10. bölüm · Yağmurun Unuttuğu Çocuk

Yağmurun Unuttuğu Çocuk (bölüm 10)

Fuyumii Chan

“Ağladıkça çocukluğum aklıma gelir.”
— Cahit Sıtkı Tarancı

Toplantı odası her zaman gereğinden fazla soğuktu. Klimanın sesi tavandan ince bir uğultu gibi yayılıyor, konuşmaların arasına sızıyordu. Masanın ortasında cam sürahi, yarısı içilmiş bardaklar, açılmış dizüstü bilgisayarlar vardı. Herkes ciddi görünmeye çalışıyordu. Ciddiyet, burada bir kıyafet gibiydi. Üzerine geçiriyor, mesai bitince çıkarıyordun.

O dizüstü bilgisayarının ekranına bakıyordu ama aslında slaytları görmüyordu. Sunumu yapan kişi grafiklerden, oranlardan, büyüme tahminlerinden bahsediyordu. Cümleler düzenliydi. Mantıklıydı. Ama bir yerinde eksik vardı. Küçük bir detay. Fark etmişti.

Elini masanın altına koydu. Parmak uçları soğuktu.

“Bu projede farklı bir önerisi olan var mı?” diye sordu müdür.

O an zaman yavaşladı.

Biliyordu.

Gerçekten biliyordu.

Sunumdaki üçüncü grafikteki dağılım yanlış yorumlanmıştı. Küçük bir strateji değişikliği hem maliyeti azaltır hem riski düşürürdü. Hesaplamıştı. Sabah metroda not almıştı hatta. Söyleyebilirdi.

Sadece konuşması gerekiyordu.

Boğazı kurudu.

“Ya yanlış olursa?” diye bir ses fısıldadı.

O ses yeni değildi.

Yıllardır onunla yaşıyordu.

Masadaki bir erkek çalışan öne eğildi, “Belki sosyal medya ayağını biraz daha genişletebiliriz,” dedi. Emin değildi ama söylüyordu. Cümlesi yarım yamalak kaldı, müdür yine de başını salladı. “Düşünebiliriz.”

O an kalbinin attığını duydu.

O biliyordu.

Ama sustu.

Gözlerini masanın cam yüzeyine sabitledi. Yansımasında yüzünü gördü. Düz. Sakin. Profesyonel. İçinde ise bir kıpırtı vardı. Tanıdık.

Toplantı bittiğinde herkes sandalyelerini itip dağıldı. O en son kalktı. Bilgisayarını kapatırken içinden geçen cümle:

Yine söyleyemedim.

Masasına döndüğünde e-postaları açtı ama okuyamadı. Düşüncesi takılmıştı. Bu ilk değildi. Üniversitede de olmuştu. Stajda da. Hep aynı an. Fikri var. Bilgisi var. Ama bir milisaniyelik tereddüt bütün cümleyi yutuyor.

“Demek yanlış,” diye bir cümle yankılandı zihninde.

Bir anlığına toplantı odası silindi. Yerine küçük bir sınıf geldi. Tebeşir kokusu. Eğri ağaç. Öğretmenin kalemi.

“Ağaçlar böyle çizilmez.”

Cümle yıllar öncesinden bugüne taşınmıştı.

Masasına yaslandı. Gözlerini kapattı.

Belki de mesele yanlış olmak değildi. Belki mesele, yanlış olma ihtimaline tahammül edememekti.

Akşam eve döndüğünde yorgun değildi. Ama içi doluydu. Ayakkabılarını çıkardı, mutfağa geçip su içti. Ev sessizdi. Sessizlik bazen rahatlatırdı. Ama bugün onu rahatlatmamıştı.

Duş aldı. Su omuzlarından aşağı akarken toplantı anını tekrar tekrar düşündü. “Söyleseydim ne olurdu?” En kötü ihtimalle biri düzeltirdi. En kötü ihtimalle hata yapardı.

En kötü ihtimalle.

Ama zihni en kötü ihtimali büyütüyordu. Sanki yanlış bir cümle bütün varlığını iptal edecekmiş gibi düşünüyordu.

Yatağa uzandığında uyku hemen gelmedi. Tavandaki gölgeyi izledi. İçinde bir şey kıpırdanıyordu. Küçük ama ısrarcı.

Kapı yine açıldı.

Bu kez toplantı odası rüyadaydı.

Ama odada çalışanlar yoktu.

Masada sadece bir resim duruyordu.

Eğri gövdeli bir ağaç.

Ve sandalyelerden birinde küçük kız oturuyordu.

Ayakları yere değmiyordu.

Onu görünce kaçmadı. Artık kaçmıyordu.

Küçük kız resmi masaya yaydı. Kalemi eline aldı. Ağacın gövdesini işaret etti.

“Böyle çizilmez,” dedi.

Sesi öğretmenin sesine benzemiyordu. Daha sakindi. Ama daha netti.

Kalbi sıkıştı.

“Yine sustun,” dedi çocuk.

“Bu farklı,” dedi o. “Bu iş.”

“Yanlış olabilirdi ama yapabilirdin.”

“Yanlış yapmak istemedim.”

Küçük kız başını hafif yana eğdi.

“Ben de istememiştim.”

O cümle odanın ortasına düştü.

İlk kez savunamadı kendini.

Küçük kız masadan indi. Yanına geldi. Göz göze geldiler. Aralarındaki benzerlik artık inkâr edilemezdi. Aynı kaş, aynı bakış. Sadece biri zamansızdı.

“Yanlış olmak kötü değil,” dedi çocuk. “Susmak kötü.”

Kalbi bir an duracak gibi oldu.

“Ben seni korudum,” dedi fısıltıyla.

“Hayır,” dedi küçük kız. “Beni sakladın koruduğunu sanarak.”

Sessizlik.

Sonra çocuk kalemi ona uzattı.

“Yarın konuş tamam mı?”

Bu bir rica değildi.

Bir hatırlatmaydı.

Sabah alarm çaldığında gözlerini açtı. Kalbi hızlı atıyordu ama panik yoktu. Sadece kararın ağırlığı vardı.

Bugün yine toplantı vardı.

Aynaya baktı.

“Yanlış olabilir ama yapabilirim” dedi yüksek sesle.

Bu cümle odada tuhaf durdu.

Ama ilk kez korkutucu değildi.

---

Sabah ofise girdiğinde her şey aynıydı. Güvenlik görevlisi başını salladı. Asansör aynasında kendi yansımasını gördü. Dün geceki rüya bir hayal gibi dağılmamıştı. Aksine, netti.

Toplantı başladığında yine aynı oda, aynı masa, aynı uğultu vardı. Slaytlar değişiyordu. Müdür konuşuyordu. Projenin bütçe kısmına gelindiğinde dün fark ettiği o detay tekrar karşısına çıktı. Üçüncü grafik. Yanlış yorum.

“Bu projede farklı görüşü olan?” diye sordu müdür.

Kalbi hızlandı. Elleri yine soğudu. Ama bu sefer o eski cümle tam yükselirken başka bir şey oldu. Küçük kızın sesi değil. Kendi sesi.

Yanlış olabilir ama yapabilirim.

Elini kaldırdı.

Hareket o kadar küçük ama o kadar büyüktü ki, sanki odadaki herkes fark etti.

Müdür ona döndü. “Evet?”

Boğazı kurudu. Ama geri çekilmedi.

“Üçüncü grafikteki dağılımın risk analizine etkisini biraz farklı okuyabiliriz,” dedi. Sesi ilk kelimede hafif titredi. Devam etti. “Eğer hedef kitleyi ikiye bölüp ilerlersek maliyet ilk aşamada artıyor gibi görünüyor ama uzun vadede düşüyor. Metroda hesapladım… yani sabah tekrar baktım.” Küçük bir duraksama. “Belki alternatif senaryoyu da değerlendirebiliriz.”

Sessizlik oldu.

İşte o an en korktuğu andı. İnsanların yüzlerini okumaya çalıştı. Alay yoktu. Kaşlar çatılmadı. Müdür ekranına baktı.

“Nasıl yani?” dedi.

O an kaçma şansı vardı. “Boş verin” diyebilirdi. Ama yapmadı. Bilgisayarını çevirdi. Not aldığı sayfayı açtı. Rakamları gösterdi. Mantığını anlattı.

Konuşurken sesi düzeldi. Cümleleri netleşti. İçindeki titreme yerini odaklanmaya bıraktı.

Bir süre sonra müdür arkasına yaslandı.

“Bu mantıklı,” dedi. “Alternatif plan olarak çalışabiliriz.”

Bu cümle alkış değildi. Övgü değildi. Sadece kabuldu.

Ama onun içinde bir şey yer değiştirdi.

Dünya yıkılmadı.

Yanlış da çıkabilirdi. Ama konuştuğu için kimse onu silmedi. Kimse yüzünü buruşturmadı. Kimse “Ağaçlar böyle çizilmez” demedi.

Toplantı bittiğinde yerinden kalkarken bacaklarının hafif titrediğini fark etti. Adrenalin geç kalmıştı.

Masasına döndüğünde ellerine baktı. Aynı ellerdi. Ama hafif sıcaklardı.

O gün öğleden sonra müdür yanına uğradı. “Sabahki alternatif senaryoyu yazılı hale getirir misin?” dedi.

“Tabii,” dedi.

Bu “tabii”nin içinde korku yoktu.

Akşam eve döndüğünde kapı yine açıldı.

Eski evin koridoru değil. Toplantı odası değil.

Bir park.

Küçük kız bankta oturuyordu. Elinde resim defteri vardı. Bu kez sayfa boş değildi. Ağaç vardı. Eğri gövdeli. Yanında büyük bir güneş.

Yanına oturdu.

“Bugün konuştun,” dedi küçük kız.

Başını salladı.

“Yanlış mıydın?”

“Bilmiyorum.”

Küçük kız omuz silkti. “Ben de bilmiyorum. Ama çizdim.”

İkisi de ağaca baktı.

Ağaç hâlâ eğriydi.

Ama bu kez kimse düzeltmeye çalışmıyordu.

Sabah uyandığında ilk düşündüğü şey toplantı değildi.

Şuydu:

Belki de susmak bir refleks olabilir ama konuşmak bir seçim.

Ve seçim kas gibi bir şeydi.
Kullanıldıkça güçleniyordu.

Aynaya baktı. Gözlerinin içinde hafif bir parlaklık vardı. Büyük bir değişim değildi. Kimse dışarıdan fark etmezdi.

Ama o biliyordu.

O gün, eğri ağaç biraz daha büyümüştü. 🌱

---

Ertesi hafta proje gerçekten üst yönetime taşındı. O sabah ofise girdiğinde havada hafif bir telaş vardı. İnsanlar daha hızlı yürüyordu, kahveler daha sert içiliyordu. Müdür masasından ona doğru seslendi.

“Alternatif planı dosyaya ekledim. Güzel çalışmaydı.”

Sadece bu.

Güzel çalışmaydı.

Teşekkür etti. İçinde küçük bir sıcaklık yayıldı. Ama bir şey eksikti. Sunum saatinde toplantı odasının önünden geçerken içeride ekip liderinin konuştuğunu duydu. Ekranda kendi hazırladığı tabloyu gördü. Rakamları tanıdı. Cümleleri de.
Kapının camından içeri baktı. Kimse onu fark etmedi.

“Bu alternatif senaryo ekipten geldi,” dedi lider.

Ekipten.

Adı geçmedi.

Kalbi sızladı mı? Evet.
Ama bu eski türden bir sızı değildi. Bu, bir şeyin eksik kalmasıydı.

Masasına döndü. Bilgisayar ekranında kendi hazırladığı dosya açıktı. Dosyanın sağ alt köşesinde küçük bir imza vardı. Adı. Soyadı.

Bir süre ona baktı.

Konuşmuştu.
Doğruydu.
Dünya yıkılmamıştı.

Ama dünya hâlâ onun adını yüksek sesle söylemiyordu.

Akşam eve döndüğünde yorgun değildi. Ama zihni doluydu. Duş aldıktan sonra yatağa uzandı. Bu kez uykusu hızlı geldi.

Rüyada bir park vardı. Hava yağmurluydu ama ıslatmıyordu. Küçük kız bankta değil, ayaktaydı. Boyu biraz uzamıştı. Saçları omuzlarına daha net düşüyordu. Elinde yine defter vardı.

Sayfayı çevirdi.

Ağaç. Eğri gövde. Büyük güneş.

Altında bir imza.

Ama yazı silikti.

“Bak,” dedi küçük kız.

Yaklaştı.

“Yazdım görüyor musun?”

“Görünmüyor,” dedi kız.

“Orada işte.”

“Yüksek sesle söyle.”

Kalbi hızlandı.

“Ne?”

“Adını söyle.”

Yağmur hafifçe arttı.

Boğazı kurudu. Rüyada bile tereddüt vardı.

“Ben…” dedi. Sesi ince çıktı.

Küçük kız gözlerini kısmadı. Bekledi.

“Ben… bunu yaptım.”

Yağmur durdu.

Defterdeki imza koyulaştı.

Küçük kız hafifçe gülümsedi. İlk kez net bir gülümseme.

“Evet, bunu sen yaptın.” dedi.

Sabah uyandığında içindeki his netti. Büyük bir zafer değil. Ama geri dönmeyecek bir adım.

O gün ofiste ekip lideri yanına geldi.

“Üst yönetim alternatif planı beğenmiş. Detayları sen hazırlamıştın değil mi?”

Bu soru küçük bir kapıydı.

Bu kez tereddüt etmedi.

“Evet,” dedi. “Ben hazırladım.”

Sesi sakindi. Düz. Net.

Lider başını salladı. “Güzel iş.”

İşte bu kadar.

Ne alkış. Ne büyük övgü.

Ama adı artık cümledeydi.

Ve bazı ağaçlar, eğri büyüse de, gökyüzüne doğru büyür.

---

Akşam eve geldiğinde üstünü bile değiştirmeden yatağa oturdu. Çanta yerde. Ayakkabılar yarım çıkarılmış. O günün ağırlığı hâlâ omuzlarında duruyor gibiydi.

Toplantı gözünün önünden tekrar tekrar geçiyordu.

Söyleyecektin.
Tam söyleyecektin.
Müdür cümleyi bitirince araya girecektin.

Ama bir an geldi, kalbin hızlı atmaya başladı, boğazın kurudu ve biri sanki içinden “boşver” dedi. Hep aynı ses. Hep en güvenli görünen seçim.

Şimdi telefon elinde. Müdürün ismi WhatsApp’ta yukarıda sabitli. Ekrana bakıyor ama aslında kendine bakıyor gibi.

Yazmaya başlıyor.

“Merhaba, bugün toplantıda bahsetmek istediğim bir konu vardı…”

Duruyor.

Çok resmi. Sanki dilekçe yazıyor. Sil.

Tekrar yazıyor.

“Bugünkü planla ilgili küçük bir risk gördüm ama tam anlatamadım.”

Küçük mü gerçekten? Küçük değil. İçini kemiren bir şey bu.Sil.

Bir daha.

“Toplantıda söyleyemedim ama veri tarafında problem çıkabilir.”

Parmakları duruyor.
Söyleyemedim.

Kelime ağır geliyor. Sanki itiraf gibi.

Ya yanlışsa?
Ya gereksiz büyütüyorsa?
Ya müdür “neden toplantıda söylemedin” derse?

Kalbi hızlanıyor. Bu saçma aslında. Mesaj atmak bu kadar zor olmamalı. Ama onun için zor. Çünkü mesele mesaj değil. Görünmek.

Telefonu yatağa bırakıyor. Tavana bakıyor. İçinden bir ses başlıyor yine.

“Yine susacaksın değil mi?”
“Yarın zaten konuşulur.”
“Büyütüyorsun.”

Sonra başka bir ses, daha sessiz ama daha net:

“Biliyorsun yanlış olduğunu.”

Telefonu tekrar alıyor. Bu sefer kısa yazıyor. Uzatmadan. Kaçmadan.

“Bugünkü stratejiyle ilgili veri kısmında risk görüyorum. İsterseniz detaylı tabloyu atabilirim.”

Bakıyor.
Ne fazla resmî.
Ne fazla samimi.
Sadece net.

Gönder tuşuna basmadan önce kalbi gerçekten bir saniyeliğine duruyor gibi oluyor.

Gönder.

Mesaj gidiyor.

Tek tik.

Ekrana bakıyor. Sanki mavi tik çıkmazsa hayatı askıda kalacak. Online yazısı görünüyor. Müdür çevrim içi.

Bir dakika.

İki dakika.

O iki dakika aşırı uzun. O sırada beyninde ihtimaller yarışıyor.

“Şimdi okuyacak.”
“Belki sinirlenecek.”
“Belki umursamayacak.”
“Belki yarın bakarız diyecek.”

Telefon titriyor.

“Şimdi bakıyorum. Tabloyu atabilir misin?”

Nefesi farkında olmadan çıkıyor. Göğsündeki baskı hafifliyor. Küçük ama gerçek bir şey oldu az önce.

Kaçmadı.

Hemen dosyayı açıyor. Ekran görüntüsü alıyor. Atıyor. Yanına küçük bir açıklama yazıyor.

“Burada üçüncü çeyrek projeksiyonu fazla iyimser kalıyor.”

Artık geri dönüş yok.

Bir süre sonra cevap geliyor.

“Bunu toplantıda da konuşalım. Doğru söylüyor olabilirsin.”

Doğru söylüyor olabilirsin.

Cümle küçük ama içinde bir kapı var.

Telefonu elinde tutarken hafif bir titreme var hâlâ ama bu korku değil tam. Adrenalin gibi. İlk defa bir şeyden kaçmamış gibi.

Yatağa uzanıyor. Gözlerini kapatıyor.

Bu bir zafer değil. Dünya değişmedi. Müdür hâlâ müdür. O hâlâ aynı kişi.

Ama bir milim yer değiştirdi sanki içindeki ağırlık.

Belki mesele yüksek sesle bağırmak değildi hiçbir zaman.
Belki mesele korkarken de hareket edebilmekti.

Ve bugün, azıcık da olsa, yaptı.

---

Sabah ofise girdiğinde hava diğer günlerden farklı değildi ama onun içinde küçük bir değişim vardı. Büyük bir özgüven patlaması değil hayır, daha çok ince bir çizgi gibi. Sanki biri omzuna hafifçe dokunmuş ve “bak, yapabiliyorsun” demişti. Müdürün mesajı gece boyunca zihninde dönüp durmuştu. "Doğru söylüyor olabilirsin.” Bu cümle abartılacak bir övgü değildi ama onda garip bir yankı bırakmıştı. Çünkü ilk defa korkusuna rağmen bir adım atmıştı ve dünya başına yıkılmamıştı.

Toplantı saati geldiğinde kalbi yine hızlı atıyordu. Her şey mucizevi şekilde düzelmemişti. O hâlâ o odaya girerken omuzlarını biraz kasıyordu, elleri soğuyordu. Müdür sunuma başladığında bir an göz göze geldiler. Çok kısa bir andı ama bu sefer bakışın içinde bir şey vardı. Tanıma gibi. Hatırlama gibi.

“Dün akşam veri tarafında bir riskten bahsedilmişti,” dedi müdür. “Onu da değerlendirelim.”

Bahsedilmişti.

Adı yine geçmemişti. Ama bu sefer içinde bir ezilme olmadı. Çünkü biliyordu. O konuşmuştu. O yazmıştı. O uyarmıştı. Gerçek değişim bazen dışarıdan görünmezdi.

Sunum ilerledikçe o riskli görünen projeksiyon açıldı. Grafik ekrana yansıdı. O grafik onun hazırladığı tablodan alınmıştı. İçindeki ses yine kıpırdadı. “Şimdi söyle. Şimdi detaylandır. Kaçma.”

Parmaklarını birbirine kenetledi. Bir saniye. İki saniye. Sonra kendi sesini duydu.

“Burada üçüncü çeyrek büyümesi yüzde on iki varsayılmış ama geçmiş iki yılın ortalaması yüzde altı. O yüzden sapma olabilir.”

Odaya bir sessizlik çöktü. Kimse gülmedi. Kimse göz devirmedi. Müdür başını salladı.

“Evet, dün akşam da bu konuşuldu. Alternatif senaryoyu da ekleyelim.”

Dün akşam da bu konuşuldu.

Bu küçük cümle onun için kocaman bir şeydi. Çünkü ilk defa bir fikri toplantı odasının içinde yankılanmıştı. Yüksek sesle. Onun ağzından.

Toplantı bittiğinde dizlerinde hafif bir titreme vardı ama bu korkunun kalıntısıydı, pişmanlık değil. Masasına döndüğünde bilgisayar ekranına baktı. Dosyalar aynıydı. İnsanlar aynıydı. Ofis aynıydı. Ama o az da olsa farklıydı.

Büyümek bazen dramatik olmaz. Kimse alkışlamaz. Hayat fon müziği çalmaz. Ama bir yerde ince bir çizgi geçilir. O çizginin geri dönüşü yoktur.

Ve o sabah, fark etmeden, o çizgiyi geçmişti.

---

Toplantı bittiğinde herkes sandalyelerini hafifçe geri itip telefonlarına baktı. Sanki az önce içeride küçük bir gerilim yaşanmamış gibi. O da bilgisayarını kapattı, dosyaları topladı. İçinde bir şey hâlâ titreşiyordu ama dışarıdan bakınca sıradan bir sabahtı.

Masasına dönerken iki ekip arkadaşı yanından geçti.

“Büyüme oranını düşürmek mantıklıymış ya,” dedi biri.
“Evet ya, dün ben de öyle düşünmüştüm aslında,” dedi diğeri.

Cümle havada kaldı.

Dün ben de öyle düşünmüştüm.

Bir an durdu. Çok küçük bir an. İçinde o eski tanıdık his belirdi. Hani şu “boşver, uğraşma” diyen. Kalp yine hızlandı. Ama bu sefer panik değildi. Daha çok karar anıydı.

Döndü.

“Söylemiştim aslında dün akşam veri tarafındaki riski,” dedi. Sesi düz. Savunmasız değil, saldırgan da değil. Sadece bilgi veriyor gibi.

İkisi birden ona baktı. Kısa bir şaşkınlık.

“Ha evet, müdür de ondan bahsetti zaten,” dedi biri.

Konu kapandı.

Ne tartışma çıktı.
Ne büyük bir yüzleşme oldu.
Ne de biri özür diledi.

Ama bir şey oldu.

Bu sefer içi ezilmedi.

Masasına oturduğunda ekranına baktı. Parmaklarını klavyenin üstüne koydu. O an fark etti ki en zor kısmı başkalarının ne dediği değildi. En zor kısmı kendi sesini bastırmamaktı.

Eskiden böyle bir durumda bütün gün kendini kemirirdi. “Niye daha net söylemedim, niye toplantıda baştan sahiplenmedim, niye hep geç kalıyorum…” diye. Şimdi ise düşünceler daha sakindi. Evet, daha erken konuşabilirdi. Evet, belki daha güçlü durabilirdi. Ama susmamıştı. Bu yeterince yeniydi.

Öğle arasında cam kenarında otururken şehre baktı. İnsanlar aşağıda hızlı hızlı yürüyordu. Herkes kendi hikâyesinde başrol. Kimse kimsenin küçük zaferini bilmiyor.

Ve belki de mesele buydu.

Kimse fark etmese bile bir şey değişmişti. İçinde, sessizce.

O artık en azından kendi adını kendi cümlesinin içine koyabiliyordu.

Bu küçük bir şey gibi görünebilir. Ama bazı hayatlarda en büyük devrimler küçük cümlelerle başlar.