8. bölüm · Yağmur ve Sel

7. Bölüm: Uygun Bir İsim

Ela Aydın

Pek uykumu alamamış bir şekilde uyandım. Yine de daha fazla uyumasam iyi olurdu. Bu yüzden hazırlanıp kahvaltıya inmek için kapıyı açtım, kedimle beraber aşağı indik. Reçelli ekmeğimi yerken yine düşüncelere daldım. Yanlış bir şeyler yapmamış olmayı umuyordum. Ve tabii ki yapmayacak olmayı.

Odama çıktığımda kitaplarımı aldım ve kapıdan tekrar çıktım. Tam yürümeye başlamıştım ki kedim deli gibi miyavlamaya başladı. Endişelenip hemen geri döndüm. Kapıyı açtığımda bacaklarıma sürtünmeye başladı. Artık mutlu bir miyavlaması vardı. Yalnız kalmak istemiyor belli ki, diye düşündüm ve onu da yanıma aldım. Zaten kahvaltılardan sonra yürüyüş yaptırıyordum dışarıda ama belli ki bu sefer yeterli gelmemişti. Çözüm yolu olarak onu da yanımda götürdüm kütüphaneye. Gökyüzü açıktı bugün, havada taze bir koku vardı. İçime bir huzur dolduğunu hissettim, bu aralar pek fazla hissedemediğim bir duyguydu bu, artık şu lanet belirsizlik hissinin geçmesi için can atıyordum resmen. Okula nasıl gireceğimle alakalıysa hala en ufak bir fikrim yoktu ve zamanım azalıyordu.

Sarmaşıklarla çevrili bahçe kapısından içeri girdim ve dünkü bankın aynısına oturarak beklemeye başladım. Kristoff henüz gelmemişti. Kuş seslerini dinlerken bir yandan da kedimi okşuyordum. Aradan kısa bir süre geçtiğinde tanıdık yüzü uzaktan belirdi. Gülümsüyordu.

“Selam, gelmiş olmana sevindim.”

“Verdiğim sözleri tutmaya özen gösteriyorum.”

“Teşekkürler, bugün de aynı kitabı mı okumayı düşünüyorsun?”

“Evet, okurken keyif aldığım bir kitap oldu. Peki sen ne okuyorsun?”

“Ben de bir roman okuyorum. İnsanların dünyasındayken yanlışlıkla fey dünyasına geçip kaybolan bir kızı ve edindiği yeni dostlukları anlatıyor.”

“Güzel bir kitaba benziyor, bitirdikten sonra önerirsen ben de okuyayım.” Başını salladı.

O sırada kütüphanenin bahçesini dolaşmaya çıkmış olan kedim geri döndü. Yanımıza gelince Kristoff’un gözleri parladı.
“Kedilere bayılırım, ne kadar güzelsin sen! Yoksa senin kedin mi?”

“Evet, yakın zamanda tesadüf eseri karşılaştık ama ona henüz uygun bir isim bulamadım.”

“Eira’ya ne dersin?”

“Eira mı? Güzel isimmiş. Ama nereden aklına geldi?”

“Okuduğum kitabın ana kahramanının ismi. Hem de kar anlamına geliyor, ona çok uygun değil mi?”

Gülümsedim. Gerçekten de öyleydi. “Çok yakıştı, teşekkür ederim önerin için, beğendin mi ismini, Eira?” Cevap olarak mırladı ve mutlu mutlu gerindi. Daha sonra Kristoff’un yanına gitti ve Kristoff onu severken daha da mutlu olduğu belli oluyordu.

Tekrar okumak üzere kitabımı açtım, bir süre sonra Kristoff tekrar konuştu.

“Laria?”

“Efendim, Kristoff?”

“Sana tanıştığımızdan beri sormak istiyorum ama unuttum, büyücü müsün?”

Benim de aklımdan çıkmıştı bu konu. “Hayır, değilim, sen?” Kristoff buna çok şaşırdı, hatta neredeyse hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. “Ne oldu?”

“Ben büyücüyüm. Senin de öyle olduğunu düşünmüştüm ama bu durumda yarından itibaren okul bitene kadar görüşemeyeceğiz büyük ihtimalle. Ertesi gün okul başlıyor sonuçta.”

Gerçekten de büyücüydü ve okula gidecekti demek. Ona planımdan bahsetmeli miydim? Ne kadar az zamanım olduğunu bilmeme rağmen aptallık edip bir plan yapmamıştım, belki de bundan kaçıyordum, kim bilir? Gerçi kütüphanede gerekli kaynakları bulamamıştım ama yeterince çabalamamış gibi hissediyordum. Yarına kadar düzgün bir plan yapabilir miydim? Bu çok düşük bir ihtimaldi. Ne yapacaktım? Sonunda kendi başıma bir yere varamayacağımı kabullenerek amacımdan Kristoff’a bahsetmeye karar verdim.

İç çektim. “Bak, bu muhtemelen sana çok aptalca gelecek ve neden bunu yaptığımı anlamayacaksın, anlamanı da beklemiyorum ve lütfen sen de benim söylememi bekleme. Bu benim için hassas bir konu. Bu yüzden-“

“Merak etme, sen bana ne kadarını anlatmak istersen dinlemeye hazırım, umarım sana yardımcı olabilirim.” dedi gülümseyerek.

Rahatlamıştım. Ama Kristoff’a güvenmekle doğru mu yapıyordum? Bunları düşünürken beni baştan aşağı sarsan bir düşünce belirdi zihnimde. Şu an tereddüt etmeye hakkım yoktu. Okula nasıl gireceğimle alakalı düşünmekten kaçarak kardeşime yeterince saygısızlık etmiştim zaten. Neden böyle yapmıştım? Bir anda kendimden tiksinmeye başladım. Ayağa fırlayarak banktan uzaklaştım. Ben ne yapmıştım? İçinde olduğum durumun ciddiyetini bilmiyor muydum? Kardeşimin sağlığı söz konusuyken nasıl böyle davranabilmiştim? Nasıl her şey yolundaymış gibi yapabilmiştim? Ben kötü bir insandım, evet. Tek açıklaması buydu. Hem kötü bir abla, hem de kötü bir arkadaştım. Şimdi de Kristoff’a hiçbir şey demeden yanından gitmiştim. Her şeyi giderek daha fazla mahvediyordum.

Arkamdan biri kolumu kavrayana kadar bahçenin ortasında titreyerek dikildiğimi fark etmemiştim. Aynı zamanda ağlıyordum. Bu da durumu çok daha kötü yapıyordu. Gözlerimi kapattım ve derin nefesler alarak rahatlamaya çalıştım. Bir süre sonra hala kolumu bırakmamış kişiye doğru yavaşça döndüm.

Kristoff.

Yüzünde saf endişe vardı. Bir süre daha konuşmayınca endişenin yerini yavaş yavaş kafa karışıklığı almaya başladı. Bense konuşabilmek için elimden geleni yapıyordum ama sanki boğazım düğümlenmişti, sesim boğazımdan kaçıp gitmişti. Ne kadar denersem deneyeyim konuşmayı başaramadım. Sonunda Kristoff durumumu anlamış olacak ki, kendisi konuştu.

“Gel benimle.”

O an içinde bulunduğum şoktan dolayı ona nereye gittiğimizi soramadım veya hayır diyemedim elbette. Önce bankın yanına gittik ve Kristoff, kitaplarımızı omzuna taktığı kahverengi çantanın içine koydu. Ben hala nefeslerimi düzene sokamamıştım, sanki etrafımdaki her şey bulanıktı. Etrafımdaki sesler bile kulağıma yabancı geliyordu.

Ormanın benim hiç bulunmadığım bir kısmına gelmiştik şimdi. Yavaş yavaş etraftaki sesler netleşmeye, görüşüm düzelmeye başlamıştı ama hala konuşamıyordum. Kristoff bir ağacın yanına yaklaştığımda oturmam için işaret etti.

“Ben hemen geleceğim, endişelenmemeye çalış, olur mu?”

Başımı salladım. Aradan biraz zaman geçince içime bir korku doldu. Hiç sorgulamadan dediği her şeyi neden kabul ediyordum? Sanırım artık şokun etkisinden çıkmaya başlıyordum. Gitmem lazımdı. Daha onu bir gündür tanıyordum. Ama gidecek gücü kendimde bulamadım. Hala zihnim tam anlamıyla kendine gelmemişti. Dizlerimi kendime çektim, kollarımı bacaklarıma yaslayıp başımı kollarıma gömdüm. Kendimden nefret ediyordum. Nasıl böyle yapabilmiştim? Cadıyla bu anlaşmayı baştan hiç yapmamalıydım. İllaki bir çözüm bulunurdu. Ama bunu söylerken aslında kendime inanmıyordum. Yine olsa yine cadıya gideceğimi biliyordum çünkü kelimenin tam anlamıyla kardeşimi iyileştirmek için elimden gelen her yolu denemiştim. Ama olmamıştı işte. Ve şu ana kadar işleri daha da batırmaktan başka bir şey yapmamıştım.

Ne olacaktı şimdi? Belirsizlik artık zihnimde korkunç bir canavara dönüşmüştü ve yakında beni yemeye çalışacağından korkmaya başlamıştım. Zihnim bu düşüncelerle dolup taştığı için ne yanıma gelen birden fazla kişinin ayak seslerini, ne de göğü inletecek derecede yüksek sesle ağlıyor oluşumu fark etmiştim. Sadece bir an sonra da ensemde hissettiğim keskin acının ardından bilincim kapandı.

🍁