Yağmur Sonrası kitap kapağı

14. bölüm / 15

XIII

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: XIII

Ophelia, yurt odasının kapısını kilitleyip sırtını dayadı. Kalbi hâlâ deli gibi çarpıyordu. Arthur'un bakışlarındaki o sakin anlayış, Micah'ın kolundaki demir gibi baskının yanında sıcak bir hayal gibi geliyordu. Micah'ın "Dediklerimi unutma" sözü kulağında çınlıyordu. Ama unutmak bir yana, her şey daha net olmuştu.

Cebinden telefonunu çıkardı. Parmakları titriyordu. Arthur'a yazacaktı... Ama ne? Uyarı mı? Teşekkür mü? Micah'ın gözleri sırtını yakıyordu. Sonunda, kısa ve nötr bir mesaj yazdı:

"Çantam için tekrar teşekkürler."

"Gönder" butonuna basmak, bir dağı yerinden oynatmak gibi geldi. Yaptığı en küçük isyandı bu. Cevap gelmedi. Belki de gelmeyecekti. Belki de Arthur, Micah'ın tehdidini anlamış ve uzak durmayı seçmişti. Bu düşünce, onu bir boşluğa düşürdü.

---

Micah ise odasına varmış, ceketini çıkarıp koltuğa atmıştı. Yüzündeki soğuk ifade yerini stratejik bir sakinliğe bırakmıştı. Viski bardağını doldururken telefonunu eline aldı. Ophelia'nın konumunu kontrol etti: Yurt. İyi.

Ardından, birkaç kişiye mesaj attı. Ophelia'nın bölüm başkanına, "danışmanlık" rolü altında, Ophelia'nın son dönemde yaşadığı "stres" ve "istikrarsızlık" hakkında endişelerini dile getiren kibar, özenle hazırlanmış bir e-posta yazdı. Ona ekstra anlayış ve gözlemci olunmasını rica ediyordu. Görünüşte koruyucu, özünde ise onun itibarını zedeleyen ve hareketlerini izletmeye yarayan bir hamle.

Sonra, Arthur hakkında bilgi toplamak için birkaç kaynağa ulaştı. Doğrudan tehdit etmek kabalıktı ve iz bırakırdı. Onun yerine, Arthur'un içinde olduğu bir öğrenci kulübünün başkanı olan, Micah'ın bir "tanıdığına" mesaj attı. "Yakın zamanda psikoloji bölümünden bir öğrenciyle, Arthur'la tanıştığını, onun oldukça... dikkat dağıtıcı bir tavrı olduğunu, kulüp faaliyetlerine odaklanmasının gerekebileceğini" ima eden bir mesaj. Bu, Arthur'un çevresindeki insanların ona karşı tutumunu yavaş yavaş değiştirecek, onu meşgul ve uzak tutacak bir tohumdu.

---

Ertesi sabah, Ophelia sınıfa girerken bölüm asistanı onu durdurdu.
"Ophelia,her şey yolunda mı? Profesör... bazı endişelerini iletti. Desteğe ihtiyacın olursa, buradayız."
Ophelia'nın yüzü kızardı.Micah'ın eli buydu. Her yerdeydi. Görünmez, ama varlığı her an hissediliyordu.

Öğle arasında, kafeteryada yalnız otururken, Micah aniden belirdi. Yanında, Ophelia'nın sadece ismen tanıdığı, üniversite yönetiminde etkili bir profesörün oğlu vardı.

"Ophelia! Bak kimi getirdim," dedi Micah, sesi arkadaş canlısı ve ılıktı. "Alex, bu Ophelia. Benim çok değerli bir dostum. Alex'in babası, senin bölümünün vakıf başkanı. Küçük bir dünya, değil mi?"

Alex, Ophelia'ya sıcak bir şekilde gülümsedi. Micah, onu bu etkili isimle tanıştırarak, kendi sosyal çevresinin genişliğini ve gücünü gösteriyordu. Bu bir tehdit değil, bir gösterişti. "Bak," diyordu sessizce, "seni en yüksek seviyelere tanıştırabilirim. Ya da en dibe gönderebilirim. Seçim senin."

"Memnun oldum, Ophelia," dedi Alex.
Ophelia,mecburi bir gülümsemeyle karşılık verdi. Micah'ın bu hamlesi, onu yıldırmak yerine, daha da perçinledi. O kadar güçlüydü ki, onunla savaşmak imkansız görünüyordu. Ama tam o sırada, kafeteryanın diğer ucunda Arthur'u gördü. Bir grup arkadaşıyla oturuyor, ama gözleri bir anlığına Ophelia'ya, ve onun yanındaki Micah'a ve Alex'e kaydı.

Arthur'un yüzünde bir şaşkınlık ya da korku yoktu. Sadece derin, düşünceli bir ifade vardı. Ophelia'ya kısa, neredeyse görünmez bir baş selamı verdi. Bu küçük hareket, Micah'ın tüm gösterişinden daha güçlüydü.

Micah, Arthur'u fark etti. Ophelia'nın dikkatini ondan ayırmak için, Alex'e döndü ve yüksek sesle, üniversitenin yeni başlattığı bir burs programından bahsetmeye başladı; bir program ki, Micah'ın ailesi ona kayda değer bir bağış yapmıştı.

Ophelia, Micah'ın sözlerini duymuyordu bile. Arthur'un o sakin baş hareketi, ona bir şey fısıldıyordu: "Görüyorum. Buradayım. Korkma."

Micah'ın güç gösterisi kusursuzdu. Ama Ophelia, o gün bir şeyi daha net anladı: Gerçek güç, belki de Micah'ın sahip olduğu dış bağlantılar değil, Arthur'un o küçük, sakin hareketinde saklıydı. Anlaşıldığını bilmek, kontrol edilmekten çok daha güçlü bir histi.

Ve o gece, Arthur'dan bir mesaj geldi. Sadece iki kelimeydi:

"Ben de."

Ardından, bir dakika sonra, bir link. Ophelia'nın kampüste en sevdiği, ama kimsenin bilmediği küçük bir serginin afişi.

Bu, Micah'ın tüm gözlemlerine, tüm güç gösterilerine rağmen, aralarında kurulan sessiz bir iletişim köprüsüydü. Ve Ophelia, ilk kez, bu köprünün diğer tarafında yalnız olmadığını hissetti. Savaş yeni başlıyordu, ama artık tek başına değildi.
Ophelia, telefonundaki mesajı ve sergi afişinin linkini görünce göğsüne hafif bir sıcaklık yayıldı. Bu, Micah'ın soğuk, hesaplanmış dünyasında hissedilmeyen, saf bir insanlık dokunuşuydu. Arthur, onu izlemiyor ya da test etmiyordu; sadece oradaydı ve onu gerçekten görüyordu. Bu basit bağlantı, Micah'ın tüm gösterişli gücünden daha ağır basıyordu.

Bir sonraki günler, Ophelia için bir iç savaş alanına dönüştü. Micah'ın gölgesi her yerdeydi. Onunla "tesadüfen" kampüste karşılaşıyor, onu etkili isimlerle tanıştırıyor, her fırsatta kendi ağının genişliğini ve Ophelia'yı "korumak" için nasıl çaba harcadığını ima ediyordu. Ancak Ophelia artık bu oyunu oynadığının farkındaydı. Her zorunlu gülümsemesi, her nazik teşekkürü, içinde büyüyen sessiz bir direnişin parçasıydı.

Arthur'la doğrudan iletişim kurmak yerine, onun varlığını başka şekillerde hissediyordu. Kütüphanede, Arthur'un okuduğu kitabın aynısını rafta görüyordu. Bankta oturduğunda, Arthur'un uzaktan, rahatsız etmeden onu selamladığını görüyordu. Bu küçük, zararsız temaslar, onun için bir nefes borusu gibiydi.

Bir öğle vakti, Micah onu yine etkili biriyle tanıştırmak için gelmişti ki, Ophelia beklenmedik bir hamle yaptı. Hafifçe öksürdü ve elini göğsüne götürdü.
"Micah,özür dilerim, kendimi çok iyi hissetmiyorum. Sanırım biraz dinlenmem gerekecek," dedi, sesi zayıf ama kararlıydı.

Micah'ın yüzündeki yapay ilgi ifadesi bir an dondu. Bu, onun senaryosunda olmayan bir şeydi. Ophelia, onun planını reddediyordu.
"Tabii ki,"dedi, sesi biraz gergin. "Seni odana kadar bırakayım."
"Gerek yok,"diye cevapladı Ophelia hemen, başını iki yana sallayarak. "Yalnız gidebilirim. Siz sohbetinize devam edin."

Micah'ın gözlerinde tehlikeli bir parıltı yanıp söndü. Bu küçük bir isyandı, ama netti. Ophelia, onun kontrolündeki bir kukla olmayı reddediyordu. Alex'e dönüp özür diledi ve Ophelia'nın oradan ayrılmasına izin verdi. Ama bakışları, sırtında bir bıçak gibi saplanmıştı.

Ophelia, kalbi hızla çarparak uzaklaştı. Küçük bir zaferdi bu, ama kendi iradesini yeniden kazanma yolunda devasa bir adımdı. Doğrudan yurt odasına gitmek yerine, Arthur'un linkini gönderdiği o küçük sergiye yöneldi. Oraya vardığında, sergi salonunun loş ve sakindi. Duvarlarda asılı olan fotoğraflar, yalnız ama güçlü kadın portreleriydi. Tam o sırada, bir ses duydu.

"Buradaki eserler oldukça etkileyici, değil mi?"

Arthur, kapı girişinde duruyordu. Yanında değildi, ona doğru gelmemişti bile. Sadece aynı mekandaydılar. Ophelia'ya doğru bakmadan, duvardaki bir fotoğrafa bakıyordu.

"Evet," diye fısıldadı Ophelia, yanıtının ona ulaşacağını bilerek. "Çok... güçlü görünüyorlar."

"Bazen en büyük güç, en sakin duruşta saklıdır," dedi Arthur, yine doğrudan ona bakmadan, sanki sadece kendi düşüncelerini seslendiriyormuş gibi.

Bu, planlanmış bir buluşma değildi. Açık bir mekanda, tamamen tesadüfi görünen bir karşılaşmaydı. Ama her ikisi de bunun bir tesadüf olmadığını biliyordu. Bu, Arthur'un, Ophelia'ya, onu izlemeden veya tehlikeye atmadan yanında olabileceğini gösterme şekliydi.

Bir süre sessizce sergiyi gezdiler, birbirlerine yakın ama temas etmeden, aynı havayı soluyarak. Ophelia için bu, Micah'ın boğucu dünyasından bir kaçış, nefes aldığı bir sığınaktı. Arthur'dan ayrılırken, aralarında hiçbir şey söylenmemişti. Ama her şey söylenmişti.

O akşam, Micah Ophelia'yı aradı. Sesinde o alışılmış yapay sıcaklık vardı, ama altında bir gerginlik seziliyordu.
"Nasılsın?Daha iyi hissediyor musun?"
"Evet,teşekkürler. Sadece biraz yorgundum."
"İyi.Yarına önemli bir toplantım var. Seninle kahve içmek isterdim, ama o toplantıyı kaçıramam. Anlıyorsun değil mi?"

Ophelia, telefonun diğer ucunda gülümsedi. Bu, onun küçük isyanına bir cevaptı. Micah, ona olan "ilgisini" geri çekerek, onu cezalandırıyor ve kendi gücünü bir kez daha hatırlatıyordu. Ama bu sefer işe yaramadı. Çünkü Ophelia, o gün bir sergide, hiçbir şey söylemeden, anlaşıldığını hissetmişti.

"Tabii ki, anlıyorum," diye cevapladı Ophelia, sesi sakin. "Hiç sorun değil."

Micah'ın bir anlık sessizliği, onun şaşkınlığını ele verdi. Ophelia'nın bu kadar kolay pes etmesini beklememişti.

"Peki. O zaman sonra konuşuruz."

Ophelia telefonu kapattı. Dışarıdan bakıldığında, her şey eskisi gibiydi. Ama içeride, her şey değişmişti. Micah'ın güç gösterisi artık onu korkutmak yerine, onu daha da güçlendiriyordu. Çünkü artık bir seçeneği olduğunu biliyordu. Ve o seçenek, sessiz, sakin ve onu olduğu gibi kabul eden biriydi. Savaş devam ediyordu, ama Ophelia artık sadece bir kurban değil, bir savaşçıydı.
Ophelia, telefonunu yastığının altına iterek Micah'ın sesinden kurtulmaya çalıştı. Ama o ses, bir hayalet gibi odanın içinde dolanıyordu. "Daniel'in anısı... bizim sorumluluğumuz... o yabancı seni anlayamaz..."

Gözlerini yumdu, Arthur'un sergideki o sakin, kendinden emin duruşunu hatırlamaya çalıştı. Onun varlığı, Micah'ın zehirli sözlerine karşı bir panzehir gibiydi. Ama panzehir ne kadar güçlü olursa olsun, zehir hâlâ damarlarında dolaşıyordu.

Ertesi sabah uyandığında, üzerinde bir ağırlık vardı. Micah'ın "önemli toplantısının" onu bir günlüğüne serbest bıraktığını biliyordu, ama bu özgürlük geçici ve gözetim altındaydı. Yatağından kalktı ve aynanın karşısına geçti. Kendisine bakan yüz, hâlâ solgun ve hâlâ korku izleri taşıyordu, ama gözlerinin derinliklerinde yeni bir şey, bir kıvılcım vardı. Arthur'un da dediği gibi, güç sakin duruşta saklıydı.

Telefonunu eline aldı. İki mesaj vardı. Biri Micah'dan, diğeri Arthur'dan.

Micah'ın mesajı: "Toplantım uzadı. Bugün kendine iyi bak. Sakın kendini yorma. Akşam ararım." Bu, bir ilgi gibi görünen bir emirdi. Onun hareket alanını kısıtlayan, görünmez bir zincirdi.

Arthur'un mesajı ise sadece bir bağlantı ve kısa bir not içeriyordu: "Geçen hafta bahsettiğim belgesel. İzlemek istersen." Hiçbir beklenti, hiçbir zorunluluk yoktu. Sadece bir davet.

Ophelia, bir an tereddüt etti. Micah'ın onu izleyip izlemediğini, bunun bir test olup olmadığını düşündü. Ama sonra, aynadaki gözlerindeki o kıvılcıma baktı. Bu küçük bir adımdı, evet, ama her yolculuk küçük adımlarla başlardı.

Arthur'a kısa bir cevap yazdı: "Teşekkürler, izleyeceğim."

Cevap anında geldi: "Umarım hoşuna gider. Sergi gibi, sessiz ve derin."

Bu mesaj, Ophelia'nın yüzünde küçük bir gülümseme belirmesine neden oldu. Arthur, onun sergiye gittiğini biliyordu ve bunu, aralarında paylaştıkları küçük bir sır olarak kabul ediyordu. Bu, Micah'ın ağır, boğucu sırlarından tamamen farklı, hafif ve umut verici bir sırdı.

O gün, Ophelia kütüphaneye gitti. Ders çalışmak için değil, sadece orada olmak, Micah'ın kontrol alanının dışında nefes almak için. Kitapların arasında dolaşırken, bir rafın arkasında Arthur'u gördü. Başı bir kitaba eğilmişti, onu fark etmemişti bile. Ophelia, onu izlemek için bir an durdu. Onun varlığı, bu sessiz kütüphane köşesinde bile bir huzur, bir güvenlik hissi yayıyordu.

Tam o sırada, telefonu titredi. Micah'dan bir mesaj: "Toplantim bitti. Neredesin? Seni yemeye götüreyim."

Ophelia'nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Gözleri, raftaki kitaplarla meşgul olan Arthur'a, sonra da telefonundaki mesaja kaydı. İki dünya, aynı anda ona ulaşmaya çalışıyordu. Biri, onu geri çekmek, diğeri ise ileriye taşımak istiyordu.

Derin bir nefes aldı. Micah'a cevap yazdı: "Kütüphanedeyim. Ders çalışıyorum. Bugün çok yorgunum, başka bir zaman olur mu?"

Bu, onun için bir başka küçük isyandı. "Hayır" demekten çekiniyordu belki, ama "şimdi değil" diyebiliyordu. Bu, kendi sınırlarını çizme pratiğiydi.

Micah'dan anında bir cevap geldi: "Anlıyorum. Peki, dinlen. Yarın görüşürüz."

Mesaj kısaydı ve Ophelia, altında bir soğukluk hissedebiliyordu. Ama önemli değildi. Önemli olan, o sınırı çizebilmiş olmasıydı.

Akşam, odasında, Arthur'un gönderdiği belgeseli izledi. İnsan zihninin dayanıklılığı ve travmalardan nasıl iyileşebileceği hakkındaydı. Her kare, Arthur'un ona sessizce göndermeye çalıştığı mesajı güçlendiriyordu: "İyileşmek mümkün. Güçlüsün."

Ophelia, pencereden dışarı, yıldızlı gökyüzüne baktı. İçinde, Micah'ın korkusu hâlâ vardı, evet. Ama şimdi, onunla birlikte, Arthur'un ekmiş olduğu o küçük umut tohumu da filizleniyordu. Bu, bir savaştan çok, bir içsel yeniden doğuştu. Ve Ophelia, ilk kez, bu yolculukta yalnız olmadığını biliyordu. Işık, en karanlık anlarda bile, sadece bir pencere uzaktaydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 1beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…