14. bölüm · Yalanların Ötesinde

11.Geriye kalan birkaç parça

🤍 🤍

Bazı anılar unutulmazdı. Özellikle de en çok can yakanlar. Zaman yüzleri, sesleri, ayrıntıları unutturabilirdi ama insanın yüreğinde ve zihninde açılan yaraları asla silemezdi.

***

Akay Dolunay

Öfkeden nefes alışlarım düzensizleşmişti. Daracık odanın içinde durmadan volta atıyordum. Her adımda içimdeki öfke biraz daha büyüyor, duvarlar üzerime geliyormuş gibi hissediyordum.

Bir anda durup kapıya bütün gücümle yumruk attım. Kapı sarsıldı ama açılmadı. İçerideki piçler ne yaptıklarının farkında bile değillerdi! Ben kardeşimden bu kadar uzun süre ayrı kalamazdım...

Üstelik Alev ne düşünecekti? Onu istemediğimizi mi? Onu terk ettiğimizi mi? Sikerim böyle işi! Bir kez daha kapıya bütün gücümle vurdum.
"Açın lan şu kapıyı, şerefsizler!" diye bağırdım.

Bu şerefsizler yüzünden kardeşimin gözünden tek damla yaş süzülürse... Hiçbirini sağ bırakmazdım.

Azad abimin yaşadığını doktorlardan birine zorla söyleterek öğrenmiştim. Onu son kez ölü olsa bile görmek istemiştim. Ama morga gittiğimde göremeyeceğim söylenmişti. Üstelik bunu söyleyen şerefsizin yüzündeki panik her hâlinden belliydi.

Benden bir şey sakladıkları o kadar açıktı ki...
Şüphelenmiştim ama annemlere belli etmemiştim. İçimdeki şüpheyi doğrulamak için o adamı korumalarımdan birine buldurtup depoya getirtmiştim.

Orada ondan gerçekleri öğrenene kadar peşini bırakmamıştım. Çünkü bir şeylerin doğru olmadığından şüphelenmiştim. Ve haklıydım. Azad abim ölmemişti.

Bunu ilk önce Altan abime söylemiştim. Sonra Azad abimin yerini öğrenince yanına gitmeyi planlıyorduk.

Babamlar bunu nasıl öğrendi bilmiyordum ama bir şekilde öğrenip yanımıza gelmişlerdi.

Azad abimi ölü gösteren o şerefsiz yaşlı bunak da gerçeği öğrendiğimizi ve onları aradığımızı bir şekilde öğrenmişti.

Sonra annemin kafasına silah dayayıp bizi zorla kendi ayağına getirtmişti.

Azad'la işi bitene kadar onun yanında tutsak kalacağımızı söylemişti. Yetmezmiş gibi bir de Alev'e bizi terk ettiğimize dair bir mesaj attıracaktı.

Telefonlarımızı elimizden almıştı. Sadece anneme, Alev'i bir kere arayabilmesi için telefon vermişti. O konuşmada Alev benim sesimi duymuştu. Dediklerimi duymuştu. Üstelik onun öncesindede beni aradığında konuşurken de şüphelenmişti.

Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı, biliyordum. O beni tanıyordu, sesimdeki en küçük değişikliği bile fark ederdi. Ama gerçeği tahmin edemezdi. Böyle bir şeyi kim tahmin edebilirdi ki? Alev, onu isteyerek bıraktığımızı düşünecekti.

Onu terk ettiğimizi...
Belki de kendisinde bir hata arayacaktı.
Belki de geceleri bunu düşünüp ağlayacaktı.
Benden belki de nefret edecekti nefret etmese bile kırılacaktı çok kırılacaktı.

Ve ben burada hiçbir şey yapamadan, kardeşimin canının yandığını bilerek beklemek zorundaydım.
Kapı bir anda açıldı. Fırsatı kaçırmadan kapıyı açan adamın yakasına yapıştım. Yüzüne bütün gücümle yumruğu geçirdim.

Adam daha ne olduğunu anlayamadan yakasından çekip dizimi karnına geçirdim, ardından alnımla burnuna sert bir kafa attım.
Kanlar içinde geriye savruldu.

Tam üzerine çöküp işini bitirecektim ki arkamdan iki şerefsiz üzerime atladı. Kollarımdan tutup beni durdurmaya çalıştılar.

Direnip birini dirseğimle göğsüne geçirdim, diğerini de tekmeyle uzaklaştırdım. Tam kurtulacakken üçüncü adam da arkamdan saldırdı.

Sayıları fazlaydı. Beni güçlükle zapt edebildiler.
İçlerinden biri nefes nefese, "Ailen bizim yanımızda." dedi. "Onların canını tehlikeye atmak istemiyorsan arıza çıkarmadan bizimle gel."
Dişlerimi sıktım.

Adam sözünü bitirdi. "Seni Azad'ın yanına götüreceğiz."

"Aileme dokunursanız..." dedim dişlerimin arasından. "Hepinizi tek tek gebertirim."

Adam yüzündeki soğuk ifadeyi bozmadı. "Bizim ailene bir derdimiz yok." dedi sakin ama tehditkâr bir sesle. "Patron ne emrederse biz onu yapmakta hükümlüyüz." Birkaç adım bana yaklaştı. "Ama bize zorluk çıkarırsan... O zaman kimsenin başına ne geleceğinin garantisini veremeyiz."

Yerden sertçe doğruldum. Tam yürümeye başlayacaktım ki adamlardan biri koluma uzandı. Kolumu sertçe çekip elini üzerimden attım. "Çek lan elini it." dedim öfkeyle.

Adam birkaç saniye bana baktı, sonra sessizce geri çekildi. "Önden yürü." dedi sadece.

Hiçbir şey söylemeden önümde açılan koridora doğru yürümeye başladım. Arkamda dört adam vardı. Koridorun sonundaki büyük demir kapının önünde durduk. İçlerinden biri kapıyı iki kez tıklattı.

İçeriden gelen kısa bir "Gir." sesinin ardından kapıyı açtı. "İçeri." Omzunu kapıya yaslayıp kenara çekildi.

Bir an duraksadım. Derin bir nefes aldıktan sonra odaya girdim. Oda beklediğimden çok daha büyüktü. İçeride ağır bir sessizlik hâkimdi.

Kapı arkamdan yavaşça kapanırken bakışlarımı odanın içinde gezdirdim. Sonra da önümdeki yaşlı adama baktım. "Derdin ne lan senin?" dedim.

Yaşlı adam koltuğuna yaslandı. "Bir derdim yok." dedi sakince. "Sizin anlayamadığınız tek şey şu... Ben sizi ve kardeşinizi koruyorum."

Sinirden güldüm. "Sen mi koruyorsun?"
Öfkeyle yüzümü ovuşturdum. "Sana mı kaldı lan bizi korumak?" Sesim yükselmişti. "Ayrıca bu nasıl korumak?"

Masasına iki elimle sertçe vurdum. "Kardeşime onu terk ettiğimize inandırarak mı koruyorsun onu?" Delirmiş olmalıydı.

"Şu an benden nefret etmen inan umurumda değil." dedi umursamazca. "Bir gün neden bunları yaptığımı anlayacaksın."

"Yok öyle bir gün." dedim dişlerimin arasından.
"Çünkü senin yaptığın şeyin açıklaması yok."

"Sizde ailecek genetik herhalde bu asabiyet." dedi alaycı bir ifadeyle. "Azad ve Altan da böyleydi. Alev de öyle mi?" O an içimde bir şey koptu.

Alev'in adını onun ağzından duymak bile midemi bulandırmaya yetmişti. Masadaki vazoyu kaptığım gibi bütün gücümle ona fırlattım. Adam son anda başını eğerek kurtuldu. Vazo arkasındaki duvara çarpıp paramparça olurken ben hâlâ yerimde duramıyordum.

"Kardeşimin adını bir daha ağzına alma!" diye bağırdım. Sesim odanın içinde yankılandı. Adamın sakinliği daha da sinirimi bozuyordu. Sanki beni sinirden delirtmiyormuş gibiydi.

"Kardeşinin adını söylediğim için bu kadar sinirlendiysen..." dedi. "O itler kardeşine işkence edip onu gözlerinin önünde öldürseydi ne yapardın?"

Bir adım daha masaya yaklaştım.
"Ne saçmalıyorsun sen?" Dişlerimi sıktım.
"Benim kardeşime kimse dokunamaz."
"Kimse." Yumruklarımı sıktım. "Bunu aklına sok."

"Ben de tam bundan bahsediyorum!" diye çıkıştı.
"Siz, sandığınız gibi kardeşinizi koruyamazdınız!"

Ayağa kalktı, ellerini masaya dayadı. "Azad'ın ölmediğini öğrenseydi ilk kimi hedef alırdı sanıyorsun?" Gözlerini gözlerime dikti. "Dolunay ailesinin en küçük kızı... Alev'i." Çenemi sıktım.

"O adam size dair her şeyi, sizden bile iyi biliyor. Sizi yok etmek onun için çocuk oyuncağı."
Öfkeyle güldü. Bu adam hastaydı!
"Çünkü sizin aileniz ilk değil. Sizden önce de nice aileyi aynı yöntemle parçaladı." Sesi gittikçe sertleşiyordu.

Geri yerine oturdu.
"Onun yöntemi farklıdır. Önce hedef aldığı kişiye saldırır."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu herifin anlattıklarının tek kelimesine bile inanmak istemiyordum.

"Eğer onu öldürmeyi başaramazsa..." Sustu. Sanki söyleyeceği cümleyi zihnime kazımak istiyordu. "En değerlisine saldırmaktan hiç çekinmez." Çenem kasıldı. "Çünkü bilir ki bazen ölüm bile, geride kalanın yaşayacağı acının yanında hiçbir şeydir."

Dişlerimi birbirine bastırdım. Alev'in yüzü gözlerimin önüne geldi. Gülüşü... İnatçılığı... Bana sarıldığı anlar... Başımı hafifçe iki yana salladım. Hayır. Kimse kardeşime dokunamazdı.

Bu ihtimal bile içimi kemirmeye yetiyordu. "Bu dünyanın sonu değil. Üstelik yalnız da kalmayacak. Öz ailesi yanında olacak."
Sanki öz ailesinin yanında olması her şeyi telafi edecekmiş gibi konuşuyordu.

İçimde yükselen öfke yüzüme vuruyordu. Onu susturmak, tek kelime daha etmesine izin vermemek istiyordum.

"Sadece bir yıl sizsiz yaşayacak."

Bir yıl... Üç yüz altmış beş gün. Sadece birkaç kelimeden ibaretti. Ama yaşamaya kalkınca ömür gibi gelirdi.

Alev, tam bir yıl boyunca onu isteyerek terk ettiğimize inanacaktı. Her bayramda... Her kötü gününde bizi yanında arayacak, bulamayacaktı. Belki geceleri sessizce ağlayacaktı.
Belki de gerçekten onu istemediğimize inanacaktı.

Bu düşünce bile göğsümde dayanılmaz bir ağırlık oluşturuyordu. "Bu dünyanın sonu değil. Üstelik yalnız da kalmayacak. Öz ailesi yanında olacak." Söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu.

Sanki öz ailesinin yanında olması, bizim yokluğumuzu unutturacakmış gibi konuşuyordu. Kısa bir an sustu. "Merak etme. Korunacak." Korunacak. O kelime zihnimde defalarca yankılandı. Bakışlarını gözlerimden ayırmadan son kez konuştu.

"Ben senin yerinde olsaydım kardeşimin gencecik yaşta ölmesindense bir sene benden nefret etmesini ve acı çekmesini yeğlerdim. Karar sana kalmış. Kardeşini ölüme mi terk edeceksin, yoksa kabul mü?"

"Mantığını kullan, Akay. Abilerin de kabul etti. Üstelik başka bir seçeneğiniz yok." Çenemi sıktım. "Hayır desem bizi bırakacak mısın?"

Yaşlı adam dudaklarının kenarını alaycı bir gülümsemeyle kıvırdı. "Salak mıyım lan ben?" Koltuğuna iyice yaslandı.

"Bu kadar plan kurmuşum, bu kadar emek vermişim, sizi adamlarıma kaçırtmışım... Sonra da yirmili yaşlarında bir veledin iki dudağının arasından çıkacak aptalca kararı bekleyeceğim, öyle mi?" Başını iki yana salladı. "Ben senden izin istemiyorum."

Bakışlarını gözlerime dikti. "Burada karar veren sen değilsin Akay. Ben sana sadece olacakları anlatıyorum."

"Sende eninde sonunda bunu kabul edeceksin."

***

Defalarca gururumu bir kenara bırakıp annemi, babamı ve abimleri aramış, beni terk etmemeleri için yalvaran sesli mesajlar atmıştım. Her aramada telefonu açacaklarına dair küçücük bir umut beslemiştim. Ama o umut da her çalan telefondan sonra biraz daha tükenmişti. Cevap vermeyeceklerinden emin olduğum an aramayı bıraktım. Telefon elimden yavaşça kayıp yanıma düştü.

Ben ise kafamı duvara yaslayarak ağlamaya devam ettim. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Bir anda ellerimin kontrolsüzce titrediğini fark ettim.

Parmaklarımı durdurmaya çalıştım. Durmadılar. Nefes almaya çalıştım. Olmadı. Sanki biri boğazımı iki eliyle sıkıyordu. Ciğerlerime çektiğim her nefes yarım kalıyor, aldığım hava bana yetmiyordu.

Göğsümün tam ortasında öyle şiddetli bir baskı vardı ki kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Hayır... Yine oluyordu.
Panik atağım tutmuştu..

Başımı iki elimin arasına aldım. "Sakin ol..." diye fısıldadım kendi kendime. "Nefes al..." Ama söylediklerimi bedenim duymuyordu. Gözlerim bulanıklaşmaya başladı.

Kulaklarım uğulduyor, etrafımdaki bütün sesler birbirine karışıyordu. Boynumu sıkan tişört dayanılmaz gelince yakasını iki elimle çekiştirdim.

Yetmiyordu. Hiçbir şey nefes almam için yeterli gelmiyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarım titriyordu. Bir elimi duvara yaslayarak güçlükle doğruldum. Defalarca panik atak geçirdiğim için ne yapmam gerektiğini az da olsa biliyordum.

Ama bu kez hiçbirini uygulayamıyordum. Bedenim tamamen kontrolümden çıkmıştı. Sehpadaki su bardağına uzandım.

Elim o kadar çok titriyordu ki bardağı zar zor kavrayabildim. Dudaklarıma götürmeye çalışırken su ellerimin üzerine, kıyafetlerime ve yere döküldü.

Bir yudum... Sadece bir yudum içebildim.
Bardak elimden kayıp büyük bir gürültüyle yere çarptı. Cam parçaları dört bir yana savrulurken irkilip geriye sendeledim.

Nefesim iyice hızlandı. Başım dönüyordu.
Gözlerimin önü kararıyor, dizlerimin bağı çözülüyordu. Nefesim daha da düzensizleşti.
Göğsümdeki sıkışma her saniye biraz daha artıyordu. Yerdeki cam parçalarını umursamadan sendeleyerek odamdaki küçük balkona doğru koştum.

Ellerim öyle şiddetli titriyordu ki kapının kolunu birkaç kez ıskaladım. Nihayet kapıyı açabildiğim anda kendimi balkona attım. Korkuluklara iki elimle tutundum. Başımı geriye yaslayıp derin nefes almaya çalıştım.

Ama olmuyordu. Ne kadar hava çekmeye çalışırsam çalışayım ciğerlerim dolmuyormuş gibi hissediyordum. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak kadar sert atıyor, bedenim kontrolümden çıkıyordu.

Titreyişlerim durmuyor, gözlerimden yaşlar aralıksız akmaya devam ediyordu. Elimi göğsümün üzerine, kalbimin olduğu yere bastırdım. Sanki her atışta göğsüm biraz daha sıkışıyordu. Gözyaşlarım yeniden şiddetlenirken dizlerimin bağı çözüldü.

Arkamı balkona dönüp yavaşça yere çöktüm.
Sırtımı duvara yasladım. Titreyen nefeslerimin arasına hıçkırıklarım karışıyor, ne kadar sakinleşmeye çalışsam da bir türlü başaramıyordum.

Dakikalardır kimse duymasın diye ağzımı elimle kapatıp sessizce ağlamıştım. Ama artık buna da gücüm kalmamıştı. Kendimi tutamıyordum.

Hıçkırıklarım birbiri ardına boğazımdan kopuyor, ağlama sesim bütün sokağa yayılacakmış gibi çıkıyordu.

Onları asla affetmeyecektim. Asla... Eğer beni bırakacaklardıysa neden beni kızları olarak almışlardı? Neden? Neden küçücükken beni o büyük boşluktan çıkarıp bana bir aile vermişlerdi?

Neden bana Dolunaylara ait olduğumu hissettirmişlerdi? Şimdi neden yine aynı boşluğun içine bırakmışlardı?

Nefes almakta zorlanırken aklımdan geçen düşünceler birbirine karışıyordu. Anlamıyordum...

Bir insan nasıl önce sana aile olup, sonra hiçbir şey olmamış gibi seni geride bırakabilirdi?
Beni neden sevdiler? Yada sevdiklerine inandırdılar? Neden bana alışmayı öğrettiler? Madem bir gün gideceklerdi, neden kalacaklarına inandırdılar?

Göğsüm sıkışırken gözyaşlarım durmadan akıyordu.

Kapı sertçe açılınca korkuyla irkildim.

Asaf'ın sesini duydum. "Alev? İyi misin?" Sesindeki paniği hissedebiliyordum. Bakışları hızla odayı taradı. Sonra beni gördü.

Balkonun köşesinde yere çökmüş, titreyerek ağladığımı fark ettiği anda yüzündeki ifade değişti.

Hiç vakit kaybetmeden bana doğru koştu. Yanıma çömelip ellerimi avuçlarının arasına aldı.
Titreyen ellerimi sıkıca tutarken gözlerindeki korkuyu görebiliyordum.

"Asaf, panik atak krizi geçiriyor." dedi Zuhal.

Başımı kaldırmaya çalıştım ama nefesim yine düzensizleşti. Asaf'ın yüzündeki korkuyu görebiliyordum.

Beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama ne yapacağını tam olarak bilemediği belliydi. Sakin görünmeye çalışsa da gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu. Başparmağıyla titreyen parmaklarımı yavaşça okşadı. "Bana bak. Derin nefes al. Acele etme."

Söylediklerini yapmaya çalışıyordum ama bedenim beni dinlemiyordu. Göğsümdeki sıkışma geçmiyor, hıçkırıklarım konuşmama bile izin vermiyordu. Sadece ona bakabiliyordum.

"Abim kurban olduğum..." dedi sesi daha da yumuşayarak. "Güzelim, söyle bana. Ne oldu? Neden bu hâle geldin?"

Asaf sinirle Zuhal'e döndü. Sesleri artık tam olarak algılayamıyordum. Sanki etrafımdaki her şey uzaklaşmıştı.

"Zuhal, sen psikolog değil misin? Bir şey yapsana." Asaf'ın sesini duyduğumda gözlerimi ona çevirmeye çalıştım.

Zuhal hemen yanıma eğildi. Yüzümü nazikçe ellerinin arasına aldı. "Alev, bana bak." Ses tonu sakindi.

"Şu an güvendesin. Buradasın. Yanındayız."
Gözlerimi ona çevirmeye çalıştım. "Şu an yaşadığın şey bir panik atağın etkisi. Bedenin sana tehlike varmış gibi bir sinyal veriyor ama gerçekten güvende değilsin diye bir şey yok."
Bir eliyle elimi tuttu.

"Beni dinle tamam mı? Nefesini zorlamaya çalışma. Sadece benimle aynı anda nefes alacağız." Derin bir nefes aldı. "Burnundan yavaşça nefes al..." Birkaç saniye bekledi. "Şimdi yavaşça ver."

Titreyen nefeslerimin arasında onu takip etmeye çalıştım.

"Çok güzel... Acele etmiyoruz." Başparmağıyla elimde küçük, sakinleştirici hareketler yaptı. "Bana etrafında gördüğün bir şeyi söyle."

Konuşmakta zorlanıyordum.

"Bakışlarını bana ver Alev. Şu an geçmişte değilsin. Şu andasın. Buradasın."

Söylediklerini yapmaya çalıştım. Gözlerimi yavaşça etrafta gezdirdim. Balkondaki koltuğu gördüm. Nefes nefese, güçlükle fısıldadım. "Koltuk..."

Zuhal başını hafifçe salladı. "Evet, koltuk. Çok güzel. Şimdi bana gördüğün başka bir şeyi söyle."

Titreyen nefeslerimin arasından etrafa bakmaya devam ettim. "Buradasın Alev. Şu an güvendesin. Korkuyorsun ama ortada bir tehlike yok."

Nasıl yoktu? Tehlike vardı... Ailem gitmişti. Beni bırakmışlardı. Onca yıl "kızımız" dedikleri insanı, bir anda geride bırakıp gitmişlerdi. Şimdi bana nasıl güvende olduğumu söyleyebilirdi ki? İnsan en güvenli hissettiği yerde terk edilince... Bir daha kendini hiçbir yerde güvende hissedemezdi.

Asaf'ın tuttuğu ellerimi biraz daha sıktığını hissettim. "Benimle kal... Tamam mı güzelim?"

Nefeslerim hâlâ düzensizdi ama birkaç dakika öncesine göre biraz daha yavaşlamıştı. Gözlerimi tekrar etrafta gezdirdim. "Duvar..." dedim kısık bir sesle.

"Çok güzel. Bir tane daha." Dedi gülümseyerek.

Yutkundum. "Kapı..." diye mırıldandım.

Zuhal'in yüzünde küçük bir rahatlama belirdi.
"Harika. Bak, bunu yapabiliyorsun." Sözlerine odaklanmaya çalıştım.

Göğsümdeki sıkışma tamamen geçmemişti ama artık nefes almak için savaşmıyordum. Ellerimdeki titreme yavaş yavaş azalmaya başladı.
Hıçkırıklarım seyrekleşti. Asaf hâlâ ellerimi tutuyordu.

"Tamam..." dedi Zuhal sakin bir sesle. "Bedenin artık sakinleşmeye başlıyor. Acele etmiyoruz."

Derin bir nefes aldım. Bu kez nefesim yarıda kalmadı. Gözlerimi kapattım.

Yorgunluktan ve ağlamaktan tükenmiş gibiydim.
Asaf'ın hala yüzündeki endişe ile beni izliyordu
"Biraz da olsa geçti mi güzelim?" diye sordu.
Gözlerimi kaçırıp tekrar yere baktım. "Geçti..." dedim, sesim hâlâ titriyordu.

Göğsümdeki ağırlık tamamen geçmemişti ama birkaç dakika önceki gibi nefes almak için savaşmıyordum.

"Ne olmuştu Alev? Niye bir anda panik atağı geçirdin?" dedi Asaf. Cevap vermek istedim ama boğazım hâlâ düğümlüydü. Yaşadığım şeyleri anlatmak bile zor geliyordu.

"Yeni bir şey yaşanmış olması gerekmiyor. Bazen yıllar önce yaşanmış, üstü kapatılmış ya da bastırılmış olaylar bile bir anda tetikleyebilir."
Bakışlarımı yere indirdim. "Beden bazen zihnin unuttuğunu unutmaz." diye devam etti. "Bir duygu, bir anı ya da bir korku yeniden ortaya çıktığında kişi kendini sanki o anın içindeymiş gibi hissedebilir."

Asaf'ın yüzündeki endişe daha da arttı. "Yani... eski bir şey mi tetikledi bunu?"

Zuhal hafifçe başını salladı. "Olabilir. Ama bunu anlamak için Alev'in ne hissettiğini ve ne yaşadığını konuşmamız gerekiyor. Şu an önemli olan onu zorlamamak."

"Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin." dedi Zuhal. "Eğer konuşmak istersen dinleriz. Ama hazır değilsen seni zorlamayacağız."

"Gittiler." dedim fısıltıyla. O tek kelime ağzımdan çıktığı anda bütün gücüm tükenmiş gibi hissettim.

Asaf'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. "Kim gitti?" diye sordu, sesi daha da yumuşadı.

Ama cevap vermek için ağzımı açtığımda boğazım yeniden düğümlendi. Zuhal sessizce yanıma biraz daha yaklaştı.

"Annem, babam, abilerim... Hepsi gittiler. Beni terk ettiler..." Sesim titredi. "Ben... yine yalnız kaldım." Gözyaşlarım durmadan akıyordu. "Ben onlar olmadan yaşayamam ki..." Boğazım düğümlendi. "Çok özlerim... Çok özlerim onları." Nefesim yeniden kesilir gibi oldu.

"Azad abimden sonra... bir de onlar olmaz."
Başımı eğdim. "Ben bunu kaldıramam..."
Yapamazdım onlar olmadan olmazdı onlar benim herşeyimdi...

Asaf hiç düşünmeden bana sarıldı. "Şşş... Biz varız abim." Sesini alçattı."Yalnız kalmadın." Kolları beni daha sıkı sardı.

"Bak bana... Sen tek başına değilsin. Biz buradayız." Gözyaşlarım onun omzuna dökülürken konuşmaya devam etti. "Biz seni her şeyden çok seviyoruz. Biz senin aileniz." Hıçkırıklarımın arasından nefes almaya çalıştım.

"Biliyorum, onları çok özleyeceksin. Biliyorum, canın yanacak. Bazen yoklukları öyle ağır gelecek ki taşıyamayacağını düşüneceksin." Bir eliyle saçlarımı okşadı.

"Ama o acıyla tek başına mücadele etmek zorunda değilsin." Elimi tuttu. "Bana yaslan. Sana ağır geliyorsa ver bana o tüm yükünü."İçimde öyle büyük bir acı vardı ki bunu kelimelere dökmek mümkün değildi.

Kendimi bildim bileli onlar vardı. Şimdi ne olacaktı? Onlar olmadan yaşamayı mı öğrenecektim? Bunu istemiyordum... Bunu nasıl yapacaktım? Geri dönmelilerdi...

Aklım durmadan aynı soruların etrafında dönüyordu. Ben ne yapmıştım? Yanlış olan neydi? Yoksa gerçekten kötü bir evlat mı olmuştum? Kötü birşey mi yapmıştım?

Çünkü insan durup dururken terk edilmezdi... Değil mi?

"Sana mükemmel bir aile oluruz..." Asaf'ın sesi titredi. "Belki bizi onlar kadar sevemezsin onların yerini dolduramayız ama yinede..." Kısa bir an sustu. "Yemin ederim... Sevdiririm kendimi hep yanında olurum. Gözünden tek damla yaş süzülmesine dahi izin vermem."

Benim onları sevmediğimi mi düşünüyorlardı?

"Ben sizi sevmiyor değilim."Başımı iki yana salladım. "Çok seviyorum... İyi ki varsınız..." Sesim titredi. "Ama bu, onların gittiği gerçeğini değiştirmiyor." Gözlerimden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. "Ailem gitti..." Sanki bunu söylediğim anda gerçek daha da ağırlaştı. Onlar yoktu. Ve ben bundan sonra nasıl yaşayacağımı bilmiyordum.

Sarılışına karşılık verdim. Kafamı omzuna yasladım. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. "Seni çok sevmiyorlar mıydı?" dedi Zuhal. Sözleriyle gözlerimi ona çevirdim. "Gittiklerinden emin misin?"

"Eminim..." dedim kısık bir sesle. Gözlerimi yere indirdim. "Kendileri yazdılar." O an söylemesi bile canımı yeniden yaktı.

Bir anda kapı çalınca hafifçe irkildim. Vücudum istemsizce gerildi. Asaf bunu fark etmiş olacak ki hemen sakin bir sesle konuştu. "Sakin ol. Annemler ve Sonat dışarı çıkmıştı, onlar gelmiştir."

Zuhal kapıyı açmak için yanımızdan ayrıldı.

Asaf da yavaşça ayağa kalktı ve ellerimden tutarak beni de kaldırdı. "Hadi bakalım, biz de aşağıya inelim."

Başımı hafifçe yana eğdim. "Ben gelmek istemiyorum... Gelmesem olmaz mı?"

Asaf elini yüzüme götürdü. Başparmağıyla yanağımdan süzülen gözyaşını sildi. "Hayır, olmaz." Dedi. "Burada tek başına kalıp ağlamana izin vermiyorum. Bizimle aşağıda oturacaksın." Kısa bir an durdu. "Sonra da biz seni biraz olsun güldürmenin, kafanı dağıtmanın yollarını bulacağız."

Yorgun bir nefes verdim. "Ne yaparsanız yapın... yine de şu an beni mutlu edemezsiniz." Sesim kısık çıkıyordu. "Sizin de moralinizi bozmak istemiyorum. Odada kalıp sadece ağlamak bana daha iyi gelebilir."

Asaf bana birkaç saniye baktı. Sonra dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm oluştu. "İyi o zaman." Elimi bırakmadan devam etti. "Aşağıya gel. Bizim yanımızda ağla. Tek başına kimsesizler gibi ağlamana izin vermeyeceğim."

Daha fazla direnme gücünü kendimde bulamadım. Asaf elimi tuttu. Hiçbir şey söylemeden beni odamdan çıkardı. Birlikte merdivenlere yöneldik.

Aşağı inmeye hazırlanırken karşıdan gelen hareketliliği fark ettim. Sonat yukark çıkıyordu. Zuhal anlatmış olmalıydı.

Arkasında Hülya Hanım ve Ertan Bey de vardı.
İkisinin de yüzünde aynı endişe vardı.

Sonat beni görür görmez hızla yanıma geldi.
Hiç düşünmeden bana sarıldı. Kollarını sıkıca etrafıma sardı.

Saçlarımı okşadı. "İyi misin abim?" Sesinde öyle büyük bir var endişe vardı ki cevap veremedim. Kafasını geriye çekti. Yüzümü incelemeye başladı. Başparmağıyla yanağımdaki yaşları sildi.

Sesi bir anda değişti. Birkaç saniye önceki endişeli bakışları yerini öfkeye bıraktı. Hızla Asaf ve Zuhal'e döndü. "Niye panik atak geçirdi?" Sesi evin içinde yankılandı. "Siz mi bir şey yaptınız? Derdiniz ne sizin ya?"

Hülya Hanım telaşla yanıma geldi. Yüzüme baktığında gözleri doldu. "Annecim..." dedi titreyen sesiyle. "Nasılsın? Nasıl oldu bu, güzelim benim?" Yanağıma yumuşak bir öpücük kondurdu. Bir eli hâlâ yanağımdaydı.

Hemen ardından Ertan Bey yanıma geldi.
Hiç tereddüt etmeden beni kollarının arasına çekti. Saçlarıma peş peşe öpücükler kondurdu.
"Güzel kızım..." dedi. Saçlarımı okşarken iyi olup olmadığımdan emin olmak için beni inceliyordu. "Daha iyisin, değil mi?"

Cevap vermeme fırsat kalmadan bakışları Asaf ve Zuhal'e çevrildi. Yüzündeki yumuşak ifade bir anda kayboldu. "Siz..." Sesi sertleşti. "Bir şey yapmadınız değil mi?"

Asaf konuşmak için ağzını açacakken başımı hafifçe iki yana salladım.

"Yok..." dedim kısık bir sesle. "Öyle bir şey yok." Derin bir nefes aldım. "Onlar... bana yardım ettiler. Zuhal panik atağımı atlatmam için uğraştı... Asaf da bir an olsun yanımdan ayrılmadı."

Ertan Bey'in yüzündeki sert ifade yumuşadı.
Asaf'a yaklaşıp omzunu hafifçe sıvazladı.
Ardından Zuhal'e döndü. Şefkatle alnına bir öpücük kondurdu. Bir kolunu omuzlarıma doladı. Diğer kolunu da Zuhal'in omzuna attı. "Benim mis kokulu meleklerim." Dedi.

Birlikte salona indik. Herkes sessizce yerini aldı. Ertan Bey de koltuğa oturdu. Beni sağına, Zuhal'i ise soluna oturttu.

Hiçbir şey söylemeden bir kolunu omuzlarıma, diğer kolunu da Zuhal'in omuzlarına doladı.
Ben yorgunlukla başımı sağ omzuna yasladım.

Zuhal de hafifçe eğilip diğer omzuna başını yasladı. Ertan Bey ikimizi de kendine biraz daha çekti. Bir eliyle benim saçlarımı, diğer eliyle Zuhal'in omzunu okşuyordu.

Kimse konuşmuyordu. Salondaki herkes bana bakıyordu. Ama ben kimsenin gözlerinin içine bakamıyordum.

Gözlerim tavana dalmıştı. İstemesem de gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülmeye devam ediyordu. Ne kadar silsem de durmuyorlardı.

Neden gitmişlerdi? Beni neden bırakmışlardı?
Ben neden burada, hiçbir şey yapamadan sadece ağlayabiliyordum?

Sorular zihnimin içinde dönüp duruyordu ama hiçbirinin cevabını bulamıyordum.

Ertan Bey daha fazla dayanamadı.

"Güzel kızım..." dedi yumuşak bir sesle. "Ne olduğunu anlatmak ister misin? Belki derdine derman oluruz."

Başımı iki yana salladım.

"Benim derdimin dermanı yok."

"Yine de anlat bakalım. Belki ben bir yolunu bulurum."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Gittiler..." diyebildim sonunda. "Ailem beni bırakıp gittiler." Bir hıçkırık kaçtı dudaklarımın arasından. "Terk ettiler beni."

Gözlerimden akan yaşlar bir anda şiddetlendi.
Ne yapacaktım ben? Burada kalamazdım. Ben buraya sadece birkaç günlüğüne gelmiştim.

Şimdi nereye gidecektim? Ailem olmadan nasıl ayakta duracaktım? Kime dönecektim? Artık benim gidecek kimim vardı ki?

"Ne?" dedi Ertan Bey.
Sesindeki şaşkınlık salondaki sessizliği böldü.

Hülya Hanım'ın gözleri bir anda doldu.
Ağzını şaşkınlıkla araladı ve hiç düşünmeden yanıma geldi.

Beni kollarının arasına aldı.
"Birtanem benim..." Saçlarımı okşadı. "Güzel kızım..."

Onların yanında kalıp onlara yük olacağımı düşünmelerini istemiyordum.

Bir de onların hayatına yük olmak istemiyordum.
Hıçkırıklarımın arasından aceleyle konuştum.
"Ben... yarın gideceğim."

Hülya Hanım'ın kollarında biraz doğruldum.
Sesim titredi.

"Ben buraya zaten birkaç günlüğüne gelmiştim. Gerçekten böyle olacağını bilmiyordum. Özür dilerim sizi de rahatsız ettim."

"Kızım, ne demek gideceğim?" dedi Hülya Hanım, yüzüme bakarak. "Nereye gideceksin?"

Bir an cevap veremedim.

Gözlerimi kaçırdım. "Ben hallederim."

Nereye gideceğimi... Kimin yanına sığınacağımı... Bundan sonra ne yapacağımı... Hiçbirini bilmiyordum. Ama yine de burada kalmayı düşünmüyordum.

Aslında neyi halledeceğimi bile bilmiyordum.

"Ne demek bir yer bulurum?" dedi Ertan Bey, sesi bu kez daha kararlı çıkarak. "Burası senin evin."

Başımı yavaşça iki yana salladım. "Burası benim evim değil." Sesim titredi. Gözlerimi yere indirdim.

"Ben buraya misafir olarak geldim. Size yük olmak istemiyorum." Hıçkırığım boğazımda düğümlendi.

"Bunu bir daha duymak istemiyorum." dedi Ertan Bey, sesi bu kez daha sertti. "Benim kızım yanımda kalacak. O kadar."

Başımı kaldırıp ona baktım. "kızınız..." Acıyla gülümsedim. "Sizce biz gerçekten aile olabilir miyiz?" Kimse cevap vermedi. "Gerçekten inanıyor musunuz buna?"

"Ben inanmıyorum." Gözlerim doldu. "Beni yıllardır büyütenler bile artık beni istememişken..." Yutkundum. "Siz neden isteyesiniz?" Sesim giderek daha fazla kırılıyordu. "Biz nasıl aile olalım? Ben size nasıl baba diyeyim?" Başımı iki yana salladım.

"Olamayız. Ben burada kalırsam..." Gözlerimden yaşlar süzüldü. "Burada kalırsam kendimi bir fazlalık olarak göreceğim."

"Olacağız!" Ertan Bey'in sesi bu kez hiç tereddüt etmiyordu.

"Hem de öyle güzel bir aile olacağız ki..." Yüzümü iki avucunun arasına aldı. Gözlerimin içine baktı.

"Sen bu evde kendini fazlalık olarak değil, evin kızı olarak hissedeceksin." Başparmağıyla yanağımdaki yaşları sildi.

"Çünkü gerçek bu. Ben senin babanım. Bak güzel kızım..." Alnıma yavaşça bir öpücük kondurdu.

"Senden hemen bana 'baba' demeni beklemiyorum. Beni hemen sevmeni de beklemiyorum." Sesindeki kararlılık daha da belirginleşti. Saçlarımı okşadı.

"Ama bir kız çocuğunun yeri babasının yanıdır."
Bir an sustu.

"Sen bu evde misafir değilsin. Sen zaten benim kızımdın. Biz sadece birbirimizi bulmakta çok geç kaldık." Gözlerim yeniden doldu. Ertan Bey beni kendine doğru çekip alnımı bir kez daha öptü.

Ertan Bey'in söyledikleri içimi ısıtmıştı. İçimde bir yer, onun sözlerine inanmak, kollarına sığınıp gerçekten kızı olduğuma inanmak istiyordu.

Ama korkuyordum. Hem de çok. Çünkü ben bir kez daha bir aileye bağlanıp, onları kendime yuva bilip sonra o yuvanın da başıma yıkılmasını istemiyordum.

Keşke inanabilseydim. Keşke ona güvenebilseydim. Ama beni yıllardır büyüten insanlar bile gitmişti.

Bana verdikleri sevgiyi, birlikte geçirdiğimiz yılları, bana "kızım" deyişlerini düşününce bile içim parçalanıyordu. Şimdi Ertan Bey'in de beni bırakıp gitmeyeceğine nasıl güvenecektim?

Ya ona alıştığımda o da giderse?

Ya bir gün benden vazgeçerse? Ya bir sabah yine kimsenin beni istemediği o korkunç gerçekle uyanırsam?

Hayır. Bunu bir daha yaşayamazdım. Bir daha birine güvenip, onu kendime aile bilip sonra yokluğuyla baş başa kalamazdım.

Çünkü artık terk edilme korkum, aile isteğimden çok daha ağır basıyordu. Daha bir iki gün önce her şey ne kadar farklıydı... Ertan Bey'in ve Hülya Hanım'ın sevgisine inanıyordum. Onların yanında gerçekten bir aile olabileceğimizi düşünüyordum.

Ama şimdi...
Şimdi içimde o umuttan eser kalmamıştı. Daha birkaç gün önce bana güven veren şeyler, bugün beni korkutuyordu. Çünkü artık hiçbir sevginin sonsuza kadar sürmeyeceğine inanıyordum. Hiç kimsenin gerçekten kalmayacağına...

"Beni zorlamayın, olur mu?" dedim, sesim hâlâ titriyordu. "Lütfen... arada sırada görüşürüz. Ama ben burada kalmak istemiyorum. Yeniden bir aileye sahip olup sonra terk edilmek istemiyorum."

Asaf'ın yüzü bir anda gerildi. "Delirme istersen Alev." dedi sertçe. "Burada kalacaksın. Gitmene falan izin vermiyorum."

Başımı kaldırıp ona baktım. "Ben on sekiz yaşında, kendi kararlarımı verebilecek biriyim."
Sesim ilk kez biraz daha kararlı çıktı. "Nerede kalacağıma da kimin yanında olacağıma da kendim karar veririm."

"Bak babacım, yanlış anlama. Ben bu evden çıkıp artık bizimle yaşamamana izin vermiyorum sen benim kızımsın yanımda olacaksın üstelik henüz on sekiz yaşındasın." dedi sakin ama kararlı bir sesle. "Sen genel olarak bizimle yaşayacaksın. Bu ev senin evin, bizde senin aileniz."

Bir an durup gözlerimin içine baktı.

"Ama olur da bir gün burada kendini rahat hissetmezsen, nefes almak istersen, yalnız kalmaya ihtiyaç duyarsan... gidebileceğin kendi evin olacak."

"İstediğin zaman oraya gidersin, istediğin zaman buraya dönersin. Ben sadece senin kendini mecbur hissederek burada kalmanı istemiyorum."

Yüzümdeki ifadeyi görünce sesi biraz daha yumuşadı.

"Benim istediğim tek şey, ne olursa olsun senin hayatımdan çıkmaman."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bu kadarını beklemiyordum.Ben bunu kabul edemezdim... Tam ağzımı açıp itiraz edecektim ki

Kapının zili çaldı. Salondaki konuşma bir anda kesildi. Herkesin bakışları kapıya çevrildi. Ben ise olduğum yerde kaldım. Nedense içime bir huzursuzluk çökmüştü.

Ertan Bey bana baktı, ardından kapıya yöneldi.
"Ben bakarım." dedi.

Ama daha birkaç adım atmıştı ki kapı bir kez daha çaldı. Bu kez kalbim hızlandı. Kapının zili çalarken aklımdan tek bir düşünce geçti.

Ya onlarsa? Belki de annemler gelmişti. Belki bütün bunlar bir şakaydı.

Belki birazdan kapı açılacak, annem bana sarılacak, babam saçlarımı okşayacak, abilerim her zamanki gibi etrafımda toplanacaktı. Belki de beni gerçekten bırakmamışlardı. Kalbim umutla hızlandı.

Ama hemen ardından içimdeki o acımasız gerçek fısıldadı. Hayır Alev... Seni bıraktılar. Yine de gözlerimi kapıya diktim.

İçimde küçücük bir umut vardı. Heyecanla ayağa kalktım. Kalbim göğsümün içinde deli gibi çarpıyordu. Düşünmeden, Ertan Bey'in arkasından hızla kapıya doğru ilerledim.

"Kızım, nereye?" diye seslendi Hülya Hanım arkamdan.

Ama onu duymazdan geldim. Aklımda tek bir ihtimal vardı. Ya onlarsa?

Ertan Bey kapıya ulaşıp elini kapı koluna uzattı.
Ben de hemen arkasına geçtim.

Nefesimi tuttum.

Kapının açılmasını beklerken ellerim titremeye başladı.

Ertan Bey kapıyı yavaşça açtı. İçimdeki umut kırıntısı yerle bir oldu. Kapının ardında hiç tanımadığım bir adam duruyordu.

Hafif kumral, dağınık saçları vardı. Yeşil gözleri ilk bakışta bile dikkat çekiyordu. Geniş omuzları neredeyse kapıdan geçemeyecekmiş gibi görünüyordu. Yüzündeki ciddi ifadeyle önce Ertan Bey'e, ardından bana baktı.

Ama bakışları bende takılı kaldı. Sanki beni tanımaya çalışıyordu. Ertan Bey bir anda yüzündeki ciddiyeti bırakıp ona sarıldı.

"Oğlum, özlemişim seni eşek sıpası! Madem geliyorsun, ne diye haber vermiyorsun?"

Adamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. İşte o an kim olduğunu anladım. Harun. Öztürklerin en büyük oğlu. Asker olan abi.

Harun, Ertan Bey'in sarılışına karşılık verdikten sonra bakışlarını yeniden bana çevirdi. Bu kez gözlerini benden ayırmadı.

Öylece baktı.

Sanki karşısında ne gördüğünü anlamaya çalışıyordu. Kaşları hafifçe çatıldı. Yeşil gözlerinde önce şaşkınlık, ardından anlam veremediği bir şey belirdi.

Ben ise neden bana böyle baktığını anlayamıyordum. Bir yabancıya bakar gibi değil... Daha çok, yıllardır kaybettiği birini görmüş gibi bakıyordu.

Harun'un bakışları yüzümde dolaştı. Gözlerime, burnuma, dudaklarıma... Sonra yeniden gözlerime döndü.

Yüzündeki o sert ifade yavaş yavaş kayboldu.

Sanırım benim, yıllardır zihninde taşıdığı kardeşine fazlasıyla benzediğimi fark etmişti. Peki gerçekten de kardeşi olduğumu anlayınca nasıl bir tepki verecekti?

Harun'un dudakları aralandı ama tek kelime edemedi. Ben ise huzursuzca ona baktım.

Ertan Bey bile onun sessizliğini fark etmişti.
"Harun?"

Harun gözlerini hâlâ benden ayırmadan güçlükle konuştu. "Baba..." Sesi titredi. "Bu kız kim?"

Ertan Bey, Harun'un omzunu sıvazladı. "Kardeşin oğlum... Su."

Harun'un kaşları çatıldı. "Ne demek bunlar, baba?" dedi. "Benim kardeşim nasıl olabilir? Böyle bir şey..." Ama bakışlarını bir an bile benden ayırmıyordu.

"Ölmemiş oğlum." dedi Ertan Bey. "Kardeşin ölmemiş. Bizden çalmışlar kızımızı."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Elimi yavaşça uzattım. "Merhaba... Ben Alev."

Harun'un nefesi bir anlığına kesildi. Gözleri yüzümde kaldı. Sanki karşısında gördüğü şeye inanmakta zorlanıyordu.

Senelerdir özleminden kahrolduğu kardeşi karşısında duruyordu. Ama ben ona bir yabancı gibi el uzatıyordum. Hem de başka bir isimle. Harun'un bakışları uzattığım elime indi, sonra yeniden yüzüme çıktı.

"Alev..." diye tekrarladı kısık bir sesle.

Sesi öylesine kırılmıştı ki içim burkuldu. Hiç düşünmeden bana sarıldı.

Öyle sıkı sarıldı ki bir an neye uğradığımı şaşırdım. Kolları bedenimi tamamen sardı, sanki beni bir daha bırakmaya korkuyormuş gibiydi.

Bir eli başımın arkasına geldi. Saçlarıma uzun uzun öpücükler kondurdu. Sonra yüzünü saçlarıma gömüp kokumu içine çekti.

Ne yapacağımı bilemeden kollarının arasında öylece kaldım. Kalbinin hızlı hızlı attığını hissedebiliyordum. AKollarımı yavaşça beline doladım.

O kadar sıkı sarılmıştı ki, sanki beni bir an olsun bıraktığında yeniden kaybolacakmışım gibi tutuyordu.

Yüzümü göğsüne yasladım.

Sarılışında garip bir şekilde tanıdık gelen bir sıcaklık vardı. Kafasını yavaşça geri çekti ve tekrar yüzümü inceledi. Ellerini yanağıma götürdü, başparmaklarıyla gözlerimin altını usulca okşadı.

"Abim..." diye fısıldadı. Sesi titriyordu. "Su'yum benim..." Gözleri doldu. "Çok özledim be kızım." Bir an sustu, bakışlarını yüzümden ayırmadan yeniden konuştu. "Çok özledim seni..."

Ne diyeceğimi bilemedim. Ne yapacağımı da..."Su" diyordu. Ben ise o ismi bile kendime ait hissetmiyordum. Dudaklarımı araladım ama tek kelime çıkmadı.

Sadece gözlerim doldu. Harun'un yüzüne bakarken içimde garip bir şey kıpırdadı. Bana sarılışı, saçlarımı okşayışı, sesindeki o özlem...

Hepsi fazlasıyla gerçekti. Ertan Bey, dolu gözlerle bizi izliyordu. Belli ki o da bu anın ağırlığını hissediyordu. Bir süre hiçbir şey söylemeden bize baktı, ardından gözlerini hafifçe sildi.

"Hadi artık..." dedi yumuşak bir sesle. "Geçelim içeriye."

Harun gözlerini benden ayırmadan başını salladı.
Ben ise hâlâ ne hissedeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece onun yanında yürümeye başladım.

Yürürken Harun beni bırakmamıştı. Kolunu omzuma atmış, bakışlarını bir an olsun benden ayıramıyordu. Sanki her baktığında gerçekten orada olduğumu doğrulamaya çalışıyordu.

Yanımda yürüyen bu adamın öz kardeşi olduğumu öğrenmek bile başlı başına garipti. Onun için yıllardır özlediği kardeşi Su'ydum, benim içinse birkaç dakika önce tanıştığım adam olan Harun'du.

Aramızdaki o kocaman yıllar, ne kadar istesek de bir anda yok olacak gibi değildi.

Salona girdiğimizde herkesin bakışları üzerimize döndü. Hülya Hanım bizi görür görmez ayağa kalktı ve hızla yanımıza geldi.

Önce Harun'a sarıldı. "Oğlum..." dedi, sesi titreyerek.

Harun da annesine sarıldı ama bir kolu hâlâ benim omzumdaydı. Hülya Hanım geri çekilip önce oğlunun yüzüne, ardından bana baktı.
Gözleri bir anda doldu. Harun'un yüzündeki şaşkınlık hâlâ geçmemişti.

"Nasıl olabiliyor bu?" dedi. "Her şeyi anlatmanızı istiyorum." Bakışları bir an bana kaydı, sonra yeniden Hülya Hanım'a döndü. "Kim bizden Su'yu çaldı?"

"Bunları sonra konuşuruz," dedi Ertan Bey. "Şimdilik ailecek vakit geçirelim. Bu tatsız konuları bugünlüğüne kapatalım."

"Farkında mısınız?" dedi Harun, sesi yükselerek. "Kaç senedir benim kardeşim yok!" Bakışları birer birer herkeste dolaştı.

"Buna kim sebep oldu, öğrenmek istiyorum."

"Amcan ve teyzen sebep oldu." dedim.

Harun'un bakışları bir anda bana döndü.
Yüzündeki ifade değişti.

"Amcam ve teyzem mi?" diye tekrarladı, sanki söylediklerime inanmakta zorlanıyordu.

"Teyzen vefat etti, amcan da ortalıkta yok." dedi Hülya Hanım.

"Neden?" Harun'un sesi yeniden yükseldi. "Neden Su'yu bizden çaldılar?"

Salonda bir anda sessizlik oldu. Herkes sustu. Ben ise o gün Gülşah Hanım'ın söylediklerini hatırladım.

Dudaklarım aralandı.

"Kara sevda." dedim.

"Kara sevda ne demek?" diye sordu Harun.

Bakışlarımı ondan kaçırdım.

"Gülşah Hanım öyle söylemişti..." dedim

"Ama ben de bilmiyorum tam olarak nedenini." dedim.

Sesim gittikçe titriyordu.

"Neden beni ve Can'ı kaçırdılar?"

"Neden bize aylarca işkence ettiler?"

"Neden Can ortalıkta yok? Neden beni başka bir aileye verdiler?" Bir an sustum. Eğer beni başka bir aileye vermeselerdi... Şu an bu kadar büyük bir boşluğun içinde olmazdım.

"Ben de bilmiyorum."

Harun, omzumdaki eliyle omzumu usulca okşadı. Destek olmak ister gibiydi.

"Alev, anneciğim... Bugün senin için oldukça zor bir gündü. Bir de bunları anlatıp daha da zorlaştırmayalım, olur mu?" dedi Hülya Hanım. "Bugünlük sanki her şey normalmiş gibi, biz hiç ayrılmamışız gibi geçirelim."

"Ama ayrıldık, anne." dedi Zuhal. Bakışlarını annesine çevirdi. "Biz hayal âleminde yaşamıyoruz. Gerçekler bunlar."

"İlk defa Zuhal'e katılıyorum."

Derin bir nefes aldım. İçim hâlâ paramparçaydı ama artık daha fazla konuşacak gücüm kalmamıştı.

"Biz hayal âleminde yaşamıyoruz. Kabul edin... normal bir aile gibi olamayacağız."

Gözlerimi kaçırdım.

"Yarın sabah erkenden gideceğim ben." Kimsenin itiraz etmesine fırsat vermeden devam ettim.

"Burada kaldığım günler için teşekkür ederim hepinize." Sesim son cümlede iyice kısıldı.
"İyi akşamlar."

Ertan Bey ve Hülya Hanım aynı anda bir şey söylemek için ağızlarını açtılar.

"Alev, kızım..."

"Anneciğim, bir dakika..."

Başımı iki yana salladım. "Lütfen..." dedim, sesim yorgunluktan titriyordu. "Daha fazla zorlamaya gerek yok."

Başka hiçbir şey söylemeden arkama döndüm.
Merdivenlere doğru ilerledim. Sessizce odama çıktım ve odaya girince kapıyı arkamdan kapattım.

Gidip yatağın kenarına oturdum.

Kafamı ellerimin arasına aldım ve derin bir iç çektim.
İçimdeki ağırlık bir türlü hafiflemiyordu. Gözlerimden süzülen yaşlara daha fazla hâkim olamadım. Başımı ellerimin arasına gömüp sessizce ağlamaya başladım.

Kapı çalınca gözyaşlarımı hızla sildim. Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım.

"Efendim?" dedim.

Kapı yavaşça açıldı ve Harun içeri girdi.

"Konuşalım mı?" dedi.

"Harun Bey... yalnız kalmak istiyorum." dedim.

"Yemin ederim... sesim çıkmayacak, varlığımı bile hissetmeyeceksin." Bir an sustu. "Ama ben senelerdir seni göremedim, abim... İzin ver... sadece sessizce seni izleyeyim."

"Senelerdir sadece fotoğraflarına bakabiliyorum. Hep büyüseydin nasıl olurdun diye düşlüyordum." Gözleri doldu.

"İzin ver bu sefer canlı haline bakayım."

"Abim güzelim benim sana olan özlemim öyle büyük ki... kalbim dayanmıyor.

"Bir an bile olsa hep yanındaymışım hiç ayrılmamışız gibi hissetmek istiyorum."

Kafasını hafifçe yana eğdi. "Gelebilir miyim?" dedi. "İznin var mı?"

Gözlerim tekrardan doldu. Bakışlarımı yere indirdim.
"Gelebilirsin." dedim.

Gülümsedi. Yatağın başına oturup kafasını yatak başlığına yasladı. Sonra yanını işaret etti.

"Gelmek ister misin?" dedi. "Belki abin derdine derman olabilir."

Başımı evet anlamında salladım ve yanına oturdum.

"Beni sizden ayırıp başka bir aileye verdiler." dedim.

Kaşlarının çatıldığını gördüm. "O aile sana bir şey mi yaptı?" diye sordu.

Kafamı iki yana salladım. "Hayır..." diye fısıldadım. "Hatta tam tersine... bana o kadar iyi bir aile oldular ki..." Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı ama yüzümde istemsizce küçük bir tebessüm oluştu. "Beni çok sevdiler. Sanki gerçekten öz kızlarıymışım gibi sevdiler." Bir an sustum. "Ben hiçbir zaman kendimi yabancı gibi hissetmedim."

"His ettirmediler çünkü. Beni hep kendi kızları gibi gördüler." Sesim titredi.

"Üç tane abim vardı. Birisinin adı Azad'dı... Ortanca abim." Azad abimi düşünmek bile içimin burkulmasına yetmişti.

"Ne zaman okulda bir kavga çıksa ilk ona haber verirdim. Hatta bazen hemen gidip hallederdi. Annemle babamın haberi olmasına izin vermeden." Gülmeye çalıştım ama dudaklarım titredi. "Benimle saatlerce resim çizerdi. Bazen ben onun kollarına, yüzüne resimler çizerdim... O da bana kızmak yerine gülerdi." Bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan.

"Bir de Akay abim vardı." "Onunla çok tartışırdık." Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken hafifçe kocaman gülümsedim. "Ama en çok onunla vakit geçirirdim. Çok eğlenirdik. Birbirimize sürekli saçma sapan şakalar yapardık."

"Son olarakta Altan abim vardı... En büyük abim." Sesim yumuşadı. "En çok onunla iyi anlaşırdım. İlk ona abi demiştim. İlk onunla konuşmuştum." Gözlerimi kapattım. "Birlikte gitar çalıp şarkılar söylerdik." Dudaklarım titredi. "Bazen sadece onun sesini duymak bile yetiyordu bana."

Bir süre sustum. "Annem ve babam da..." Boğazımdaki düğüm yüzünden devam etmekte zorlandım. "Onlar benim her şeyimdi."

"Çok mu seviyordun abilerini?" dedi.

Sesinden bile, onları ne kadar sevdiğimi anlatmamın onu kırdığını anladım. Ama yine de gülümsüyordu. Belki de en azından onlar gibi mutsuz olmadığım için seviniyordu.

"Niye onları sanki kaybetmişsin gibi konuşuyorsun?" dedi.

"Kaybettim çünkü..." dedim, sesim titreyerek. "Azad abim vefat etti." Bir an sustum. "Diğerleri de bügün beni terk ettiler."

Harun'un yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Sonra elini omzuma koyup hafifçe sıktı.

"Kurban olurum ben sana..." dedi kısık sesle.

Başımı önüme eğdim.

"Artık üzülme demeyeceğim." dedi. "Çünkü biliyorum, öyle bir anda geçmiyor." Kısa bir an sustu. "Ama bundan sonra yanında bir abin var."

Gülümsedim "sana güvenmek çok istiyorum ama..." bilekliğimle oynamaya başladım.
"Sanki hayatımdaki herkes bana ihanet edecekmiş ya da beni terk edecekmiş gibi hissediyorum. Beni en güvendiklerimin terk ettiğini öğrendikten sonra içimde bir şey kırıldı... Güvendiğim herkesten şüphe etmeye başladım."

"Kime güveneceğimi, kime inanacağımı bilmiyorum artık. İstemeden de olsa herkesten şüphe duyuyorum. Çok korkuyorum... Sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum. Sanki onları birer birer kaybediyorum. Sonunda kimsesiz kalacakmışım gibi sevdiklerimden uzakta..."

"Sadece birkaç saat geçti, beni terk ettiklerini öğrendiğimden beri... Ama yine de kafayı yiyecek gibi hissediyorum."

Gözlerimi yere indirdim.

"Daha bu birkaç saat içinde herkesten şüphe etmeye başladım. Belki de herkesten uzakta kalmak en doğrusu..." Derin bir nefes aldım. "Böylece kimseye güvenmek zorunda kalmam."

"Kimseye bağlanmam. Ve terk edilme riskim de olmaz."

"Ben bırakmam." dedi hiç düşünmeden. "Herkes bıraksa bile ben seni asla bırakmam." Elimi usulca tuttu. "Yıllar sonra kardeşimi yeniden bulmuşum. Seni bir daha kaybetmeye hiç niyetim yok."

Gözlerimin içine bakarak hafifçe gülümsedi. "O yüzden bunu kafana iyice yaz." Avuç içime bir öpücük kondurdu. "Benim elimden ancak bir gün şehit haberim gelirse kurtulursun."

Dudaklarımdan istemsiz bir hıçkırık koptu. Başımı omzuna yasladım. Boşta kalan eliyle saçlarımı okşadı. "Onun dışında nereye gidersen git peşinden gelirim."

Parmağının ucuyla yanağımdan süzülen gözyaşını sildi. "Kimse seni benden alamaz. Yani anlayacağın... Bana ömür boyu katlanmak zorundasın, küçüğüm."

Gözyaşlarım akmaya devam ederken hafifçe gülümsedim.

Kapının tıklatılmasıyla birlikte bakışlarım kapıya döndü.
"Gir." dedim.

Kapı yavaşça açıldı. Sonat kafasını kapının aralığından içeriye soktu. "Napıyorsunuz ya bensiz?" dedi.

Ağladığımı görünce hemen yanıma doğru geldi. "Kay biraz, minik serçem." dedi. Yan tarafa doğru kaydım, o da yanıma oturdu. Saçıma bir öpücük kondurdu.

"Hatırlar mısınız?" dedi. "Çocukken de bazen dördümüz birlikte uyurduk."

Hatırlamıyordum... Onlarla ilgili çoğu hatırayı benden çalmışlardı.

"Hatırlamıyorum ben." dedim. "Dördüncümüz kimdi?"

"Can." dedi.

Ben ve Sonat bir anda sessizleştik.

Harun'un kaşları çatıldı.

"Can nerede?" dedi.

Bakışları bir anda bana döndü.

"Eğer Su yaşıyorsa, Can da yaşıyordur."

"Arıyoruz abi, daha henüz bir gelişme yok." dedi Sonat.

"Hiç mi bir gelişme yok? Bulamayacak mıyız Can'ı?" dedim.

Onu özlemiştim...

Öztürk ailesinden en çok net hatırladığım kişi oydu. Kaçırıldığımızda beni hep koruduğu hâlâ aklımdan çıkmıyordu.

İkizimi çok özlüyordum. Ona çok ihtiyacım vardı. Ki emindim, onun da bana ihtiyacı vardı.

"Bulacağız tabii ki." dedi Sonat. "Seni nasıl bulduysak Can'ımızı da bulacağız."

Bunu düşünmek bile içimde garip bir umut oluşturuyordu. Belki Can da bir yerlerde bizi bekliyordu. Belki o da beni arıyordu. Belki de yıllardır benim kadar o da ikizini özlüyordu.

Ama ya bulamazsak? Ya yıllar onu da benden almışsa? Ya bir gün onun da artık olmadığını öğrenirsem? Hayır... Bunu düşünmek bile istemiyordum.

Can yaşıyordu.

Bundan emin değildim ama içimde bir yer, onun hâlâ bir yerlerde nefes aldığını söylüyordu.

***

Sabah evden çıkmaya hazırlanırken valizimi bile toplamıştım. Niyetim sadece birkaç saatliğine dışarı çıkmak değil, bu evden tamamen gitmekti. Bunu öğrendiklerinde Ertan Bey ve Hülya Hanım sonuna kadar karşı çıkmış, evde ufak bir kargaşa çıkmıştı.

Zuhal "Bırakın gitsin." derken Sonat abim ve Harun abim de Zuhal'e kızıp bana karşı çıkmışlardı. Karan ise "bok gidersin" diyerek gülüp benimle alay etmeyi ihmal etmemişti Asafta hızlıca kapıyı kilitlemiş ardındanda kendisine kahve yapmıştı.

En sonunda bugün gidemeyeceğimi anlayınca bir bahane uydurmuştum. Kuzenlerimin yanına gideceğimi söylemiştim... Aslında tamamen yalan sayılmazdı, birkaç saate yanlarına gidecektim ama asıl dışarı çıkma sebebim iş bulmaktı.

Üçüncü iş görüşmemden de çıkıyordum ama hiçbirinden güzel bir geri dönüş alacağımı sanmıyordum. Bir işe girmeli, kendi kazancımı sağlamalıydım. Şimdiye kadar babamın parasını yemiştim. Yani artık o benim babam değildi ama... Artık onlar da yoktu. Kendim çalışmalı ve kendi paramı kazanmalıydım.

İş görüşmelerinin bu kadar kötü geçmesi moralimi daha da bozmuştu. Bir köşeye oturup ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Ara sıra gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama hemen kendimi toparlıyordum.

İki ay önce öldü bildiğim ailemin aslında ölmediğini öğrenmiştim. İkizim neredeydi, nasıldı bilmiyordum. Dün ailem tarafından terk edilmiştim. Yaklaşık bir ay önce abimi, canımdan bir parçamı, topraklar almıştı benden. Şimdi de bir iş arıyordum ama onu bile bulamıyordum.

Sanki hayatımda tutunabileceğim ne varsa birer birer elimden çekilip alınıyordu. Daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum. Ne zaman biraz olsun nefes alacak olsam, hayat karşıma yeni bir acı çıkarıyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ama boğazımdaki düğüm geçmedi. Bu ne kadar rezalet bir hayattı? Ben daha ne kadar acı çekecektim?

Bir süre öylece oturduktan sonra ayağa kalktım. Başka gidecek bir yerim yoktu. En azından bugün onun yanına gitmek istiyordum. Çantamı omzuma alıp abimin mezarına doğru yola çıktım.

Yol boyunca kafamın içi bomboştu. Ne düşünecek hâlim vardı ne de ağlayacak. Sadece adımlarımı takip ediyordum.

Mezarlığın girişine geldiğimde gözlerim demir kapının üzerindeki yazıya takıldı.

"Mezarlık."

O kelimeyi görmek bile içimi acıttı.

Çünkü abimi görmek için artık bir eve, çalıştığı adliyeye, ofisine ya da beni beklediği herhangi bir yere gidemiyordum.

Bir mezarlığa giriyordum.

Kapıdan içeri adım attığım anda boğazım düğümlendi. Etrafıma baktım. Her yerde mezarlar vardı.

Ve ben...

Abimi görmek için bu mezarların arasına girmiştim.

Adımlarımı yavaşlattım. Her adımda içimdeki ağırlık biraz daha arttı.

Onu gerçekten burada görecektim.

Ama eskisi gibi karşıma çıkıp bana gülmeyecek, saçımı karıştırmayacak, "Ne oldu yine?" diye sormayacaktı.

Sadece bir mezar taşı olacaktı karşımda.

Ve bunu düşünmek bile canımı yakıyordu.

Bir süre daha öylece oturdum. Sonra çantamı alıp ayağa kalktım. Bugün abimin yanına gitmek istiyordum.

Normalde böyle bir yere gitmeyi hiç düşünmezdim. Sonuçta o bir avukattı ve ben onu görmek için artık çalıştığı adliyeye, ofisine ya da beni beklediği herhangi bir yere gidemiyordum.

Artık onu görmek için gidebileceğim tek bir yer vardı.

Mezarlık.

Yavaş adımlarla oraya doğru yürüdüm. Yol boyunca içimde garip bir ağırlık vardı. Sanki her adımda gerçeğe biraz daha yaklaşıyordum.

Mezarlığın girişine geldiğimde gözlerim demir kapının üzerindeki yazıya takıldı.

"Mezarlık."

İçim acıdı.

Abimi görmek için bir mezarlığa giriyordum.

Bir zamanlar telefonunu açıp "Neredesin?" diye sorabildiğim adamı şimdi toprağın altında görmek için gelmiştim.

Kapıdan içeri adım attığımda gözlerim doldu.

Etrafımdaki mezarlara bakarken boğazım düğümlendi.

Abimin mezarına doğru yürümeye başladım.

Her adımda içim biraz daha parçalanıyordu.

Çünkü onu görmek için attığım bu adımlar, aslında onun artık hayatta olmadığını bir kez daha yüzüme vuruyordu.

Yavaş adımlarla abimin mezarının başına geldim ve yavaşça mezarın kenarına oturdum. Gözlerimden akan yaşları kontrol edemedim.

"Merhaba abi... ben geldim." dedim. Elimle toprağını okşadım. "Abi seni çok özledim, biliyor musun? Sen beni hiç özlemedin mi abi?"

Kafamı mezarına yasladım. Mezarlıklara alışıktım. En sevdiklerini bir mezarlıkta görmeye, isimlerini defalarca mezar taşlarının üzerinden okumaya... Daha çocukken öz ailemin mezarlarına gitmeye başlamıştım. Ama o mezarlar sahteymiş. Gerçi ben bunu bilmiyordum. Onlar için de çok acı çekmiştim ama sonradan yaşadıklarını öğrenince o içimdeki acı tamamen geçmese de hafiflemişti.

Ama abimde bu yaşanmayacaktı.

Bu gerçek bir mezardı...

Benim acım az da olsa hiç dinmeyecekti.

"Zaman iyileştirir." diyorlardı ama öyle olmamıştı. Gün geçtikçe acım daha da büyüyor, özlemim beni daha çok mahvediyordu.

"Abi..." dedim, mezar taşını okşarken. "Biliyor musun... Babamlar da gittiler. Beni bırakıp gittiler... Sen olsaydın gitmezdin, değil mi? Ne olursa olsun beni bırakmazdın... Ama şimdi herkes gidiyor abi... Herkes arkasına bile bakmadan gidiyor. Onlar da gitti... Seni de toprak aldı benden. Ben yine tek başıma kaldım. Sen olsaydın beni bırakmazdın, değil mi abi?"

Dudaklarımın arasından boğuk bir hıçkırık koptu. Daha fazla dayanamadım. Başımı mezar taşına yaslayıp kendimi tutmadan ağlamaya başladım. "Geri gelsen olmaz mı abi?" dedim hıçkırıklarımın arasından. "Çok özledim seni... Çok ihtiyacım var sana... Bir kez sarılsan bana... Bir kez 'Korkma, ben buradayım.' desen... Ben yine eski alev olsam... Olmaz mı abi?"

Bir cevap alamadım. Bir mezar nasıl cevap verecekti ki bana? Abim artık bana cevap bile veremezdi...

"Olmaz, değil mi?" dedim. "Peki, en azından rüyalarıma gelsen... Ama kabus olarak değil, rüya olarak abi. Kıyafetlerin kanlar içinde olmasın, o adam seni silahla vurmasın. Seni kaybetmediğim, mutlu olduğumuz bir rüyamda gel."

Son günlerde hep aynı kabusu görüyordum. Abim gözlerimin önünde vuruluyordu ama ben hareket edemiyordum. Ne yürüyebiliyordum, ne konuşabiliyordum, ne de başka bir şey yapabiliyordum...

Abim vurulduktan sonra bedenim serbest kalıyordu. O zaman onun yanına koşabiliyordum ama çok geç oluyordu.

Her seferinde onu gözlerimin önünde kaybediyordum.

Her seferinde uyandığımda, onun gerçekten öldüğünü hatırlıyordum.

"Seni kabuslarımda öyle görünce çok acıyor abi..." dedim, sesim titreyerek. "Canım çok acıyor."

Arkamdan gelen sesle irkilerek arkamdaki adama döndüm.

"Abinin ölmesi, kendini bu kadar üzeceğin anlamına gelmiyor." dedi adam.

"Anlamadım?" dedim, kaşlarımı çatarak.

"Hepimiz zaten öleceğiz." dedi adam sakince. "Kendini bu kadar üzmen mantıklı değil. Yarın öbür gün sen de öleceksin. Bu sürede abinin yasını tutmak yerine hayatını yaşa. Yarın var mıyız, yok muyuz belli olmayan bir hayatı yasla doldurmak salakça. Biz insanlar eninde sonunda ölmek için yaratıldık zaten."

Sözlerini duydukça yüzündeki ifadesizliğe baktım.

Ben abimi kaybetmiştim.

Canımdan bir parçayı.

Ve o bana, "Hepimiz öleceğiz." diyordu.

Belki söylediklerinde hayatın gerçeği vardı ama bazı gerçekler bu kadar kolay söylenmemeliydi. Hele ki bir mezarın başında, ağlayan birisine...

İçimdeki acıyı bu kadar basit bir cümleyle susturabileceğini nasıl düşünebiliyordu?

Bu ne duygusuzluktu?

"Duygusuzun tekisin." dedim.

"Sende aptalın tekisin." dedi.

Cebinden bir sigara paketi çıkardı, içinden bir sigara alıp yakarken yüzüme bakıyordu.

"Seni tanımıyorum bile, sürekli bana salak deyip durma." dedim sinirle.

"Ha, yani tanısaydın sana salak dememi sorun etmezdin." dedi.

"Defolup gider misin şu mezarlıktan?" dedim kaşlarımı çatarak. "Abimin mezarının başında senden nasihat dinlemek zorunda değilim."

İki saniyede bütün üzüntümü öfkeye çevirmeyi başarmıştı.

"Mezarlığın tapusu senin olmadığına göre beni buradan kovma hakkına da sahip değilsin. Allah'ın mezarlığı." dedi ve sigarasından bir nefes çekip dumanını dışarı verdi.

"Sigara kokusundan nefret ederim. Git, ötede iç." dedim.

Sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi. "Al, içmiyorum. Zehir zıkkım ettin."

"Derdin ne senin?" dedim.

"Derdim yok valla da, görevim var." dedi.

"Ne görevinden bahsediyorsun?" dedim.

"Senin korumalığını yapacakmışım da ne gerek var ki? Zaten birisi sana zarar vermeye kalkışsa, sen bu çenenle adamı delirtirsin. Adam kaçar gider."

"Ne saçmalıyorsun? Benim korumalığımı yapacaksan benim neden haberim yok?" dedim, ona dik dik bakarak.

Adam omuzlarını silkti.

"Ben nereden bileyim? Bana verilen görev bu."

"Kim verdi bu görevi?"

"Onu da sana söylemem yasak."

Sinirle gözlerimi devirdim.

"Harika... Bir de gizemli korumam çıktı başıma."

"Senin korumalığına falan ihtiyacım yok benim." dedim ve abimin mezarını okşadım. "Görüşürüz abi, seni çok seviyorum. Yine geleceğim." dedim ve ayağa kalkarak çıkışa doğru hızlı adımlarla ilerledim.

O adam da arkamdan geliyordu.

Mezarlıktan çıktım ama arkamdan hâlâ geldiğini fark edince sinirle ona döndüm.

"Ne diye peşimden geliyorsun?"

"Korumanım dedim ya. Ne laftan anlamaz çıktın." dedi.

"Gerek yok dedim ya."

"Gerek var! Kabul etmek zorundasın."

"Sebep?"

"Çünkü çok fakirim..."

Ne saçmalıyordu bu? Bir de bununla mı uğraşacaktım?

"Ne saçmalıyorsun yine?" dedim.

"Valla çok fakirim. Paraya çok ihtiyacım var... Ben hastayım da, ameliyat olmam için çok paraya ihtiyacım var. Sen benim korumalığımı kabul etmezsen kim bana maaş verecek?"

"Ne hastalığı?"

"İnandın mı ya?" dedi. "Yalan söylemiştim. Ama sonuç olarak paraya gerçekten ihtiyacım var. Hem sana ne zararım var? Sadece seni koruyacağım."

Ruh hastası manyak ücübe herif!

"Kim olduğun bile belli değil! Kim tuttu seni?" dedim.

"Eben tuttu beni. 'O kadar ebesi oldum, koru da ölmesin o salak.' dedi."

"Sensin salak! Siktir git, sal beni!" dedim.

"Sal beni ne ya? Ne kadar kalitesiz bir kelime... Tam da sana uygun." dedi.

Şimdi delirecektim! Bu adama daha fazla tahammül edemezdim.Arkamı dönüp gidecekken kolumdan tutup beni durdurdu.

"Beni deden tuttu, seni korumam için." dedi.

Ne? Dedem mi? "Dedem mi?" dedim.

"He, ananın babası." dedi. "Hatta sana mesaj atmış olması gerekiyor. İnanmıyorsan bir bak."

Telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Bildirimler arasında bir mesaj olduğunu gördüm. Gönderen isme bakınca bir an duraksadım.

Dedeciiimm.

Mesajı açtım. Doğru söylüyordu dedem yazmıştı.
Bir süre ekrana öylece baktım. Demek bu adam gerçekten dedemin gönderdiği biriydi...

Gözlerimi devirip arabaya bindim. Kapıyı sertçe kapattım.

Adam da derin bir nefes alıp direksiyona geçti.
"Sabır..." diye mırıldandı. "Daha ilk günden sabır diliyorum."

***

Kuzenlerimin yanına gitmeden önce eve gitmek istedim. Evime... Ailemle birlikte birkaç gün öncesine kadar yaşadığımız o eve. Almam gereken birkaç eşya vardı. Azad abimin odasındaki çekmeceleri karıştırıyor, çoğu zaman taktığı ve benim en sevdiğim bilekliğini arıyordum.

Yolda, adının Poyraz olduğunu öğrendiğim, korumalığımı yapacak olan o geveze adama da arabada beni beklemesini söylemiştim. Benimle birlikte eve çıkmasına gerek olmadığını, birkaç eşyamı alıp hemen döneceğimi söylemiştim.

Sonunda bilekliği bulunca burukça gülümsedim. Parmaklarımın arasında bir süre tutup baktım. Azad abimin bunu taktığı günler geldi aklıma. Boğazım düğümlendi ama gözlerimden yaşların yeniden akmasına izin vermedim. Bilekliği dikkatlice avucumun içine alıp sımsıkı tuttum.

Ayak seslerini duyunca korkuyla irkildim ve hızla arkamı döndüm. Kapının önüne yaslanmış, kırklı yaşlarında, siyah saçlı ve yüzünde belirgin bir yara izi olan bir adamla karşılaştım.

Bir an ne yapacağımı bilemedim, kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Geriye doğru bir adım attım.

"Sen kimsin? Ne işin var burada?" diye bağırdım.

Adam önce yüzüme baktı, sonra boğuk bir kahkaha attı. O kahkahayla birlikte yanağındaki uzun yara gerildi; çirkin iz, sanki yüzünü ikiye ayırıyormuş gibi daha da belirginleşti.

"Hatırlamadın mı beni?" dedi alayla.

Bir adım daha yaklaştı. Üzerindeki kirli, eski kıyafetlerden ağır bir rutubet kokusu geliyordu. Dağınık saçları, günlerdir kesilmemiş sakalı ve yüzündeki o korkunç yara, onu bir insandan çok kâbusa benzetiyordu.

"Çok ayıp..." diye mırıldandı. "İnsan hiç amcasını unutur mu?"

Kanım çekildi. Amca... Bu kelimeyi duyduğum anda zihnimin bir köşesinde anlamlandıramadığım görüntüler belirip kaybolmaya başladı. Karanlık bir oda... sadece arada sırada bir yanan kirmizi ışık ben ve can... Amca denen herif... ve bize yaptığı işkenceler...

Adam gülümsemeye devam etti.

"Hem..." dedi, sesi fısıltıya dönüşürken. "Beni unutmaman için sana yeterince iğrenç anılar bırakmıştım."

Nefesim boğazımda düğümlendi. Bir adım daha geri çekildim. Sırtım duvara yaslandı.

"Ne istiyorsun benden?" dedim, sesim titreyerek. "Defol git!"

Adamın yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi.
"Şimdi hatırlamaya başladın demek..."

Can onun yanında mıydı? İkizim hâlâ onunla mıydı?
"İkizim nerede?" dedim.

Yanıma doğru yaklaşmaya başladı. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Dibime kadar geldiğinde, yanımdaki masanın üzerinde duran vazoyu kaptım. İçindeki çiçekler çoktan solmuştu.

Hiç düşünmeden vazoyu bütün gücümle kafasına geçirdim.

Vazo kafasında parçalandı. Cam kırıkları yere saçılırken adam bir an sendeledi. Kafasından ince ince kan süzülmeye başladı. Ama bu onu durdurmak yerine daha da öfkelendirdi.

Bir anda üzerime atıldı. Elini boğazıma doladı ve beni sertçe duvara yasladı. Nefesim kesildi.

"Yüzümde bir yara açtığın yetmedi mi, orospu!" diye bağırdı.

Boğazımdaki baskı arttıkça gözlerim doldu. Ellerim istemsizce bileğine sarıldı, onu üzerimden çekmeye çalışıyordum ama gücüm yetmiyordu.

Ciğerlerime hava girmiyordu. Gözlerim kararmaya başlarken tek düşünebildiğim şey Can'dı.

Can... Ne olur hâlâ böyle bir adamın yanında olma.

Boğazımı serbest bırakınca yere doğru çöker gibi oldum. Ciğerlerime dolan havayla birlikte şiddetle öksürmeye başladım. Elimi boğazıma götürüp nefesimi düzene sokmaya çalıştım.

"Şimdilik elveda, güzel yeğenim." dedi.

Sesi, az önce yaptıklarından hiçbir şey olmamış gibi sakindi.

"Merak etme, çok özletmem kendimi. Yakında tekrar uğrarım yanına."

Bu herif kesinlikle psikopattı! Az önce beni boğmaya çalışmış, şimdi de hiçbir şey olmamış gibi karşıma geçip gülümsüyordu. Söyledikleri hâlâ kulaklarımda yankılanırken içimde tarif edemediğim bir korku vardı. Bu adamın geri döneceğini biliyordum ve bundan daha korkunç olanı, bir sonraki gelişinde ne yapacağını bilmiyor olmamdı.

Dizlerimin üzerinde yere çöktüm. Gözlerimden yaşlar akmaya devam ederken ellerimi titreyerek birbirine kenetledim.

"Lütfen bu adamdan kurtulmuş ol, Can..." diye fısıldadım. "Lütfen bu adamın yanında büyümüş olma."

Dizlerimin üzerinde yere çöktüm. Gözyaşlarım hâlâ durmuyordu. Ellerim titriyordu. Az önce yaşadıklarımın gerçek olduğuna bile inanmak istemiyordum. Adamın yüzü, sesi ve söylediği her şey zihnimde dönüp duruyordu. Ama aklıma en çok Can geliyordu. Onun nerede olduğunu bile bilmiyordum. Şimdi bir de bu adamın yıllardır hayatının bir parçası olma ihtimali vardı. Ya Can da onun yüzünden böyle bir hayat yaşadıysa? Bu düşünceyle gözlerimi kapattım. Ne olur öyle olmasın...

Tam o sırada dışarıdan gelen sesle irkildim.

"Alev! Neredesin?!" Bağıran Poyraz'dı.

Başımı kaldırıp etrafa baktım. Ayağa kalkmaya çalışırken burnuma ağır bir yanık kokusu geldi.
Bir an ne olduğunu anlayamadım. Sonra gözlerim dumanla dolan odaya kaydı.

"Hayır..." diye fısıldadım.

Ev yanıyordu.

Elimden düşen abimin bilekliğini hemen tekrardan avucuma aldım ve panikle ayağa kalkıp odadan çıktım. Koridora çıktığımda dumanın yavaş yavaş diğer odalara yayıldığını gördüm. Kalbim deli gibi atıyordu ama bir anda aklıma başka bir şey geldi.

Fotoğraflar...

Kendi odama koştum. Çekmecelerden birini hızla açtım. İçinden birkaç tane aile fotoğrafını peş peşe aldım. Ellerim titriyordu ama onları bırakmaya hiç niyetim yoktu.

Bunlar da yanarsa ailemden geriye hiçbir şey kalmayacaktı.

Bunları burada bırakamazdım.

Ailemden geriye kalan birkaç şeyden biriydi onlar. Az önce Azad abimin bilekliğini bulduğum gibi, şimdi bu fotoğrafları da kurtarmalıydım.

Bilekliği ve fotoğrafları cebime sıkıştırdım. Onları güvenceye aldığımı görünce içimden derin bir nefes verdim. Artık burada kalmamam gerektiğini biliyordum.

Odamdan çıkmak için kapıya yöneldim ama kapıyı açtığım anda yüzüme vuran sıcaklıkla geri çekildim. Yangın birkaç dakika içinde çok daha şiddetlenmişti. Koridorun büyük bir kısmını alevler kaplamış, yoğun duman her yeri görüşümü zorlaştıracak kadar doldurmuştu.

"Allah'ım..." diye fısıldadım.

Geri dönemezdim. Önümden başka çıkış yolu da yoktu. Kıyafetimin yakasını burnuma kapatıp eğilerek ilerlemeye çalıştım. Her nefeste boğazım yanıyor, gözlerim duman yüzünden yaşarıyordu. Alevler tavana kadar yükselirken sıcaklık yüzümü yakıyordu.

Bir adım attım, sonra bir tane daha... Ama alevler önümü kestikçe korkuyla geri çekiliyordum.

Çıkmam lazımdı...

Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.
Dumanın arasından hiçbir şey göremiyordum.
Panik giderek büyüyordu. Ya buradan çıkamazsam?
Tam o sırada dumanların arasından Poyraz'ın sesini duydum.

"Alev! Geldim! Seni kurtaracağım, korkma!" Sesini duyduğum anda içimde küçücük de olsa bir umut belirdi.

"Poyraz!" diye bağırmaya çalıştım ama öksürükten sesim kesildi.

"Alev, sesini duyuyorum! Olduğun yerde kal!"

Alevlerin arasından siluetini seçmeye çalıştım. Dumanın içinde bana doğru ilerliyordu.

"Buradayım!" diye seslendim. "Poyraz, çok sıcak!"

"Biliyorum. Bana doğru gelme, ben sana geleceğim."

Alevler etrafımızı sararken Poyraz hiç durmadan bana doğru ilerledi. "Tamam, Alev... Biraz daha dayan. Seni buradan çıkaracağım."

Poyraz birkaç saniye sonra dumanların arasından yanıma ulaştı. Beni görünce hiç vakit kaybetmeden kolumdan tuttu. "Tamam, buradayım. Korkma." dedi. "Şimdi çıkıyoruz."

"Çıkamıyorum..." dedim, nefes nefese. "Alevler çok fazla..."

"Çıkacaksın. Bana güven."

Kolunu belime doladı ve beni kendine doğru çekti. Diğer eliyle yüzümü kapatarak başımı göğsüne doğru eğdi.

"Başını aşağıda tut. Dumanı mümkün olduğunca soluma."

Beni koruyarak alevlerin arasından ilerlemeye başladı. Birkaç kez yolumuzu değiştirmek zorunda kaldık. Sıcaklık yüzümü yakıyor, gözlerimden yaşlar akıyordu.

"Poyraz... korkuyorum."

"Biliyorum." dedi, sesi sakin kalmaya çalışsa da nefes alışverişinden onun da zorlandığı belliydi. "Ama ben yanındayım. Bırakmayacağım seni."

Sonunda kapıya ulaştık. Poyraz beni öne doğru itti.

"Hadi!"

Dışarı adım attığım anda ciğerlerime temiz hava doldu. Dizlerimin bağı çözüldü ve yere çöktüm. Arkadan Poyraz da dışarı çıktı. Birkaç saniye boyunca sadece öksürdüm.

Poyraz hemen yanıma çömeldi. "İyi misin?"

Cevap veremedim. Sadece başımı sallayıp hâlâ titreyen ellerimi göğsümde birleştirdim.

Arkamızda ise evin pencerelerinden alevler yükselmeye devam ediyordu.

Evim yanmıştı... Evimiz yanmıştı... Büyüdüğüm ev yanmıştı. Sadece bir ev değildi yanan. Çocukluğum, anılarım, ailemle geçirdiğim yıllar da o evle birlikte yanmıştı.

Orada bıraktığım her şey, duvarların arasında kalan her hatıra, şimdi alevlerin içindeydi. Geriye yalnızca cebime sıkıştırdığım birkaç fotoğraf ve Azad abimin bilekliği kalmıştı. Ailemden bana kalanlar da artık avuçlarımın içindeki birkaç parçadan ibaretti.

Farkındayım bölüm çok geciktii 😔
Ama bölüm biriktirmeye çalışıyordum…
Kusura bakmayın 🙃 iyi okumalarr umarım bölümü beğenirsinizzz 🫶🏻🫶🏻🫶🏻

Bu bölüm hakkıdanki düşünceleriniz nelerdir??