5. bölüm / 6
YALANDAN HAYATBölüm 5 Takip
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5 Takip
Elimdeki kan, beyaz zarfı kırmızı bir leke boyamıştı. Bakışlarımı zarftan çekip karşımdaki adama diktim. Çağatay beni baştan aşağıya sorularmış gibi süzüyordu. Haksız da sayılmazdı, darmadağınıktım her manada. İçeriye geçmesi için kapının kenarına çekildim. Uzun boylu olduğu için hafif eğilerek geçmek zorunda kaldı kapıdan. İkimizde koridorda öylece duruyorduk. Bir fırtına gelmiş ve her şeyi darmadağın etmişti ve biz nereden başlayacağımızı bile bilmiyorduk. Boğazımı temizleyip konuşmaya başlayan taraf olmayı tercih ettim.
“Muhbir Nihat’mış şuan Pala Dayı’nın yanında.” taş kadar ağırlaşmış bir ses çıkmıştı dudaklarımdan. Hemen Pala Dayı’ya muhbiri eve getirmesi için mesaj attım.
“Bir saate burada olurlar.”
Başıyla dediklerimi onaylarmış gibi yaparken bir yandan da meraklı gözlerle evimi süzüyordu. İç çekip onu salona doğru davet ettim. Ayaklarımızın altında ezilen birkaç cam kıymığı sessizliğimizi bozdu.
“Üzerinin bu kadar dağınık ve yaralı olmasına şaşmamalı.” dedi salona bakarak. Hiçbir şeyi umursayacak halde olmadığımdan dolayı dağınıklığın ortasından kanepeye geçip, bağdaş kurarak oturdum.
“Noldu?”
Gerçekten merak eden bakışlarla karşı karşıya kalmak beni şaşırttı.
“Kırk yıllık dostmuşuz gibi sana olanları anlatacak değilim.”
Siyah yastığı kucağıma alarak. Tebessüm etti. Ve tekli koltuğa oturdu bacak bacak üstüne atarak bana bakmaya devam ediyordu. Bakışlarımı kaçırıp başka şeylere odaklanmaya çalıştım. Ama bana o kadar dikkatli bakıyordu ki hissedebiliyordum.
“Düğün üç hafta sonra olduğu için babam iki aileninde bir arada olduğu bir yemek organize etmek istiyor. Babana iletirsin.”
Sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi sanki biz birbirine aşık çiftmişiz de evlenmeye karar vermişiz gibi söyleyince sinirlenirim bir kez daha tepeme çıktı.
“İstersen damatlık seçmeye de beraber gidelim?” dedim kinayeli bir sesle. Sıkıntıyla ofladıktan sonra dağınık saçlarının arasından ellerini geçirdi.
“Bak Neslihan sabahta aynı konuşmayı yaptık. İster kabul et ister etme ama artık aynı gemideyiz ve bu gemi bir kez su alırsa beraberinde hepimiz batarız. Sence bu kararı sırf iki güçlü aile birleşsin huzursuzluk çıkmasın diye mi aldılar sanıyorsun?”
“Nedenini hiç düşünmedim ya da düşünmek istemedim.” umursamayacağım bir tonla söylemiştim cümlelerimi.
Sağ eliyle sol bileğindeki saatiyle oynuyordu.
“Çünkü bazı şeyler değişiyor, bizi evlendiriyorlar çünkü iki aileyi daha verimli kullanmak istiyorlar. Sadece sevkiyat, mal ya da ihalelere fesat karıştırmak için değil bizim ağımızıda kendilerine katarak daha pis işlerin içerisine çekmeye çalışıyorlar. Devletin içerisine sızmaya çalışıyorlar ve bunun için harcanacak birileri lazım.”
Piyangoda bize vurmuştu sanırım. Göz yaşlarım yine akmaya karar vermişti. O kadar çok bitik hissediyordum ki Çağatay’ın yanında ağlıyor olmam umrumda bile değildi. Gözümden akan yaşları fark edince bakışlarının bir anlığına yumuşadığını gördüm.
“Hep böyle mi olacak?” Bluzumun kolunu çekiştirip göz yaşımı sildim.
“Nasıl?”
“Böyle işte. Benim seçimim değildi, herkes gibi yaşamak istiyorum, sıradan bir hayat.”
Acı bir kez daha içimi dağladı.
“Neslihan Atay, seni tanımasam kırılgan bir bebek olduğunu düşüneceğim. Yani hatırlatırım kaç kez beni dövdün.”
Ah, evet. Görüntüler gözümün önünde kolaj gibi geçerken tebessüm ettim. Telefonumdan saatime baktım birkaç dakikaya burada olurlardı. Kendimi toparlamak için üst kata odama giderken hiçbir şey demeden kalktım. Banyoda aynaya çok fazla bakmadan kendime çeki düzen verdim, bir eşofman takımı giyip aşağıya indim. Çağatay bıraktığım yerde düşünceli bir şekilde bekliyordu. Aşağıya indiğimi fark ettiği anda gözlerini duvardan ayırıp bana baktı ve baştan aşağıya beni süzdü, derin sessizliğimizi bölen ise camdan içeriye süzülen arabanın ışıklarıydı. Boğazımı temizleyip, “Sanırım geldiler.” diye bildim bu cümleyi kurmak bile dilime ağır geliyordu. Başını aşağı yukarı sallayıp, silahını tetikte tutacak şekilde kapıya doğru yürüdü. Bende onun tam arkasında duruyordum. Çağatay’ın eli tam kapı kolunu uzanacakken bana aniden döndü yüzü yüzüme fazla yakındı.
“Silahın yanında mı Neslihan?”
“Ne? Tabi ki yanım-“ elimi refleks olarak belime götürdüm ve silah orada yoktu. Kapıya üç kez tıklatıldı ikimizde aynı anda dönüp oraya baktık.
“Arkamda kal.”
Kaslı koluyla beni arkasına aldı ve kapıyı açtı. “Muhbiri getirdim.” İçim rahatlamış şekilde nefes verdim kapıya gelen Pala Dayı’ydı. Çağatay’ın kolunu iterek arkasından çıktım.
“Tamam, Neslihan git silahını al. Bana atılan adrese muhbiri teslim etmeye gideceğiz.”
Pala Dayı bir bana bir de Çağatay’a bakıyordu.
“Eğer sadece siz ikiniz gidecekseniz, bir silahtan fazlası gerek. Yerinizde olsam her ihtimale karşı tam teçhizat giderdim.”
Yorgunluktan vücudum ağrıyordu.
“Adresi sana atsak ve sen bizim güvenliğimizi sağlasan olmaz mı?” diye sordum. Çağatay hala çapraz biçimde bir şekilde önümü kapatıyordu.
“Üzgünüm evlat ama örgüt içinde benim bile sınırlarım var. Muhbiri diğer garaja bıraktım.” Dedi ve kapıyı kapatıp gitti. İkimizde birbirimize şaşkın şaşkın bakıyorduk.
“Diğer garaj?” Çağatay kapıya yaslanıp kaslı kollarını birbirine kavuşturmuş sorusunu cevaplamamı bekliyordu.
“Evin altında gizli bir garaj var, orada daha ağır silahları falan saklıyorum.” Tek kaşını kaldırarak bana bakmaya devam ediyordu.
“Ne var? Her şeyi sana ayrıntılarıyla açıklayacak değilim ya.”
Arkamı dönüp merdiven boşluğunda bulunan kitaplık gibi duran kapıyı kendime çektim ve aşağıya inmeye başladım. Adım seslerime onun da adım sesleri karıştı. Adımımı atar atmaz etraf aydınlanmaya başladı. Duvarlarda uzun namlulu silahlar, hançer ve bıçak setleri, rafların içerisindeki çeşitli patlayıcılar, üzeri cam çekmecelerde bulunan normal silahlar… ıslık çalarak etrafında dönen Çağatay’a aldırmadan alacaklarımı almaya koyuldum.
“Çok akıllıca çoğu kişi burayı müştemilat sanıyordur.” Sanki takdir etmesi benim için onurmuş gibi konuşuyordu. Görmediğini bilsem bile gözlerimi devirdim.
“Ne alacaksan al ve çantayı şu arabaya koy.” Çantayı göğüsüne sertçe çarptım, bu pek onun umrunda olmadı. Bende arabanın bagajını açıp muhbire baktım, baygın biçimde elleri kolları bağlı ve ağızı bantlıydı. Kapağı geri kapattım. Çağatay işini bitirmiş sürücü koltuğunun kapısını açıp içeriye baktıktan sonra başıyla binmem için işaret yaptı.
Gecenin bir yarısı olmuş hava en karanlık haline bürünmüştü, ikimizde tek kelime etmiyorduk ve böylesi daha iyiydi. Bizi ne bekliyordu bilmiyorduk. Bir gecede hayatımız bilinmeze yol almıştı. Tek bir an, tek bir tercih yolumuzu değiştirmişti. Hava almak için camı indirdim. Yağan yağmur damlaları yüzüme değiyor, rüzgar ise yüzümü okşuyordu. Etrafta sadece ağaçlar vardı. Yolu aydınlatan tek ışık arabanın farları olsa bile yağmurun havasından ağaçların kokusunu alabiliyordum. Hiç soluma bakmasam bile ara sıra bir çift gözün ağırlığını üzerimde hissediyordum. Kendimi koltukta düzelttim.
“Lastikler dışında bu araba kurşun geçirmez.” sessizliği bölen ben olmuştum. Varışımıza kaç dakika kaldı diye ekrana baktı bir saat vardı. Yaklaşık bir buçuk saattir yoldaydık ve daha bir saatimiz vardı. Ve benimle konuşmadı, sadece duyduğunu belirten bir baş hareketi yaptı. Şaşkınlıktan kaşlarım havaya kalktı, yani tüm gün gevezelik etti ama en gergin anda konuşmaktan kaçındı. Bende başımı çevirip yolu izlemeye karar verdim. Cızırtılı da olsa müzik çalmaya başladı, radyoda çalan şarkıya baktım tuana cümlelerim’di.
“Kendini birazda olsa iyi hissediyor musun?”
Ve işte bu cümleye hazırlıksız yakalandım çoğunlukla insanlar benim nasıl hissettiğimle ilgilenmezdi. Onunla daha rahat konuşabilmek için kendimi sola doğru dönürdüm ve bir dizimi kendime çektim.
“Hayır desem iyi hissetmem için bir şey yapar mıydın?” Gülerek bu soruyu sordum. Başını bana doğru kısa bir anlığına çevirdi.
“Yapardım.” Tekrardan yola odaklandı. Yine beni hazırlıksız yakalamıştı bu adama bazen çok fazla gıcık oluyordum. Pekala madem oyun oynamak istiyordu bende oynardım.
“Bekliyorum?” Dedim talepkar bir sesle. Diliyle dudaklarını ıslatıp, tebessüm etti.
“Gelinlik seçmeye beraber gider kaynananı almayız.” İstemsizce kahkaha attım.
“Düğünden önce gelini gelinlikle görmek uğursuzluk getirir.” Dedim muzip biçimde.
“Hedef sağınızda kalıyor.” Navigasyona baktık varmıştık. Çağatay’ın telefonu çaldı, bilinmeyen bir numara arıyordu. Açtı ve hoparlöre aldı.
“Muhbiri bulunduğunuz yere bırakın ve sonra buradan ayrılın.” Daha biz cevap veremeden telefon kapandı.
“Tetikte ol, ben adamı bagajdan indirip yere bırakacağım, sonra hemen araca atlayıp gideceğiz ama varana kadar sürekli etrafı kontrol etmemiz gerekli.”
Bunu söylerken bile bana değil etrafa bakıyordu. Başımı salladım ve araçtan çıktık. Etrafımızda kimse yoktu hatta bir bina bile yoktu boş toprak alan ve çam ağaçları vardı. Adam çırpınıyordu Çağatay muhbiri sertçe yere bıraktı ve etrafını kolaçan ederek arabaya geri bindik. Hızlıca arabayı çevirip bulunduğumuz yerden ayrılmaya koyulduk.
“Muhbiri bırakınca bu gerginlik biter zannettim ama şimdi kendimi daha fazla diken üstünde hissediyorum.” Sürekli aynalardan camdan dikkatlice bakıyorduk.
“Sanırım şuanlık bir sorun yok, rahatlayabilirsin.” Demişti.
Nedense ona güvenmek geliyordu içimden.
“Sevkiyatı patlatan kişi oydu, başka hangi bilgileri sızdırdı pek bilmiyorum. Sadece savcıyla ortak çalışıyor. Onun yüzünden sağ kolumu kaybettim. Bana bu muhbiri bulmamı söylediler yoksa öldürülen adamımın cinayetini üzerime yıkacaklardı. Sonra başka bir mesaj daha geldi gittim orada siz vardınız seninle evleneceğimizi söylediler. Bir şekilde sanırım her şey çok üst üste geldi ve ben kontrolümü kaybettim.”
Ani itirafımı beklemiyormuş gibiydi. Koyu kahve gözlerinden anlayışlı bir ifade geçti.
“Uyu prenses bunları daha sonra sakin bir zamanda konuşuruz.” Sesi yumuşak çıkmıştı. Çağatay Ateşsoy beni şaşırtmaya devam ediyordu. Bende bana denileni yaptım ve yavaş yavaş uykuya daldım.
“Evet şimdi herkes sıraya girsin. Yoklama alınacak.”
Öğle sıcağı vücudumun her yerini yakıyordu. Birkaç saat süren otobüs yolculuğundan sonra kamp yapacağımız alana gelmiştik. Kimse kimseyi pek tanımıyordu. Beni bir ailenin yanına evlatlık vermiştiler ama yine de bu eziyetten kurtulamamıştım. Eğitim almak için özenle seçilen kişileri bir araya toplamışlardı. Sonunda yoklama bitti, her ders sonunda yoklama zorunluydu. Kaçanlar olursa diye ama bu cehennemden kaçmak imkansızdı her yerde adamlar ve kameralar vardı. Dizlerim yara bere içindeydi, dövüş dersi beklediğimden sert geçmişti. Diğer çocuklar birbirleriyle kaynaşmaya başladılar. Bense bir kaldırdım taşına oturmuş yaralarıma bakıyordum. Yanıma bir çocuk geldi benden birkaç yaş büyüktü. Tanımıyordum onu kampta yaşlarımıza göre ayrılıp ders alıyorduk ama dersler dışında karma takılabiliyorduk. Elindeki su şişesini bana uzattı.
“Al yaranı temizle.”
Boyu benden uzundu, koyu kumral saçları dağınıktı, gözleri benim gözlerime benzer renkteydi. Uzattığı su şişesini aldım, yaralarıma döktüm.
“Ben atmaca.”
Kampta herkes takma bir ad kullanırdı kimin kim olduğu bilinmezdi. Bana uzatılan elini baktım ve bende elimi uzattım.
“Gün ışığı.” Dedim. Cebinden kuru peçete çıkarttı ve yaralarımı kurulamak için bana verdi. Bende yaralarını kurulamaya başladım o da çıkarttığı diğer peçeteyle origami yapmaya başladı. Bitirdiğinde bana uzattı. Origami güneşi andırıyordu, peçeteyi elime aldım.
“Sonra görüşürüz.” Dedi ve yanımdan kalkıp gitti.
“Neslihan uyan.”
Çağatay’ın beni sertçe dürtmesiyle kendimi bir anıdan koparıp gerçek hayata döndüm gözlerimi ovuşturarak
“Noldu geldik mi?” Diye sordum.
“Hayır takip ediliyoruz.”
Bölüm etkileşimi
