Bölüm 9

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: Bölüm 9

Sabahın ilk ışıkları henüz gökyüzünü aydınlatmamıştı.

Karargâhın avlusunda soğuk bir rüzgâr dolaşıyor, gece boyunca yağan yağmurun kokusunu beraberinde getiriyordu. Botlarım ıslak zeminde ilerlerken çantamın omzumdaki ağırlığını hissettim. Silahım hazırdı, telsizim çalışıyordu, ekibim görev için toplanmıştı.

Her şey olması gerektiği gibiydi.

Yalnızca zihnim, olması gerektiği yerde değildi.

Aklımda bir cep saati, sararmış bir belge ve gözlerini benden ayırmadan, “Bana yalan söylemeyeceksiniz, değil mi?” diye soran bir kadın vardı.

Lejla.

Onu düşünmemem gerektiğini biliyordum. Görev sırasında dikkatim dağılmamalıydı. Bir askerin en büyük hatalarından biri, henüz sonuçlanmamış bir ihtimali zihninde gerçeğe dönüştürmesiydi.

Bunu kendime defalarca söyledim.

Ama insan bazen aklıyla kalbinin arasına emir koyamıyordu.

“Komutanım, araçlar hazır.”

Emre'nin sesi düşüncelerimi böldü. Elinde bir termos tutuyordu. Her zamanki gibi yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama gözlerinin altındaki yorgunluk saklanmıyordu.

“Bu saatte gülmeyi nasıl başarıyorsun?” diye sordum.

“Alışkanlık komutanım. Bir de insan gülmezse Baran'ın yüzüne bakmak zorunda kalıyor.”

Birkaç metre ötede ekipmanını kontrol eden Baran başını kaldırdı.

“Duydum seni.”

“Duyman için söyledim zaten.”

Selin, aracın yanında telsiz frekanslarını kontrol ediyordu. Beni görünce kısa bir baş selamı verdi. Sonra bakışları çantama kaydı.

“Yola çıkmadan önce son bir kontrol yapalım,” dedi. “Kuzey, harita sende mi?”

“Bende.”

“Tanık ifadesinin kopyası?”

“Dosyada.”

“Peki, bu kez kimse tek başına kahramanlık yapmaya kalkmayacak, değil mi?”

Emre elini kaldırdı.

“Ben üzerime alınmıyorum. Benim kahramanlık anlayışım, çatışma çıkmadan eve dönebilmek.”

“İlk defa mantıklı bir şey söyledin,” dedi Baran.

Onların atışmalarını dinlerken istemsizce gülümsedim.

Bu seslere ihtiyacımız vardı. Savaşın ortasında insanı insan yapan şeylerden biriydi bu; her şeyin bir anda değişebileceğini bilirken bile birkaç saniyeliğine sıradan bir hayatın içindeymiş gibi davranabilmek.

Yüzbaşı Demir avluya çıktığında herkes sustu.

“Görevin amacı açık,” dedi. “Stari Most çevresindeki hareketliliği inceleyeceğiz. Tanığın verdiği bilgileri doğrulayacağız. Bölgede sivil bulunması ihtimalini göz ardı etmeyeceğiz. Kimse doğrulanmamış bir bilgiye dayanarak hareket etmeyecek.”

Bakışları üzerimizde dolaştı.

“Bir insanı bulmak istiyorsanız önce onu aradığınız yerde neyle karşılaşabileceğinizi anlamalısınız. Acele etmekle ilerlemek aynı şey değildir.”

Emirlerini dinlerken başımı salladım.

Sonra araçlara yöneldik.

Tam araca bineceğim sırada telefonum titredi.

Ekranda Lejla'nın adı belirdi.

Mesajı açtım.

“Uyandığını tahmin ediyorum. Bugün yine onu aramaya gideceksin, değil mi?”

Bir süre ekrana baktım.

Bana nereden bildiğini sormama gerek yoktu. Son günlerde sabahları ilk işi, yeni bir haber gelip gelmediğini öğrenmek olmuştu. Benim görev saatlerimi ezberlemişti. Hatta bazen benden önce uyanıp kampın kapısındaki hareketliliği takip ediyordu.

Cevabımı yazdım.

“Evet. Stari Most çevresine gidiyoruz. Şimdilik kesin bir şey yok.”

Mesajımın hemen ardından üç nokta belirdi, kayboldu, yeniden belirdi.

Sonunda cevabı geldi.

“Biliyorum. Yine de dikkatli ol, Kuzey.”

İsminin sonunda bir şey daha yazmıştı ama silmişti. Bunu ekranda görmüştüm.

Ne yazacağını merak ettim.

Sormadım.

Telefonu cebime koyarken kendime, bunun yalnızca karşılıklı bir endişe olduğunu söyledim. Birbirimizin güvenliğini önemsiyorduk. Bu kadar.

Ama araç hareket edip kampın kapısından çıktığında, telefonun bulunduğu cebime bir kez daha dokunduğumu fark ettim.

Sanki o kısa mesaj, yanımda taşıdığım başka bir şeymiş gibi.

### 2\. Eski Bakım Yolu

Stari Most'a giden yol, nehir boyunca uzanan dar bir güzergâhtı.

Bölgeye yaklaştıkça binalar seyrekleşti. Bazılarının pencereleri kırılmış, bazılarının kapıları açık kalmıştı. Yol kenarındaki çamurda eski lastik izleri görülüyordu. Yağmur, izlerin bir kısmını silmişti ama bazıları hâlâ seçilebiliyordu.

Aracı güvenli bir noktada durdurduk.

Önümüzdeki yapı, uzaktan bakıldığında terk edilmiş bir depo gibi görünüyordu. Soluk gri duvarları yosun tutmuş, çatısının bir bölümü çökmüştü. Nehirden gelen sis, binanın alt katlarını örtüyordu.

Haritayı açtım.

“Stari Most'un ana girişi kuzey tarafında. Eski bakım yolu doğuya doğru uzanıyor. Tanığın verdiği konum bu hattın ilerisinde.”

Baran çevreyi gözlemledi.

“Buralar uzun zamandır kullanılmıyor gibi.”

“Uzun zamandır kullanılmıyor gibi görünmesi, kullanılmadığı anlamına gelmez,” dedim.

Emre hafifçe başını salladı.

“İşte bu yüzden terk edilmiş binaları hiç sevmiyorum. İçeride kimse yoksa bile insan birilerinin onu izlediğini düşünüyor.”

“Çünkü bazen izleniyorsundur,” dedi Selin.

Emre ona döndü.

“Bunu rahatlatmak için mi söyledin?”

“Hayır.”

Ekibin geri kalanı konumlarını alırken ben Marković'in gönderdiği fotoğrafı yeniden açtım. Fotoğrafta, eski bakım yolunun yakınında bulunan taş bir duvar ve duvarın dibinde yarısı çamura gömülmüş metal bir levha vardı.

Levhanın üzerinde okunabilen tek kelime şuydu:

SKLADIŠTE.

Depo.

Ama levhanın arkasına iliştirilmiş küçük kâğıtta başka bir şey yazıyordu.

“Geçici teslim noktası — kayıt kontrolü.”

Kâğıdın üzerindeki tarih, elimizdeki sevkiyat kayıtlarıyla aynı döneme aitti.

İçimdeki şüphe biraz daha ağırlaştı.

Bu yer yalnızca bir depo değildi. Bir zamanlar burada insanlar, araçlar ve kayıtlar arasında bir bağlantı kurulmuştu.

“Komutanım,” dedi Selin, “zeminde yeni izler var.”

Yanına gittim.

Çamurun üzerinde, eski lastik izlerinin arasından geçen daha taze ayak izleri seçiliyordu. Yağmur onları tamamen silememişti. İzler duvarın arkasına, bakım yolunun devamına uzanıyordu.

Diz çöküp dikkatlice baktım.

“Kaç kişi olduğunu söylemek için yeterli değil,” dedim. “Ama bu izler gece oluşmuş olabilir.”

Baran çevreyi taradı.

“Biri buraya yakın zamanda gelmiş.”

“Ya da buradan geçmiş.”

İki ihtimal arasında fark vardı.

Birincisi, birilerinin hâlâ bu noktayı kullandığını düşündürüyordu. İkincisiyse yalnızca geçmişten kalmış bir hareketliliğe işaret edebilirdi.

Hangisinin doğru olduğunu henüz bilmiyorduk.

İlerlemeye devam ettik.

Yolun sonunda, nehre bakan alçak bir yapının önünde durduk. Kapısı aralıktı. Pencere çerçevelerinden biri yerinden çıkmış, içeriye yağmur suyu dolmuştu.

Kapının yanında küçük, paslı bir metal kutu vardı.

Üzerindeki kilit kırılmıştı.

İçine baktığımda birkaç ıslak kâğıt parçası gördüm.

“Kimse dokunmasın,” dedim.

Selin eldivenlerini düzeltti. Baran çevreyi kontrol ederken Emre kapının diğer tarafına geçti.

Kâğıtların çoğu okunamayacak durumdaydı. Ancak en altta duran parça diğerlerinden daha iyi korunmuştu. Üzerinde bir tarih, birkaç rakam ve tanıdık iki harf vardı.

M. K.

Yine aynı harfler.

Bu kez yanlarında küçük bir el yazısı not bulunuyordu.

“Saat teslim alınmadı.”

Bir an için çevremizdeki bütün sesler uzaklaştı.

Kâğıdı dikkatlice inceledim. Notun altında ikinci bir satır daha vardı, fakat su mürekkebin büyük bölümünü dağıtmıştı. Yalnızca son iki kelime okunabiliyordu.

“…aileye ait.”

Başımı kaldırdım.

“Selin, bunun fotoğrafını çek. Bulunduğu konumu da kaydet. Marković'e gönderilecek ama belgeyi yerinden oynatmıyoruz.”

Selin hemen işe koyuldu.

Emre yanımıza geldi.

“Komutanım, saatten mi bahsediyor?”

“Öyle görünüyor.”

“Harun'un çizdiği saatten olabilir mi?”

“Olabilir. Ama henüz bilmiyoruz.”

Kâğıda yeniden baktım.

Saat teslim alınmamıştı.

Aileye aitti.

Bir insanın elinden alınmış mıydı? Kaybolmuş muydu? Yoksa birileri onu sahibine ulaştırmaya mı çalışmıştı?

Bütün ihtimaller birbirinden farklıydı.

Fakat bir şey artık açıktı: Saat, yalnızca Harun'un çocukluk anılarında kalmış sıradan bir eşya olmayabilirdi.

Bu kayıtlarda bir anlamı vardı.

Ve biri, o anlamı kâğıda geçirmişti.

### 3\. Bulunan Şey

İncelememiz sürerken telsizden kısa bir çağrı geldi.

“Merkezden keşif ekibine. Konumunuzu bildiriniz.”

Konumumuzu ilettim ve bulduğumuz belge hakkında bilgi verdim. Birkaç dakika sonra Marković'in sesi duyuldu.

“Mesajınızı aldım. M. K. kaydını ve saatle ilgili notu arşivdeki bilgilerle karşılaştırıyorum. Şimdilik bölgeden ayrılmayın ama güvenliğiniz öncelikli.”

Telsizi kapattım.

Etrafımıza baktım. Sis biraz dağılmıştı. Nehrin karşı kıyısındaki ağaçların arasından solgun bir ışık süzülüyordu.

Tam o sırada Baran seslendi.

“Kuzey, buraya bak.”

Yapının arka tarafına geçmişti. Yanına vardığımda duvarın dibinde küçük bir bez parçası gördüm. Koyu renkliydi, çamura bulanmıştı. Üzerinde kurumuş kanı andıran kahverengi lekeler vardı.

“Bunu yeni buldum,” dedi.

Eğilip dikkatlice baktım.

Bez parçası bir giysiden kopmuş olabilirdi. Ancak yalnızca görüntüsünden hareketle ne zaman orada bırakıldığını ya da kime ait olduğunu söyleyemezdik.

“Fotoğrafını çek. Konumu kaydet. Bölgeyi daha fazla dağıtmayalım.”

Selin yanımıza geldi.

“Belgede saatten söz ediliyor. Şimdi de bu…”

“Bunların aynı olayla bağlantılı olduğunu henüz bilmiyoruz,” dedim.

Sözlerim doğruydu.

Ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu.

Bir iz daha bulmuştuk. Fakat izlerin her biri, bizi gerçeğe yaklaştırmak yerine yeni sorulara götürüyordu.

Telsiz yeniden cızırdadı.

Bu kez Marković'in sesi daha hızlıydı.

“Kuzey, arşivdeki eski kayıtlarla ilk karşılaştırmayı yaptım. Saatle ilgili notun bulunduğu gün, aynı bölgede kayıp bir sivil için kayıt açılmış. İsim kısmı hasarlı. Soyadının son bölümünde ‘…žić’ harfleri seçiliyor.”

Bir an hareketsiz kaldım.

Hadžić.

Lejla'nın ailesinin soyadı.

Ama aynı harflerle biten başka soyadları da olabilirdi. Üstelik kaydın kime ait olduğunu doğrulayacak yeterli bilgi yoktu.

“Adın tamamı okunuyor mu?” diye sordum.

“Hayır. Kayıt hasarlı. Ancak dosyada bir açıklama var. Kişinin, ailesinden ayrı düştüğü ve başka bir noktaya nakledilmesinin beklendiği yazılmış.”

“Başka bir noktaya mı?”

“Evet. Teslimatın tamamlanmadığına dair de bir işaret var.”

Birbirimize baktık.

Ailesinden ayrı düşen bir kişi.

Saatle ilgili kayıt.

Teslim edilmeyen bir eşya.

Ve kimliği hâlâ kesinleşmemiş bir adam.

Bütün bunlar Lejla'nın babasına işaret ediyor olabilirdi.

Ya da bizi yanlış bir ihtimalin peşinden sürüklüyor olabilirdi.

“Marković,” dedim, “belgenin tam kopyasını ve ilgili kaydın tarihini gönder. Yüzbaşı Demir'e de bilgi ver. Henüz kimlik doğrulaması yapmadan kimseye kesin bir şey söylemeyeceğiz.”

“Anlaşıldı.”

Telsiz sustu.

Emre derin bir nefes aldı.

“Bu, onun olabileceği anlamına geliyor, değil mi?”

“Evet.”

“Peki ya değilse?”

Ona baktım.

“İşte bu yüzden henüz kesin konuşmuyoruz.”

Emre başını eğdi. Şaka yapmadı. Bazen onun bile söyleyecek bir şey bulamadığı anlar olurdu.

Benim de yoktu.

Çünkü zihnimde, Lejla'nın bana baktığı an canlanmıştı.

Ona yeni bir ihtimalden söz ettiğimde gözlerinde beliren umut.

Beni dikkatli olmam için uyarırken sesinin aldığı yumuşak hâl.

Ve her defasında, gerçeği bilmek istediğini söylemesi.

Bu haberi ona vermek istiyordum.

Ama elimde yalnızca yarım bir soyadı vardı.

Bir askerin görevi, bulduğu her izden bir hikâye yaratmak değildi. Önce gerçeği bulmak, sonra onu olduğu gibi anlatmaktı.

Bunu biliyordum.

Yine de o an, Lejla'ya bir telefon kadar yakın olup ona hiçbir şey söyleyememek, beklediğimden daha ağır geldi.

### 4\. Bir Telefonun Ucundaki Ses

Kampa döndüğümüzde öğleye yaklaşmıştı.

Yüzbaşı Demir, bulduğumuz belgelerin incelenmesi için gerekli talimatları verdi. Marković kayıtların tamamını araştıracaktı. Bizimse yeni bir emir gelene kadar bölgede bağımsız hareket etmememiz gerekiyordu.

Raporu tamamladıktan sonra karargâhın dışına çıktım.

Telefonumu elime aldım.

Lejla'dan yeni bir mesaj vardı.

“Döndün mü?”

Cevap yazdım.

“Döndüm. Birkaç kayıt bulduk. İnceleniyorlar.”

Bu kez telefonu elimde tutmaya devam ettim.

Bana hemen cevap verdi.

“Babamla ilgili mi?”

Ekrana baktım.

İnsan bazen tek bir sorunun arkasında kaç gece uykusuzluğun, kaç korkunun ve kaç kez yutkunarak söylenmemiş sözün bulunduğunu bilirdi.

Lejla'nın sorusu da öyleydi.

Ona telefon etmem gerektiğini düşündüm.

Mesajla anlatmak istemedim.

Aradım.

İlk çalışta açmadı. İkincide telefonu açtığında arka planda çocuk sesleri duydum. Sonra sesler uzaklaştı.

“Kuzey?”

“Benim.”

“Bir şey mi oldu?”

“Hayır. En azından şu an bildiğim kadarıyla hayır.”

Sessizlik oldu.

Sonra derin bir nefes aldığını duydum.

“Bana bir şey söyleyeceksin.”

“Evet. Ama önce bilmeni istediğim bir şey var. Bulduğumuz kayıtta bir kişinin ailesinden ayrıldığı yazıyor. Soyadının son kısmı ailenizin soyadıyla benzerlik gösteriyor. Ayrıca babanın saatine benzeyen bir eşyayla ilgili not var.”

Lejla hiçbir şey söylemedi.

Sanki duyduklarını zihninde bir yere yerleştirmeye çalışıyordu.

“Yani…” Sesi titredi. “Babam olabilir mi?”

“Olabilir. Ama bunu doğrulayacak tam bir isim yok. Sana umut vermek için bunu olduğundan daha kesin anlatmayacağım.”

Telefonun diğer ucunda kısa, kırık bir nefes duyuldu.

“Anlıyorum.”

Ama sesinden, anlamanın her zaman kabullenmek olmadığını biliyordum.

“Kuzey?”

“Buradayım.”

“Bu kez gerçekten ona yaklaşıyor olabilir miyiz?”

Gözlerimi kapattım.

Ona doğru bir cevap vermek istedim. Birkaç gün önce verdiğim sözün karşılığını, elinde tutabileceği bir şeyle ödemek istiyordum.

Ama gerçeği bilmiyordum.

“Evet,” dedim. “Bu kez elimizde önceki günlerden daha somut bir iz var. Yine de kesin konuşamam.”

Lejla sessiz kaldı.

Sonra çok kısık bir sesle konuştu.

“Ben bazen babamı bulduğumda ona ne söyleyeceğimi unutacağımdan korkuyorum.”

“Unutursan da olur.”

“Nasıl yani?”

“Her şeyi önceden planlamak zorunda değilsin. Onu gördüğünde yalnızca ona sarılmak istersen, sarılırsın. Kızmak istersen, kızarsın. Konuşamazsan da konuşmazsın.”

“Ya onu hiç göremezsem?”

Bu kez cevap vermek için birkaç saniyeye ihtiyacım oldu.

“Bu ihtimali de biliyorum,” dedim. “Ama şu an elimizde onu bulmak için takip edebileceğimiz bir iz var. Biz de o izi takip edeceğiz.”

“Sen hep böyle mi konuşursun?”

“Nasıl?”

“İnsanın korktuğu şeyi yok saymadan ona devam etmesini söylersin.”

Bir an gülümsedim.

“Mesleki alışkanlık.”

“Hayır.” Sesinde hafif bir sıcaklık vardı. “Bence bu, senin kendine de söylemeye çalıştığın bir şey.”

Gülümsemem yavaşça kayboldu.

Lejla bazen, hiç dokunmadığı bir yarayı tarif edebiliyordu.

“Belki,” dedim.

Aramızda sessizlik oldu.

Bu kez sessizlik rahatsız edici değildi. Onun nefesini duyabiliyordum. Uzakta bir kapı kapandı. Sonra Lejla'nın sesi yeniden geldi.

“Dikkatli ol, Kuzey.”

“Olacağım.”

“Bunu herkese söylediğini biliyorum.”

“Çoğu zaman doğru.”

“Bana da doğru olsun.”

Bu cümle, beklediğimden daha derine işledi.

Bir süre konuşamadım.

Sonunda, “Olması için elimden geleni yapacağım,” dedim.

“Biliyorum.”

Telefon kapandığında bir süre elimde kaldı.

Ona verdiğim sözleri düşündüm.

Babasıyla yeniden bir araya geleceğini garanti edemezdim. Kayıp insanların hepsini bulamazdım. Her hikâyenin sonunu değiştiremezdim.

Ama gerçeği aramayı bırakmayabilirdim.

Ve ona, bu yolun üzerinde tek başına olmadığını hissettirebilirdim.

Telefonu cebime koyup karargâha döndüm.

Henüz öğleden sonra olmamıştı. Önümüzde yeni belgeler, yeni sorgulamalar ve doğrulanması gereken bilgiler vardı.

Fakat ben masama oturup dosyayı yeniden açtığımda gözüm tek bir cümleye takıldı.

“Saat teslim alınmadı. Aileye ait.”

Kâğıdın altındaki hasarlı kayıt, Lejla'nın babasına ait olabilirdi.

Ama başka bir ihtimal de vardı.

Belki saat, kaybolan adamdan geriye kalan tek eşya değildi.

Belki onu birileri bilerek teslim almamıştı.

Ve belki de o saat, sahibinin kimliğini saklayan insanların yaptığı bir hatanın iziydi.

Dosyayı kapattım.

Dışarıda güneş, bulutların arasından kısa bir an görünüp yeniden kayboldu.

O an, henüz bilmediğim bir gerçeğin eşiğinde olduğumu hissettim.

Lejla'nın babasını bulabilecek miydik, bilmiyordum.

Ama artık aradığımız şey yalnızca kayıp bir adam değildi.

Aradığımız şey, bir insanın adının neden kayıtlardan silindiğiydi.

Ve o sorunun cevabı, bizi beklediğimizden çok daha karanlık bir yere götürebilirdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18