama sesim bile bana ait değildi artık.
Bir adım geri çekildim... sonra bir adım daha.
Sanki mezardan değil... gerçeğin kendisinden uzaklaşıyordum. Ve o an... abimin ölümünü ilk kez kabullendim. İçimde direnen her şey sustu.
İnkâr ettiğim ne varsa bir anda çekilip gitti.
Geriye sadece... boşluk kaldı.
Akay abim ellerimi tuttu.
"Hadi gidelim... evimize gidelim abim. Annemler de bizi bekliyorlar. Onlar da çok üzgün... onlara sarılırsan belki biraz daha iyi gelir," dedi.
Kafamı "tamam" der gibi yavaşça salladım. Sonra tekrar mezarın yanına eğildim.
"Abim... ben gidiyorum. Yarın yine geleceğim..."
Battaniyeyi hafifçe kaldırdım.
Toprağa dudaklarımı bastırdım... kısa, titrek bir öpücük bıraktım. Elimle mezarın toprağını okşadım. Sanki hâlâ oradaymış gibi... sanki dokununca geri gelecekmiş gibi. Battaniyeyi yeniden düzelttim. Gözyaşlarım durmadı. Daha da arttı. Hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu.
Elim mezar taşına gitti. "Azad Dolunay" yazısının üzerinden parmaklarımı gezdirdim.
Azad abimin mezarı...
Sanki o an içimde kalan son güç de onunla birlikte toprağa karışıyordu.
Abim elimden tutarak kaldırdı beni.
Mezarlığın içinden ağır ağır çıkmaya başladık. Akay abim yanımdaydı, kolumdan sıkıca tutuyordu. Ben yürüyordum... ama sanki bedenim değil de sadece gölgem gidiyordu.
Her birkaç adımda bir durup arkama baktım.
Mezar hâlâ oradaydı. Battaniye, toprak, isim...
Sanki birazdan geri çağıracakmış gibi.
Bir adım daha attım... yine döndüm.
Akay abim sessizce kolumu daha sıkı kavradı.
"Tamam abim... bak yarın yine gelicez, yarın ben getiricem seni," dedi alçak sesle. Sesindeki titreme bile gizlenemiyordu. Ben tekrar baktım arkama. Sanki gidersem onu gerçekten bırakacakmışım gibi... Sanki o an geride kalan sadece bir mezar değil, hayatımın kendisiydi.
Akay abim beni yavaşça yönlendirdi.
"Bakma artık... gel," dedi.
Ve ben... son bir kez daha döndüm.
Sonra adımlarım ağırlaştı ama geri dönmedim.
Arkama bakmadım...
***
Abimin cenazesinin üzerinden bir hafta geçmişti... koca bir hafta.
Bu süre boyunca akrabalarımız sürekli gelip gitti. Ev hiç boş kalmadı; hatta şu an bile yakın akrabalarımız vardı. Annem, babam ve abilerim... hep birlikte, aynı acının içinde, birbirimize tutunarak ayakta durmaya çalışıyorduk.
Ben de biraz nefes almak için evden çıkmış, denizin kenarına gelmiştim. Ama aklım hâlâ evdeydi. Annemin sessizliği, babamın derin iç çekişleri... hepsi kulaklarımda yankılanıyordu.
Bu bir hafta boyunca ağlamaktan başka bir şey yapmamıştım. Ne zaman dağılsam, biri sessizce yanımda beliriyordu. Bir bakış, bir dokunuş... toparlanmam için yetiyordu.
Sonat, Hülya Hanım ve Ertan Bey her gün aradı, çoğu zaman da uğradılar. Fazla kalmadan, sessizce destek olup gittiler.
Karan ve Asaf birkaç kez mesaj attı. Zuhal de yazdı... Ama o gün söylediklerinden sonra, bir "iyi misin?" mesajı hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Cevap vermemeyi seçmiştim.
"Birtanem..."
Duyduğum sesin sahibini hemen tanıdım. Başımı hafifçe çevirdim. Göksü yanıma oturdu; benimle birlikte denizin kenarına çömeldi.
"İyi misin diye sormayacağım," dedi, sesi her zamanki gibi sakindi. "Cevabını zaten biliyorum."
Bakışlarımdan ne demek istediğimi anlamış olacak ki hafifçe gülümsedi.
"Beni nasıl buldun?" diye sordum.
"Önce evinize uğradım ama seni bulamayınca buraya kadar geldim. Altan abin söyledi... deniz kenarına gelmişsin, ben de gelmek istedim."
Gülümsedim. Her zamanki gibi neşeli bir hâli vardı. "Senin bu takipçi yanını hiç fark etmemiştim," dedim. "Eh, bazen görev aşkı ağır basıyor," dedi ve göz kırptı.
Göksü... dedektif olmak istiyordu. Hayali buydu.
Kafamı Göksü'nün omzuna yasladım.
"Dertleşmek ister misin, kardeşim?" dedi. Göksü, bir dosttan çok daha fazlasıydı; yanında kendimi güvende hissediyor, kelimelere dökemediğim ağırlıkları bırakabileceğim bir yer buluyordum.
Derin bir nefes aldım. Denizin hafif dalgalarıyla karışan sessizlik, az da olsa içimi sakinleştiriyordu.
"Biraz yorgunum..." dedim kısık bir sesle.
"Kafamın içinde bir sürü ses var..." Gözlerimi kapattım. "En çok da Zuhal'in sesi çıkmıyor aklımdan..." Ve yine... o ses.
"Abini bile koruyamayacak kadar yetersizsin sen."
Sesi alçak... soğuk... İçime işleyen bir ağırlık gibi.
"Ne işe yararsın ki?" Nefesim takıldı.
Bir anlık sessizlik... Sonra o son cümle...
"Geberseydin keşke... Alev Dolunay."
İsmimi bastırışı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Gözlerimi açtım.
Deniz hâlâ aynıydı... Ama ben değildim.
"Ablan falan demeyeceğim... öldürücem onu! bu nasıl ablalık ya?" dedi, sesi bir anda sertleşti.
"İnsan kardeşine bunu söyler mi? Sen ne yaptın ki ona?" Başını iki yana salladı, hâlâ sinirliydi.
"İlk anlattığında da sinirlenmiştim... şimdi yine aynıyım. Beni bile sinirlendirdi düşün."
Bir an durdu, sesi yumuşadı. Bana biraz daha yaklaştı. "Bana bak..." dedi, gözlerimin içine bakarak. "Sakın kendini suçlama. Sakın."
Elimi hafifçe sıktı.
"Hiçbir şey senin suçun değildi... yapabileceğin bir şey yoktu."
"Abimi kurtarabilirdim..." diye fısıldadım.
Sesim neredeyse çıkmıyordu.
Sanki kelimeler boğazıma takılıp kalmıştı.
"Bir şey yapabilirdim... yapmalıydım..."
Göksü bana sarıldı. Sıkıca. "Birini kurtaramamak... onu öldürmek değildir," dedi.
Kısa bir an durdu, ardından sesi daha netleşti:
"O an yapabileceğin hiçbir şey yoktu. Abinin önüne geçseydin... ilk kurşun sana gelirdi. Sonra yine abine sıkarlardı." Sesi derinleşti.
"Tek fark... abin, senin vurulduğunu izlemek zorunda kalırdı. Bu da ona daha büyük bir acı yaşatırdı." Sustum. Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu.
Bir haftadır her gün abimin mezarına gidiyordum...
Bugün de yine erkenden yanındaydım.
Toprak hâlâ yeniydi... sanki biraz eşelesem, ona yeniden ulaşacakmışım gibi.
Abimi... doğum günümde gömmüşlerdi.
Doğum günlerimi çok severdim...
Şimdi o günün adını bile anmak istemiyordum.
İnsan bir zamanlar sevdiği bir günden nefret edebilir mi?
Ben ediyordum.
Artık doğum günüm... sadece onu kaybettiğim günü hatırlatıyordu.
Karnımdaki ağrı bir anda şiddetlendi. Derin bir nefes aldım. Abimin gidişiyle hayatım altüst olmuştu... bir de üstüne regl olmuştum. Zaten regl dönemlerim hep sancılı geçerdi... ama bugün daha ağır geçiyordu. Yüzüm acıyla gerildi.
"İyi misin, ne oldu?" dedi Göksü, endişeyle.
"Regl sancısı... önemli değil," dedim.
"Gel, artık eve gidelim. Dinlenirsin," dedi Göksü ve ayağa kalktı. Ben de kalktım.
"Tamam," dedim. Göksü koluma girdi, birlikte eve doğru yürümeye başladık.
Tam tekrar Zuhal'e söylenmeye başlamıştı ki, önümüzde bir araba durdu. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Arabadan inen kişinin Sonat olduğunu görünce yüzüm gevşedi.
"Merhaba..." dedi.
Yanıma geldi, hiç düşünmeden beni kendine çekip sarıldı. "İyi misin, minik serçem?" diye mırıldandı.
Göksü'nün meraklı bakışlarını fark edince,
"Sana bahsettiğim... Sonat Öztürk abim," dedim.
Sonat hafifçe geri çekildi.
"Abim mi dedin?" dedi, sesi heyecanla doluydu.
"Abimsin ya..." dedim. Sonat hafifçe gülümsedi.
"Tabii abinim... ben senin abinim," dedi, küçük bir çocuk gibi sevinçle baktı.
Göksü'yü gösterdim.
"Sonat, bu da Göksü... en yakın arkadaşım," dedim.
Sesim hâlâ tam toparlanmış değildi; içimdeki ağırlık konuşmama bile yansıyordu.
"Hani abindim ben?" dedi Sonat. "Sonat ne ya... abi desene."
"Zamanı gelince... belki abi derim," dedim.
Sonat hafifçe başını salladı.
"Ona da razıyım," dedi ve Göksü'ye döndü.
Göksü'yü süzdü; bakışları bir an üzerinde kaldı. Mavi gözlerinde kısa bir duraksama oldu, ardından yutkundu. Göksü de onu aynı dikkatle izliyordu. Bakışları Sonat'ın omuzlarında gezindi, sonra yavaşça yüzüne çıktı... İkisi de konuşmadı.
Ama aralarındaki sessizlik, konuşulmamış bir gerilimi taşıyordu.
"Ne zamana kadar bakışacaksınız ya?" dedim, sesim hâlâ yorgundu ama hafif alaycıydı.
"İlk görüşte aşk falan mı?"
Göksü beni cimcikledi.
"Saçmalama, Aleviko..." dedi, biraz utanmış olmalıydı ki hemen yanakları kızarmıştı.
"Aleviko..." diye tekrar etti Sonat, hafifçe gülümseyerek.
Sanki isme takılmış gibi kısa bir an durdu, sonra bakışları yumuşadı.
"Komikmiş," dedi; alay eder gibi değil, daha çok kendi kendine eğlenir gibiydi.
Göksü de gülümsedi, bakışlarını kaçırdı.
Sonat gözlerini benden ayırıp Göksü'ye kısa bir bakış attı, sonra yeniden bana döndü.
"Bence de saçmalama, Aleviko," dedi ve yanağımı sıktı.
"Oy tatlı kardeşim benim..." diye ekleyip iki yanağımı birden sevdi.
Ben şaka yapmıştım... olabilir miydi?
Gerçekten... aşık mı olmuşlardı?
Bakışlarım Göksü'ye, sonra Sonat'a kaydı.
İkisi yan yana durunca bile bir an garip bir uyum hissettim.
Kafamda istemsizce küçük bir ihtimal belirdi...
Ben başımı hafifçe eğdim.
"Yok ya..." diye fısıldadım kendi kendime.
Ama içim ikna olmamıştı.
Kafamdan o düşünceyi sildim. Umursamadım.
"Benim karnım çok ağırıyor... hadi artık eve gidelim," dedim. "Noldu karnına abim, hastaneye gidelim mi?" dedi Sonat, endişeyle.
"Önemsiz... regl sancısı," dedim.
"Tamam, hadi binin arabaya. Ben de daha sonra bir ilaç alırım sana minik serçem," dedi Sonat.
Kafamı "tamam" anlamında salladım.
Göksü hafifçe gülümsedi.
"Görüşürüz kanka, ben artık gideyim. İyi akşamlar Sonat," dedi. Sonat hemen araya girdi.
"Hadi bin, seni de bırakalım evine."
Göksü başını iki yana salladı.
"Yok, hiç gerek yok." Ben kaşlarımı çattım. "Bin işte," dedim. Arka koltuğa geçtim. Göksü ve Sonat öndeydi, kendi aralarında konuşuyorlardı.
Ben camdan dışarı baktım... ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum.
Telefonumu açtım.
Ekranda Azad abimle olan fotoğrafımız vardı.
Boynuna sarılmış, yanağını öptüğüm bir fotoğraf... Altı gün önceydi. Onun yüzünü bir daha göremeyeceğimi ilk kez o zaman anlamıştım. O yüzden bu fotoğrafı ekran fotoğrafı yapmıştım. Canlı olmasa da... her gün yüzünü görebilmek için. Yüreğim sızladı... Abimi bir daha canlı göremeyecektim. Onun saçlarını bir daha karıştıramayacak... ona sarılamayacaktım. Sesini duyamayacaktı... "abim" diye seslendiğimde dönüp bana bakmayacaktı. Bir an gözlerimi kapattım. Eskiden saçlarını karıştırırdım, "bozma ya" derdi ama yine de izin verirdi.
Şimdi... ne ben onun saçlarına dokunabilecektim... ne o bana kızabilecekti.
Her şey bir anda durmuş gibiydi.
Ve ben... o durmuş anın içinde kalmıştım.
Abimi benden alan... onu öldüren o şerefsiz...
İçimde bir yerde, susmayan bir şey vardı.
Sakinleşmiyordu. Geçmiyordu.
Onu bulursam... ne yapacağımı ben bile bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey...
içimdeki bu öfkenin bir gün mutlaka bir yere varacağıydı.
Göksü'ye baktığımda Sonat'la konuşuyordu.
Gülümsüyordu... rahat, doğal... sanki hiçbir şey yokmuş gibi. Ama benim içimde bir şey huzursuzlandı. Bakışlarımı kaçırdım... sonra yine onlara döndüm. İkisi yan yana fazla uyumlu duruyordu. Ve bu... içimi daha da sıktı.
Onların arasında bir şey olmasını istemiyordum.
İkisiyle de bir derdim yoktu ama... Berat vardı.
Berat... benim en yakın erkek arkadaşımdı.
Ve Göksü'ye senelerdir âşıktı.
Çocukluğundan beri... hiç vazgeçmeden.
Onları böyle görseydi... o bakışı, o gülüşü...
Dayanamazdı. İçimde ağır bir şey oturdu.
Sanki ortada henüz olmayan bir şey bile birini incitecekmiş gibiydi.
Ve ben...
bunun olmasına izin vermek istemiyordum.
Göksü de benim yıllardır arkadaşım, kardeşim gibiydi. Berat üzülmesin diye...
Göksü'nün elinden mutluluğunu alamazdım.
Ama Berat'ı da öylece bırakmazdım.
Onu o hâlde izlemek... içime sinmezdi.
Bir şekilde yanında olurdum.
Düştüğü yerden kaldıramazdım belki...
ama o kalkana kadar yanında ben de otururdum.
O benim erkek kardeşimdi.
Arkadaştan fazlasıydı.
Belki...
acısını azaltamazdım ama...
Onu o acıyla tek başına bırakmazdım.
Araba durduğunda bakışlarımı Göksü'den kopardım.
Camdan dışarı baktım... göksünün evinin önündeydik ev arkadaşları ile aynı evde oturuyordu beş kız birlikte yaşıyorlardı.
"Çok teşekkür ederim iyi akşamlar." Dedi Göksü sonat'a bakarak
"Rica ederim iyi akşamlar." Dedi Sonat
"Ya Alev... ben Kainat abla'ya ve Demir abi'ye de uğramak istedim aslında," dedi Göksü. "Konuşmak isterdim ama... üzgünlerdir şimdi, bir de onları meşgul etmeyeyim. Sen bana haber verirsin nasıl olduklarını."
"Tamam, haber ederim," dedim ve burukça gülümsedim. Oda gülümsedi.
"Yarın görüşürüz, Alevikom," dedi.
"Görüşürüz, birtanem" dedim. Göksü elini kapı koluna götürdü açmadan önce Gözleri sonat'a kaydı Sonat'la göz göze geldiler. Kısa bir an...
Hiçbir şey söylemeden sadece gülümsediler.
Göksu kapıyı açıp yavaşça indi.
"Tekrardan teşekkürler," dedi. Sonat başını salladı. "Rica ederim." Dedi tebessümle Kapı kapandı. Göksu evine doğru yürüdü. Son kez dönüp bana el salladı. Ben de karşılık verdim. Ardından apartmana girdi.
Bakışlarımı hemen Sonat'a çevirdim. Koluna hafifçe vurdum. "Göksu'yu sevdin mi sen?" dedim.
Gözlerim ondan kaçmadı... ama aklım başka yerdeydi. Mutlu olurlarsa güzel olurdu. Bunu istiyordum. Ama... "Yani... tatlı kız," dedi Sonat.
Kısa bir an sustum. Basit bir cümleydi... ama içimde küçük bir ağırlık bıraktı. "Tatlı kız ha..." diye mırıldandım.
"Niye sordun bakayım, minik serçe?" dedi, dikiz aynasından bana bakarak.
"Önemli değil... öylesine," dedim.
Yolun geri kalanında pek konuşmadık.
Sonat arada bir karnımın ağrısını sordu sadece.
Eve vardığımızda arabayı park etti.
Kapıyı açmak için hamle yaptım. O an Sonat da indi. Kapımı açtı. "Buyurun, minik serçe hazretleri." Hafifçe gülümsedim. "Sağ ol." Dedim.
Arabadan indim. O da arabayı kilitleyip yanıma geldi.
Anahtarı cebimden çıkarıp kapıya yöneldim.
Sonat arkamdaydı. Bir şey söylemedi... sadece yanımdaydı. Anahtarı kilide taktım.
Kısa bir an durdum. Sonra çevirdim.
İçeri adım attığımda ev kalabalıktı... ama bir o kadar da sessizdi.
Fısıltılar, bastırılmış ağlamalar, yarım kalmış cümleler... havada asılıydı. Başımı eğdim.
Bu ev artık aynı ev değildi. Her köşesinde eksik bir şey vardı. Ve o eksiklik... her adımda biraz daha hissediliyordu. Kuzenlerim hemen yanıma geldi.
"İyi misin?" dedi Seren.
Başımı evet anlamında salladım. Yalandı.
"Bir şeyler ye," dedi Atakan. "Bir haftada eridin."
Sözleriyle birlikte bakışlarım istemsizce vücüdüma kaydı. Haklıydı... zayıflamıştım.
"Abim, hoş geldin," dedi Altan abim.
Hiç düşünmeden yanıma geldi, beni kendine çekip sıkıca sarıldı.
"Hoş buldum abi," dedim, kısık bir sesle ve sarılışına karşılık verdim. Elini sırtımda hafifçe gezdirdi... Yavaşça geri çekildi, alnıma kısa bir öpücük kondurdu. "Sonat, sen de hoş geldin." dedi Altan abim. "Hoşbuldum." Dedi Sonat.
Sonra yeniden bana döndü bakışları.
"Hadi bakalım... dün de hiçbir şey yemedin. Hemen masaya geç ve güzelce yemeğini ye küçük hanım." Burnumu hafifçe sıktı.
"Abi... karnım çok ağrıyor. Yemek yemesem olur mu?" dedim.
"Olmaz abicim... ama istersen odana geç, uzan dinlen. Ben senin yemeğini odana getiririm, olur mu?" dedi. Sesindeki sadece bana gösterdiği o yumuşaklık... içime garip bir huzur verdi. "Şu an gerçekten tokum... acıkınca kendim bir şeyler atıştırırım," dedim. "Abicim, dün de aynı şeyi söyledin ve hiçbir şey yemedin," dedi. "O yüzden tartışmaya gerek yok. Hemen odana geç, küçük hanım."
Tartışmak zaman kaybı dışında birşey değildi abim eninde sonunda o yemeği yedirecekti bana
"Peki... tamam, ben odama gidiyorum abi," dedim ve yanağına kısa bir öpücük kondurdum.
Abim gülümseyerek mutfağa doğru yürüdü.
Ama o gülümseme... mutluluktan değildi.
Daha çok alışkanlık gibi, içini saklayan bir perde gibiydi.
Sonat'a döndüm. "Sen de gel odama."
Sonat cevap veremeden
"Bizi çağırmıyor musun ya?" dedi Seren. Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
"Çağırmama gerek yok ki... siz zaten gelirsiniz."
"Minik serçem... ben gideyim artık. Rahatsızlık vermek istemem... sadece seni görmek istemiştim, ama yarın yine geleceğim." dedi Sonat.
Sonat son günlerde hep böyleydi.
Her gün uğruyor... sadece on dakika yanımda kalıyor, sonra sessizce gidiyordu. Onun dışında sürekli arıyordu. Ama farkındaydım... benden çekiniyordu. Yanımda olmak istiyordu... ama sınırımı aşmaktan korkuyordu. Sanki bir adım daha yaklaşsa... beni kaybedecekmiş gibi davranıyordu. Özellikle de ben böyle bir haldeyken... daha da dikkatli davranıyordu.
Ve bu... içimi daha çok acıtıyordu.
Çünkü artık kimsenin kolayca yaklaşamayacağı kadar yorgun ve tükenmiş görünüyordum.
Göz altlarım koyulaşmış, saçlarım dağılmıştı.
Gözlerim... ağlamaktan şişmişti. Zayıflamıştım.
Dışarıdan bakıldığında... ben artık eski Alev değildim. Abimin ölümü beni derinden sarsmıştı.
Geçen bu bir hafta... beni içten içe tüketmişti.
Bakışlarım Sonat'ın dudaklarındaki derin gülümsemeye takıldı. Ne zaman bana baksa dudaklarında derin bir tebessüm beliriyordu.
Bakışlarım Sonat'ın dudaklarındaki derin gülümsemeye takıldı.
Ne zaman bana baksa dudaklarında derin bir tebessüm beliriyordu. Sonat benim abimdi... Kan bağıyla. Ama yıllarca birbirimizden uzakta kalmıştık. Yine de... o aradaki mesafeyi kapatmak için çabalıyordu. Beni sevdiği... her halinden belliydi.
Bir adım yaklaştım. Bir an duraksadım... sonra düşünmeden ona sarıldım. Kollarım ona ulaştığında içimde bir şey çözüldü. Sonat bir an donup kaldı. Bunu beklemiyordu.
Ama hemen ardından...
elleri sırtıma geldi, beni kendine çekti.
Daha sıkı sarıldı. Sanki yılların açığını kapatır gibi. Bu... benim ona ilk sarılışımdı. O bana defalarca sarılmıştı. Ama ben... ilk kez ona sarılmıştım. Ve o an... Yıllardır eksik olan bir şey... sessizce yerine oturdu.
Yavaşça geri çekildim.
Sarılışın sıcaklığı hâlâ üzerimdeydi.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra fazla uzatmadım. "Görüşürüz." demekle yetindim. Sesim sakindi ama içim karışıktı.
Sonat bana baktı.
Yüzünde o tanıdık gülümseme vardı.
Ama bu sefer daha belirgindi. Sanki küçük bir şey onun için çok büyük olmuştu. Gözlerinin içi bile gülüyordu. Dünyanın en mutlu insanı gibi görünüyordu.
"Görüşürüz abim..." dedi.
Sesinde hafif bir çekingenlik vardı.
Kısa ama anlamlı bir andı. Benim için küçük, onun için büyüktü. Gözlerinin içi gülüyordu. Mutluluğu saklamıyordu. Hiç oyalanmadı. O gülümsemeyle kapıya yöneldi. Evden çıkarken hâlâ gülüyordu. Öyle dalgın, öyle saf bir şekilde... Şapşal şapşal gülümsüyordu.
Seren kolumu dürttü.
"Bir sarıldın diye sevinçten bayılacaktı neredeyse... şapşal," dedi alaycı bir gülümsemeyle. "Diğer iki abine hâlâ ısınamadım da..." dedi Atakan, bana doğru eğilip fısıldar gibi. "Bu var ya... bu bayağı iyi çıktı. Gizli favorim olabilir." Serenin yüzünü buruşturduğunu gördüm. "Yaşından başından utan... dedikoducu teyzeler gibi," dedi. Bu bir haftada onları hiç tartışırken görmemiştim. Abim... herkes için o kadar değerliydi ki, yokluğu hepimizi aynı yerden kırmıştı.
Kimse iyi değildi.
Sadece biz değil... akrabalarımız da.
Atakan sürekli beni güldürmeye çalışıyordu. Ama geçen gün mutfakta tek başına sessizce ağladığını görmüştüm. Diğerleri de farklı değildi.
Hepsi güçlü görünüyordu... benim için.
Kendi acılarını erteleyip bana tutunuyorlardı.
Bu yüzden evde fazla durmamaya çalışıyordum.
Benim yanımda dik durmak zorunda kalmasınlar diye. Çünkü aslında... onların da yas tutmaya ihtiyacı vardı. Ben ise günün bir kısmını abimin mezarında geçiriyordum. Kalanında... deniz kenarında. Sessizliğin içinde, biraz daha eksilerek.
"Ne oldu yine daldın kuzen?" dedi Seren, sesi bu kez daha yumuşaktı ama içi doluydu. "Kendine gelmen gerekiyor artık. Azad abinin ölümü hepimizi sarstı ama sen kendini tamamen bırakmış durumdasın."
"Şimdi sırası mı bunun?" diye araya girdi Atakan. "Görmüyor musun halini?" "Tam da sırası!" dedi Seren, sertçe. Sonra gözlerini bana dikti. "Alev, ne doğru düzgün yemek yiyorsun ne uyuyorsun. Her gün mezardasın. Bu bir haftada kaç kere bayıldın, farkında mısın sen?" Saçlarımı kulağımın arkasına attım. "Seren, iyiyim ben," dedim.
"Hayır, değilsin!" dedi hiç duraksamadan. "Kendine bak bir! Lisedesin sen, kaç gündür okula gitmiyorsun. Sınav olmuş, sen ortada yoksun. Yıllardır çalıştığın her şeyi bir haftada çöpe atıyorsun!" Bir adım yaklaştı. "Senin bir hayalin vardı, Alev. Unuttun mu? Avukat olacaktın sen. 'Abim gibi olacağım' diyordun. Şimdi ne yapıyorsun? Kendini bitiriyorsun!"
Sustuğumda daha da sertleşti sesi. "Abin bunu mu isterdi sanıyorsun?"
"Abim... abim ne isterdi bilmiyorum," dedim, sesim titreyerek. "Ama ben onun ölmesini istememiştim... yine de oldu." "Ben bir anneme bakıp odama geçeceğim... iyi geceler," dedim. Cevap vermelerini beklemeden arkamı döndüm. Arkada Seren'le Atakan'ın tartışan sesleri yükseliyordu.
Gözlerim doluydu, gördüğüm her şey yavaşça bulanıklaştı. Annem ve babam salonda olmalıydı. Hızla içeri girdim. Annem salondaydı. Gözleri kızarmıştı... oysa eskiden hep parlayan, siyah zeytin gibi canlı bakardı. Hiç eksilmeyen tebessümü şimdi yoktu; yüzü perişan, çökmüş bir hâle bürünmüştü. Parlak siyah saçlarına birkaç ak tel düşmüştü. Azdı ama oradaydı... sanki acının sessiz izi gibi.
Bir anne... evladını kaybetmiş bir anne.
Acısı kalbine sığmayan bir anne... Beni görünce, tüm yıkılmışlığına rağmen gülümsemeye çalıştı.
"Annem... iyi misin?" dedim. Bir adım attım.
"İyiyim annem... iyiyim meleğim benim, gel yanıma... özledim seni," dedi. Kollarını açtı.
Dayanamayıp ona doğru yürüdüm. Sarıldığım an, annem beni öyle sıkı tuttu ki... sanki bırakırsa bir daha geri gelmeyecekmişim gibi. "Gel... gel annem," dedi titreyen bir sesle. Saçlarımı okşuyordu ama elleri bile yorulmuş gibiydi.
Salon kalabalık ama sessizdi.
Köşede dayım başını eğmiş, gözlerini saklıyordu.
Teyzem elini ağzına götürmüş, sessizce
ağlıyordu. Amcam ise duvara dayanmış, bakışlarını sabitlemişti ama aslında hiçbir şeye bakmıyordu. Kimse konuşmuyordu. Konuşmaya gücü olan bile yoktu. Annem beni bırakmıyordu.
Ben de ayrılmak istemiyordum.
Çünkü o sarılma... kelimelere sığmayan bir eksikliği bir süreliğine de olsa susturuyordu.
"Dayısının gülü, yemeğini yedin mi sen?" dedi dayım. Sesinde şefkat vardı ama altında belli belirsiz bir kızgınlık da saklıydı; sanki sadece aç kalmama değil, kendime iyi bakmamama da içten içe içerliyordu. "Sabahtan beri bir şey yemedi, 'aç değilim' deyip duruyor bu küçük hanım," dedi yengem.
Sözleri sitem gibiydi ama bakışları yumuşaktı; hiçbiri o cıvıl cıvıl, neşeyle ortalığı dolduran Alev'i böyle solgun ve yıpranmış görmeye alışkın değildi. "O ne demek yiğenim? Sen büyüme çağındasın, yemek yemezsen beynin de çalışmaz," dedi amcam. Sözleri sert değildi ama bakışı ciddiydi; masadaki sessizliği biraz daha ağırlaştırdı.
"Tamam, endişelenmeyin... az sonra yerim," dedim.
Tam o an salona babam girdi.
Bakışları önce herkesi taradı, sonra direkt bana kilitlendi.
"Babam..." dedim.
"Güzel kızım..." dedi babam.
Sesi yıpranmıştı; sanki kelimeler bile boğazından zor çıkıyordu.
Ayağa kalkıp babamın yanına gittim ve ona sarıldım. Babam bir an sıkıca tuttu, sonra daha da sessizleşti. Tam o sırada babamın arkasından Altan ve Akay abilerim göründü.
Yanımıza geçip saçlarımı okşadı Akay abim.
Babam, onuları da kollarının arasına aldı.
"Kollarımda tek eksik... diğer evladım Azad'ım..." dedi babam.
Sesi çatladı; bir insanın evladını kaybettiğinde taşıyamayacağı o boşluk, kelimelerinin arasına sığmayan bir ağırlık gibi salona yayıldı.
Abimin yokluğu salonun içine çöktü.
Sanki hava bile ağırlaştı; kimse konuşamadı, kimse nefesini rahat alamadı.
Hepimizi sessizce boğan şey, onun artık burada olmamasıydı. Gözlerim yeniden dolunca yavaşça geri çekildim. "Ben odama gideyim... hepinize iyi geceler." "İyi geceler kızım," dedi babam.
Hızlı adımlarla odama yöneldim. Koridordan geçerken Seren'le Atakan'ı hâlâ tartışırken gördüm... ama durmadım, bakmadım bile. Merdivenlere yöneldim. Adımlarım ağırdı; her basamakta içimdeki yük biraz daha belirginleşiyordu. Yukarı çıktım. Kapımın önünde durdum. Elimi kapı koluna koyup kısa bir an bekledim. Sonra çevirip içeri girdim. Elimi uzatıp ışığı açtım.
Odam bir anda aydınlandı... ama içimdeki karanlık aynı kaldı. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. Gözlerimi kapattım. Ve o sessizlikte... her şey yeniden üzerime çöktü.
Kapının aniden açılmasıyla birlikte sertçe koluma çarptı. Canım yandı, istemsizce irkildim.
Refleksle kolumu tuttum, acının sıcaklığı hızla yayılırken arkamı döndüm. Kapının aniden açılmasıyla birlikte sertçe koluma çarptı.
İrkilip kolumu tuttum.
Gelen Akay abimdi. "İyi misin lan, abim?" dedi, bir adım daha yaklaşarak. "Bir kere şu kapıyı çalıp girsen zaten şaşarım," dedim, kolumu ovuşturarak. "Sen kapının dibinde ne yapıyordun acaba?" dedi Akay abi, kaşını hafif kaldırarak.
"Ne yapacağım, odama giriyordum," dedim hemen.
"E gir o zaman, niye kapıya yaslanmışsın?" diye üsteledi. Gözlerimi devirdim.
"Sen de azıcık dikkatli girsene bir kere," dedim.
"Dikkatli girsem ben olmazdım zaten," dedi Akay abi, omuz silkerek. "Kapıdan girerken bile sorun çıkarıyorsun."
"Sorun ben değilim, senin giriş stilin," dedim. "Benim giriş stilim var en azından," dedi, bakışlarını kısarak. "Evet var... kaos," diye mırıldandım. "Kaos değil, karakter," dedi Akay abi. "Karakter değil, bela," dedim.
"Abiye bela denmez," dedi Akay abi, kaşını kaldırarak. "Gayette derim," dedim hiç düşünmeden. "Yemek yedin mi sen?" dedi Akay abi, biraz daha yumuşak ama ısrarcı bir tonla.
"Sanane?" dedim hemen, kaşımı kaldırarak.
"Sanane değil, cevap," dedi. "Görünüyor zaten yemediğin." "Görünüyorsa sen bakma," dedim. "Ben bakarım," dedi. "Niye?" "Abi olduğum için," dedi net bir şekilde. Gözlerimi devirdim.
"Abilik çok müdahaleci bir şey olmuş senin sözlüğünde," dedim. "Sen de çok aç birine benziyorsun benim sözlüğümde," dedi.
"Aç değilim," dedim. "Bir haftadır yemek yemiyorsun, nasıl aç olmayabilirsin?" dedi Akay abi, kaşlarını çatarak.
"Ben senin gibi obur değilim," dedim. "Sen?" dedi Akay abi hemen. "Kızım sabah akşam yemek yiyen... pardon makarna bağımlısı olan sen değil miydin?" "Abi çıkar mısın ya?" dedim, gözlerimi devrilerek. "O gözleri devire devire bir gün gerçekten şaşı kalacaksın," dedi Akay abi, kaşını kaldırarak. "Abi çık dedim!" dedim, kaşımı hafif çatıp. Akay abim kapının yanında durdu, hiç acele etmedi. "Çıkıyorum zaten," dedi sakin bir şekilde. "Bir bağırma hemen." "Bağırmıyorum, emir veriyorum," dedim. "Emir mi?" dedi kaşını kaldırarak. "Evde generalliğe mi başladık?" Gözlerimi devirdim. "Başladık sayılır."
"Tamam general," dedi kapıya doğru dönerken. "Çıkıyorum. Ama önce kardeşime bir sarılmak istiyorum... izin var mı?"
"Galiba... var," dedim, istemsizce yumuşayıp.
Bir adım attım ve Akay abime sarıldım.
O da hemen karşılık verdi, hiç kaçınmadan, sanki bekliyormuş gibi. "Alev..." dedi Akay abi, sesi iyice kısılmıştı. Şaka yoktu artık. Sertlik de yoktu. Sadece çaresizlik vardı. "Azad abim seni bu hâlde görseydi... inan kahrolurdu." Bir an sustu, yutkundu. "Ben de kahroluyorum. Minik kardeşimin göz göre göre erimesine dayanamıyorum artık."
Kapı yavaşça aralandı. "Canlarım benim..." Altan abimin sesiyle hafifçe geri çekildim. Akay abimin eli hâlâ omzumdaydı. Altan abi tepsiyi makyaj masama bıraktı, yanımıza geldi. Önce alnımdan öptü, sonra Akay abimin başına kısa bir öpücük kondurdu. Bir elini saçlarıma, diğerini Akay abimin ensesine koyup bizi kendine çekti. "Yarın okul çıkışı benle Akay gelir alırız seni," dedi, gözlerimin içine bakarak.
"Sonra da Azad'ın mezarına gideriz... birlikte."
"Abimin mezarına gidelim..." dedim, gözlerimi kaçırarak.
"ama... ben okula gitmesem olmaz mı?"
"Olmaz abim..." dedi Altan abi, sesi sakindi ama tartışmaya kapalıydı. "Kaç gündür gitmiyorsun. Yarın okula gitmen şart." Biraz daha yaklaşıp başımı hafifçe okşadı. "Azad'ın yokluğu acıtıyor, biliyorum ama..." dedi, kısa bir an durup nefes aldı. "Senin hayatın da durmayacak. O da bunu isterdi." Elini saçlarımda gezdirdi. "Biz varız. Çıkışta alırız seni... beraber gideriz." Başımı yavaşça salladım. Tamam der gibi... konuşmadan. "İyi o zaman... şimdi yemeğini yeme zamanı," dedi, makyaj masama bıraktığı tepsiyi işaret ederek. "Teşekkür ederim abi," dedim, küçük bir gülümsemeyle.
"Afiyet olsun güzelim," dedi.
"Hadi iyi geceler size, ben odama çıkıyorum," dedi Akay abi. Kapıya yöneldi, çıkarken omzuma hafifçe dokundu. "İyi geceler abim," dedi Altan abi. "İyi geceler," dedim ben de. "Yemeğini yemeyi unutma, yoksa sabaha kadar mum gibi erimiş bulacağım seni," diye takıldı Akay abi kapıdan çıkmadan önce. "Abartma," dedim hemen. "Abartmıyorum, gerçek bu," dedi. "Yeter artık git," dedim kaşımı çatarak. "Yiyeceğim de bari," dedi. "Yiyicem," dedim, gözlerimi devirdim. "Yarın kontrol edeceğim," deyip çıktı. Kapı arkasından kapandı.
"Gıcık..." diye mırıldandım. "Bakıyorum da kavgalarınız son gaz devam ediyor," dedi Altan abi, hafifçe başını sallayarak. "Bir an bile sakin duramıyorsunuz." "Biz kavga etmiyoruz ki, normal konuşuyoruz," dedim hemen, kaşımı kaldırarak. "Tabii canım, ne kavga etmesi?" dedi Altan abi alayla. "Ben de annemlerin yanına geçiyorum güzelim. Sen yemeğini ye, erken uyu. Yarın okula gideceksin. Bir şey olursa ben aşağıdayım." "Tamam," dedim kısaca."İyi geceler," dedi. "İyi geceler," dedim ben de. Altan abi kapıya yöneldi, çıkmadan önce kısa bir an durdu, sanki içinden bir şey daha eklemek ister gibi. "Yemeğini bitir," dedi son kez. "Bitiririm," dedim. "Güzel," deyip gitti. Kapı kapanınca oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Bende yatağıma geçtim.
Bir süre öylece, hiçbir şeye odaklanmadan duvara baktım.
Işığın gölgeleri bile yerli yerinde duruyordu ama içimde hiçbir şey yerinde değildi. Telefonumu elime aldım. Birkaç mesaj gelmişti, tek tek baktım. En son "Ata" yazmıştı.
Bir an durdum. İçimdeki şey eskisi gibi değildi... ama tamamen de yok olmamıştı. İki yıl öyle birden silinip gidecek bir şey değildi zaten. Ya da ben öyle sanıyordum.
Belki aşk bile değildi. Belki sadece büyüttüğüm, alışkanlığa dönüştürdüğüm bir histi. Ekrana bakarken fark ettim... onu düşünmek bile artık eskisi kadar hızlı çarpmıyordu içimi. Daha çok yoruyordu.
Mesaja girdim. "Alev, derdin ne?" Gözlerim ekranda bir saniye fazla kaldı "Alev, bir haftadır ortada yoksun." Telefonu sıkıca tuttum. "Ateş denen piç mi sana benimle konuşmayı yasaklıyor?" Nefesim sertleşti.
"O çocukla birlikte mi oldun yani?"İçimden bir şey koptu."Daha dün bana bir şeyler hissettiğini söylüyordun. Seni istemeyince hemen başka birine mi yapıştın?"Gözlerim doldu ama yazmadım. Birkaç saniye bekledim. "Alev sen her önüne gelene aşık mı oluyorsun?"Telefonu bir an masaya bıraktım, sonra geri aldım. "Rezilsin... ama asıl ne biliyor musun?" yazmıştı. "Ateş denen adam seni sevmiyor. Gerçekten sevmiyor." "Onun istediği tek şey var... her gün başka bir hayat, başka bir kadın." "Sonra üzülme diye söylüyorum... kendini bir şey sanıp ortada kalma."
Mesaja bakarken nefesim sıkıştı.Parmaklarım ekrana gitmedi bir süre. "Hadsizlik etme Ata Karabey. Ateş'i de kendine benzetme. O senin gibi değil," yazdım sonunda. "Ben de senin gibi değilim... her gün başkasını sevemem ben. Ateş de öyle." Parmağım ekranda bir an bekledi, sonra devam ettim: "Ne beni tanıyorsun ne onu. O yüzden bu konuşma burada bitsin." "Bir daha da bana yazma. Yoksa o çok korktuğun şeyi yaparım... bu mesajları abime gösteririm," yazdım. Bir an bekledim, sonra ekledim: "Bu iş uzamasın. Konu kapandı."
Mesajdan çıktım. Bir an ekranı kilitleyecektim ki yeni bildirim düştü. "Ateş Kandemir"
Mesajına girdim. "Nasılsın Su hanım?" Ata nasıl bu adama piç diyebiliyordu? "Kitap okumayı seviyorsun, kitap okuyarak kafanı dağıtmaya çalışıyorsun. Ben de sana birkaç kitap aldım... ne tarz seversin bilmiyorum ama birkaç roman ve yanında birkaç şey daha aldım. Yarın uygunsan getireyim sana, olur mu?" Bir süre ekrana baktım. Parmaklarım cevap yazmaya gitmedi.
Gülümsediğimi fark edince kaşlarım çatıldı. Sinirlenmiştim... çünkü bunu fark etmişti. Abimin cenazesinden sonra her gün yanıma gelmişti. Konuşmazdım çoğu zaman. Sadece kitap açardım, ağlamamak için sayfalara saklanırdım. Bunu bile görmüştü.
Kendi kendime mırıldandım. "Kızın Ata'ya olan öfkeni Ateş'ten niye çıkarıyorsun ya... masum masum kitap almış, sen de üstüne her şeyi bozuyorsun." Derin bir nefes alıp yazmaya başladım. "Kusura bakma, biraz sinirliydim. Teşekkür ederim kitaplar için. Yarın uygunsa yedi sekiz gibi gelebilirsin." Bir süre sonra cevap geldi. "Sorun değil Bana çok uygun tabi gelirim" Yutkundum. "Seni kim sinirlendirdi?" diye ekledi. "Önemli biri değil," yazdım kısaca. Bir süre sonra cevap düştü. "Yarın geldiğimde sadece kitap bırakmayacağım. Biraz da senin o 'önemsiz' dediğin şeyi dinleyeceğim." Ekrana baktım, nefesim hafif sıkıştı. "İyi geceler Su hanım." Bir an durdum. "İyi geceler Ateş 🤍" yazdım. "İyi geceler küçük hanım 🤍" yazdı.
Kendi kendime bir an gülümsedim.
"Ne yapıyorsun sen..." diye mırıldandım, telefon elimde kalmıştı. Bir haftanın sonunda ilk defa gülmüştüm... ve beni güldüren de Ateş olmuştu.
Yatağın kenarına oturup tepsiyi kendime çektim. Bu kez durmadım. Çatalı elime alıp yemeği yavaş ama düzenli şekilde yemeye başladım. İlk lokma ağır geldi, ama devam ettikçe garip bir şekilde toparladı beni. Tabak azaldıkça içimdeki o sıkışıklık da biraz geri çekiliyordu. Son lokmayı da bitirip çatalı tabağın kenarına bıraktım. Bir an öylece oturdum... sonra tepsiyi kendimden uzaklaştırdım.
Sonra yavaşça ayağa kalktım. Yatağımın hemen yanındaki çekmecelerden birini açtım. içinden eski bir fotoğraf albümü çıkardım. Bir an elimde tuttum. Tozlu değildi... ama sanki uzun zamandır dokunulmamıştı. Yatağa geri oturdum, dizlerimi kendime çektim. Albümü yavaşça açtım. İlk sayfa... Bir çocukluk fotoğrafı. Ben ve abilerim... On bir yaşlarımdaydım. Ortada ben, bir yanımda Azad abim, diğer yanımda Akay abim oturuyorduk. Arkada ise Altan abim ayakta, bizi kollarıyla sarmıştı. Bu günü hatırladım. Azad abimle "araba yarışı" yapmıştık. Oyuncağın düğmesine basıp kim daha hızlı bitirir diye. Ben kazanmıştım. Ama aslında... o kazanmıştı. Bana hep bilerek yenilirdi, sonra da "çok iyisin" der gibi bakardı. Ben de inanırdım. Albüm elimde biraz daha ağırlaştı. O an boğazım düğümlendi.
Sayfayı çevirdim. Bu kez daha yeni bir fotoğraf çıktı karşıma.
Azad abim ve ben vardık. İki–üç sene öncesine aitti.
Onun yanında durmuştum, elimi saçlarına götürüp karıştırırken çekilmişti fotoğraf. O da o an bana bakıp hafifçe gülüyordu.
Doğal... sıcak... eksik hissedilmeyen bir an. Bakarken istemsizce yutkundum. Parmaklarım fotoğrafın kenarında biraz daha uzun kaldı. Fotoğraftaki abimin yüzünü parmaklarımla hafifçe okşadım. Sanki dokunursam geri gelecekmiş gibi...
Gözlerimden akan yaşlar fark etmeden sayfanın üzerine düştü. Fotoğrafın üstünde küçük izler bıraktı. Elimi çekmedim hemen.Bir süre öyle kaldım, sadece bakarak.
Gözlerimi kapatmışken aklıma abimin söylediği şarkı geldi.
Her zaman o okurdu. Sesini severdim... bunu bildiği için bana hep şarkı okurdu. Sanki içimdeki gürültüyü ondan başka kimse susturamazmış gibi. En çok da aynı şarkıya dönerdi. Dudaklarım kendiliğinden aralandı. "Yıllar önceydi... çok da güzeldi..." diye mırıldandım. "Düşününce benimsin demiştim ben de... senin renkli rüyalar otelinde..." Sesim odanın içinde kayboldu. Albümdeki Azad abimin fotoğrafı açık yanımda dururken yalnız hissetmiyordum. İçimde, uzun zamandır hissetmediğim bir şey vardı... sanki Azad abim çok uzak bir yerde değil de yanımdaydı, sanki oda benim gibi aynı şarkının içinden beni dinliyordu.
Sellaaammm 🫶🏻💕
Biliyorum biraz geç kaldım... hatta fazlasıyla geç kaldım. Bunun için gerçekten özür dilerim.
Bölüm biraz ağırdı, yazarken bile duygusal olarak yoruldum diyebilirim.
Umarım okurken siz de aynı hissi almışsınızdır... 🥺
Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi gerçekten merak ediyorum 🫶🏻
Hepsini okuyorum, bazen tekrar tekrar bakıyorum bile. Yazdıklarınızı görmek günümün en tatlı kısmı oluyor 💕
İyi ki varsınız 🫶🏻
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere👋
Alev hakkında düşünceleriniz neler? 🫶🏻
Sizce doğru mu davranıyor, yoksa fazla mı içine kapanıyor?
Azad'ın ölümüyle ilgili ne hissettiniz? 💔
Sizce hikâyedeki en kırıcı an neydi?
Zuhal sizce nasıl biri?
Gerçekten göründüğü gibi mi yoksa başka bir yüzü var mı?
Peki sizce Ateş ve Alev arasında ne olacak?
Birbirlerini gerçekten anlayabilecekler mi? 👀
Sonat, Karan Asaf, Altan, Akay, Kainat, Hülya Demir, Ertan, Gülşah, Göksü, Seren, Atakan...
En çok kimi sevdiniz?
En çok kim sinir etti?
Yorumlarda konuşalım 🫶🏻
