2. bölüm / 9
YABANCI KIZ VE TÜRK ASKERBölüm 2
Bölümler 9Şu an: Bölüm 2
“Bazı karşılaşmalar tesadüf değildir. Ama insan, hayatını değiştirecek kişiyi tanıdığında bunu hemen anlayamaz.”
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde gözlerimi açtım.
Sarsıntı kısa sürdü. Motorların sesi yavaş yavaş azaldı ama içimdeki gerginlik aynı kaldı. Pencereden dışarı baktım. Gri bir gökyüzü, soğuk bir sabah ve uzaklarda yükselen dumanlar…
Saraybosna'ya gelmiştik.
Emre karşımdaki koltukta doğruldu, boynunu sağa sola çevirdi.
“Beyler,” dedi, “tatil köyüne iniş yaptık sanırım.”
Baran çantasını omzuna geçirirken ona baktı.
“Senin tatilden anladığın şeyin psikolojik destek gerektirdiğini düşünüyorum.”
“Ben moral veriyorum.”
“Bize mi, kendine mi?”
“İkinize de. Nankörler.”
İstemeden gülümsedim.
“İkiniz de kesin artık. Ekipmanlarınızı kontrol edin.”
Emre hemen ciddileşti. Şakaları bir anda bırakabilmesi, onu iyi bir asker yapan özelliklerden biriydi. Baran da son kontrollerini yaptı. Selin ise çoktan ayağa kalkmış, çantasını omzuna almıştı.
Göz göze geldik.
“Hazır mısın?” diye sordum.
“Hazırım.”
“Bir sorun olursa hemen bildiriyorsun.”
“Biliyorum, Kuzey.”
“Bildiğini duymak istiyorum.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Emredersiniz, komutanım.”
Sesindeki küçük alaycılığı fark ettim.
“Güzel. O zaman yürüyelim.”
Uçaktan indiğimizde yüzüme çarpan soğuk hava, beni tamamen kendime getirdi.
Burada hava, Türkiye'dekinden daha ağırmış gibi geliyordu. Belki de bunun sebebi soğuk değildi. Belki de uzaktan gelen siren sesleri, pistin ötesindeki hareketlilik ve çevredeki askerlerin yüzlerindeki ciddiyetti.
Bir grup uluslararası personel bizi karşılamak için bekliyordu. Kısa bir tanışmanın ardından koordinasyon merkezine götürüldük. Yol boyunca pencereden dışarı baktım.
Savaşın izleri daha şehir merkezine ulaşmadan kendini göstermeye başlamıştı.
Bir binanın camları tamamen kırılmıştı. Yol kenarında yanmış bir araç duruyordu. Birkaç sivil, ellerinde çantalarla yürüyordu. Bir kadın küçük bir çocuğun elini sıkıca tutmuştu. Çocuk dönüp arkasına baktığında, yüzündeki korkuyu camın ardından bile fark edebildim.
Bakışlarımı başka tarafa çevirmedim.
Bir askerin görevi gördüklerinden kaçmak değildi.
Ama her gördüğünü içinde taşımak da insanı bir noktada tüketirdi.
Bu ikisinin arasındaki dengeyi bulmayı yıllar içinde öğrenmeye çalışmıştım.
Henüz tamamen başardığımı söyleyemezdim.
Koordinasyon merkezine girdiğimizde bizi bekleyen görevli, elindeki dosyayı kapatıp ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz. Ben Yüzbaşı Marković. Bölgedeki ortak koordinasyon ekibinde görev yapıyorum.”
El sıkıştık. Ardından bizi genişçe bir odaya aldılar. Duvarlarda haritalar, masalarda dosyalar, ekranlarda farklı mahallelere ait görüntüler vardı.
Bir sandalyeye otururken ekrana göz gezdirdim.
Şehrin bazı bölgeleri işaretlenmişti. Bazılarının yanında tahliye merkezleri, bazılarının yanında ise erişim kısıtlamaları bulunuyordu.
Marković konuşmaya başladı.
“Durum hızlı değişiyor. Bazı mahallelerle iletişim kesintili. Sivil halkın önemli bir bölümü evlerini terk etmek zorunda kaldı. Hastaneler yaralılarla dolu. Tahliye koridorlarının güvenliği konusunda her an yeni bilgi gelebilir.”
“Bölgedeki sağlık kuruluşlarının durumu nedir?” diye sordum.
Marković ekrandaki görüntülerden birini büyüttü.
“Bazı hastaneler çalışmaya devam ediyor. Ancak malzeme ve personel eksikliği var. Birkaç sağlık çalışanı, saldırılar nedeniyle görev yaptıkları yerlerde mahsur kaldıklarını bildirdi.”
Bu cümle üzerinde durdum.
Sağlık çalışanları.
Bir hastanede mahsur kalmak, savaşın ortasında en savunmasız yerlerden birinde bulunmak demekti. Yaralıları bırakıp gitmek istemezdin. Ama orada kalmak, kendini ve başkalarını tehlikeye atabilirdi.
“Bu personellerin tahliyesi için bir plan var mı?” diye sordum.
“Yerel ekipler bilgi topluyor. Öncelik, ulaşılabilen bölgelerdeki sivillerin güvenli alanlara aktarılması. Sağlık çalışanları da tahliye planına dâhil edilecek.”
Başımı salladım.
Emre sessizce oturuyordu. Normalde böyle toplantılarda mutlaka bir soru sorardı ama bu kez gözleri ekrandaki görüntülere takılı kalmıştı.
Baran not alıyordu.
Selin ise önümdeki haritaya bakıyordu.
Yüzbaşı Demir söze girdi.
“Bizden beklenen, görev alanımızdaki tahliye çalışmalarına destek olmak. Gelişigüzel hareket etmeyeceğiz. Yerel irtibat noktalarından gelen bilgileri doğrulayacağız. Sivil halkın güvenliği her zaman öncelikli olacak.”
“Anlaşıldı komutanım,” dedim.
Toplantı yaklaşık kırk dakika sürdü. Görev sınırlarımız, iletişim prosedürleri ve sorumluluklarımız tekrar edildi. Sahada karşılaşacağımız koşulların belirsizliği açıkça ifade edildi.
Sonunda Marković dosyasını kapattı.
“İlk görev dağılımı birazdan yapılacak. Bu arada şunu bilmenizi isterim: Buradaki insanlar uzun zamandır korku içinde yaşıyor. Bazıları yabancı askerlere güvenecek, bazıları ise yaklaşmamızı bile istemeyecek. Onlara karşı sabırlı olmanız gerekiyor.”
Bu cümleyi aklımın bir köşesine yazdım.
Korku, insanı bazen öfkeli yapardı.
Bazen suskun.
Bazen de yardım etmek isteyen birine bile sırtını döndürürdü.
Birinin sana güvenmemesi, mutlaka kötü biri olduğu anlamına gelmezdi.
Bunu bilmek önemliydi.
Çünkü yakında, bana güvenmek istemeyen biriyle karşılaşacağımı henüz bilmiyordum.
Brifing bittikten sonra dışarı çıktık.
Görev dağılımının kesinleşmesini beklerken binanın yanındaki küçük dinlenme alanına geçtik. Masanın üzerinde karton bardaklarda kahve vardı. Emre birini aldı, kokladı ve yüzünü buruşturdu.
“Bu kahve değil.”
Baran ona baktı.
“İçme.”
“İçmeyeceğim zaten. Bu sıvıyla insanın moralini bozmak savaş suçu olmalı.”
“Senin kahveyle ilişkinin incelenmesi gerekiyor.”
Emre bardağı masaya bıraktı.
“Ben sadece kaliteli yaşamı savunuyorum.”
Bu kez gerçekten güldüm.
Bir anlığına ortamın ağırlığı hafiflemişti.
Selin yanıma geldi. Elinde iki bardak vardı. Birini bana uzattı.
“Şekersiz.”
Bardağı aldım.
“Teşekkür ederim.”
“Nasıl hatırlıyorsun?” diye sordu Emre. “Ben Kuzey'in kahvesini bile bilmiyorum.”
Selin'in yüzü çok hafif kızardı.
“Birlikte yeterince görev yaptık.”
Emre'nin bakışları ikimizin arasında dolaştı.
Sonra o kendine özgü gülümsemesi ortaya çıktı.
“Tabii. Yeterince görev yaptınız.”
Selin ona sertçe baktı.
“Emre.”
“Ne dedim ki? Kahveden bahsediyorum.”
“Emre.”
“Tamam, sustum.”
Ama susarken bile sırıtıyordu.
Ben kahvemden bir yudum aldım.
“Bir gün şu adamı başka bir timin başına vereceğim.”
Emre hemen doğruldu.
“Komutanım, beni burada yalnız bırakamazsınız. Ben sizin moral kaynağınızım.”
“Sen benim sabır sınavımsın.”
Baran başını salladı.
“İlk kez doğru bir şey söyledin.”
Selin güldü.
Ben de onlarla birlikte güldüm.
O sırada Selin bana baktı. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, sanki benim gülüşüm onun için odadaki diğer her şeyden daha önemliydi.
Fakat ben bunu anlamadım.
Benim için Selin, güvendiğim bir askerdi. İyi bir ekip arkadaşıydı. Tehlike anında yanımda bulunmasını isteyeceğim biriydi.
Onun kalbinde yıllardır sessizce büyüyen duygulardan ise haberim yoktu.
Selin beni ilk kez yıllar önce, birlikte katıldığımız bir eğitim sırasında fark etmişti. O zamanlar ben yine aynıydım: sert, mesafeli, işine odaklı.
Onun başarılı olmasına saygı duymuştum.
O ise zamanla benim yalnızca dışarıdan görünen tarafımı değil, kimseye göstermediğim yanlarımı da merak etmeye başlamıştı.
Yorulduğumda sessizleşmemi…
Bir arkadaşımız kötü bir haber aldığında kimse görmeden onun yanında durmamı…
Görev dönüşlerinde herkesi kontrol etmeden kendi dinlenmeme geçmememi…
Selin bütün bunları fark etmişti.
Ben ise onun bana bir bardak kahve uzatmasının ötesinde bir anlam taşıyabileceğini düşünmemiştim.
Belki de insan, görmeyi beklemediği şeyleri gerçekten göremiyordu.
Bir süre sonra görevli personel yanımıza geldi.
“Timler toplantı odasına geçsin. Dağılım kesinleşti.”
Kahvemi masaya bıraktım.
“Gidelim.”
Toplantı odasına döndüğümüzde yeni bir liste hazırlanmıştı. Yüzbaşı Demir elindeki dosyaya bakarak konuştu.
“İlk aşamada farklı ekipler, belirlenen bölgelerdeki sivillerin güvenli alanlara aktarılması için çalışacak. Bizim timimiz de ortak görev gücüyle birlikte sağlık kuruluşları ve sivil tahliye noktaları arasındaki koordinasyona destek verecek.”
Ardından görev dağılımını açıkladı.
Herkesin sorumlulukları tek tek belirlendi. Görevlerin kapsamı, ilgili irtibat personeli ve raporlama zinciri anlatıldı.
Ben notlarımı aldım.
Sonra komutanımız bir sayfa çevirdi.
“Kuzey, senin timin ilk görev grubunda yer alacak. Bölgedeki sağlık kuruluşlarıyla ilgili bilgileri toplayan ortak ekibe eşlik edeceksiniz. Sahadaki ihtiyaçlara göre göreviniz yeniden düzenlenebilir.”
“Anlaşıldı komutanım.”
“Bir de,” diye devam etti, “sağlık kuruluşlarında görev yapan sivil personelle iletişim konusunda dikkatli olun. Bazıları uzun süredir uykusuz. Bazıları yakınlarını kaybetmiş olabilir. Öncelikle güvenliğin sağlanması ve ihtiyaçların belirlenmesi gerekiyor.”
Bu kez Selin başını kaldırdı.
“Komutanım, sağlık personeli arasında yabancı dil bilenler var mı?”
Yüzbaşı Demir ona baktı.
“Var. Ancak her yerde tercüman bulunamayabilir. Yerel irtibat personeli bu konuda yardımcı olacak.”
Selin başını salladı.
Ben dosyayı kapattım.
“Ne zaman hareket ediyoruz?”
“Hazırlık tamamlanınca.”
“Anlaşıldı.”
Toplantıdan çıktığımızda Emre yanıma geldi.
“Demek hastanelerle ilgileneceğiz.”
“İlk aşamada.”
“İnsan bazen böyle görevlerde neyle karşılaşacağını düşünüyor.”
“Düşünmek normal.”
“Sen düşünüyor musun?”
Bir süre ona baktım.
“Her zaman.”
Emre'nin yüzündeki şaka ifadesi kayboldu.
“Belli etmiyorsun.”
“Belli etmek zorunda değilim.”
Bu cümleyi söyler söylemez, babamın sabah söylediklerini hatırladım.
İnsan tehlikenin içinde uzun süre kalınca kendini yenilmez sanmaya başlar.
Ben yenilmez olduğumu düşünmüyordum.
Ama bazen, kendimi kırılmayacak biri gibi göstermeye çalışıyordum.
İkisi aynı şey değildi.
Yine de sonuçları benzer olabilirdi.
İlk saha hareketimiz için hazırlık tamamlandığında saat öğleden sonraya yaklaşıyordu.
Araçtan indiğimizde soğuk rüzgâr yüzüme çarptı. Çevredeki binalar, savaşın insan hayatına nasıl yerleştiğini anlatıyordu. Bazı dükkânların kepenkleri kapalıydı. Kaldırımın kenarında kırılmış camlar vardı. Bir duvarın üzerinde kurşun izlerine benzeyen delikler seçiliyordu.
Ama şehir tamamen sessiz değildi.
Bir yerden çocuk sesi geliyordu.
Bir kadın, elindeki poşetleri yere bırakıp telefonuyla konuşmaya çalışıyordu. Bir adam, hasar görmüş bir aracın kapısını açıp içindeki eşyaları çıkarıyordu.
Hayat, bütün bunlara rağmen devam etmeye çalışıyordu.
Bir binanın önünde duran yaşlı bir adam bize baktı. Bakışlarında korkudan çok yorgunluk vardı. Yanından geçerken başını hafifçe eğdi.
Ben de başımı salladım.
Bazen kelimeler gereksizdi.
Sadece orada olduğunuzu göstermek bile bir anlam taşıyabilirdi.
Görevli irtibat personeli bizi sağlık kuruluşlarının bulunduğu bölgeye götürürken çevreyi dikkatle izledim. Her şeyin bir anda değişebileceğini biliyorduk. Bu yüzden acele etmiyor, verilen bilgileri takip ediyor ve yerel görevlilerle sürekli iletişim hâlinde kalıyorduk.
Emre yanımda yürüyordu.
“Şu binaya bak,” diye mırıldandı.
Başımı çevirdim.
Binanın bir katındaki pencereler tamamen kırılmıştı. Girişin yanında, duvara yaslanmış iki tekerlekli sandalye duruyordu.
Bir sağlık kuruluşuydu.
Kapının önünde birkaç kişi bekliyordu. İçeriden sesler geliyordu. Bir hemşire, elindeki kâğıtlarla dışarı çıktı ve görevliyle konuşmaya başladı.
Yüzü yorgundu.
Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Saçları aceleyle toplanmıştı. Üniformasının kolunda kurumuş bir leke görünüyordu.
Kadın konuşurken ellerini sık sık hareket ettiriyordu. Bir şeyleri anlatmaya çalışıyor, aynı anda içeride bekleyen insanlara bakıyordu.
Onun yüzünde tanıdık bir ifade gördüm.
Korkuyordu.
Ama korkmasına rağmen işini bırakmıyordu.
Bunu iyi tanırdım.
Görevli ona bir soru sordu. Kadın başını salladı, sonra kapının ardında kayboldu.
Ben gözlerimi binadan ayırmadım.
İçeride kaç kişi vardı?
Kaçı yaralıydı?
Kaçı ailesinden haber alamıyordu?
Kaç kişi, kapının açılmasını beklerken bir daha hiç duymak istemeyeceği bir haber alacaktı?
Bunları bilmiyordum.
Ama öğrenmek üzereydik.
İçeri girmeden önce yerel irtibat personeliyle kısa bir değerlendirme yaptık. Sağlık kuruluşunun ihtiyaçları, güvenlik durumu ve tahliye için öncelikli görülen siviller hakkında bilgi alıyorduk.
Tam o sırada koridorun sonundan bir ses yükseldi.
“Hayır! Kardeşim burada değil. Onu görmeden gitmiyorum!”
Ses genç bir kadına aitti.
Başımı çevirdim.
Kapının yakınında koyu renkli bir mont giymiş bir kadın duruyordu. Uzun, dalgalı saçları omuzlarına dökülmüştü. Yüzü solgundu. Gözleri kızarmıştı ama ağlamamak için kendini tuttuğu belliydi.
Bir görevli ona sakin olmasını anlatmaya çalışıyordu.
Kadın başını iki yana salladı.
“Bana sakin olmamı söylemeyin! Ailem nerede, onu söyleyin!”
Söylediklerini tam olarak anlamasam da sesindeki çaresizlik her dilde aynıydı.
Bir adım attım.
Sonra durdum.
Henüz duruma hâkim değildim. Herhangi birine müdahale etmeden önce ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
Kadın bir kez daha konuştu.
Bu kez sesi titredi.
“Annem oradaydı. Babam da… Kardeşim sekiz yaşında. Onu tek başına bırakmış olamazlar.”
Görevli ona bir şey söyledi.
Kadın gözlerini kapattı.
Sonra sessizce başını eğdi.
İşte o an, yüzündeki öfkenin altındaki şeyi gördüm.
Korku.
Küçük kardeşinin başına bir şey gelmiş olmasından korkuyordu.
Ailesini bir daha görememekten korkuyordu.
Ve elinden hiçbir şey gelmemesinden nefret ediyordu.
Bu duyguyu tanıyordum.
Yıllar önce Mert'i kaybettiğim gün, ben de elimden hiçbir şey gelmemesinden nefret etmiştim.
Kadına doğru yürümeye başladım ama araya bir sağlık görevlisi girdi. Onunla konuşmam gerektiğini düşündüm. Önce durumu öğrenmeliydim.
Kadın başını kaldırdı.
Bir an göz göze geldik.
Ela ile yeşil arasında değişen gözleri vardı. Yüzünde ince bir çizik görünüyordu. Dudaklarını öyle sıkmıştı ki, kendini ayakta tutmak için bütün gücünü harcadığı belliydi.
Bana baktı.
Ben de ona.
Sonra gözlerini kaçırdı ve görevliye döndü.
O anda onun kim olduğunu bilmiyordum.
Adını bilmiyordum.
Bir hastanede çalışıp çalışmadığını bilmiyordum.
Ailesinin nerede olduğunu bilmiyordum.
Tek bildiğim, korkmasına rağmen geri çekilmeyen bir kadın olduğuydu.
Emre yanıma geldi.
“Bir sorun mu var?”
“Henüz bilmiyorum.”
Kadını işaret etmedim. Sadece sağlık görevlisine dönüp bilgi almamız gerektiğini söyledim.
Çünkü görevimiz önce durumu anlamaktı.
Ve ben, o gün karşıma çıkan kadının birkaç dakika içinde hayatımı değiştirecek bir karar vermeme neden olacağını henüz bilmiyordum.
Adının Lejla olduğunu da bilmiyordum.
Ama kader bazen insanın karşısına birini çıkarır.
Önce yalnızca bir yabancı olarak görürsün.
Sonra bir gün, o yabancının sesini kalabalığın içinden ayırt etmeye başlarsın.
Ve bir süre sonra, onun adını duymak bile kalbinin ritmini değiştirir.
Benim için o gün henüz başlamıştı.
Savaş da.
“Bazı insanları ilk gördüğünde yalnızca kurtarılması gereken biri sanırsın. Onların bir gün senin en büyük zaafın olacağını ise aklının ucundan bile geçirmezsin.”
Kadının gözlerini benden kaçırması birkaç saniye sürdü.
Sonra yeniden görevliye döndü ve aynı soruyu sordu.
“Kardeşim nerede?”
Bu kez sesi daha alçaktı. Öfkesinin yerini, kontrol etmeye çalıştığı bir çaresizlik almıştı.
Görevli, elindeki kâğıtları kontrol ederek ona cevap vermeye çalışıyordu. Ancak hastaneye getirilen sivillerin kayıtları eksikti. Bazı aileler farklı tahliye noktalarına gönderilmişti. Bazılarının isimleri henüz sisteme işlenmemişti.
Kadın bunu kabul etmiyordu.
Haklıydı da.
Bir insanın sekiz yaşındaki kardeşinin nerede olduğunu bilmemesi, ona bir dosyadaki eksik kayıtları açıklayarak anlatılabilecek bir şey değildi.
Yanlarına doğru yürüdüm.
“Bir dakika,” dedim, görevliye dönerek. “Önce ne olduğunu anlayalım.”
Görevli bana baktı. Sonra kadına dönüp Bosnaca birkaç cümle söyledi. Kadın başını iki yana salladı ve yeniden konuşmaya başladı.
Söylediklerinin tamamını anlamıyordum ama sesindeki çaresizlik açıktı.
Yanımızdaki yerel irtibat görevlisi araya girdi. Kadının söylediklerini Türkçeye çevirdi.
“Küçük kardeşiyle birlikte ailesinin bulunduğu bölgeden ayrılmışlar. Bir patlama sırasında kalabalık birbirinden kopmuş. Kardeşinin başka bir grupla tahliye edilmiş olabileceğini düşünüyor. Ancak nerede olduğunu bilmiyor.”
Kadına baktım.
“Adınız ne?” diye sordum.
Beni anlamadı.
İrtibat görevlisi sorumu çevirdi.
Kadın birkaç saniye sustu.
“Lejla,” dedi.
İlk kez adını duydum.
Lejla.
Kulağa yumuşak gelen ama onun ağzından çıktığında inatçı bir kararlılık taşıyan bir isimdi.
“Ben Kuzey,” dedim.
Çevrilen sözlerimi dinledi. Bakışları bir an üniformamın üzerinde dolaştı, ardından yüzüme yükseldi.
“Türk askeri misiniz?”
“Evet.”
“Beni aileme ulaştırabilir misiniz?”
Soruyu beklemiyordum.
İnsanlar genellikle önce yardım isterdi. Nerede olduklarını, ne yapmaları gerektiğini, güvenli bir yere nasıl gidebileceklerini sorarlardı.
Lejla'nın ilk isteği ailesine ulaşmaktı.
“Önce ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor,” dedim. “Ailenizin son olarak nerede olduğunu biliyor musunuz?”
“Biliyorum.”
“Nerede?”
“Beni oraya götürebilir misiniz?”
“Şu anda bunu söyleyemem.”
Yüzü bir anda sertleşti.
“Yani götürmeyeceksiniz.”
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Ama söz de vermediniz.”
Bir an sustum.
Bana meydan okuyordu.
Hem de daha birkaç dakika önce tanıştığı birine.
Emre arkamızda sessizce duruyordu. Onun bu konuşmayı dikkatle dinlediğini biliyordum. Muhtemelen birazdan bana bir şey söyleyecekti ama şimdilik susmayı tercih ediyordu.
Lejla'nın gözlerinin içine baktım.
“Size bilmediğim bir konuda söz vermeyeceğim,” dedim. “Ama verdiğim bilgiyi doğrulamadan da sizi yanlış bir yere göndermeyeceğim.”
Lejla'nın çenesi gerildi.
“Benim ailem orada.”
“Anladım.”
“Hayır, anlamadınız.”
Bu kez sesi yükseldi.
“Burada oturup beklememi istiyorsunuz. Siz birbirinizle konuşacaksınız, kâğıtlara bakacaksınız, sonra da bana hiçbir şey bilmediğinizi söyleyeceksiniz. Ama benim kardeşim sekiz yaşında!”
Son cümlede sesi kırıldı.
Bir an için yüzündeki öfke kayboldu.
Yerine korku geldi.
Sonra hemen toparlandı, gözlerini sildi ve başını kaldırdı.
İşte o an, onun yalnızca cesur olmadığını anladım.
Korkusunu göstermekten nefret ediyordu.
Korktuğu için kendinden utanmıyordu belki ama başkalarının karşısında çaresiz görünmeye tahammül edemiyordu.
Bu ikisi arasında fark vardı.
“Lejla,” dedim, adını ilk kez kullanarak. “Sizi burada unutmayacağız. Önce kardeşinizin hangi tahliye grubuna alınmış olabileceğini araştıracağız. Ardından ailenizle ilgili bilgi toplamaya çalışacağız.”
Bana uzun uzun baktı.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Bana acıdığınız için söylemiyorsunuz, değil mi?”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Ben size acıdığımı söylemedim.”
“Gözleriniz söylüyor.”
Bu kez cevap veremedim.
Çünkü gözlerimde ne gördüğünü bilmiyordum.
Belki yorgunluk.
Belki merhamet.
Belki de yıllardır başkalarının görmesini istemediğim bir acının gölgesi.
Lejla bakışlarını benden çekti.
“Peki,” dedi. “Bekleyeceğim. Ama bir şey bulursanız bana haber vereceksiniz.”
“Vereceğim.”
Başını salladı.
Ardından arkasını dönüp koridorun sonundaki sandalyelerden birine yürüdü.
Oturduğunda ellerini birbirine kenetledi. Başını duvara yasladı ve gözlerini kapattı.
Ben ise birkaç saniye boyunca ona baktığımı fark ettim.
Sonra kendime kızıp görevliye döndüm.
“Kayıtları inceleyelim.”
Çünkü orada bulunma nedenim bir kadının gözlerini düşünmek değildi.
Görevimi yapmaktı.
Bunu kendime tekrar tekrar hatırlatmam gerektiğini henüz bilmiyordum.
Görevli bizi küçük bir odaya götürdü. İçeride iki masa, birkaç sandalye ve duvara yaslanmış dosya kutuları vardı. Pencereden içeri giren ışık soluktu. Binanın elektrik sistemi zaman zaman kesildiği için bilgisayarların bir kısmı çalışmıyordu.
Yerel koordinasyon görevlisi, tahliye edilen sivillerin kayıtlarını toplamaya çalışıyordu.
“Son saatlerde çok sayıda insan getirildi,” diye açıkladı. “Bazıları farklı merkezlere gönderildi. Kayıtlar henüz tamamlanmadı.”
Masaya yaklaştım.
“Lejla'nın kardeşinin adı Harun. Sekiz yaşında. Bu bilgiyle eşleşen bir kayıt var mı?”
Görevli dosyaları kontrol etmeye başladı.
Ben de irtibat görevlisiyle birlikte mevcut kayıtları inceledim. İsimlerin bir kısmı eksikti. Bazılarının yanında yalnızca yaş ve tahliye saati yazıyordu. Birkaç kayıtta da aile üyelerinin birbirinden ayrı düştüğüne ilişkin notlar bulunuyordu.
Dakikalar geçiyordu.
Emre kapının yanında bekliyordu. Baran diğer kayıtları kontrol etmek için başka bir görevliyle görüşüyordu. Selin ise hastanedeki personelin ihtiyaçlarını öğrenmek üzere ayrılmıştı.
Sonunda görevli bir sayfayı önüme koydu.
“Burada sekiz yaşında bir erkek çocuk kaydı var. Adı Harun olabilir ama soyadı eksik. Bir grup siville birlikte başka bir merkeze götürülmüş.”
“Kesin mi?”
“Hayır. Yaş bilgisi ve isim benzerliği var. Daha fazla doğrulama gerekiyor.”
Sayfaya baktım.
Harun.
Sekiz yaşında.
Başka bir merkeze gönderilmiş.
Lejla'nın kardeşi olabilirdi.
Ama yalnızca ihtimal üzerinden hareket edemezdik.
“Bu grubun nereye götürüldüğünü öğrenebilir misiniz?”
Görevli başını salladı.
“İrtibat kurmaya çalışacağım.”
“Lütfen mümkün olan en kısa sürede.”
Dosyayı kapatıp ayağa kalktım.
Koridora döndüğümde Lejla hâlâ aynı sandalyede oturuyordu.
Bizi görür görmez ayağa kalktı.
“Bir şey buldunuz mu?”
Bir an tereddüt ettim.
Yanlış umut vermek istemiyordum.
“Sekiz yaşında, Harun adında olabilecek bir çocuğun başka bir tahliye merkezine götürüldüğüne ilişkin bir kayıt bulduk.”
Lejla'nın yüzü değişti.
“Harun olabilir mi?”
“Olabilir. Ama henüz doğrulanmadı.”
“Peki nerede?”
“Bunu öğrenmeye çalışıyoruz.”
Bir adım yaklaştı.
“Lütfen…”
Sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duymayacaktım.
“Bana yardım edin.”
Bu kez öfke yoktu.
Meydan okuma yoktu.
Yalnızca yardım isteyen bir insan vardı karşımda.
Başımı salladım.
“Yardım edeceğiz.”
Lejla gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sanki o birkaç kelimeyle, saatlerdir taşıdığı yükün bir kısmını yere bırakabilmişti.
Sonra gözlerini açtı.
“Teşekkür ederim.”
“Henüz bir şey yapmadık.”
“Yine de teşekkür ederim.”
Bana baktı.
“Biliyor musunuz, insanlar burada sürekli ‘her şey yoluna girecek’ diyor. Ama kimse bunun nasıl olacağını söylemiyor.”
Bir şey demedim.
Çünkü ben de ona her şeyin yoluna gireceğini söyleyemezdim.
“Ben size bunun kolay olacağını söylemeyeceğim,” dedim. “Ama bildiklerimizi araştıracağız. Ne öğrenirsek sizinle paylaşacağız.”
Lejla başını salladı.
“Bu yeterli.”
O an, onun güvenini kazanmadığımı biliyordum.
Sadece bana küçük bir fırsat vermişti.
Ve bazen, savaşın ortasında küçük bir fırsat bile çok şey demekti.
Selin yanımıza döndüğünde elinde birkaç not vardı.
“Sağlık personelinin ihtiyaçlarını öğrendim. Bazı malzemeler eksik. Ayrıca tahliye sürecinde yardıma ihtiyaç duyan hastalar var.”
Sonra Lejla'ya baktı.
“Bu hanımefendi iyi mi?”
Lejla soruyu çevrilmesini bekledi. Ardından başını salladı.
“İyiyim.”
Selin'in bakışları bir an onun yüzünde kaldı. Sonra bana döndü.
“Kuzey, seninle konuşabilir miyim?”
“Tabii.”
Biraz uzaklaştık.
Selin sesini alçalttı.
“Bu kadının ailesini bulmak için elimizden geleni yapmalıyız.”
“Yapıyoruz.”
“Biliyorum. Sadece…”
Cümlesini tamamlamadı.
“Ne?”
Selin bir an durdu.
“Bilmiyorum. Çok korkmuş görünüyor.”
“Evet.”
“Sen de onunla uzun uzun konuştun.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bir sorun mu var?”
“Hayır,” dedi hemen. “Sadece merak ettim.”
Yüzüne baktım.
Selin'in sesinde belli belirsiz bir gerginlik vardı. Bunu görevle ilgili bir endişe olarak yorumladım.
“Merak edecek bir şey yok. Kardeşinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz.”
“Tabii.”
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra yüzüne alışık olduğum o sakin ifadeyi yerleştirdi.
“Ben hastane personeliyle ilgilenmeye devam edeyim.”
“Tamam.”
Yanımdan ayrıldı.
Arkasından bakmadım.
Ama Selin baktı.
Benim Lejla'yla yeniden konuştuğumu gördüğünde, içindeki huzursuzluğun adını koyamamıştı. Lejla'yı tanımıyordu. Onunla arasında hiçbir şey olmadığını biliyordu.
Yine de yıllardır kendine sakladığı duygular, ilk kez tehlikede olduklarını hissetmişti.
Çünkü Selin, Kuzey'in kalbine yaklaşmanın zor olduğunu biliyordu.
Ama o kalbin bir gün başka biri için değişebileceğini hiç düşünmemişti.
Koridora döndüğümde Lejla ayakta duruyordu.
Bir sağlık görevlisi ona oturmasını söylemişti ama dinlemiyordu. Pencerenin yanına geçmiş, dışarıyı izliyordu.
Yanına yaklaştım.
“Size oturmanız gerektiğini söylediler.”
Bana bakmadan cevap verdi.
“Duydum.”
“O zaman neden oturmuyorsunuz?”
“Çünkü oturunca düşünmeye başlıyorum.”
“Şu an düşünmüyor musunuz?”
Bana döndü.
“Şu an bir şey yapmaya çalışıyorum.”
“Ne yapmaya?”
“Korkmamaya.”
Bu cevabı beklemiyordum.
Lejla dudaklarını birbirine bastırdı.
“Annemin nerede olduğunu bilmiyorum. Babamın nerede olduğunu bilmiyorum. Kardeşim belki başka bir yerde, belki de…” Sesi kesildi. Bir an gözlerini kapattı. “Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.”
Sessizce onu dinledim.
“Bir hemşireyim,” diye devam etti. “İnsanlara yardım etmeyi biliyorum. Yaraları temizlemeyi, kanamayı durdurmayı, panikleyen birine nasıl yaklaşacağımı biliyorum. Ama kendi ailem söz konusu olduğunda hiçbir şey yapamıyorum.”
Gözlerini bana çevirdi.
“Bunun ne kadar korkunç olduğunu biliyor musunuz?”
Bir an için Mert'i hatırladım.
Onu kaybettiğim gün, elimde yapılacak şeyler vardı. Talimatlar, prosedürler, seçenekler…
Ama hiçbirinin sonucu değiştirmediğini gördüğümde, bütün bilgilerim anlamsızlaşmıştı.
Lejla'ya bakarken kendi geçmişimi onun üzerine yansıtmak istemedim.
Onun acısı kendisine aitti.
Benimki de bana.
“Evet,” dedim sonunda. “Bazen insan ne yapacağını bilse bile sonucu değiştiremiyor.”
Lejla yüzüme dikkatle baktı.
“Bunu nereden biliyorsunuz?”
Cevap vermedim.
Bakışlarım bir an yere indi.
Lejla bunu fark etti.
“Özür dilerim,” dedi. “Sormamalıydım.”
“Önemli değil.”
“Önemli,” diye karşılık verdi. “İnsanların yaralarına dokunmayı sevmem. Hele kendileri anlatmak istemiyorsa.”
Ona baktım.
Bu kez gözlerinde yalnızca korku yoktu.
Bir anlayış vardı.
Beni tanımıyordu. Geçmişimi bilmiyordu. Buna rağmen, söylemediğim bir şeyin varlığını fark etmişti.
“Her insanın anlatmak istemediği şeyler vardır,” dedim.
“Evet.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Lejla hafifçe gülümsedi.
“Yine de sizinle konuşmak daha kolaymış.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Az önce emirlerime uymayacağınızı söylüyordunuz.”
“Fikrimi değiştirmedim.”
İlk kez gerçekten gülümsedim.
“Bunu tahmin etmiştim.”
“Güzel. Demek ki sandığım kadar dikkatsiz değilsiniz.”
“Lejla.”
“Efendim?”
“Bu kadar konuşmaya enerjiniz varsa biraz dinlenebilirsiniz.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Bana emir mi veriyorsunuz?”
“Öneride bulunuyorum.”
“Sesiniz emir gibi çıkıyor.”
“Alışkanlık.”
“Belli oluyor.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
Bu kadın, yaşadığı onca şeye rağmen benimle tartışacak gücü bulabiliyordu.
Bunun cesaret mi, inat mı, yoksa korkusunu saklama biçimi mi olduğunu henüz bilmiyordum.
Belki de hepsiydi.
“Biraz oturun,” dedim. “Yeni bilgi geldiğinde size haber vereceğiz.”
Lejla birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra sandalyesine döndü.
“Peki, komutanım.”
Söylediği kelimede belli belirsiz bir alay vardı.
Ben uzaklaşırken arkamdan seslendi.
“Kuzey!”
Döndüm.
“Evet?”
“Harun'u bulduğumuzda…”
Bir an sustu.
“Onu korkutmamaya çalışın. Küçük çocuklardan korkar gibi davranan askerlerden hoşlanmıyorum.”
İstemeden güldüm.
“Harun'u bulduğumuzda, önce onun güvende olduğundan emin olacağız.”
Lejla başını salladı.
“Tamam.”
Sonra ekledi:
“Ve bana haber vereceksiniz.”
“Vereceğim.”
Bu kez ona verdiğim sözün arkasında durmaya niyetliydim.
Ne kadar zaman alacağını bilmiyordum.
Ne kadar zor olacağını da.
Ama Harun'un kaydını doğrulamak için elimizden geleni yapacaktık.
Günün sonuna doğru koordinasyon merkezine döndüğümüzde hava kararmaya başlamıştı.
Yorgunluk herkesin yüzüne yerleşmişti. Koridorlarda konuşmalar azalmış, görevli personel ellerindeki dosyaları tamamlamaya çalışıyordu.
Ben masanın başında son raporları inceliyordum.
Emre yanıma geldi.
“Bir şeyler yememiz gerekiyor.”
“Birazdan.”
“Senin ‘birazdan’ dediğin şeyin genellikle üç saat sürdüğünü biliyor musun?”
“Biliyorum.”
“Ve yine de yapıyorsun.”
“Evet.”
Emre başını iki yana salladı.
“Seninle yaşlanmak istemiyorum.”
“Kimse senden benimle yaşlanmanı istemedi.”
Baran uzaktan seslendi.
“Emre, bırak adamı çalışsın. Sen de işe yarar bir şey yap.”
“Ben moral veriyorum!”
“Bunu bir daha söyleme.”
Bir an gülüştük.
Sonra masadaki telefon çaldı.
Görevli ahizeyi kaldırdı, kısa bir konuşma yaptı ve not aldı. Ardından başka bir görevliyle görüştü.
Ben başımı kaldırdım.
Bir şey öğrenilmişti.
Telefon kapandığında görevli doğrudan bize yöneldi.
“Kuzey?”
Ayağa kalktım.
“Evet.”
“Harun isimli çocukla ilgili bir kayıt doğrulanmaya çalışılıyor. Başka bir tahliye merkezine götürülen çocukların listesinde aynı isim var. Yaşı da sekiz olarak belirtilmiş.”
“Soyadı?”
“Henüz eşleşmedi. Ancak kayıt, Lejla'nın anlattığı bölgeden ayrılan grubun bilgileriyle örtüşüyor.”
Bir an sessiz kaldım.
Bu, kesin sonuç değildi.
Ama gün boyunca elimizdeki en güçlü ihtimaldi.
“Lejla'ya haber verelim,” dedim.
Koridora çıktım.
Onu sabah oturduğu yerde bulamadım. Bir sağlık görevlisine sordum. Dinlenmesi için ayrılan küçük odalardan birinde olduğunu söyledi.
Kapıya yaklaştım ve hafifçe vurdum.
“Lejla?”
İçeriden ses gelmedi.
Bir kez daha vurdum.
“Ben Kuzey.”
Kapı açıldı.
Lejla karşımdaydı.
Yüzü yorgundu. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı ama beni görür görmez tamamen uyandı.
“Ne oldu?”
“Harun'la ilgili bir kayıt bulundu.”
Bir an nefes almayı unuttuğunu düşündüm.
“Harun mu?”
“İsmi ve yaşı eşleşen bir çocuk var. Başka bir tahliye merkezine götürülmüş. Henüz kesin olarak kardeşiniz olduğunu doğrulamadık ama bilgiler örtüşüyor.”
Lejla'nın eli kapının kenarına tutundu.
“Yani yaşıyor olabilir mi?”
“Evet. Bu kayıt, hayatta olduğuna ilişkin umut verici bir işaret.”
Gözleri doldu.
Ama bu kez ağlamamak için kendini zorlamadı.
Bir damla yaş yanağından aşağı süzüldü.
Ardından bir tane daha.
Elini yüzüne götürdü, derin bir nefes aldı.
“Tanrım…”
Başını eğdi.
“Lütfen, o olsun.”
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
İnsanlara iyi haber vermek kolay sanırdım. Oysa bazen umut vermek, kötü haber vermekten daha ağır bir sorumluluk taşıyordu.
Çünkü umut verdiğinde, karşındaki insanın kalbinde yeni bir kapı açıyordun.
Ve o kapının ardında ne olduğunu bilmiyordun.
Lejla gözlerini sildi.
“Onu ne zaman görebilirim?”
“Önce kaydın doğrulanması gerekiyor. Sonra ilgili merkezle koordinasyon kurulacak.”
“Ne kadar sürer?”
“Bilmiyorum.”
Yüzü gerildi.
“Yine bilmiyorsunuz.”
“Evet,” dedim dürüstçe. “Bilmiyorum.”
Bana baktı.
Sonra başını hafifçe salladı.
“En azından yalan söylemiyorsunuz.”
“Size yalan söylemeyeceğim.”
Bu cümleyi söylerken ne kadar ileri gittiğimi fark etmedim.
Lejla ise fark etmiş gibiydi.
Bir süre yüzüme baktı.
Sonra kapıyı biraz daha açtı.
“Teşekkür ederim, Kuzey.”
İsmimi ilk kez bu kadar yumuşak söyledi.
Bir şey hissettim.
Çok küçük, çok kısa bir şey.
Belki yalnızca günün yorgunluğuydu.
Belki de uzun zamandır kimsenin bana bu şekilde teşekkür etmemesiydi.
Üzerinde durmadım.
“Dinlenmeye çalışın,” dedim. “Yeni bilgi geldiğinde size haber vereceğim.”
Lejla başını salladı.
Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha konuştu.
“Kuzey?”
Döndüm.
“Evet?”
“Harun'u bulursak… onu da koruyabilir misiniz?”
Sorunun içinde sekiz yaşındaki bir çocuğun korkusu, bir ablanın çaresizliği ve ailesine yeniden kavuşma umudu vardı.
Ona baktım.
“Güvenliğini sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”
Lejla gözlerini kapattı.
“Tamam.”
Kapı kapandı.
Ben koridorda bir süre öylece durdum.
Sonra yavaşça arkamı döndüm.
Görevim hâlâ aynıydı.
Savaş sürüyordu.
Yarın daha zor olabilirdi.
Ama artık aklımda yalnızca haritalar ve görev çizelgeleri yoktu.
Bir de Harun vardı.
Ve ailesini bulmaya çalışan, korktuğunu saklamayı bile bazen başaramayan bir kadın.
Lejla.
O gece yatağa uzandığımda gözlerimi kapattım.
Kendime, ertesi gün yalnızca görevime odaklanacağımı söyledim.
Lejla'nın bakışlarını düşünmeyecektim.
Sesini hatırlamayacaktım.
Bana adımla seslenişini zihnimde tekrar etmeyecektim.
Bir asker için en tehlikeli şeyin, görevle duygularını birbirine karıştırmak olduğunu biliyordum.
Ve ben, bunu asla yapmayacağıma inanıyordum.
Oysa ertesi sabah, Lejla'nın karşıma yeniden çıkacağını ve bana hiç beklemediğim bir şey söyleyeceğini henüz bilmiyordum.
Daha da önemlisi…
Onun hayatını kurtarmak için bir kez daha harekete geçmem gerekeceğini bilmiyordum.
“Birini korumaya söz verdiğinde, bazen onun senden uzaklaşmasına izin vermen gerektiğini de öğrenirsin.”
O gece doğru düzgün uyuyamadım.
Yatağa uzandığımda saat gece yarısını geçmişti. Binanın eski kaloriferlerinden arada bir ses geliyor, koridorun sonundaki kapı her açıldığında ayak sesleri duyuluyordu. Bir yerlerde telefon çalıyor, ardından aceleci konuşmalar yükseliyordu.
Gözlerimi kapattım.
Harun'un adını düşündüm.
Sekiz yaşındaydı. Bir çocuk için sekiz yaş, dünyanın hâlâ güvenli bir yer olduğuna inanmak için yeterli bir yaştı. Annesinin her şeyi düzeltebileceğini, babasının her sorunu çözebileceğini, ablasının da ne olursa olsun yanında olacağını düşünürdü.
Sonra savaş gelirdi.
Ve bir anda hiçbir şeyin garantisi kalmazdı.
Ben çocukken savaşın ne demek olduğunu bilmiyordum. Babamın işten geç geldiği günlerde annemin pencereye bakışını hatırlıyordum. O zamanlar bunun yalnızca endişe olduğunu sanırdım. Yıllar geçtikçe insanların sevdiklerini beklerken yaşlandığını öğrendim.
Bir haber beklerken.
Bir telefon beklerken.
Kapının açılmasını beklerken.
Lejla da şimdi bunlardan birini yaşıyordu.
Başımı yastıktan kaldırıp tavana baktım.
Görevinle arana mesafe koy.
Kendi kendime söylediğim cümle buydu.
Lejla bir sivildi. Yardımımıza ihtiyacı vardı. Ailesini bulmak için elimizden geleni yapacaktık. Bunun ötesinde düşünmem için hiçbir neden yoktu.
Üstelik onu tanımıyordum bile.
Birkaç cümle konuşmuştuk. Birkaç kez göz göze gelmiştik. O kadar.
Bütün bunların üzerinde durmak anlamsızdı.
Gözlerimi yeniden kapattım.
Tam uykuya dalacakken telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Yüzbaşı Demir.
Hemen doğruldum.
“Komutanım.”
“Kuzey, on dakika içinde toplantı odasında ol. Yeni bilgi geldi.”
“Anlaşıldı.”
Telefon kapandı.
Yatağımdan kalktım, yüzümü yıkadım ve üniformamı düzelttim. Kapıdan çıkarken koridorun diğer ucunda Selin'i gördüm. O da yeni uyanmış gibiydi ama yüzündeki ifade tamamen ciddiydi.
“Yeni gelişme mi var?” diye sordu.
“Öyle görünüyor.”
Ben yürümeye başladım. Selin de yanıma yetişti.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra konuştu.
“Lejla'yı düşündün mü?”
Adımlarımı yavaşlatmadım.
“Ne?”
“Dün akşam. Kardeşiyle ilgili haber geldiğinde çok kötü görünüyordu.”
“Evet. Korkmuştu.”
Selin yüzüme baktı.
“Onun için endişeleniyorsun.”
Bu kez durup ona döndüm.
“Selin, burada herkes için endişeleniyoruz. Görevimiz bu.”
“Biliyorum.”
Sesi hemen yumuşadı.
“Yanlış anlama. Sadece… onu merak ettim.”
“Bir haber var mı diye mi?”
“Evet.”
Başımı salladım.
“Öğreneceğiz.”
Yeniden yürüdüm.
Selin arkamdan geldi ama bir daha konuşmadı.
Onun neden böyle sorular sorduğunu anlamamıştım. Belki de günlerdir süren gerginlik, herkesi normalden daha hassas hâle getiriyordu.
Bunu düşünerek toplantı odasına girdim.
Yüzbaşı Demir masanın başındaydı. Yanında iki yerel koordinasyon görevlisi bulunuyordu. Ekranda yeni bilgiler açılmıştı.
Herkes yerine geçtiğinde komutanımız konuşmaya başladı.
“Gece boyunca birkaç tahliye merkezinden güncel kayıtlar geldi. Dün incelediğimiz çocuk kaydıyla ilgili yeni bir eşleşme ihtimali var.”
Dikkat kesildim.
“Harun mu, komutanım?”
“Henüz kesin değil. Ancak isim, yaş ve tahliye edilen grubun güzergâhı örtüşüyor. Yerel ekipler doğrulama için çalışıyor.”
“Çocuğun bulunduğu merkezle iletişim kuruldu mu?”
“Kurulmaya çalışılıyor. İletişim kesintileri nedeniyle henüz kesin teyit alamadık.”
Başımı salladım.
Yüzbaşı Demir devam etti.
“Bugünkü görevimiz, belirlenen sağlık kuruluşlarının ihtiyaçlarını değerlendirmek ve sivillerin güvenli bölgelere aktarılmasına destek vermek. Tahliye merkezleriyle ilgili doğrulanmış bilgiler geldikçe plan güncellenecek.”
Emre sandalyesinde doğruldu.
“Komutanım, Harun'un ailesine ulaşması için de bir şey yapabilecek miyiz?”
Yüzbaşı Demir ona baktı.
“Öncelikle çocuğun kimliğini ve nerede olduğunu doğrulamamız gerekiyor. Ardından aile birleştirme süreci ilgili ekiplerle yürütülecek. Kişisel girişimlerle hareket etmeyeceğiz. Her şey koordinasyon içinde yapılacak.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Ben de başımı salladım.
Emre'nin sorusu aklımdan geçenle aynıydı.
Lejla'ya verdiğim sözü unutmuş değildim. Ama bir söz vermiş olmam, prosedürleri değiştirebileceğim anlamına gelmiyordu.
Bir askerin iyi niyeti, doğru planın yerini tutmazdı.
Bunu hayatım boyunca öğrenmiştim.
Toplantı sona erdiğinde Yüzbaşı Demir beni yanına çağırdı.
“Kuzey, seninle kısa bir şey konuşacağım.”
Diğerleri dışarı çıktı.
Komutanımız dosyasını kapatıp bana baktı.
“Dünkü sivil kadınla ilgili kayıtları takip ettiğini biliyorum.”
“Evet, komutanım.”
“Yardım etmek istemeni anlıyorum. Ancak bu tür durumlarda duygusal davranmamaya dikkat et. İnsanlar çaresiz olduklarında doğal olarak kendilerine yardım eden kişiye bağlanabilir. Senin görevin güvenliği sağlamak ve doğru süreci işletmek.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Bir an sustu.
“Bunu seni uyarmak için söylüyorum. Yanlış bir şey yaptığını düşünmüyorum.”
“Anladım.”
“Güzel. Şimdi göreve hazırlan.”
Selam verip odadan çıktım.
Komutanımın sözleri aklımda kaldı.
Duygusal davranmamak.
Sivillerin güvenliğini sağlamak.
Görev sınırlarını korumak.
Bunlar zaten bildiğim şeylerdi.
Yine de aynı uyarıyı duymak, içimdeki huzursuzluğu artırmıştı.
Çünkü henüz kendime bile itiraf etmediğim bir gerçeği düşünmeye başlamıştım.
Lejla'nın iyi olup olmadığını merak ediyordum.
Ve bunun yalnızca görevle ilgili olup olmadığından emin değildim.
Koridora çıktığımda Emre duvara yaslanmış beni bekliyordu.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
“Komutanın yüzü ciddiydi.”
“Komutanın yüzü her zaman ciddi.”
Emre güldü.
“Doğru. Adam gülse bile insan kendini sorguya çekiliyormuş gibi hissediyor.”
Yanından geçtim.
“Hazırlan.”
“Hazırlanıyorum zaten.”
Birkaç adım sonra yeniden seslendi.
“Kuzey.”
Döndüm.
“Ne?”
“Şu Lejla meselesi…”
Gözlerimi kıstım.
“Ne meselesi?”
Emre iki elini kaldırdı.
“Tamam, tamam. Bir şey demedim.”
“İyi.”
“Yalnız…”
“Emre.”
“Susuyorum.”
Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle uzaklaştı.
Derin bir nefes aldım.
Bir insanın adının bu kadar kısa sürede tim arkadaşlarımın konuşmalarına girmesi sinir bozucuydu. Ortada bir şey yoktu. Olması için bir neden de yoktu.
Lejla yardıma ihtiyacı olan bir kadındı.
Ben de görevimi yapıyordum.
Bu kadar basitti.
En azından o sabah kendime anlattığım hikâye buydu.
Kahvaltıdan sonra sağlık kuruluşuna döndük.
Koridora girdiğimde ilk işim çevredeki görevlilerden güncel bilgileri almaktı. Birkaç dakika sonra gözüm bekleme alanına kaydı.
Lejla oradaydı.
Bu kez oturuyordu. Elinde kâğıt bir bardak vardı ama içindeki içeceğe dokunmamıştı. Bakışlarını pencerenin dışındaki sokağa dikmişti.
Saçlarını toplamıştı. Üzerinde koyu renkli bir kazak ve eski bir mont vardı. Yüzü hâlâ yorgundu.
Beni görünce ayağa kalktı.
“Kuzey.”
Adımı söyleyişini duyduğumda durdum.
“Günaydın.”
“Yeni bir haber var mı?”
Başımı hafifçe salladım.
“Henüz kesin doğrulama yok. Ama kayıt üzerinde çalışılıyor.”
Lejla gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Peki.”
Sesindeki hayal kırıklığını gizlemeye çalışıyordu.
“Bugün ailenizle ilgili başka bilgi toplamak için de girişimde bulunacağız,” dedim. “Son görüldükleri bölgeyi ve ayrıldıkları noktayı netleştirmemiz gerekiyor.”
Lejla hemen çantasına uzandı. İçinden katlanmış, kenarları yıpranmış bir kâğıt çıkardı.
“Haritayı çizdim.”
Kâğıdı bana uzattı.
Açıp baktım. Sokak isimlerinin bir kısmı yazılmış, bazı yerler işaretlenmişti. Lejla, ailesiyle en son bulunduğu noktayı ve birbirlerinden ayrıldıkları yeri göstermişti.
“Bunu gece hazırladım,” dedi. “Hatırladığım her şeyi yazdım. Belki işinize yarar.”
Kâğıdı dikkatle inceledim.
“Bu çok yardımcı olabilir.”
“Gerçekten mi?”
“Evet. Bilgileri yerel ekiple karşılaştırabiliriz.”
Lejla'nın omuzları hafifçe gevşedi.
“En azından bir şey yapabiliyorum.”
“Evet.”
Haritayı katlayıp dosyama koydum.
“Bunu kayıtlara ekleyeceğiz.”
Lejla bir an sessiz kaldı.
Sonra sordu:
“Ben de gelebilir miyim?”
“Nereye?”
“Ailemin son görüldüğü bölgeye.”
Cevap vermeden önce yüzüne baktım.
“Şu anda bunu söyleyemem.”
“Yine mi?”
“Lejla…”
“Biliyorum, önce güvenlik. Önce kayıtlar. Önce izinler.” Bir an durdu. “Ama orası benim evim. Sokaklarını biliyorum. İnsanları tanıyorum. Yardımcı olabilirim.”
Sözleri mantıksız değildi.
Bölgeyi tanıması önemli olabilirdi. Ancak onu doğrulanmamış bir güzergâha götürmek de doğru olmazdı.
“Bunu görev ekibiyle değerlendireceğiz,” dedim. “Şu anda tek başıma karar veremem.”
Lejla kâğıt bardağı masaya bıraktı.
“Peki. Ama beni burada oturtup hiçbir şey yapmamı beklemeyin.”
“Kimse sizden hiçbir şey yapmamanızı istemiyor.”
“Öyle hissettiriyorsunuz.”
Bir an sustum.
Sonra sesimi biraz yumuşattım.
“Biliyorum. Ama bir şey yapmaya çalışırken kendinizi tehlikeye atmanızı da istemiyorum.”
Lejla'nın bakışları değişti.
“Beni tanımıyorsunuz.”
“Doğru.”
“O zaman ne istediğimi bildiğinizi düşünmeyin.”
“Ne istediğinizi biliyorum. Ailenizi bulmak istiyorsunuz.”
“Öyleyse neden anlamıyorsunuz?”
Bu soruya verecek kolay bir cevabım yoktu.
Çünkü onun istediği şeyle benim yapabileceğim şey aynı değildi.
Lejla ailesini hemen bulmak istiyordu.
Ben ise ona bunu sağlayabileceğimi bilmiyordum.
“Size yardım etmeye çalışıyorum,” dedim.
“Biliyorum.”
Bu kez sesi daha sakindi.
“Bu yüzden hâlâ sizinle konuşuyorum.”
Sonra çantasını aldı ve bekleme alanına döndü.
Ben de dosyayı koltuğumun altına sıkıştırıp görevli personelin yanına gittim.
Ama birkaç adım sonra, istemeden arkamı dönüp ona baktım.
Lejla pencerenin yanında durmuştu.
Bir elini göğsüne bastırmış, diğer eliyle telefonunu tutuyordu.
Sanki birinden haber bekliyordu.
Belki annesinden.
Belki babasından.
Belki de kardeşinin sesini bir kez daha duyabilmek için telefonun çalmasını istiyordu.
O an, onun ne kadar yalnız olduğunu düşündüm.
Ve bu düşünce hoşuma gitmedi.
Görev değerlendirmesi için ayrılan odaya girdiğimde Selin masanın başında oturuyordu.
Önündeki belgeleri düzenliyordu.
“Harita işe yarayabilir,” dedim.
Başını kaldırdı.
“Lejla mı verdi?”
“Evet.”
Selin kâğıtlara baktı.
“Bölgeyi tanıması önemli olabilir.”
“Ben de öyle düşünüyorum. Ama görev ekibinin değerlendirmesi gerekiyor.”
“Tabii.”
Yanındaki sandalyeyi çektim.
“Sen iyi misin?”
Soru ağzımdan kendiliğinden çıkmıştı. Selin'in son birkaç saattir sessiz olduğunu fark etmiştim.
“İyiyim.”
“Emin misin?”
Bana baktı.
Bir an sanki her şeyi anlatacakmış gibi göründü.
Sonra gülümsedi.
“Eminim. Sadece biraz yorgunum.”
“Dinlenmen gerekiyorsa söyle.”
“Sen de dinlenmiyorsun ama.”
“Benim konumuz ben değilim.”
Selin başını hafifçe yana eğdi.
“Bazen keşke senin konun da sen olsan.”
Ne demek istediğini anlamadım.
“Ne?”
“Hiç.” Önündeki kâğıtları topladı. “İşimize dönelim.”
Bir süre dosyaları inceledik. Görev dağılımı ve yeni bilgiler üzerinde çalıştık.
Selin işini iyi yapıyordu. Sorularını doğru soruyor, eksik bilgileri fark ediyor ve ayrıntıları kaçırmıyordu.
Ona güvenmemin nedeni buydu.
Ama onun bana duyduğu güvenin zamanla başka bir şeye dönüştüğünü bilmiyordum.
Selin yıllardır beni tanıyordu.
Öfkemi, sessizliğimi, uykusuzluğumu…
Bazen kimsenin görmediği anlarda yüzüme yerleşen o boş ifadeyi…
Bütün bunları görmüştü.
Belki de beni herkesten daha iyi tanıdığını düşünüyordu.
Ama beni tanımakla bana yakın olmak aynı şey değildi.
Ve o, bunu anlamak üzereydi.
Öğleden sonra işler biraz sakinlediğinde koridorun sonundaki pencereye gittim.
Dışarıda yağmur başlamıştı. İnce damlalar camın üzerinde birleşiyor, aşağıya doğru akıyordu. Sokakta yürüyen insanlar başlarını eğmiş, adımlarını hızlandırmıştı.
Elimdeki kahve çoktan soğumuştu.
Bir yudum aldım ve yüzümü buruşturdum.
Emre'nin sabahki şikâyetini ilk kez haklı buluyordum.
Arkamdan bir ses geldi.
“Bu kadar kötü mü?”
Döndüm.
Lejla elinde başka bir bardakla duruyordu.
“Ne?”
“Kahveniz.”
Bardağıma baktım.
“Biraz.”
“Biraz mı?” Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Yüzünüz, sanki size kötü bir haber verilmiş gibi.”
“Bazen kötü kahve de kötü haberdir.”
Lejla güldü.
Bu, onu ilk kez gülerken görüşümdü.
Yüzündeki gerginlik birkaç saniyeliğine kaybolmuştu. Gözleri parlamış, yanaklarındaki solgunluk hafifçe dağılmıştı.
Gülüşü kısa sürdü.
Ama ben fark etmiştim.
Lejla hemen toparlandı.
“Pardon. Gülmemeliyim.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Herkes bu kadar üzgünken…”
“Gülmek yasak değil.”
Bana baktı.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra elindeki bardağı kaldırdı.
“Benimki daha iyi.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Denemem için mi söylüyorsunuz?”
Lejla'nın yüzünde o tanıdık meydan okuyan ifade belirdi.
“İsterseniz deneyebilirsiniz.”
Bardağa baktım.
Sonra ona.
“Teşekkür ederim. Kendi kahvemi bitireyim.”
“Tabii. Risk almak istemiyorsunuz.”
“Kahve konusunda mı?”
“Genel olarak.”
Bir an ona baktım.
Sonra başımı hafifçe salladım.
“Beni tanımıyorsunuz, Lejla.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse hakkımda karar vermeyin.”
Gülümsemesi hafifçe azaldı ama kaybolmadı.
“Peki, Kuzey. Sizi tanımaya çalışırım.”
Bunu öylesine söylemiş gibi yaptı.
Ben de öylesine söylenmiş bir söz olarak kabul ettim.
Oysa bir gün, bu cümleyi hatırlayacaktım.
Hem de hiç istemediğim bir zamanda.
Tam Lejla'dan ayrılmak üzereydim ki telsizden ses geldi.
Görevli personel, belirlenen bölgelerden birinde yeni bir tahliye ihtiyacı oluştuğunu bildirdi. Bir sağlık ekibi, yaralı sivillerin bulunduğu bir noktaya ulaşmak için koordinasyon desteği istiyordu.
Yüzümdeki ifade değişti.
Kahve elimde kaldı.
“Göreve dönmem gerekiyor,” dedim.
Lejla hemen başını salladı.
“Anlıyorum.”
Bir an durdu.
“Kuzey…”
“Evet?”
“Dikkatli olun.”
Bu cümleyi daha önce de duymuştum.
Annemden.
Babamdan.
Selin'den.
Ama Lejla'nın söyleyişinde farklı bir şey vardı. Belki de artık benim geri dönmemi bekleyen insanlar arasında onun da olmasındandı.
Bu düşünceyi hemen uzaklaştırdım.
“Olacağım,” dedim.
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Birkaç adım sonra yeniden sesini duydum.
“Harun'u unutmayın.”
Durup ona baktım.
“Unutmayacağım.”
Sonra görev yerine doğru ilerledim.
O gün ilk kez, birine verdiğim sözün ağırlığını omuzlarımda hissettim.
Çünkü artık mesele yalnızca bir kaydı doğrulamak değildi.
Bir çocuk ailesini bekliyordu.
Bir kadın kardeşini arıyordu.
Ve ben, henüz tanımadığım bir ailenin umutlarından birini taşıyordum.
Görev başladı.
Ben de diğerleriyle birlikte hareket ettim.
Arkamda kalan hastane koridorunda Lejla'nın beklediğini biliyordum.
Ama savaş, kimsenin beklemesine göre ilerlemiyordu.
Bazen bir haber gelmeden önce başka bir görev çıkıyordu.
Bazen bir kapıya ulaşmadan önce yol değişiyordu.
Bazen de insan, verdiği bir sözü tutabilmek için önce hayatta kalmak zorundaydı.
O akşam başıma geleceklerden haberim yoktu.
Lejla'nın ise benim için endişelenmeye başladığını henüz bilmiyordum.
Ve ikimiz de, aramızdaki mesafenin her yeni karşılaşmada biraz daha azalacağını kabul etmeye hazır değildik.
Bölüm etkileşimi
