11. bölüm · Yağmurun Unuttuğu Çocuk
Yağmurun Unuttuğu Çocuk (bölüm 11)
“Her şeyin sesi vardı, ama çoğu zaman kimse duymuyordu.” – Orhan Veli Kanık
Sabah ofise vardığında sokaklar hâlâ uykudaydı, rüzgâr hafifçe esiyor, taşların arasından geçen sesler sanki sessiz bir melodi gibi yankılanıyordu. Metro çıkışından adım attığında ayaklarının altında hissedilen soğuk taş zeminin verdiği titreme, içindeki hâlâ bitmemiş olan çalkantıyı hatırlatıyor, dün akşam attığı mesajın yankısı hâlâ zihninde dönüyordu. Her kelimeyi tekrar gözden geçiriyor, “Veri tarafındaki riskleri iletmeliydim, belki farklı olabilirdi” diye kendi kendine söylüyordu ve o sessiz iç sesi ona hem güven hem de hafif bir tedirginlik veriyordu. Masasına yürürken gözleri önünde dizilmiş bilgisayarlar, kahve fincanları ve masaların üstüne serpiştirilmiş dosyalar, her zamanki gibi sessizce bekliyordu ama o artık farklıydı çünkü susmamış ve kendi cümlesini sahiplenmişti.
Toplantı odasına girdiğinde herkes yerinde oturuyor, müdür sunumunu yapıyor ve o sırada kalbindeki hızlı atışlar, kaslarını gerdirir gibi titriyordu. Grafikler ekrana yansıtılırken projeksiyon yüzdelerle dolup taşarken iç sesi hâlâ geçmişin yankısını taşıyordu; dün gece attığı mesajda parmaklarının titrediğini ve kelimeleri tekrar tekrar silip yazdığını hatırlıyordu, ama şimdi aynı durumda olmasına rağmen titreme korkudan değil, dikkat ve farkındalık getiriyordu. Müdür bir an ona baktı ve sanki mesajı hatırlamış gibiydi: “Burada bazı değerler fazla iyimser kalmış, sen de fark etmişsin, değil mi?” dedi. O göz göze geldiği anda hafif bir sıcaklık hissetti çünkü artık kendi sesini duyurabilmişti. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu, insanlar kendi işleriyle meşguldü, ofis aynıydı ama onun iç dünyasında ince bir çizgi geçmişin ve şimdiki zamanın birleştiği yerde değişmişti.
Masasına döndüğünde dizlerinde hafif bir titreme hâlâ vardı, ama bu defa korku değil, bilinçli bir farkındalık ve küçük bir zaferin sessiz yankısıydı. Öğle arasında cam kenarına oturdu. Aşağıya baktığında insanlar hızlı adımlarla yürüyordu, kendi gündemlerinde kaybolmuşlardı. Kimse onun küçük başarısını bilmiyordu ve buna ihtiyaç da yoktu çünkü mesele alkış ya da görünür bir onay değildi, mesele kendi cümlesini kendisinin söylemesiydi ve sessizce büyümesiydi. Güneş bulutların arasından hafifçe süzülürken gölgesini masa üzerindeki kağıtlara düşürdü, kahvesinden bir yudum aldı ve fark etti ki büyümek bazen ses çıkarmadan, kimsenin fark etmediği bir yerde başlıyor ve bugün, az önce attığı mesaj ve toplantıda söylediği o tek cümleyle sessizce başlamıştı.
Toplantı bitmiş, herkes sessizce yerinden kalkmış, bilgisayarlarını kapatıp dosyalarını toplamaya başlamıştı. O, masasına dönerken bir yandan da hâlâ içindeki hafif titreşimi hissediyor, kalbindeki o hızlı atışların bir kısmının geçmişe ait eski korkular, diğer kısmının ise artık cesaretle harmanlanmış olduğunu fark ediyordu. Daha önce bir kelimenin bile onu ne kadar savunmasız bıraktığını hatırlıyor, her toplantıdan sonra masasına oturup içinden tekrar tekrar konuşma provası yapıyordu. Ama bugün, tüm o eski alışkanlıkları, titreyen elleri ve kelimeleri silip yeniden yazma telaşını bir kenara bırakmıştı. Kendini gözlemleyen eski korku ve utanç, yerini sessiz bir güç ve dikkatle dolu bir farkındalığa bırakmıştı. Masasına otururken gözleri camdan dışarı kaydı, caddede yürüyen insanlar, hızlı adımlarla hayatlarını sürdürüyor, kendi gündemleriyle meşgul oluyordu. Kimse onun küçük zaferini bilmiyor, kimse bunun farkında değildi ve aslında buna ihtiyaç da yoktu. Çünkü mesele görünür onay değildi; mesele kendi sesini, kendi cümlesini sahiplenmekti.
Kahvesinden bir yudum aldı, hafif acı ama rahatlatıcı tadı damaklarında kaldı. İçinde dönen düşünceler onu hem sakinleştiriyor hem de tetikte tutuyordu. Dün gece attığı mesaj, sabah toplantısında söylediği tek cümle ve masasına döndüğünde hissedilen o sessizlik, hepsi bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanıyor ve karakterin içinde yeni bir bilinç katmanı oluşturuyordu. Düşüncelerinde geçmiş ve şimdi iç içe geçmiş, her an hafif bir gerilimle birbirini kovalıyordu. Bu hissi ilk fark ettiğinde, küçük bir şaşkınlık ve rahatlama karışımı yaşamış, kendisine “Evet, artık sessiz kalmıyorum” demişti. Sessiz devrim böyle başlıyordu: kimse fark etmese bile içten içe bir değişim yaşanıyordu.
Öğle arası geldiğinde cam kenarına oturdu ve dışarı baktı. Aşağıda yürüyen insanlar, cep telefonlarına gömülmüş, kendi işlerine dalmıştı. Güneş, bulutların arasından hafifçe sızıyor, asfaltın üzerinde altın renginde bir parıltı bırakıyordu. O an fark etti ki, büyümek bazen kimsenin fark etmediği bir yerde başlıyor, sessiz ve görünmez. Ve belki de esas büyüme, tam da bu görünmez yerde, kendi farkındalığını ve sesini sahiplenmekte gizliydi.
Masasına döndüğünde bilgisayarını açtı, dosyaları gözden geçirdi ve notlarını düzenledi. Dün gece hazırladığı sunumun ayrıntılarını tekrar gözden geçiriyor, hangi noktaları daha net anlatabileceğini, hangi verilerin projeksiyonda daha etkili duracağını hesaplıyordu. İç sesi hafif bir huzur ve tatminle doluydu çünkü artık her şey kontrol altındaydı. Sadece dış dünyadan bağımsız bir kontrol değildi bu; kendi iç dünyasını da dengeye oturtmuştu. Her yeni toplantı, her yeni projeksiyon, her yeni grafik onun için artık sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda kendi sesini duyurma ve kendine güvenme alanıydı.
Öğleden sonra müdür, ona küçük bir sorumluluk daha verdi. Projeyi takip edecek, verileri toparlayacak ve sunuma hazırlayacak kişi olarak onu seçti. Eskiden böyle bir an geldiğinde, kalbi sıkışır, elleri terler ve kendini yetersiz hissederdi. Ama bugün farklıydı. Bu sorumluluk, içinde küçük bir heyecan ve kendine güven hissi uyandırdı. “Tamam,” dedi kendi kendine, “bunu yapabilirim, çünkü artık susmamak, kendi sesimi duyurmak benim elimde.”
Öğle arası bitip ofise döndüğünde, her masaya bir göz attı. İnsanlar kendi işleriyle meşgul, bilgisayar ekranlarına gömülmüş, telefonlarından mesajlar geliyor, toplantı notları hazırlanıyordu. Her şey normal ve rutin görünüyordu ama o artık rutin içinde kendi içindeki farkındalığı taşıyordu. Masasında oturup projeyi düzenlemeye başladığında, düşüncelerinin arasından hafif bir geçmiş yankısı geçti: çocukken bir kelimeyle bastırılmış, çizdiği resmi geri almış, öğretmenin sözleriyle küçülmüş, sessizleşmişti. Şimdi aynı sessizlik, aynı rutin ve aynı kelimeler arasında ama o artık farklıydı. O sessizlik onu korkutmuyordu; o sessizlik artık ona güç veriyordu.
Saatler ilerledi, projeyi tamamladı, sunuma hazırladı ve tüm gün boyunca bilgisayar ekranına gömülmüş çalıştı. Arada kahvesinden bir yudum aldı, dışarıya baktı, camdan gelen güneş ışığı, bulutlar, yürüyen insanlar, hafif rüzgâr, uzaktan gelen kuş cıvıltısı… her şey bir film karesi gibi, onun içinde sakin ama güçlü bir duyguyu besliyordu. Düşünceleri bir yandan geçmişin gölgesinde geziniyor, bir yandan şimdiki zamanı ve geleceği hesaplıyordu. Bu an, onun için sadece bir iş günü değil, kendi farkındalığını ve büyümesini test ettiği bir alan, kendi sesini duyurduğu bir sahneydi.
Akşam ofisten çıkıp eve yürürken, kalabalık arasında hafif bir rahatlama ve tatmin hissetti. İnsanlar kendi hayatlarında hızlı adımlarla ilerlerken, o artık sessiz bir farkındalıkla yürüyordu; fark etmişti ki büyümek, çoğu zaman görünmez bir yolculuk, kimse fark etmeden tamamlanan sessiz bir zaferdir. Evine vardığında kapıyı açtı, güneş hâlâ hafifçe sızıyordu ve odasına geçti. Bilgisayarını kapattı, notlarını düzenledi, hafif bir esneme ve rahatlama hissi ile kahvesini yudumladı. O an fark etti ki, artık geçmişin gölgeleri onu yönetmiyor, kendi sesini duyuruyor ve kendi cümlelerini sahipleniyordu. Gece boyunca düşünceleri bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden, dün geceki mesaj, sabahki toplantı, verilen sorumluluk ve günün tüm küçük detayları… hepsi bir zincir halkasıydı ve zincirin en güçlü halkası artık o kendi sesini duyurmuş olan kadındı.
