2. bölüm / 6
YALANDAN HAYATBölüm 2 Bilinmeyen
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2 Bilinmeyen
1 Yıl Önce Olayların Başlangıcı
Ciğerlerimde oksijen tükenmiş gibiydi, koşmak istiyordum ama bunu uzun zamandır o kadar fazla yapıyordum ki bacaklarım ağrıdan koşma eylemine direniyordu. Ayaklarımın altında çıtırdayan çalı sesleri nerede olduğuma dair işaretler veriyordu. Önüme çıkan ağaç dalını aceleyle elimle ittirirken ne yazık ki ayağım takıldı ve toprak yolun üzerine sertçe düştüm. Dizim acıdan sızlıyor, kan ağır ağır bacağımdan aşağıya süzülüyordu. Ormanın içerisinde yaklaşan ayak seslerini işitmem korkudan kalbimin yerinden çıkmasına sebep olacak gibiydi. Ellerimi silkeleyip yerden destek alarak kalktım. Topallaya topallaya kaçmaya çalışıyordum, uzaklardan gelen araba seslerini duymak ise içimde azda olsa umut yeşertmişti ana yola çıkmama ve kaçmama çok az kalmıştı. Ta ki güçlü bir el kolumdan çekip beni yakalayana kadar. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı ve çaresizlik bir bedene bürünmüş gibi etrafımda dolanıyordu.
“Ne kadar inatçı bir çocuksun sen Neslihan!”
“Ne olur beni oraya geri götürme, yalvarırım.”
Adamın kollarının arasında çırpınıyordum, bağırmak, direnmek narfileydi.
“Anlaşılan senin iyi bir derse ihtiyacın var küçük yılan seni.”
Etrafta korumaların cirit attığı o eve doğru geri gelmiştik, herkes neredeyse diken üstünde olacakları bekliyor gibiydi. Karanlık koridorlardan geçtik, az ışıkla aydınlatılmış merdivenlerden indik. Mahzene gelmiştik, kaç gecem burada geçti bilmem ama buranın soğuk ve paslı kokusu midemin bulanmasına yetmişti. Girdiğimiz odanın içerisi aydınlandı. Benim yaşlarımda bir sürü çocuk duvar dibine dizilmiş korkuyla bekliyordu. Adam beni yere fırlattı, sırtım darbenin şiddetiyle sarsıldı, gözümün önüne gelen saçlarımı geriye çektim.
“Şimdi burada ne olacak biliyor musun Neslihan?”
Sorduğu soruyu yanıtsız bıraktım, yüzündeki pis sırıtış zaman geçtikçe daha da belirginleşmeye başladı.
“Bak sen, şimdi de dut yemiş bülbüle dönmüş. Çocuk aklınla kaçma planı yaptın ve Boran’ı da bu salak plana dahil ettin.”
Bir elini çenesine götürdü ve sakallarının üzerinde gezdirdi.
“Planım bu kadar salak olsaydı, kapıdan burnumu dahil çıkartamazdım ama değil mi? Boran’ı da yakalayamamışsın belki de burada salak olan planım değildir.”
Cümleler zehir gibi ağzımdan çıkmıştı, sinirden tüm bedenim titriyordu. Sözlerim karşısında gözleri giderek büyüdü keşke yerinden de çıksa bu gözler. Yanağıma tokat attı ve saçlarımdan tutarak beni odanın ortasına doğru sürükledi.
“Bakalım birazdan bu kadar cesurca konuşabilecek misin?”
Odanın kapısı açıldı içeriye Boran girdi, ağzı yüzü kan içerisinde kalmıştı, ayakta duramayacak bir haldeydi ayaklarının ucu yere sürüye sürüye getirdiler. Ve benim birkaç adım önüme getirip bıraktılar.
“Lütfen, söz veriyorum bundan sonra tüm eğitimlere katılacağım ne olur ona bir şey yapmayın.”
Çaresizlik tekrardan başıma dikildi ve usulca yere oturdu. Gözleriyle çırpınışlarımı izliyordu.
Kan içerisinde kalmış yüzünde bile o yeşil gözleri bulup onunla göz göze geldim hala bir şekilde ışıl ışıldı gözleri.
“İnsan evladı eğitilebilir bir canlıdır çocuk ve senin benzer hatalar yapmaman için ders alman gerekiyor.”
Silah sesi tüm odanın içerisinde yankılandı, pencerede duran kuşlar havalandı ve o yeşil gözlerdeki ışık soldu.
Yağmur damlaları açıkta duran bahçe kapısından evin içerisine giriyor ve minik bir su birikintisi çıplak ayaklarımı ıslatıyordu. Bir elimde kadeh içkimi yudumluyordum ve yağmurun yağışını izliyordum. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarıma oradan çeneme doğru bir yol haritası oluşturdu. Karanlığın içerisinde telefonumun ekranı aydınlandı, elimdeki kadehi tezgahın üzerine bıraktım. Telefonu elime aldım, bildirimi daha net okuyabilmek için gözlerimde biriken yaşı elimin tersiyle sildim.
Bir yeni mesaj.
İlyas: Sevkiyat baskına uğradı.
İçimden bir küfür savurup, telefonu rastgele bir yere fırlattım. Biraz daha yağmuru izleyip, merdivenlerden yukarıya çıktım, giyinme odasına girdim, ışıkları açtım. Loş ışık geniş odanın içerisini aydınlattı. Koyu tonların hakim olduğu odanın içerisinde gözlerimi dolaştırdım, kıyafetlerim açıkta duruyordu, böylesi benim için daha rahattı ama burayı dizayn ederken yapan usta pek rahatlığımı beğenmemiş olacak ki şikayet etmişti, kıyafetlerin toz olur diye. Üzerime siyah sıfır kol bir body giydim, bol kesim yüksek bel siyah pantolonun düğmesini ilikledim. Boy aynasının karşısına geçtim, uzun koyu kahve saçlarımı rastgele dağınık bir topuz yaptım. Kahküllerimi ellerimle şekil verdim. Uykusuzluktan morarmaya başlamış olan gözaltlarımı kapatıcıyla kapattım ve koyu denilecek tarzda makyaj yaptım. Topuklu ayakkabımı ve siyah uzun deri kabanımı üzerime geçirdim. Takı çekmecesinin altındaki çekmeceyi açtım, yanıma yedek şarjör ve silah aldım ve odanın ışığını kapatıp evden ayrıldım.
İlyas aranıyor…
“Nerdesiniz?”
“Neslihan Hanım biz her zaman ki mekandayız.”
“İyi bekleyin bir saate orada olacağım ve şu sevkiyat olayını konuşacağız.”
“Tamam biz bekliyoruz sizi.”
Konuşmayı sonlandırıp, Şile yoluna saptım, her iki tarafı yeşillik ve ağaçlarla süslü yoldan uzunca gittikten sonra patika yoluna saptım on dakika daha ilerleyip, arabamı bahçeye park ettim. Çantamı elime aldım ve arabadan çıktım, çakıl taşları topuklarımın altında çıtırdıyordu. Geniş avluyu geçip, iki katlı gri villanın, ahşap kapısını itip içeriye girdim. İlyas ve Zülfikâr’ı mutfakta tartışırken bağrış sesleri tüm villanın içerisinde yankılanıyordu.
“Lan oğlum sende beyin falan yok mu? Halısaha maçına kaleye Kerim’i koyup maça mı çıkacağız?”
“Niye olmasın? Adamın bir kere futbol geçmişi var.”
“Senin futbol geçmişi dediğin ilkokul futbol takımı böyle geçmişi sikeyim.”
Gülmemek için kendimi tuttum ve boğazımı temizleyerek geldiğimi haber verdim. İkisi de susmuş bana bakıyorlardı.
“Hoş geldiniz Neslihan Hanım.”
Başımla her ikisine de selam verip, ahşap sandalyeyi çekip masadaki yerimi aldım. Sabah hiçbir şey yemeden erkenden evden çıktığım için karnım acıkmıştı. İlyas önüme beyaz porselen bir tabak koydu. Tabağa birkaç tane zeytin, bir dilim peynir, yeşillik koydum. Fincanda çayımda masaya gelince bir yudum aldım ve dün olan olaylarla alakalı sorular sormaya başladım.
“Şimdi en başından anlatmaya başlayın.”
Zükfikar duruşunu düzeltti.
“Biz akşam depoları kontrol etmeye gittik, adamların hepsi malları araca yüklüyordu. Anlayacağınız her zaman ki prosedürü uyguluyorduk. Teslimatı yapacak kişilere nereye gideceklerini söyledik. Sınır kapısından geçerken ayarladığımız birkaç kişi var, geçmeden önce söylemeleri gereken gizli kodu ilettik ki kolayca sınır kapısından geçebilsinler.
Bir dilim tam buğday ekmeğinin üzerine peynir koydum ve ısırık aldım.
“Tırlar İstanbul’daki depodan Suriye’ye yola çıktı. Sınıra kadar hiçbir problem yoktu, araçlara taktığımız takip cihazından falan takibi sağladık. Tırların hepsini ayrı bir yerde beklettiler sonra etraflarını polis araçları ve polisler sardı. Şoförlerin hepsini yakalayıp gözaltına aldılar, mallara el konuldu. Suriye’deki kişilerde biz size nakit para verdik silahlar nerede diyorlar.”
İlyas elinde tabletle içeri girdi ve bana uzattı.
“Burada baskının görüntüleri var zorda olsa ele geçirdik.”
Tableti aldım ve oynat tuşuna bastım. Tırların hepsi diğer araçlardan ayrı bir yerde bekliyordu. Eli silahlı askerler araçların yanına yanaştı, şoförler gizli kodu söyledi, askerin eli telsizine gitti ve kısa bir konuşma yaptı. Aradan bir dakika bile geçmeden siren sesleri duyuldu ve mavi kırmızı ışıklar etraflarını sardı. Polislerden bir tanesi yürüyerek başka bir aracın önünde durdu. Aracın camı yarıya kadar açıldı, içerideki kişiye bir şeyler söyledi.
Başımı tabletten çevirip, masada gergince oturan İlyas ve Zülfikar’a çevirdim.
“Bu arabanın içerisindeki kişi kim?”
Kaşlarım çatarak tableti onlara uzattım, ikisi de ekrana baktılar.
“Tahminlerimize göre arabanın içerisinde savcının olduğunu düşünüyoruz.”
“İsmini öğrenebildiniz mi?”
İkisi de olumsuz anlamda başlarını salladılar. İlyas ellerini saçlarına daldırdı.
“Öğrenemedik, kimse bu savcının kim olduğunu bilmiyor. Garip bir şekilde çok gizli ilerliyor her şey.”
Çayımdan bir yudum içtim, gözlerim dışarıdaki deniz dalgalarına takıldı.
“Peki sevkiyatı nereden öğrenmişler?”
“Adamların arasında muhbir bulunduğundan şüpheleniyoruz.”
Bu hiç iyi olmadı işte. Şimdi üvey babamdan bir ton azar işitecektim. Sıkıntıyla ofladım.
“Karşı taraf ya para ya da silahlar diyor.”
Derler tabi maksat bana zorluk olsun. Sandalyeyi geriye doğru çekerken cızırtılı ses çıktı. Kendime bir fincan daha çay koydum ve mutfaktan çıkıp salona ilerledim. Koyu kahverengi deri tekli koltuğa oturup, deniz manzarasına bakarak düşünmeye başladım. Ayak sesleri diğerlerinin de salona geldiğini haber veriyordu. Böyle sessizlik içerisinde bir saat geçirdik, ta ki aklıma yeni bir fikir gelene kadar. Kafamı hızlıca çevirdim, elimdeki fincanı ahşap sehpanın üzerine bıraktım.
“Kebapçı Cemil’de bizimle aynı işi yapmıyor muydu?” Diye sordum.
“Evet.” Dediler bir ağızdan. Beynimin içerisinde çarklar dönmeye başladı.
“Kebapçı’nın sevkiyatını patlatacağız sonra onları alıp Suriye’ye göndereceğiz.”
“İyi de bu çok sıkıntılı bir plan değil mi?”
Kaşlarım bir kez daha çatıldı.
“Senin daha iyi bir planın varsa duymak isteriz İlyas? Var mı?”
Başını telefonuna indirdi, ekranında PUBG açıktı.
“Bende öyle düşünmüştüm. Her neyse şimdi siz kebapçının sevkiyatının tüm detaylarını öğrenin sonra yolda biz bunları durdurup tırları ele geçireceğiz. Yanınıza güvenilir birkaç tane şoför bulun yoksa siz sürersiniz.”
İşaret parmağımla her ikisini de işaret ederek. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Suçu da Ateşsoy ailesinin üzerine atarız zaten araları bozuk, kebapçıda salağın teki yemi yer.”
Ayağa kalktım, deri kabanımı giydim, gri bulutlar havada yavaş yavaş yerlerini almaya başlamıştı.
“Ayrıca şu muhbir olayını da araştırın bakalım kimmiş.”
Villadan çıkıp, arabama bindim.
Arayan kişi EV…
“Efendim?” Sesim normal çıksın diye çabaladım ama daha çok bıkkın çıkmıştı.
“Nevzat Baba sizinle görüşmek istiyor?”
“Tamam bir buçuk iki saate gelirim yoldayım.”
Telefon suratıma kapandı. Pislik. Şimdi gidip rapor verip üzerine azar işitecektim. Gaza daha fazla bastım şansım varda kaza yapar bu yalandan hayattan kurtulurdum.
Sürgülü siyah çelik kapı açıldı, uzun taş yoldan ilerledim ve arabamı boş bir yere park ettim. Mermer merdivenleri hızlıca çıktım malikaneye girdim.
“Babam müsait mi?”
“Hoş geldiniz Neslihan Hanım. Evet müsaitler.”
Solumdaki koridora sapıp, merdivenlerden çıktım. Kapalı siyah kapının önünde durup derince bir nefes aldım. Başım dik yüzümde gülümsemeyle kapıyı çaldım ve içeri girdim.
Babam her zaman ki yerinde oturmuş sinirli gözleriyle bana bakıyordu.
“Geç otur.”
Hemen emrine itaat edip, koltuğa oturdum. Bugün ne kadar sıkıntılı bir gündü böyle.
“Olanlardan haberim var.” Sıkıntıyla sigarasının dumanını odanın içerisine üfledi. Bok iç ya, şimdi üzerime sinecek bu koku.
“Bu konuyu hallediyorum baba. Siz hiç merak etmeyin.”
Külü masanın üzerinde bulunan cam kül tablasına boşalttı.
“Bundan şüphem yok.”
Azarda yok. İlginç.
“Başka bir sorun yok değil mi?”
“Örgüt bu aralar herkesin üzerinde fazla baskı kurmaya başladı. Şimdi de aramız kiminle bozuksa onlarla ateşkes yapmamızı istiyorlar.”
Çekmeceyi açtı içerisinden kırmızı zarfı bana uzattı. Elime aldım, zarfı açtım ve içerisinden çıkan siyah üzerinde beyaz harflerin yerleştirildiği kâğıdı okudum. Sonlara doğru okuduğum cümleler yutkunmama sebep oldu. Kağıttan başımı kaldırdım ve babamla göz göze geldim.
“Velihatların takdim edilmesi derken ne demek İstemiler.”
“Artık sizde örgütün ağında olacaksınız demek.”
Bir gün belki özgür olurum umutları kanatlanıp bu cümleyle beraber havaya karışıp gitti.
“Orada ol Neslihan. Abinde orada olacak. Bugün yapılacak olan vakıf davetine de katılman gerekiyor.”
Başımı tamam anlamında sallayıp odadan çıktım. Korku sonunda bacaklarıma dolandı diye düşündüm, daha minicik bir kız çocuğuyken yetiştirme yurdundan alınıp, örgüt için asker gibi yetiştirilmiştim. Tüm geçmiş, tüm acılar, tüm ızdırap kıvrana kıvrana sinsi bir yılan gibi beynimin içerisine dolmaya başladı. Ellerim titriyordu, zar zor eve gelebilmiştim. Ayaklarıma sanki beton dökülmüş gibi ağırlaşmıştı kendimi sürüye sürüye merdivenlerden çıktım. Giyinme odasına girdim, ışığı açtım ve yere çöküp çığlık atarak ağladım.
Adamlar elindeki silahları bize doğru doğrultmuştu. Yüzlerinde siyah maskeler vardı. Bir jeep yanaştı, içerisinden lacivert takım elbiseli bir adam çıktı. Çocukların hepsini duvar dibine ittiler. Elimdeki oyuncak ayıya sıkıca sarıldım. Ağlamaktan artık gözlerim acıyordu. Hava çok soğuktu, ayaklarım ıslak betona değiyor ve vücudum soğuktan titriyordu.
Adamler önümüze geldi herkese teker teker bakmaya başladılar. İçlerine sinmeyen çocukları seçip gözlerimizin önünde öldürdüler. Hepimiz çığlıklar atıyor ve ağlıyorduk çünkü neyin içerisine girdiğimizi bilmiyorduk. Şoka girmiş gibiydim, kalbim korkudan neredeyse duracaktı sonra sol elimde bir sıcaklık hissettim. Tüm o dondurucu soğukluğun içerisinde o sıcaklık dikkatimi çekti yaşlı gözlerimi aşağıya doğru indirdim. Benim gibi minik bir el elimi sıkıca tutuyordu. Ağır ağır başını yukarıya kaldırdım ve bir çift yeşil gözle göz göze geldim.
“Korkuyorum.” Kelime ağzımdan zorla dudaklarıma döküldü. Fısıltıdan bir farkı yoktu sesimin ama bir şekilde beni duymuştu, elimi daha sıkı tuttu.
“Bende.”
“Çocukları korumak için kurulan vakfın kurucusu olan sayın Nevzat Atay’ı alkışlarınızla konuşma yapması için kürsüye davet ediyorum.”
Alkış sesleri salonun içerisini doldurdu. Dakikalarca sürecek konuşmayı dinlemek istemediğim için salonun terasına çıktım. Boğaz manzarasını izlemek için durdum. İnce askılı uzun bir elbise giymiştim, saçlarım dalgalı ama hafif topluydu. Rüzgar eserek saçlarımı hareket ettirdi. Serinlik iyi hissettirmişti.
“Ah, şey pardon burada birisinin olduğunu bilmiyordum. Rahatsız etmiyorumdur umarım.”
Sesin sahibine doğru başımı çevirdim. Saçlarım gözlerimin önüne geldiği için geriye doğru çektim. Bir çift mavi gözle karşılaştım.
“Hayır.” Diyebildim. Yanıma geldi, ikimizde karşıya doğru bakıyorduk.
“İçerisi fazla kalabalıktı hava almaya ihtiyacım vardı.”
“Konuşma hâlâ devam ediyor mu?”
Açık kumral saçları kısaydı ama rüzgar yine de saçlarını hareket ettirdi, bana doğru döndü. Kirli sakalı vardı, tebessüm ediyordu.
“Bence bi on dakika daha devam eder.”
Bende tebessüm ettim. Elini bana doğru uzattı.
“Bu arada kendimi tanıtmayı unuttum ben Selim.”
Elimi uzattım.
“Memnun oldum, bende Neslihan Atay.”
“Biliyorum.” Dedi çarpık gülümsemeyle, tehlike hissi aramızda duruyordu ama biz sessizce sadece manzaraya baktık ve sonra ben içeriye girdim. Çantamın içerisinden telefonumu çıkardım. Birkaç tane cevapsız arama ve mesaj gördüm.
Bilinmeyen
Mesaja tıkladım, bir video vardı. Bedenim buz kesmişti. İlyas boynunda iple infaz edilmişti.
Bölüm etkileşimi
