Yağmur Sonrası kitap kapağı

11. bölüm / 15

Yağmur Sonrası

XI

Yazar: Alp Cengiz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: XI

Birkaç gün sonra, Thomas sessiz bir öğleden sonra restoranın muhasebe kayıtlarını kontrol ederken, Daniel'in banka kartı hesabından yapılan son harcamalar gözüne çarptı. Paranın tamamının tek seferde, neredeyse hesaba yatırılır yatırılmaz çekildiğini gördü. İçinde derin bir kuşku uyandı. Oğlunun "okul projesi" için bu kadar kısa sürede bu kadar parayı harcayabileceğine ihtimal veremedi.

Telefonu eline aldı ve Daniel'i aradı. Çalma sesi, odanın sessizliğinde yankılandı.

Daniel, stüdyosunun zemininde, bitmemiş bir tuvalin önünde oturuyordu. Fırçası elinden düşmüş, gözleri boşluğa dikilmişti. Telefonun titreyen sesi onu irkiltti. Ekranda "Baba" yazıyordu. Yutkundu, cevap vermek istemedi ama sonunda zayıf bir sesle, "Alo?" dedi.

"Daniel," diye gürledi Thomas'ın sesi, doğrudan konuya girdi. "Hesabı kontrol ettim. Paranın tamamı neredeyse anında çekilmiş. Bu ne demek oluyor? O önemli okul projen için malzemeleri mi aldın? Faturaları göndermeni istiyorum. Hemen."

Daniel'in kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Ağzı kurumuştu. Yalan söylemekten, bu alçaklığı sürdürmekten bıkmıştı, ama gerçeği söyleyemezdi.

"Baba... şey... evet, aldım. Ama... faturalar... bazı şeyler ikinci el, bazıları nakit alındı, resmi fatura kesilmedi." Sesinin titremesini kontrol edemiyordu.

"Sana üç bin dolar verdik, oğlum!" diye bağırdı Thomas, öfkesi telefondan adeta sızıyordu. "Ve sen bana fatura kesilmedi diyorsun? Beni aptal yerine mi koyuyorsun? Nerede o para, Daniel? Gerçekten ne yaptın onunla?"

"Baba, lütfen, yapma..." diye yalvardı Daniel, sesi kırılıyordu.

"YALANCI!" diye kükredi Thomas. Sesindeki öfke ve hayal kırıklığı, Daniel'i bir bıçak gibi delip geçiyordu. "Senin o lanet olası 'sanat' heveslerine harcadın, değil mi? Bizim verdiğimiz parayı, sana son şansımızı, yine o anlamsız karalamalarına harcadın! Senden nefret ediyorum, anlıyor musun? Seni yalancı, nankör bir evlat!"

Her kelime, Daniel'in ruhunda bir yara daha açıyordu. Gözleri doldu, ama gözyaşları bile artık yanmıyordu. Sadece derin, dipsiz bir boşluk hissediyordu.

"Yazın restorana gelmeyi de düşünme," diye devam etti Thomas, sesi buz kesmişti. "Senin gibi birine güvenip iş vermek istemem. Paran bitsin, aç kal, umurumda değil. Biz senin için artık yokuz."

Çat sesiyle telefon kapatıldı. Daniel, elindeki telefonu yere düşürdü. Etrafındaki resimler, tuvaller, onu sarmalayan bir kabus gibiydi. Babasının o son sözleri kafasında yankılanıyordu: "Biz senin için artık yokuz."

Ailesi... onayını asla tam olarak kazanamamıştı, ama en azından bir aileleri vardı. Şimdi o da gitmişti. Micah onun parasını, onurunu ve şimdi de ailesini almıştı. Ophelia, onu yalnız bırakmıştı. Etrafında hiç kimse kalmamıştı.

Yavaşça ayağa kalktı. Gözleri, stüdyonun köşesinde, duvara yaslanmış bir şeyi gördü. Resimlerini yaparken oturduğu tabure ve birkaç metre sağlam, kalın kanvas ipi. Resimlerini tuvale germek için kullanırdı.

O an, her şey çok net oldu. Acı dinmişti. Çığlık atma dürtüsü geçmişti. Sadece derin, sarsıcı bir sükunet vardı. Bu sükunet, en tehlikeli olanıydı.

İpi eline aldı. Dokusu tanıdıktı. Yatağının başındaki demir çubuğa, resimlerini kurutmak için astığı yere doğru yürüdü. Hareketleri mekanik ve kesindi, bir sanatçının son eserini yaratırken gösterdiği odağa benziyordu.

Demir çubuğa ipi atarken, gözleri son kez stüdyosunu dolaştı. O çıplak otoportresi, boğulma hissini anlattığı o havuz resmi, ailesinin gölgeli figürleri... Hepsi orada, sessizce onu izliyordu. Onlar, onun gerçek benliğinin kanıtıydı. Ve kimse onları bir daha asla göremeyecekti.

Son bir düşünce, zihninden geçti: Belki de şimdi, sonunda, anlarlar.
Kendini yavaşça serbest bıraktı
Altındaki tabure yere düştü ve ayakları havada asılı kaldı

Sonra, her şey sessizliğe gömüldü.
Chloe, Daniel'in stüdyosunun kapısını hafifçe tıkladı. İçeriden hiçbir ses gelmeyince, hafif bir endişeyle kapıyı iterek açtı. Daniel son zamanlarda kendini iyice içine kapatmıştı, onu kontrol etmek istemişti.

"Işık kötü, Dan? Kapalı kapılar ardında gizli işler çeviriyorsun yine?" diye seslendi, hafif, oyunbaz bir tonla içeri girdi.

Ancak içeri adım atar atmaz, havadaki durgunluk ve keskin sessizlik onu bir anda durdurdu. Oda, her zamanki gibi dağınıktı, ama bu dağınıklıkta normalin dışında, ağır bir düzen vardı. Sonra, gözleri yatağın olduğu köşeye kaydı.

İlk başta beyni gördüğü şeyi işleyemedi. Sadece, ortada öylece havada asılı duran bir adam

Sonra detaylar odaklandı. Daniel'in ayakkabıları. Boyalı kot pantolonu. Askısı bir omzundan düşmüş olan tişörtü. Ve sonra, başı...

Chloe'nin nefesi kesildi. Bir an, kalbi tamamen durmuş gibi oldu. Gözleri, Daniel'in yüzünün olması gereken yerdeki, doğal olmayan açıda duran, solgun, morarmış boyun ve sarkık çene hattını gördü.

"Dan...?" Ses bir fısıltıdan ibaretti, boğazından zorla çıkmıştı.

Hiçbir tepki yoktu. Sadece, pencereden sızan loş ışıkta hafifçe sallanan o korkunç silüet ve tuvalden kesilmiş bir kanvas parçası gibi etrafa yayılan, derin, çarpıcı sessizlik.

Sonra, gerçek bir dalga gibi üzerine çöktü. Midesi bir anda ağzına geldi. Gözlerini o korkunç manzaradan ayıramıyordu. Bacakları bağımsız bir varlık gibi titremeye başladı ve tüm vücudu onlara ihanet etti. Dizlerinin üzerine çöktü, soğuk, boya lekeli zeminde.

Bir çığlık atmak istedi, ama ciğerlerinden hiç ses gelmedi. Sadece sessiz, spazmodik bir nefes alış veriş, bir boğulma çabası. Gözleri kocaman açılmış, Daniel'in hareketsiz ayak uçlarına bakakalmıştı. Zihni, bu görüntüyü reddetmek için savaşıyordu. Hayır. Bu bir rüya. Bu bir performans. Bu bir yanılsama.

Ama değildi. Daniel'in stüdyosunun tanıdık kokusu -yağlı boya, tiner ve ahşap- bu yeni, iğrenç gerçekliğin içine işlemişti. Etraftaki tuvaller, sanki bu son eserlerini sessizce izliyorlardı.

Chloe, titreyen elini ağzına götürdü. İçinde tarifsiz bir acı, bir şok ve her şeyden önce, ezici bir boşluk hissi vardı. Daniel gitti. Onun dünyasındaki o parlak, hassas, incinebilir renk sönmüştü. Ve geriye sadece bu sessiz, sallanan ağırlık ve Chloe'nin içinde kopmaya başlayan, henüz ses bulamamış bir fırtına kalmıştı.
Chloe, boğazındaki yanmayı ve midesindeki kasılmaları zorla bastırarak stüdyodan dışarı fırladı. Koşmaya başladı. Bacakları neredeyse onu taşımıyordu, duvarlara çarpa çarpa, nefesi hırıltılı bir şekilde koridorda ilerledi. Telefonunu eline aldı, parmakları titreyerek Micah'ın numarasını aradı.

Çalma sesi, onun için bir işkence gibiydi. Her saniye, zihninde gördüğü o görüntüyü yeniden canlandırıyordu.

"Micah," diye soludu telefon açılır açılmaz, sesi çatallı ve perisansıydı. "Daniel'in stüdyosuna gel. Hemen. Bodrumdaki. Şimdi."

Micah'ın sakin, hatta sıkılmış sesi diğer uçtan geldi. "Chloe? Neler oluyor? Bir şey mi-"

"GEL!" diye çığlık attı Chloe, artık dayanamıyordu. "Sadece gel! Hiçbir şey sorma! Hemen buraya gel!" Telefonu kapattı, sırtını soğuk beton duvara dayadı ve titremeye başladı.

---

Micah, telefonuna baktı, hafif bir şaşkınlık ifadesiyle. Chloe'nin sesindeki saf panik ilgisini çekmişti. Ayağa kalktı. Bu, planlanmamıştı. Ama belki de bir fırsattı. Önce kafeteryaya uğradı. Ophelia'yı bir köşede, elinde bir fincan kahveyle, boşluğa bakarken buldu.

Yanına geldi, hiçbir şey söylemeden kolundan tuttu ve ayağa kaldırdı.

"Ne? Micah? Ne yapıyorsun?" diye protesto etti Ophelia, şaşkın ve biraz korkmuş.

Micah, onu kafeteryadan dışarı, sakin bir koridora doğru çekti. Yüzünde alışılmadık bir gerginlik vardı. Ophelia'ya döndü, gözlerini onunkine dikti, sesi alçak ve baskındı.

"Chloe aradı. Daniel'in stüdyosuna gidiyoruz. Şu an ne olup bittiğini bilmiyorum. Ama sen," diye vurguladı, işaret parmağını Ophelia'nın göğsüne hafifçe dokundurarak, "sadece benim yanımda duruyor ve hiçbir şey söylemiyorsun. Bir şey bilmiyormuş gibi davranıyorsun. Anladın mı?"

Ophelia'nın içine bir korku düştü. Micah'ın tonu ve Chloe'nin paniği, korkunç bir şeyler olduğunu düşündürüyordu. Daniel... Daniel'e bir şey mi olmuştu? Paranın peşinden mi koşuyorlardı? Başıyla onayladı, kelimeleri boğazında düğümlenmişti.

Micah, onu kolundan çekerek hızla bodrum katına doğru ilerledi. Yolda hiç konuşmadılar. Ophelia'nın kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi atıyordu.

Koridora vardıklarında Chloe'yi gördüler. Yerde, dizlerinin üstüne çökmüş, sarsılarak ağlıyordu, yüzü kapıya dönüktü. Stüdyonun kapısı aralıktı.

"Chloe?" diye seslendi Micah, sesini kasıtlı olarak yumuşak ve endişeli tutarak. "Ne oldu? Daniel nerede?"

Chloe, başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü sırılsıklamdı. Micah'a ve Ophelia'ya baktı, sonra titrek bir parmağıyla aralık kapıyı işaret etti. Konuşacak gücü yoktu.

Micah, kapıyı tamamen açtı. İçeri bir adım attı ve dondu. Ophelia da onun omzunun üzerinden içeri baktı.

O an, Ophelia'nın dünyası sustu.

Daniel'i gördü.

Hareketsiz. Sallanan. Boş.

Gözleri kocaman açıldı. Ağzı bir çığlık için aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı. Sadece boş, derin bir sessizlik. Bacakları gevşedi, ama Micah onu düşmemesi için sıkıca tutuyordu. Tüm vücudu bir şok dalgasıyla sarsıldı. Bu... bu onun suçuydu. Onun ve Micah'ın.

Micah, bir anlık şaşkınlıktan sonra yüzünü profesyonel bir endişe ve şok ifadesine bürüdü. Ophelia'ya daha sıkı yapıştı, hem onu ayakta tutuyor hem de kontrol altında tutuyordu.

"Tanrım..." diye fısıldadı, sesi titrek bir oyunculukla. "Daniel... hayır..."

Chloe, arkalarında hıçkırarak ağlamaya devam ediyordu. "Onu buldum... onu böyle buldum..."

Ophelia, Micah'ın kendisine doğru eğildiğini ve kulağına, sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadığını hissetti.

"Sakin ol," diye hışırdadı sesi, keskin ve talepkardı. "Bir şey bilmiyorsun. Unutma."

Ama Ophelia hiçbir şey duymuyordu. Sadece Daniel'in sallanan bedenini ve kendi kalbinin parçalanışının sessiz çığlığını duyuyordu. Micah'ın onu tutan elleri, onu bir suç ortağı yapan, bu korkunç gerçeğe zincirleyen prangalardan başka bir şey değildi.
Odayı saran donuk şok anını, Chloe'nin boğuk, parçalanmış hıçkırıkları bozdu. Yerde, kendini kaybetmiş bir halde, "Hayır... hayır... olamaz..." diye tekrarlayıp duruyordu.

Micah, yüzündeki sahte şok ifadesini koruyarak, Ophelia'yı sıkıca tutup bir adım geri çekti. Onu koridorun nispeten daha karanlık bir köşesine, Chloe'den uzaklaştırdı. Ophelia'nın bedeni bir kukla gibi sarkıyor, gözleri hâlâ açık kapıdan içeride sallanan o korkunç manzaraya kilitlenmişti.

"Ophelia," diye fısıldadı Micah, sesi keskin ve acil, yüzü ona çok yakındı. "Bana bak. Bana bak!"

Ophelia'nın gözleri yavaşça, odaklanmadan ona kaydı. Gözbebekleri genişlemiş, şokun cam gibi donukluğunu yansıtıyordu.

"Onu sen öldürmedin," diye ısrar etti Micah, kelimeleri bir tokat gibi indirircesine. "O kendi seçimini yaptı. Zayıftı. Bunu anlıyor musun? Zayıftı. Biz sadece... onun gerçek doğasını görmesine yardım ettik."

Ophelia'nın içinde bir şeyler kıpırdadı. Micah'ın bu canice mantığı, şok duvarında bir çatlak oluşturmuştu. Bir titreme, bir uyanış başlıyordu.

"Sen," diye devam etti Micah, parmağını onun göğsüne batırarak, "eğer ağzını açarsan, seni de onunla aynı kefeye koyarlar. Seni suç ortağı yaparlar. Onun intiharına sebep olduğunu söylerler. Anlıyor musun beni? Hapishane. Hayatın biter."

Uzaklardan, giderek yaklaşan bir polis sireni duyulmaya başladı. Birisi, büyük ihtimalle başka bir öğrenci, Chloe'nin çığlıklarını duyup polisi aramıştı.

Siren sesi, Ophelia'ya gerçekliğin sert bir şekilde kapıyı çaldığını hatırlattı. Gözleri canlandı, içlerinde şokun yerini saf, buz gibi bir korku aldı. Micah'a baktı, onun gözlerindeki tehdidi ve kontrollü paniği gördü.

"Peki," diye fısıldadı, sesi kuru yaprakların hışırtısı gibi kırık ve soluk. "Peki."

Micah, bu teslimiyeti görünce rahatladı. Hafifçe başını salladı. "İyi kız. Şimdi sakin ol. Hiçbir şey söyleme. Ben konuşurum."

Polis sireni artık binanın önünde durmuştu. Ayak sesleri ve kararlı, yetkili sesler koridorda yankılandı. İki polis memuru, ağlayan Chloe'yi görüp hızla yanına geldi.

"Hanımefendi? Hanımefendi, ne oldu?" diye sordu biri, sesini yumuşatarak.

Chloe, sadece titrek bir parmağıyla açık kapıyı işaret edebildi.

Diğer memur kapıya yöneldi ve içeri baktı. Yüzü aniden ciddileşti, profesyonel bir ifade takındı. Hemen telsizine sarıldı. "Merkez, bodrum katında, oda B-14'te, genç erkek, asılı. Tıbbi müdahale için çok geç. Yer güvence altına alınsın."

Micah, tam o sırada Ophelia'yı tutarak ileri adım attı, yüzünde mükemmel bir şekilde ayarlanmış bir şok ve üzüntü ifadesi vardı.

"Memur bey," dedi, sesi titrek. "Onu... onu biz bulduk. Arkadaşımız Chloe aradı. Koşa koşa geldik... ama..." Sesini kasıtlı olarak kıstı, başını öne eğdi.

Polis memuru onlara döndü, gözlerinde bir sorgulama vardı. "Siz ikiniz onun arkadaşları mısınız?"

"Evet," diye cevapladı Micah hemen, Ophelia'yı biraz daha sıkıca tutarak. "Daniel... son zamanlarda kendini iyi hissetmiyordu. Baskı altındaydı. Ama... bunu..." Micah, anlamlı bir şekilde başını salladı, "bunu asla beklemezdik."

Ophelia, Micah'ın yalanlarını duydukça midesi bulanıyordu. "Kendini iyi hissetmiyordu." Ne kadar da doğru, ama ne kadar da aldatıcı bir ifadeydi. Daniel'i kimin bu hale getirdiğini biliyordu. Ama Micah'ın sözleri kafasında yankılanıyordu: Hapishane. Hayatın biter. Korku, onu bir kez daha dondurdu. Sessizce durdu, Micah'ın onun adına konuşmasına izin verdi.

Polis memuru not aldı. "İkinizin de ifadenize ihtiyacımız olacak. Lütfen burada bekleyin."

O sırada, Daniel'in cansız bedeni stüdyodan çıkarılmaya başlandı. Uzun, siyah bir torbaya konulmadan önce, Ophelia bir anlığına Daniel'in soluk, sakin yüzünü gördü. O yüzde artık hiçbir acı, hiçbir korku yoktu. Sadece bir boşluk.

O son bakış, Ophelia'nın içinde derinlerde bir yerde saklı duran son insanlık kıvılcımını ateşledi. Gözleri doldu, ama bu sefer şoktan değil, ezici bir suçluluk ve pişmanlıktan dolayı. Micah, onun titrediğini hissedince, uyarıcı bir şekilde kolunu sıktı.

"Dayan," diye fısıldadı kulağına. "Neredeyse bitti."

Ama Ophelia için hiçbir şey bitmemişti. Asıl kabus, Daniel'in bedeni götürüldüğü anda, onun yerini alan vicdan azabıyla yeni başlıyordu. Ve bu sefer, Micah'ın tehditleri bile bu azabın sesini tamamen susturamayacaktı.
Polisler, Chloe'yi sakinleştirmeye çalışırken, Micah Ophelia'yı koridorun biraz daha uzağına, gözlerden ırak bir köşeye çekti. Ophelia'nın yüzü bir mumya kadar soluk, gözleri ise içine düştüğü uçurumun karanlığını yansıtıyordu.

"Toparlan," dedi Micah, sesi alçak ama baskın. "Birazdan ayrı ayrı ifademizi vereceğiz. Sadece söyleyeceğim şeyleri tekrarla. Daniel son günlerde çok stresliydi. Dersler, ailesi... Onunla en son dün kısa bir konuşma yaptık, normal görünüyordu ama içine kapanıktı. Başka bir şey söyleme. Özellikle de para veya stüdyo hakkında hiçbir şey."

Ophelia başını salladı, ama bu bir onaydan çok, sarsıntıdan kaynaklanan boş bir hareket gibiydi. "Stresliydi..." diye mırıldandı, bir kayıt cihazı gibi.

"Evet," diye onayladı Micah, memnun. "Ve sen, onun bu haline çok üzüldün. Şoktasın. Kafan karışık. Başka hiçbir şey hatırlamıyorsun." Elini uzatıp Ophelia'nın çenesini tuttu, onu kendine bakmaya zorladı. "Bu çok önemli, Ophelia. Eğer bir çılgınlık yaparsan, seni de onunla birlikte gömerler. Ben temiz kurtulurum. Her zaman bir yolum vardır. Ama sen... sen yanarsın."

Ophelia'nın gözlerinde Micah'ın yansıması titriyordu. O güven, o zehirli güven, onu bir kez daha sarmalıyordu. Korku, vicdanının sesini bir kez daha boğuyordu.

Sorgular başladığında, her şey Micah'ın planladığı gibi gitti. Chloe, şok ve gözyaşları içinde, Daniel'in son zamanlarda içine kapandığından, resimlerinden başka bir şeyle ilgilenmediğinden bahsetti. Polisler ona acıyarak yaklaştı.

Micah, mükemmel bir oyunculuk sergiledi. Üzgün, sarsılmış, ama aynı zamanda toparlanmaya çalışan bir arkadaş portresi çizdi. Daniel'in "içsel çalkantılarından" ve "aile baskısından" bahsetti, kelimeleri özenle seçilmiş, yönlendirici ama asla suçlayıcı olmayan bir şekilde.

Ophelia'ya sıra geldiğinde, odanın diğer ucunda, bir polis memurunun karşısında titreyerek oturdu. Micah'ın bakışlarını sırtında hissediyordu.

"Daniel'i en son ne zaman gördünüz?" diye sordu memur, sesi yumuşak.

Ophelia'nın boğazı düğümlendi. "Dün... dün kısa bir konuşmuştuk," diye fısıldadı, Micah'ın talimatlarını tekrarlayarak. "Normaldi... yani, her zamanki gibiydi. Biraz... stresli görünüyordu."

"Stresli? Neden?"

"Bilmiyorum," diye mırıldandı Ophelia, gözlerini kaçırarak. "Dersler... sanırım. Her zaman çok çalışırdı." Yalan söylemek, içini kemiriyordu. Daniel'in asıl stres kaynağının kendisi ve Micah olduğunu biliyordu.

Memur not aldı. "Size son zamanlarda herhangi bir şekilde, kendine zarar vermekten veya umutsuz olduğundan bahsetti mi?"

"Hayır," diye cevapladı Ophelia, sesi neredeyse duyulmaz bir halde. "Hiç... hiç bahsetmedi."

Sorgu daha fazla detaya inmeden sona erdi. Ophelia'nın söyledikleri, Chloe ve Micah'ın ifadeleriyle uyumluydu. Görgü tanığı yoktu. İntihar, acı ama mantıklı bir sonuç olarak kayıtlara geçiyordu.

Dışarı çıktıklarında hava kararmıştı. Kampüs, her zamanki gibi devam ediyordu. Kimse bodrum katındaki trajediden habersiz, gülüşüyor, koşuşturuyorlardı. Bu normalilik, Ophelia'ya daha da acı verici geliyordu.

Micah, onu yurda kadar takip etti. Kapının önünde durdu.

"Bak," dedi, sesi artık daha az tehditkar, daha çok tembih eder gibiydi. "En kötüsü bitti. Şimdi, hayatına devam et. Unutmaya çalış."

Ophelia ona baktı. Micah'ın gözlerinde artık bir zafer parıltısı yoktu. Daha çok, bir işi temiz ve sorunsuz bir şekilde halletmiş bir memnuniyet vardı. Daniel'in ölümü, onun için sadece kapanmış bir dosyaydı.

"Unutmak mı?" diye fısıldadı Ophelia, sesi ilk kez bir tutam isyanla titreyerek.

Micah hafifçe sırıttı. "Evet. Unutmak. Ya da en azından öyleymiş gibi yapmak. İkisi de aynı şey." Cebinden Ophelia'ya verdiği parayla dolu zarfla çıkardı. "Al. Bunu hak ettin."

Ophelia, zarfla eline baktı. Kağıt, Daniel'in hayatının sona ermesinin kanlı bir karşılığı gibi hissediliyordu. İçi bir kez daha bulandı. Zarfla geri itmek istedi, ama Micah onu cebine soktu.

"Bunu da unut," dedi son bir kez ve dönüp gitti.

Ophelia, yalnız başına kapının önünde kaldı. Cebindeki zarfın ağırlığı, onu olduğu yere çiviliyor gibiydi. İçeri girdi, odasına çıktı. Her şey aynıydı, ama hiçbir şey aynı değildi.

Battaniyesine sarılıp yatağına uzandı. Gözlerini kapattı, ama karanlıkta sadece Daniel'in yüzünü, sonra o sallanan gölgeyi gördü. Micah'ın sesi kafasında yankılanıyordu: "Zayıftı."

Ama şimdi, yalnızlığın ve şokun sisleri arasında, başka bir ses daha yükseliyordu. Kendi vicdanının sesi. Daniel zayıf olabilirdi, evet. Ama Micah onu kırmıştı. Ve Ophelia... Ophelia da buna izin vermişti.

Cebindeki para, sadece bir kağıt yığını değildi artık. Daniel'in hayatının, onurunun ve son nefesinin kanıtıydı. Ve Ophelia, o paraya her baktığında, sadece bir kurban olmadığını, aynı zamanda bir cellat olduğunu da hatırlayacaktı.

Uyku, o gece onu ziyaret etmedi. Sadece uyanık bir kabus ve yüreğine çöken, hiç susmayacakmış gibi görünen bir suçluluk duygusu vardı. Micah'ın dediği gibi, iş bitmemişti. Aslında, Ophelia için yeni başlıyordu. Ve bu sefer, düşmanı sadece Micah değil, kendi sessizliği ve korkusuydu.

Cenaze Töreni

Hava, gözyaşlarını saklayacak kadar ağır ve kurşuni bir bulutla örtülüydü. Mezarlıktaki taze çimen kokusu, toprağın nemli, soğuk nefesiyle karışıyordu. Kalabalık, siyah bir deniz gibi, Daniel'in açık mezarının etrafında dalgalanıyordu.

Daniel'in ailesi ön saftaydı. Annesi, koyu siyah bir mantonun içinde, neredeyse eriyip gitmiş gibi görünüyordu. Kocasının koluna tutunmuştu, ama o kol da titriyordu. Omuzları, her an patlayacakmış gibi duran sessiz bir acıyla sarsılıyor, siyah tül duvaklı şapkasının altından düşen gözyaşları, zaten ıslanmış toprağa karışıyordu. Yanında duran Daniel'in babası Thomas ise çelikten bir heykel gibiydi. Sırtı dimdik, çenesi sıkılmış, ama gözleri... Gözleri, oğlunun son uykuya yattığı, sedir ağacından yapılmş tabuta dikilmişti. O gözlerdeki katı ifadenin altında, derin, oyulmuş bir pişmanlık ve tarifsiz bir acı vardı. Elini sıktıkça, eklem yerleri beyazlaşıyordu. Yanındaki diğer aile üyeleri, bazıları hıçkırarak, bazıları şoke olmuş bir sessizlikle, bu ani ve trajik kaybın ağırlığını taşıyorlardı.

Kalabalığın biraz gerisinde, mükemmel bir şekilde siyahlara bürünmüş Micah duruyordu. Üzerindeki, ütülü köşeleri keskin, koyu siyah takım elbise, neredeyse trajik bir şıklık sergiliyordu. Beyaz gömleği lekesiz, siyah kravatı sıkı bir düğümle bağlanmıştı. Yüzünde, olması gereken kadar bir hüzün ve ciddiyet vardı; kaşları hafifçe çatık, dudakları sıkı. Ama gözleri, mezarlığı tarıyor, insanların tepkilerini okuyor, kontrol ediyordu. Ophelia'ya dair bir işaret arıyordu. Elleri, önünde kenetli, sakin ve sabırlıydı. Her şey plana uygun gidiyordu.

Ve Ophelia... O, kalabalığın en arka sıralarında, neredeyse bir ağacın gölgesine saklanmıştı. Sıradan, kolsuz, siyah bir elbise giymişti. Kumaş, teninde soğuk ve cansız bir his bırakıyordu. Yüzü, elbisenin rengiyle yarışacak kadar solgundu. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uykusuz geçen gecelerin ve içsel fırtınaların kanıtıydı. Elleri, önünde sıkıca kenetlenmişti, parmak uçları beyazlaşmıştı. Daniel'in ailesine, özellikle de oğlunun tabutuna bakmakta zorlanan, çökmüş haldeki annesine bakamıyordu. Her ağlayış, her hıçkırık, onun içinde bir bıçak yarası gibi açılıyordu. Daniel'in babası Thomas konuşma yapmak için öne çıktığında, Ophelia'nın nefesi kesildi.

Thomas, mikrofonun önünde, bir an için sözlerini toparlamaya çalıştı. Sesi, ilk kelimelerde çatallandı. "Oğlum..." diye başladı, ama devam edemedi. Gözleri doldu, katı dış kabuğu çatırdayarak kırıldı. "Oğlum Daniel... biz... biz seni anlamadık." İtiraf, havada asılı kaldı, ağır ve acı dolu. "Senin resimlerini... senin dünyanı... hiç anlamadık. Sadece senin için doğru olduğunu düşündüğümüzü yapmaya çalıştık." Boğazını temizledi, ama sesi hâlâ titriyordu. "Ve şimdi... şimdi sen gittin. Ve biz... biz geride sadece pişmanlık ve sessiz bir ev bıraktın."

Bu sözler, Ophelia'ya en ağır darbeyi indirdi. Thomas'ın pişmanlığı, onun kendi suçluluğunun bir yankısı gibiydi. Başını öne eğdi, siyah saçları yüzünü bir perde gibi kapattı. Omuzları, artık kontrol edemediği sessiz bir ağlayışla titremeye başladı. Ama sesi çıkmıyordu. Çığlıkları, içinde, Daniel'in tabutunun üzerine konulmuş o tek taze çiçek gibi solup gidiyordu.

Micah, arka sıradan Ophelia'nın titreyen omuzlarını görüyordu. Yüzünde hiçbir şey ifade etmeyen, sabit bir hüzün vardı. İçten içe, bu manzaranın onu rahatsız ettiğini hissediyordu. Duygusal bir kırılma, planı için bir risk oluşturabilirdi.

Tören bittiğinde, insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı. Daniel'in annesi, tabutun üzerine bir avuç toprak atarken, bir çığlık atarak yere yığıldı. Bu, son bir kopuştu. Ophelia, daha fazla dayanamayacağını anladı. Arkasını döndü ve hızlı adımlarla mezarlıktan uzaklaşmaya başladı.

Micah, onun gitmesine izin verdi. Şimdilik. Onu takip etmeye, kontrol altında tutmaya devam edecekti. Ama şu an, herkesin gözü önünde, sadece yas tutan bir arkadaştı. Siyah takımının içinde, mükemmel bir şekilde kaybolup gitti kalabalığın arasında, arkasında sadece derin bir pişmanlık ve dökülen gözyaşlarıyla dolu bir mezarlık bırakarak. Ophelia ise, içinde taşıdığı mezarla birlikte, yalnız başına, sessiz çığlıklarıyla baş başa kaldı.
Ophelia, mezarlığın dışındaki ıssız bir sokakta, bir ağacın gövdesine yaslanmış, nefes nefese kalmıştı. Siyah elbisesi terle yapışmış, yüzü gözyaşları ve toprak lekeleriyle berbat olmuştu. Kalbi, göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpıyor, Thomas'ın o pişmanlık dolu sözleri kulağında çınlıyordu. Biz seni anlamadık. Bu sözler, onun için de geçerliydi. O da anlamamıştı. Sadece korkmuştu.

Derin, boğuk hıçkırıklarla ağlıyordu, elleri yüzüne yapışmıştı. Dünya etrafında dönüyor gibiydi.

Sonra, sakin, ölçülü bir ses, onun bu çöküşünü böldü.

"Ophelia."

Başını kaldırdı. Micah, birkaç adım ötede duruyordu. Siyah takımı ve gömleğiyle, bu dağınık, perişan sahneye ait değilmiş gibi görünüyordu. Yüzünde artık o tören maskesi yoktu, ama gerçek bir üzüntü de yoktu. Daha çok, sabırlı, hatta biraz da sıkılmış bir ifade vardı.

"Ben... ben dayanamıyorum," diye hıçkırdı Ophelia, sesi boğuk ve parçalı. "Onun babası... o sözleri... Bu benim suçum, Micah. Bizim suçumuz!"

Micah yavaşça yanına yaklaştı. Ona sarılmadı, sadece durdu. "Ophelia, dinle beni," dedi, sesi alçak ve mantıklı, bir doktorun hastasına konuşur gibi. "Bu senin suçun değil. Daniel kendi seçimini yaptı. Zayıf bir ruhdu. Dünyanın ağırlığına dayanamadı."

"Ama biz o ağırlığı biz ekledik!" diye isyan etti Ophelia, gözleri dolu dolu ona bakarak. "O parayı... onun resimlerini... Onu köşeye sıkıştırdık!"

Micah iç geçirdi, hafifçe başını salladı. "Hayır. Ona bir seçenek sunduk. O, kaçmayı seçti. Bu, onun başarısızlığıydı, bizim değil." Bir adım daha yaklaştı, gözlerini Ophelia'nınkine dikti. "Ve şimdi, sen kendi kendini tüketiyorsun. Bu sana hiçbir şey kazandırmaz. Daniel geri gelmeyecek."

"Biliyorum!" diye fısıldadı Ophelia, çaresizce. "Ama bu acı... bu suçluluk... hiç geçmeyecek gibi."

"Geçer," diye ısrar etti Micah, sesi biraz daha yumuşayarak. Ama bu yumuşama, gerçek bir sıcaklıktan ziyade, bir stratejiydi. "Zaman her şeyin ilacıdır. Ve unutma, sen yalnız değilsin. Ben buradayım. Biz birlikteyiz."

"Birlikte mi?" Ophelia'nın sesi küçüldü. Micah'ın varlığı, bir teselliden çok, bir hapishane gibi geliyordu.

"Evet, birlikte," diye onayladı Micah. Elini uzatıp, Ophelia'nın omzuna hafifçe dokundu. Dokunuş soğuk ve hesaplıydı. "Bu... talihsizliği atlatacağız. Ama bunu yapmak için, güçlü olmalısın. Kendini bu şekilde harap etmene izin veremezsin."

Ophelia, onun dokunuşuyla irkildi. İçinde bir parça ondan uzaklaşmak istiyordu, ama bir yandan da söyledikleri mantıklı geliyordu. Yalnız kalmaktan, bu acıyla baş başa kalmaktan korkuyordu. Micah, en azından, bu korkunç sırrı paylaştığı tek kişiydi.

"Ne yapacağım?" diye sordu, sesi çocuksu bir kırılganlıkla.

"Hayatına devam edeceksin," diye cevapladı Micah. "Derslerine gideceksin, normal görüneceksin. Zamanla, bu acı donuklaşacak. Ve ben," diye ekledi, sesinde hafif bir vurguyla, "yanında olacağım. Seni koruyacağım. Her zaman."

Ophelia, ona baktı. Micah'ın gözlerinde, bir sığınak vaadi mi, yoksa daha büyük bir hapishanenin tehdidi mi olduğunu ayırt edemiyordu. Ama şu an, o boşlukta, ona tutunacak bir dal gibi gelmişti. Yıkılmış bir halde başını öne eğdi, sessizce ağlamaya devam etti.

Micah, onun bu teslimiyetini görünce için için rahatladı. Ophelia hâlâ kırılgandı, ama kontrol altındaydı. Onu mezarlıktan uzaklaştırmak, kendi versiyonunu empoze etmek işe yaramıştı. Ophelia'yı yanına alıp, sessizce yürümeye başladı. Ophelia, adımlarını onunkine uydurdu, bir otomat gibi. Fiziksel olarak yanındaydı, ama ruhu, Daniel'le birlikte, o taze kazılmış mezarda kalmıştı. Micah'ın "tesellisi", acısını hafifletmemiş, sadece onu daha derinlere, daha sessiz bir çığlığa gömmüştü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…