4. bölüm · Yağmur Sonrası
IV
Micah odasına vardığında koridorlar sessizdi.
Yağmur burada da pencerelere vuruyordu; uzaklarda yankılanan bir uğultu gibiydi , kapıyı kapattı, ışığı açmadı.
Sadece yatağının kenarına oturdu ve telefonunu çıkardı.
Ekranı parlayınca yüzü o soğuk mavi ışıkla aydınlandı.
Fotoğrafları açtı.
Ophelia’nın defterinin sayfaları, titrek ışıkta birer sır gibi beliriyordu.
İlk satırlar sadeydi günlük şeyler, küçük notlar, birkaç cümlelik düşünceler.
Ama sonra kelimeler değişmeye başladı.
Harflerin arası sıklaşmış, satır araları daralmıştı; sanki yazarken elleri titremiş gibiydi.
“Bazen herkesin beni izlediğini hissediyorum…
Gözlerimle buluşmalarından bile korkuyorum.
İnsanların yüzü, sesleri… her şey üzerime geliyor gibi.”
Micah sayfayı kaydırdı.
Bir diğerinde şunlar yazılıydı:
“Streslendiğimde farkına bile varmadan kendime dokunuyorum.
Bacağımı çimdikliyorum, tırnaklarım iz bırakıyor.
Bazen bu, düşüncelerimi susturmanın tek yolu oluyor.”
Micah’ın bakışları yavaşladı.
Bu satırlarda birinin içini açışındaki çıplaklık vardı;
bir yardım çığlığı, kimseye gönderilmemiş bir mektup gibi.
Sonraki sayfada kelimeler daha karanlıktı.
Cümlelerin kenarında lekeler vardı koyu lekelerdi mürekkep mi, yoksa başka bir şey mi, ayırt etmek zordu.
“Dolabın içindeki kutuda gümüş bir şey var.
Parlak, soğuk, sessiz, sivri.
Bazen sadece elimde tutuyorum.
Bazen… daha fazlası oluyor.
Ama kimse bilmeyecek, çünkü kimse bakmıyor.”
Micah’ın parmakları ekranda durdu.
Bir an boyunca nefes almayı unuttu.
Son satırda kendi adını gördü.
“Micah bana garip geliyor.
Ne zaman bana baksam içim ürperiyor.
Gülüşü sanki bir şey saklıyor.
Belki de bana sadece öyle geliyor… ama ondan korkuyorum.”
Ekranın ışığı Micah’ın gözlerinde parladı.
Bir gülümseme belirdi dudaklarının kenarında
ama bu gülümsemede sıcaklık yoktu, sadece tuhaf bir memnuniyet.
Telefonu dizine bıraktı, başını geriye yasladı.
Yağmurun sesi dışarıda sürüyordu; odasının duvarları içinde yankı bulan bir tını gibi.
Birinin tüm gizlerini elinde tutmak…
O an Micah için hem tehlikeli hem büyüleyiciydi.
Gözleri tekrar ekrana kaydı.
Sayfalara, kelimelere, o savunmasızlığa baktı.
Ophelia’nın iç dünyası artık onun avucundaydı
ve Micah, bunun farkında olarak derin bir nefes aldı.
“Her şey yolunda…”
diye fısıldadı alaycı bir şekilde.
Ama bu kez o cümle, başka bir anlama sahipti.
Micah adeta büyülenmiş gibi hissediyordu o artık biliyordu başka birinin içine bakıyordu ve o başka biri artık onun elindeydi
Odasındaki loşlukta ekranın ışığı yavaşça sönüp karardı.
Micah başını kaldırdı, tavana baktı.
Göz bebekleri hâlâ mavi ışığın gölgesindeydi o mavi, şimdi sanki Ophelia’nın kelimelerinde yankılanan bir renkti.
“Benden korkuyor…”
Kelimeleri dudaklarının arasından fısıldar gibi çıkardı.
Söylerken hem şaşırmış hem de… tuhaf bir şekilde hoşnut gibiydi.
Benden korkuyor.
Demek ki farkında.
Demek ki görüyor beni.
Diğerleri gibi değil o.
Diğerleri beni yalnızca dinler o ise hissediyor.
Micah’ın yüzüne belli belirsiz bir tebessüm yerleşti.
Bu gülümseme ne sıcak ne de sahteydi; yalnızca, derinlerde bir yerden gelen bir memnuniyetin iziydi.
Ophelia’nın o mor defteri…
Her sayfası bir anahtar gibiydi,
her cümlesi onun iç dünyasına açılan bir kapı.
Ve o kapılardan geçtiğinde Micah, sanki bir haritanın tamamını eline geçirmiş gibiydi.
“Utangaç, sessiz, herkesin gölgesinde kalmış bir kız…”
“Ve şimdi, o gölgede ben varım.”
Yavaşça ayağa kalktı, odanın içinde birkaç adım attı.
Yurt odası dar, havasız ve karanlıktı; ama Micah’ın içinde genişleyen bir sessizlik vardı.
Elini saçlarına götürdü, parmakları arasına doladı, düşünceleri birbirine karıştı.
Ophelia’nın korkusu, onun gözünde bir tür bağ gibiydi.
Korku bu, dikkat demekti.
Korku bu, fark edilmekti.
Ve fark edilmek, Micah için her şeyden daha değerliydi.
“Benden korkuyor ama bana bakıyor,” diye fısıldadı.
“Demek ki aklında yer etmişim.
Benim hakkımda düşünüyor.
Yazıyor…”
Bir kahkaha atmadı, ama gülümsemesi büyüdü.
Birinin düşüncelerinin derinliklerinde yaşamak
bunu kim istemezdi?
Yatağın kenarına oturdu, telefonunu yeniden eline aldı.
Son fotoğrafa bir kez daha baktı.
Ophelia’nın kelimeleri, sanki sadece ona yazılmış gibiydi artık.
“Korkutucu buluyorum…”
Bu cümlede gizli bir güç vardı.
Micah’ın zihninde o kelime yankılandı, yankılandıkça şekil değiştirdi.
“Belki de seni korkutmaya devam etmeliyim, Ophelia,” dedi kendi kendine, sesi neredeyse bir dua gibiydi.
“Belki de böylece beni asla unutmazsın.”
Telefonu kapadı.
Yağmurun sesi duvarlara vurdu, o ritmik, sabırlı ses.
Micah yatağa uzandı, karanlığa baktı.
Ophelia’nın defteri artık sadece onun sırrı değildi.
Micah’ın da bir parçası olmuştu.
Micahın zehri artık Ophelia ya geçecekti zehir yavaşça Ophelianın kanına girecekti ve onu yavaş yavaş kaplayacaktı Micah bir yılan gibi sessiz ve dikkatlice yaklaşmıştı Ophelia ya ve şimdi onu sarıp sarmalayıp sıkmak için doğru zamanı bekleyecekti
Sabahın erken saatleriydi.
Yurt binasının camlarına gece boyu süren yağmurun izleri yapışmıştı;
gri gökyüzü, kampüsün üzerine ince bir pus bırakmıştı.
Micah uyanalı epey olmuştu, ama yatağından kalkmamıştı.
Tavandaki çatlaklara bakıyor, sessizce düşünüyordu.
Uykusuzdu, ama zihni diri; sanki gece boyunca bir fikri cilalayıp parlatmıştı.
Telefonunu eline aldı, ekranı kaydırdı.
Ophelia’nın günlüğünden çektiği fotoğraflar oradaydı
soğuk bir sır gibi, cebe sığdırılmış bir ruh hali.
Bir an parmaklarını ekranın üzerinde gezdirdi;
sanki o kelimelerin sıcaklığını, mürekkebin dokusunu hissedebilecekmiş gibi.
“Benden korkuyor…” diye fısıldadı kendi kendine.
“Ama buna rağmen yanında oturuyor.
Göz göze geldiğimizde kaçmıyor… hemen değil.”
Bir süre düşündü.
Bu korkunun yönünü değiştirebilirdi belki
onu ürküten şeye dönüşmek yerine, güvenilecek birine.
Ya da… belki de o sınırda kalmak daha eğlenceliydi.
Gülümsemesi belirdi.
Kararını vermemişti; ama sabahın sessizliği ona sahne gibi görünüyordu.
O gün Ophelia’yla yeniden karşılaşacaktı,
ve artık her kelimenin, her bakışın ardında başka anlamlar taşıyacaktı.
Kütüphanenin ışıkları solgundu.
Ophelia her zamanki masasında oturuyordu; önünde notlar, kahve bardağı, birkaç kitap.
Saçlarını toplamıştı, yüzü yorgun ama odaklıydı.
Micah içeri girdiğinde onu hemen fark etti
ama seslenmedi.
Adımlarını ağır tuttu, bilerek geciktirerek ilerledi.
Ophelia başını kaldırdığında Micah çoktan karşısındaki sandalyeye oturmuştu.
O tanıdık gülümsemeyle, ama bu kez bakışlarında belli belirsiz bir şey vardı.
Bir bilginin ağırlığı gibi… ya da bir oyun başlatmanın sessizliği.
“Erken gelmişsin,” dedi Ophelia, sesi nazikti ama içinde bir çekince vardı.
Micah omuz silkti. “Uyuyamadım. Yağmurun sesi… aklımı dinlendirmiyor, daha çok açıyor.”
Kız bir an durdu.
“Ben de… uyuyamadım,” dedi kısık sesle.
Masada kısa bir sessizlik oluştu.
Micah, Ophelia’nın hareketlerini dikkatle izledi
ellerini, kalemini nasıl tuttuğunu, bardağı kavrayışındaki tedirginliği.
Artık bu küçük ayrıntıların hepsi ona tanıdıktı;
çünkü gece o satırları okurken hepsini öğrenmişti.
“Bacağını çimdikliyorsun stresli anlarda,” diye düşündü içinden, gülümsemesini gizleyerek.
“Bunu yapıp yapmadığını şimdi görmek istiyorum.”
Ophelia notlarına eğildiğinde Micah göz ucuyla baktı
ve evet, eli masanın altında bir an kıpırdadı.
Küçük bir hareket, ama Micah için yeterliydi.
“Aynı sayfadasın hâlâ, Ophelia,” diye geçirdi içinden.
“Ve ben senin kitabını çoktan bitirdim.”
Gülümsemesi genişledi, ama yine de zarifti;
tıpkı hiçbir şey olmamış gibi, hatta bir dost gibi görünüyordu.
Konuşmaya devam ettiler, notlardan bahsettiler, kelimeler sıradan şeylerdi ama havada görünmeyen bir bağ dolaşıyordu.
Micah her kelimenin altına bir anlam ekliyor,
Ophelia ise bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor ama adını koyamıyordu.
Camın ardında gri gökyüzü bulanıklaşırken,
Micah bir an başını eğdi, fısıltıya yakın bir sesle söyledi:
“Her şey yolunda… değil mi, Ophelia?”
Kız başını kaldırdı.
Bir an göz göze geldiler.
Ophelia cevap vermedi.
Ama gözlerinde, Micah’ın görmek istediği o şey
korku ve merakın karışımı tam oradaydı.
Micah sessizce gülümsedi.
O an, bu oyunun yeni başladığını biliyordu.
Ve zehrini hem ona akıtıp hemde o narin vücudunu sıkmak istiyordu yada onu devirip boynuna bir ölüm öpücüğü kondurmak
Micah kütüphaneden çıktığında hava hâlâ kapalıydı.
Yağmur dinmişti ama toprak kokusu hâlâ havadaydı
ıslak, ağır, neredeyse tatlı bir koku.
Bir süre durdu kapının önünde; cebindeki elleri titremeden sıktı.
Parmaklarının arasında görünmeyen bir şey varmış gibiydi: kontrolün ağırlığı.
Ophelia’nın gözlerindeki o kısa belirsizliği,
“evet, bir şey fark etti ama emin değil” hâlini hatırladı.
Bu onun için küçük ama büyüleyici bir andı.
“Bir adım atmak için tam doğru mesafe bu,”
diye düşündü.
“Korku ile güvenin arasındaki ince çizgi.”
O çizgide yürümeyi seviyordu.
Orada insanlar en savunmasız hâllerindeydi.
Bir kelimeyle yaklaşabilir, bir bakışla geri çekilebilirdi.
Bir ip gibi gergin ama kopmamış.
Ve o ipin diğer ucunda artık Ophelia vardı.
Micah yavaşça yürürken, zihninde dün gece okuduğu satırlar yeniden yankılandı.
Ophelia’nın korkuları, yalnızlığı, kendiyle savaşı…
Bütün bunlar onun gözünde zayıflık değil, bir davetti.
İnsanların en gizli yaralarına yaklaşmak, onları tanımaktan fazlasıydı;
onları yeniden biçimlendirmekti.
“Bana yazdığını bile bilmiyor,” diye fısıldadı kendi kendine.
“Ama artık o kelimeler bana ait.”
Telefonunu cebinden çıkardı, parmağı ekranın üzerinde gezindi.
Fotoğraflardan birine dokundu.
Ophelia’nın defterindeki bir cümle beliriverdi ekranda:
“Bazen kimse beni anlamıyor.”
Micah’ın dudakları kıvrıldı.
“Ben anlıyorum,” dedi sessizce.
“Belki de tek ben.”
Bu düşünce, içinde garip bir sıcaklık oluşturdu.
Ophelia’nın içini okumak, onun kendini açamadığı her şeyi bilmek…
bir tür bağ kurmak gibiydi, ama eşit bir bağ değil
tek taraflı, güçlü olanın yazdığı bir anlaşma gibi.
Yurda geri döndü.
Odasına girdiğinde hava kararmaya başlamıştı.
Penceredeki yansımasında kendi gözlerine baktı:
sakin, düzenli, ama içinde bir kıvılcım vardı.
O kıvılcım, bir fikirden fazlasıydı artık —
bir alışkanlığa dönüşüyordu.
“Eğer korkusunu ben yönetirsem,” dedi,
“korkusu bana hizmet eder.”
Sandalyeye oturdu, bilgisayarını açtı.
Yeni bir dosya oluşturdu:
“O.”
Parmakları klavyenin üzerinde gezindi, sonra yazmaya başladı.
Notlar aldı, gözlemler, tarih, davranış biçimleri.
Ophelia’nın hareketleri, ses tonu, bakış süresi.
Her şey bir düzene girmeliydi; her şey kayıt altında olmalıydı.
“Böylece hiçbir şey tesadüf olmayacak.”
Yazarken, yağmur yeniden başladı.
Dışarıdaki gökyüzü, odasına soğuk bir ışık yansıtıyordu.
Micah yazdıkça rahatladı, her cümle bir düşünceyi netleştiriyordu.
Bu artık merak değildi bir proje gibiydi.
Ophelia bir isim olmaktan çıkmıştı,
bir yapbozun merkezi haline gelmişti.
Bilgisayarın ekranında beliren son satır şöyleydi:
“Henüz bilmiyor ama artık hikâyesi bana bağlı.”
Micah sandalyesinde geriye yaslandı.
Gözlerini kapattı.
Yağmurun ritmi yine o tanıdık sesi taşıyordu:
sanki dün geceki cümleler yeniden yankılanıyordu
“Her şey yolunda…”
Ama bu kez, cümlenin anlamı tamamen değişmişti.
Çünkü Micah artık gerçekten inanıyordu:
Her şey onun istediği gibi yolundaydı.
Gece yarısı yaklaşıyordu.
Yurtta sessizlik hâkimdi; sadece uzaklardan bir odanın kapısı kapanıyor, sonra her şey yeniden susuyordu.
Micah masasında oturuyordu; ekranın soğuk ışığı yüzünü keskin hatlarla çiziyordu.
Bilgisayardaki notlarını son kez kontrol etti, ardından telefonu eline aldı.
Ekranda “Ophelia ” yazıyordu.
Parmakları bir an durdu; ne yazacağını zaten biliyordu ama yine de her kelimeyi dikkatle seçti.
İleti sade olmalıydı — sıradan, güven verici.
Ama satırların arasında onun istediği anlam gizli kalmalıydı.
Ekrana yazdı:
Micah:
“Bugün gerçekten iyi çalıştık. Notların ve fikirlerin sayesinde ilerleme kaydettik.
Eğer senin için de uygunsa, yarın derslerden sonra yine sende buluşabiliriz.
Bence bu şekilde proje çok daha verimli olur.”
Mesajın altına kısa bir nokta koydu, sonra sildi.
O küçük nokta bile fazlalık gibiydi.
Sanki fazla düşünülmüş bir nezaket, fazla niyetli bir sessizlik olacaktı.
Bir kez daha okudu cümleleri.
Yumuşak, kibar, hatta teşvik edici görünüyordu.
Ama Micah’ın gözünde bu sadece bir maske, bir geçit gibiydi.
O satırların ardında başka bir şey vardı: kontrol.
Gönder tuşuna bastı.
Mesajın yanındaki mavi tik belirene kadar bekledi.
Bir dakika geçmeden, ekran titredi.
Ophelia:
“Tabii… olur. Yarın yine gelebilirsin.
Bugün gerçekten ilerledik.”
Micah’ın dudakları kıvrıldı Ophelia nın bunu isteyerek yazmadığını biliyordu çünkü Ophelia bu kadar yakınında birilerini istemiyordu hele yurt odası gibi kendine bellediği mahreminde
Kısa, temkinli bir cevap.
Ophelia’nın kelimelerinde hem çekince hem de korku olabilirdi
tam da onun duymak istediği karışım.
Telefonu masaya koydu, arkasına yaslandı.
Pencereden dışarı baktı; kampüsün ışıkları uzakta titriyordu.
Bir planın parçası daha yerine oturmuştu.
“Güven böyle başlar,” dedi içinden.
“Bir cümleyle, bir nezaketle.”
Bir süre sonra telefonuna tekrar baktı.
Son mesajı yeniden okudu.
“Yarın yine gelebilirsin.”
Kelimeler masumdu, ama Micah’ın zihninde yankısı bambaşkaydı.
Yavaşça fısıldadı:
“Biliyorum, Ophelia.
Yine geleceğim.”
Ekranı kapattı, odadaki ışığı söndürdü.
Dışarıda rüzgâr ağaçlara çarptı, yapraklar cama vurdu.
Micah karanlıkta gözlerini kapadı; zihninde o mor defterin sayfaları hâlâ açıktı. Ve aynı zamanda yarın onun odasına girdiğinde her şeyin öncekine nazaran daha farklı olacağını biliyordu ve bu hoşuna gidiyordu
Her şey planladığı gibi gidiyordu.
Ve ertesi gün, oyunun ikinci perdesi başlayacaktı.
