3. bölüm / 11
YABANCI KIZ VE TÜRK ASKERBölüm 3
Bölümler 11Şu an: Bölüm 3
- 1 Bölüm 12.796 kelime
- 2 Bölüm 25.969 kelime
- 3 Bölüm 310.069 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Bölüm 46.785 kelime
- 5 Bölüm 54.592 kelime
- 6 Bölüm 62.635 kelime
- 7 Bölüm 74.446 kelime
- 8 Bölüm 82.176 kelime
- 9 Bölüm 92.077 kelime
- 10 Bölüm 103.906 kelime
- 11 Bölüm 113.190 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Savaşta bazı sabahlar vardır; insan gözlerini açtığında yeni bir güne değil, yarım kalmış bir kâbusun devamına uyanır.
O sabah da öyleydi.
Gökyüzü, Saraybosna’nın üzerine kirli bir battaniye gibi çökmüştü. Güneş doğmuş muydu, yoksa bulutların arkasında hâlâ gece mi vardı, anlamak zordu. Havanın içinde yanmış odun, barut ve yağmurla karışmış toprak kokusu vardı. Bir zamanlar insanların kahkahalarla yürüdüğü sokaklarda şimdi kırık camlar, terk edilmiş arabalar ve duvarlara sinmiş kurşun izleri uzanıyordu.
Aracın arka koltuğunda oturmuş, dizlerimin arasına yerleştirdiğim silahımı kontrol ediyordum. Parmaklarım alışkanlıkla hareket ediyordu. Şarjör. Emniyet. Nişangâh. Telsiz. Her şey yerli yerindeydi.
Ama insanın içindeki huzursuzluğu kontrol edecek bir mekanizma henüz icat edilmemişti.
“Komutanım, bu sabah biraz daha suratsızsınız.”
Emre’nin sesi ön koltuktan geldi.
Başımı kaldırmadan cevap verdim.
“Senin sesini duyduğum için olabilir.”
“Bakın, ben bu timin moral kaynağıyım. Bir gün kıymetimi anlayacaksınız.”
Yanımda oturan Baran kısa bir kahkaha attı.
“Senin moral kaynağı olduğun tek şey düşmanın konumu. Seni duyunca herkes nerede olduğunu anlıyor.”
“Bu kıskançlık,” dedi Emre, hiç bozulmadan. “Başka açıklaması yok.”
Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Normalde bu tür konuşmalar hoşuma giderdi. İnsan ne kadar ağır şeyler yaşarsa yaşasın, birkaç saniyeliğine bile olsa gülmek bazen nefes almak kadar gerekliydi. Fakat o sabah zihnim sürekli başka bir yere dönüyordu.
Koyu renk saçlar.
Yorgun, ama boyun eğmeyen gözler.
Ve bir cümle…
Harun’u unutmayın.
Lejla’nın sesi hâlâ kulağımdaydı.
Bir insanın hayatında bu kadar az yer kaplayan bir cümlenin, zihninde bu kadar geniş bir alan işgal etmesi tuhaftı. Onu yalnızca birkaç kez görmüştüm. Hakkında bildiklerim sınırlıydı. Ailesini kaybetme korkusuyla yaşayan, yabancı bir askere güvenmek konusunda haklı olarak tereddüt eden bir kadındı.
Hepsi buydu.
En azından kendime böyle söylüyordum.
“Komutanım?”
Bu kez başımı kaldırdım.
Selin bana bakıyordu. Her zamanki gibi düzgün topladığı saçları kaskının altından görünüyordu. Yüzünde, mesleğin gerektirdiği sakin ifade vardı. Fakat gözleri dikkatliydi.
“İyi misiniz?” diye sordu.
“İyiyim.”
“Dün geceden beri pek konuşmuyorsunuz.”
“Ne zamandan beri çok konuştuğumu görüyorsun?”
Selin hafifçe gülümsedi.
“Doğru. Ama genellikle suskunluğunuzun bir sebebi olur.”
Ona birkaç saniye baktım.
Selin’le uzun zamandır aynı timdeydik. Zor görevlerden geçmiş, birbirimizin hayatını birden fazla kez kurtarmıştık. Güvendiğim askerlerden biriydi. Dikkatliydi, cesurdu ve gerektiğinde kendi canını tehlikeye atmaktan çekinmezdi. Bu yüzden onun gözlem gücünü küçümsemezdim.
“Bir sebep varsa da görevimizle ilgilidir,” dedim.
Selin başını hafifçe salladı.
“Tabii, komutanım.”
Bakışlarını pencereden dışarı çevirdi.
O an, söylediğim şeyin onu neden rahatsız etmiş olabileceğini düşünmedim bile. Düşünmek için vaktim yoktu. Önümüzde, sivillerin bulunduğu bir mahalleden güvenli bölgeye tahliye yapılmasını gerektiren bir görev vardı. Önceliğimiz yaralılar ve çocuklardı. Bölgede silahlı grupların bulunduğuna dair raporlar gelmişti.
Ve savaşta bir raporun eksik olması, çoğu zaman en kötü ihtimalin henüz öğrenilmediği anlamına gelirdi.
Telsizden Yüzbaşı Demir’in sesi duyuldu.
“Bütün unsurlar, son durum raporu. Hedef noktaya üç dakika.”
Telsizimi elime aldım.
“Kuzey timi hazır. İlerleme emri bekleniyor.”
“Anlaşıldı. Önceliğiniz sivillerin tahliyesi. Gereksiz çatışmaya girmeyin. Bölgedeki durum belirsiz. Sivil kayıplara kesinlikle izin vermeyeceğiz.”
“Anlaşıldı, komutanım.”
Telsizi kapattım.
Araç yavaşladı. Pencereden dışarı baktığımda, iki katlı binaların arasından geçen dar bir sokağa girmiştik. Binaların bir kısmının pencereleri tahtalarla kapatılmıştı. Bazılarının duvarları tamamen çökmüştü. Bir binanın girişinde, yere saçılmış çocuk oyuncakları gördüm.
Kırmızı bir araba.
Tek tekerleği kopmuş, sarı bir oyuncak otobüs.
Ve çamura bulanmış küçük bir ayakkabı.
Gözlerim ayakkabının üzerinde bir saniye fazla kaldı.
İnsan savaşta her şeye alıştığını sanır. Patlamalara, kan kokusuna, gece yarısı gelen yardım çağrılarına, bir daha dönmeyecek insanların isimlerinin yazıldığı listelere…
Ama çocuklara ait eşyalar…
Onlara alışmak mümkün değildi.
Araç durdu.
“İniyoruz,” dedim.
Kapıyı açtığımda soğuk hava yüzüme çarptı. Silahımı hazır tutarak sokağı taradım. Baran sağ tarafa geçti, Emre arka tarafımızı kontrol etti. Selin ise telsizden sağlık ekibine bilgi veriyordu.
Önümüzdeki binanın girişinden yaşlı bir adam çıktı.
Ellerini başının üzerine kaldırmıştı. Üzerinde kirli, kahverengi bir palto vardı. Yüzü bembeyazdı.
“Lütfen!” diye bağırdı. “Burada insanlar var! Çocuklar var!”
Silahımı aşağı indirmeden ona yaklaştım.
“Kaç kişi?”
Adamın dudakları titredi.
“Bilmiyorum. Yirmi… Belki otuz. Bodrumda saklanıyorlar.”
“Silahlı biri var mı?”
Başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum. Dün gece ateş açıldı. Herkes kaçtı.”
Yanına vardığımda ellerinin titrediğini gördüm. Yaşlı adamın korkusu, saklamaya çalıştığı bir şey değildi. Sanki korku artık bedeninin doğal bir parçası olmuştu.
“Adınız ne?” diye sordum.
“İsmail.”
“İsmail Bey, bizi dinleyin. Sizi ve içerideki insanları buradan çıkaracağız. Ama önce binanın güvenli olup olmadığını anlamamız gerekiyor. Bize yardımcı olabilecek misiniz?”
Adam başını salladı.
“Evet. Elbette.”
“Öyleyse yanımızda kalın. Biz ne dersek onu yapacaksınız.”
“Tamam.”
İşaret verdim. Baran’la birlikte binaya ilerledik.
Kapının iç kısmında, duvara tutunarak ayakta duran genç bir kadın vardı. Kucağında küçük bir çocuk taşıyordu. Çocuğun başı kadının omzuna düşmüştü. Kadın bizi görünce geriye çekildi.
“Türk askeri misiniz?” diye sordu, aksanlı bir İngilizceyle.
“Evet,” dedim. “Yardım için geldik.”
Kadının gözleri doldu.
“Çok geç kaldınız.”
Bu söz, beklemediğim kadar sert geldi.
Savunmaya geçmedim. Çünkü söyleyecek bir şeyim yoktu. Buraya daha önce gelememiştik. Bunun sebepleri vardı. Engeller, çatışmalar, kapanan yollar, yarım kalan tahliye girişimleri…
Ama bunların hiçbiri, kucağındaki çocukla karşımda duran bir annenin korkusunu azaltmıyordu.
“Biliyorum,” dedim. “Ama şimdi buradayız.”
Kadın bana uzun uzun baktı. Sonra kenara çekildi.
“Bodrumda on yedi kişi var. İki yaralı. Birinin durumu kötü.”
Telsizimi kaldırdım.
“Sağlık ekibi, yaralı siviller var. İki kişi, biri ağır olabilir. Konumunuzu güncelleyin.”
Yanıt geldi.
“Alındı. Yaklaşıyoruz.”
İçeri girdik.
Koridor karanlıktı. Tavandan sarkan kabloların arasında rüzgâr uğulduyordu. Merdivenlerin yanında, duvara yaslanmış bir adamın elini göğsüne bastırdığını gördüm. Gömleği kan içindeydi.
Selin hemen yanına çöktü.
“Bana bakın,” dedi adama. “Beni duyabiliyor musunuz?”
Adam gözlerini güçlükle açtı.
“Karım…”
“Karınız nerede?”
Adam, titreyen parmağıyla bodrumu gösterdi.
Selin yaraya baktı. Yüzündeki ifade değişmedi ama gözlerinden durumun ciddi olduğunu anladım.
“Basınç uygulamam gerekiyor. Sağlık ekibi hemen gelmeli.”
“Geliyorlar,” dedim.
Bir patlama sesi duyuldu.
Bina sarsıldı. Tavandan toz döküldü. Kucağındaki çocukla bekleyen kadın çığlık attı. Merdivenlerin altından birileri bağırmaya başladı.
“Yere yatın!” diye seslendim.
Hepimiz çömeldik. Birkaç saniye sonra dışarıdan silah sesleri geldi.
Baran merdivenlere yöneldi.
“Kuzey!”
“Yerini koru!” diye bağırdım. “Önce siviller!”
Telsizden karışık sesler geliyordu. Birkaç kelimeyi seçebildim ama cümlelerin tamamı anlaşılmıyordu.
Sokağın başında çatışma başlamıştı.
İçimdeki bütün dikkat, bir anda tek bir noktaya toplandı. Korkuyu hissetmeyi bırakmış değildim; sadece ona düşüncelerimi yönetme fırsatı vermiyordum.
“Emre, girişin güvenliğini sağla. Baran, benimle bodruma. Selin, yaralıyı bırakma. Sağlık ekibi buraya ulaşınca haber ver.”
Emre başını salladı.
“Anlaşıldı.”
Bodruma indiğimizde, karanlığın içinden onlarca göz bize çevrildi.
Çocuklar ağlıyordu. Bir kadın sessizce dua ediyordu. Yaşlı bir adamın başı duvara yaslanmıştı. Hava ağırdı; rutubet, korku ve kapalı kalmış insanların nefesi birbirine karışmıştı.
“Türk askeri,” dedim yüksek sesle. “Sizi buradan çıkaracağız. Sırayla hareket edeceğiz. Kimse koşmayacak. Yaralılar önce çıkacak.”
Kalabalığın arasından bir kız çocuğu kalktı.
On yaşlarında ya vardı ya yoktu. Elinde, kenarı yanmış bir defter tutuyordu.
“Annem yukarıda mı?” diye sordu.
Soru beni hazırlıksız yakaladı.
“Adı ne annenin?”
“Milena.”
Yukarıdaki kadınlardan biri adını duyar duymaz başını kaldırdı.
“Buradayım, canım!”
Kız çocuğu koşmaya yeltendi. Baran onu yakalamak için elini uzattı ama ben daha hızlı davranıp çocuğun önüne geçtim.
“Yavaş,” dedim. “Annen burada. Ona ulaşacaksın. Ama yavaş yürüyeceksin, tamam mı?”
Başını salladı.
Bana güvenip güvenmediğini bilmiyordum. Belki de yalnızca annesinin sesini duyduğu için itaat ediyordu. Fakat küçük elini uzattığında onu tuttum.
Parmakları buz gibiydi.
Bir an için Harun’u düşündüm.
Lejla’nın kardeşini.
Sekiz yaşında, savaşın ortasında kaybolmuş bir çocuğu.
Adını bir listede görmüştük. Fakat aynı isimdeki her çocuk Harun değildi. Yaş bilgisi uyuşsa bile elimizde doğrulanmış bir kayıt yoktu. Lejla’ya umut vermek istemiyordum; yanlış bir umut, bazen insanın elinden gerçeğin kendisinden daha fazla şey alırdı.
Ama ona verdiğim sözü de unutmayacaktım.
Çünkü bir çocuğun adını hatırlamak, savaşın ortasında yapabileceğimiz en küçük ama en insani şeylerden biriydi.
Tahliye yaklaşık kırk dakika sürdü.
Bana göre saatler geçmişti.
Son sivil de binadan çıkarıldığında sokakta yoğun bir duman vardı. Sağlık ekibi yaralıları sedyelerle taşıyor, diğer askerler sivilleri araçlara yönlendiriyordu. Emre’nin alnında küçük bir kesik oluşmuştu ama önemsemiyordu.
“Bakın komutanım,” dedi, başını göstererek. “Bu yara bana karizma kattı.”
“Bir dahaki sefere daha az karizma için siper al.”
“Emredersiniz.”
Baran yanımıza geldi. Yüzündeki ifade ciddiydi.
“Komutanım, içeride kalan kimse yok. İsim listesiyle kontrol ettik.”
“Güzel.”
“Bir de…” Duraksadı. “Sizin aradığınız çocukla ilgili bir şey duydum.”
Başımı ona çevirdim.
“Ne?”
“Sağlık ekibinden biri, kuzeydeki geçici merkezlerden birinde sekiz yaşlarında bir çocuğun bulunduğunu söyledi. Adı Harun’muş.”
Bir an etrafımızdaki sesler uzaklaştı.
“Soyadı?”
“Bilmiyor. Çocuğun yanında kayıt belgesi yokmuş. Konuşmakta da zorlanıyormuş.”
Kalbimde, istemediğim hâlde bir umut kıpırdadı.
Bastırmaya çalıştım.
“Bu bilgiyi kim verdi?”
“Sağlık ekibinden Teğmen Arda. Çocuğu kendisi görmemiş ama merkezden gelen bir görevli söylemiş.”
“Kesin bilgi değil.”
“Hayır, komutanım.”
Başımı salladım.
“Merkezin konumunu öğren. Çocuğun kimlik bilgilerini doğrulat. Fotoğrafı varsa bize göndersinler. Lejla’ya söylemeden önce emin olmamız gerekiyor.”
Baran bana baktı.
“Anlaşıldı.”
Bir süre sonra ekledi:
“Umarım odur.”
Cevap vermedim.
Ben de umuyordum.
Ama umut, görev sırasında en tehlikeli şeylerden biri olabilirdi. İnsan istediği sonuca inanmak istediğinde, önündeki işaretleri olduğundan farklı görmeye başlardı. Bu yüzden önce doğrulamamız gerekiyordu.
Yine de zihnimde Lejla’nın yüzü belirmişti.
Haberi duyduğunda ne yapacağını düşündüm. Gözleri dolacak mıydı? Önce inanmayıp ayrıntıları mı soracaktı? Yoksa yıllardır biriktirdiği korku, bir anda öfkeye mi dönüşecekti?
Onun nasıl tepki vereceğini bilmiyordum.
Ama bir şeyi biliyordum.
Eğer o çocuk gerçekten Harun’sa, bunu Lejla’ya bizzat söylemek istiyordum.
Nedenini kendime açıklamaya çalışmadım.
Belki de ona verdiğim sözü tutmak istiyordum.
Başka bir sebep aramak için erkendi.
Görev bölgesinden ayrılmamıza izin verilmeden önce Yüzbaşı Demir bizi kısa bir değerlendirme için çağırdı. Harita masanın üzerine serilmişti. Bölgedeki yolların bir kısmı kırmızı kalemle işaretlenmiş, güvenli tahliye noktaları farklı renklerle gösterilmişti.
“Bugünkü tahliye tamamlandı,” dedi yüzbaşı. “Ancak kuzeydeki geçici merkezden yeni bir talep geldi. Orada kapasite sorunu var. Yaralılar ve çocuklar farklı noktalara dağıtılıyor. Kayıtlar da bu yüzden karışmış olabilir.”
Bakışlarımı haritaya indirdim.
“Bir çocuğun adı Harun olarak bildirilmiş, komutanım. Sekiz yaşında olduğu söyleniyor.”
Yüzbaşı gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
“Bilgi doğrulandı mı?”
“Hayır. Doğrulatıyoruz.”
“Güzel. Kimseye kesin bilgi vermeyin. Özellikle ailesini arayan sivillere.”
“Anlaşıldı.”
Yüzbaşı birkaç saniye sustu.
“Lejla isimli kadın mı?”
Başımı kaldırdım.
“Evet, komutanım.”
“Onunla ilgilendiğini biliyorum.”
“Görev gereği ilgileniyorum.”
Yüzbaşı’nın yüzünde belli belirsiz bir ifade belirdi. Gülümseme değildi ama gülümsemeye yakındı.
“Ben sana neden ilgilendiğini sormadım, Kuzey.”
Çenemi sıktım.
“Ben de görevimin dışına çıkmıyorum, komutanım.”
“Umarım.” Haritadaki bir noktayı işaret etti. “Bu bölgede herkesin bir hikâyesi var. Her hikâyeye yetişemezsin. Bunu biliyorsun.”
“Biliyorum.”
“İyi. O zaman önce doğrulanmış bilgiyi al. Sonra ne yapılacağına karar veririz.”
Başımı sallayıp odadan çıktım.
Koridorun sonunda Selin bekliyordu.
Beni görünce doğruldu.
“Çocuk haberi doğru mu?”
“Henüz bilmiyoruz.”
“Lejla’ya söyleyecek misiniz?”
“Doğrulanırsa.”
Selin birkaç adım yanıma geldi.
“Kuzey, kendini fazla kaptırma.”
Sesi sakindi. Öfkeli değildi. Fakat bu kez söylediklerinin altında başka bir şey hissettim.
Ona döndüm.
“Ne demek istiyorsun?”
Selin gözlerime baktı.
“Birini kurtarmak istemekle onu kurtarabileceğini düşünmek aynı şey değil. Bazen elimizden geleni yaparız ve yine de yeterli olmaz.”
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü söylediklerinin doğru olduğunu biliyordum.
Bunu bana anlatmasına gerek yoktu. Mert’in ölümünden sonra, bir insanı hayatta tutmak için ne kadar çabalarsan çabala bazen yalnızca birkaç saniye geç kalabildiğini öğrenmiştim.
Selin’in bakışları yumuşadı.
“Sadece dikkatli olmanı istiyorum.”
“Dikkatliyim.”
“Biliyorum.”
Bir süre sessiz kaldı. Sonra yüzünü başka tarafa çevirdi.
“Ben raporu tamamlayacağım.”
Uzaklaşırken arkasından baktım.
Selin iyi bir askerdi. Ona güveniyordum. Fakat son zamanlarda bazı konuşmalarımızın ortasında, söylemek isteyip söylemediği bir şey varmış gibi davranıyordu. Bunun sebebini bilmiyordum. Üzerine gitmek de aklımdan geçmedi.
Hepimizin sakladığı bir şeyler vardı.
Savaş, insanları yalnızca sevdiklerinden ayırmıyordu.
Bazen onları kendi içlerinde de yalnız bırakıyordu.
Lejla’yı gördüğümde hava kararmaya başlamıştı.
Sahra hastanesinin arka tarafındaki küçük koridorda duruyordu. Üzerinde önceki günkü koyu renk hırkası vardı. Saçları aceleyle toplanmış, birkaç tutam yüzüne düşmüştü. Elindeki kâğıdı defalarca katlayıp açıyordu.
Beni fark edince doğruldu.
Gözleri önce yüzüme, sonra omzumun üzerinden arkamdaki koridora kaydı. Sanki yanımda birinin olup olmadığını kontrol ediyordu.
Tek başıma olduğumu görünce bakışları yeniden bana döndü.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu.
Selam vermeden bunu sorması dikkatimi çekti.
“Hayır. Neden?”
“Çünkü buraya kendiniz gelmezsiniz. Genellikle bir asker gönderirsiniz ya da birini bulmamı söylersiniz.”
Haklıydı.
Onunla konuşmak için gelmiş olmam, görünüşe göre kendisine yeterince şüpheli gelmişti.
“Beni bu kadar iyi tanımaya başladığını bilmiyordum,” dedim.
Lejla’nın kaşları hafifçe çatıldı.
“Sizi tanımıyorum.”
“Öyleyse nasıl karar verdin?”
“Çünkü siz…” Bir an durdu. “Siz insanlara doğrudan bir şey söylemeden önce birkaç saniye bekliyorsunuz. Bu da genellikle iyi bir haberiniz olmadığı anlamına geliyor.”
İstemeden ona dikkatle baktım.
Beni gerçekten gözlemlemişti.
“Her zaman mı böyle düşünürsün?”
“Hayatta kalmaya çalışırken insan bazı şeyleri öğreniyor.”
Sözleri, aramızdaki havayı değiştirdi.
Gözlerindeki yorgunluk yeniden görünür hâle gelmişti. Onu ilk gördüğüm günkü gibi dik duruyordu ama omuzlarında taşıdığı yükü saklaması giderek zorlaşıyordu.
Elimdeki dosyayı ona uzatmadım. Önce konuşmam gerekiyordu.
“Harun’la ilgili yeni bir bilgi geldi.”
Yüzü bir anda değişti.
Parmakları elindeki kâğıdı daha sıkı kavradı.
“Ne bilgisi?”
“Geçici tahliye merkezlerinden birinde, sekiz yaşlarında Harun isimli bir çocuk bulunduğu söyleniyor.”
Lejla’nın dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra başını hafifçe iki yana salladı.
“Harun çok yaygın bir isim.”
“Evet.”
“Sekiz yaşında başka çocuklar da var.”
“Evet.”
“Bu onun kardeşim olduğu anlamına gelmiyor.”
“Hayır, gelmiyor.”
Gözleri yüzümde gezindi. Sanki sesimde, ona söylemediğim bir şey arıyordu.
“Neden geldiniz o zaman?”
Bu soru karşısında sustum.
Çünkü ona verebileceğim en dürüst cevap basitti.
Sana verdiğim sözü unutmadım.
Ama bunu söylersem, aramızdaki mesafenin biraz daha kısalacağını hissettim. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum.
“Çünkü bir bilgi geldiğinde seni bekletmek istemedim,” dedim sonunda. “Ama doğrulanmadan umut vermeyeceğim. Merkezin kayıtlarını kontrol ediyoruz. Çocuğun kimliğini, nereden getirildiğini ve mümkünse ailesine ilişkin bilgileri öğrenmeye çalışıyoruz.”
Lejla gözlerini kapattı.
Bir elini ağzına götürdü. Nefes almaya çalışıyordu ama nefesi düzensizleşmişti.
Ona dokunmak istedim.
Bu düşünce o kadar ani geldi ki kendi içimde bile bir an duraksadım.
Elimi kaldırmadım.
Lejla’nın bana ihtiyacı olan şey, kendisini teselli etmek için izinsizce ona yaklaşan bir adam değildi. İhtiyacı olan şey, sözlerini tutan biriydi.
Bir süre sonra gözlerini açtı.
“Bana yalan söylemeyeceksiniz, değil mi?”
Sesindeki kırılganlık, sorduğu sorudan daha ağırdı.
“Hayır.”
“Onu bulamadığınızı da söyleyeceksiniz?”
“Evet.”
“Eğer…” Sesi titredi. “Eğer çok geç kaldıysak da?”
Boğazımda bir şey düğümlendi.
İnsan bazen doğru cevabı bilir ama onu söylemek, karşısındaki insanın gözlerine bakarak gerçeği taşımak zorunda kalmak demektir.
“Evet,” dedim. “Bunu da söylerim.”
Lejla uzun süre bana baktı.
Sonra gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Hemen sildi. Sanki gözyaşını benim görmem, kendisine karşı işlenmiş bir suçmuş gibi.
“Özür dilerim,” dedi.
“Ne için?”
“Bilmiyorum.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Özür dileme.”
“Güçlü olmam gerekiyor.”
“Güçlü olmak, ağlamamak demek değil.”
Bunu söyledikten sonra sustum.
Cümle ağzımdan beklediğimden daha kolay çıkmıştı. Belki de yıllardır kendime söylemediğim bir şeyi ilk kez başka birine söylüyordum.
Lejla başını eğdi.
“Bazen güçlü olmaktan yoruluyorum,” diye fısıldadı.
Bu kez aramızdaki sessizlik farklıydı.
Ne görev sessizliğiydi ne de birbirimizi tanımaya çalışırken oluşan o temkinli boşluk.
Bu, iki insanın da bildiği ama yüksek sesle konuşmadığı bir acının sessizliğiydi.
Ben de yorulmuştum.
Hepimiz yorulmuştuk.
Fakat bunu söylemedim. Onun acısını kendi acımla örtmek istemiyordum.
“Bugün bir grup sivili tahliye ettik,” dedim. “Aralarında küçük bir kız çocuğu vardı. Annesiyle yeniden buluştu.”
Lejla başını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Nasıl biriydi?”
Soruyu beklemiyordum.
“Kim?”
“Kız çocuğu.”
Kısa bir an düşündüm.
“Çok korkmuştu. Elinde yanmış bir defter vardı. Annesinin sesini duyunca koşmak istedi ama onu yavaşlaması için durdurdum.”
Lejla’nın yüzünde acıyla karışık, belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Çocuklar korktuklarında bile sevdiklerine koşmak isterler.”
“Evet.”
“Harun da öyleydi.”
Gözleri uzaklara daldı.
“Beni gördüğünde koşardı. Her seferinde. Bir gün ayağı takılıp düşmüştü. Dizini kanatmıştı ama ağlamamıştı. Ben korktum diye o da korkmadığını söylemişti.”
Gülümsemesi kayboldu.
“Sekiz yaşındaydı. Kendini büyük sanıyordu.”
Bir şey söylemek istedim ama kelimeler boğazımda kaldı.
Lejla’nın kardeşinden bahsederken yüzünde beliren o küçük değişimi izledim. Korkunun altında hâlâ yaşayan bir sevgi vardı. Sanki Harun’un nerede olduğunu bilmese bile, onun anısını elinden kimse alamazdı.
“Onu bulacağız,” dedi Lejla aniden.
Bana bakıyordu.
Bu bir rica değildi.
Bir emir de değildi.
Kendi kendine verdiği bir sözdü.
Başımı salladım.
“Bulmak için elimizden geleni yapacağız.”
“Ben de geleceğim.”
“Lejla…”
“Hayır.” Sesi sertleşti. “Beni burada bekletmeyeceksiniz. Eğer o merkezdeyse kardeşimi görmek istiyorum. Eğer değilse, onu aramaya devam edeceğim. Bana ne yapmam gerektiğini söyleyebilirsiniz ama ne hissedeceğime karar veremezsiniz.”
Birkaç saniye ona baktım.
İnatçıydı.
Hem de tahmin ettiğimden çok daha fazla.
“Orası güvenli olmayabilir,” dedim.
“Burası da güvenli değil.”
“Yol boyunca çatışma çıkabilir.”
“Biliyorum.”
“Yaralılar olabilir. Panik yaşanabilir. Sana her an yardım edemeyebiliriz.”
“Bunu da biliyorum.”
Sesimi alçalttım.
“Bütün bunları bilerek mi gelmek istiyorsun?”
Lejla bir adım yaklaştı.
“Bütün bunları bilerek kardeşimi arıyorum, Kuzey Bey.”
Adımı söylediğinde, aramızdaki mesafenin yalnızca fiziksel olmadığını fark ettim. Bana hâlâ güvenmiyordu. Ama ilk kez, benimle tartışırken yüzüme bakmaktan çekinmiyordu.
“Peki,” dedim. “Önce merkezin güvenlik durumunu öğrenelim. Komutanımdan izin almam gerekiyor. Şartlar uygunsa birlikte gideriz.”
Lejla’nın omuzları çok az gevşedi.
“Teşekkür ederim.”
“Henüz bir şey yapmadım.”
“Yapacağınızı söylediniz.”
Bakışlarımız birbirine takıldı.
O kadar kısa sürdü ki, belki başka bir gün ikimiz de bunu hatırlamayacaktık. Ama o an, yüzündeki yorgunluğun ardında saklanan kadını biraz daha gördüğümü hissettim.
Sadece ailesini arayan bir yabancı değildi.
Korkuyordu.
Öfkeleniyordu.
Bazen umudunu kaybediyor, sonra kendi elleriyle yeniden ayağa kaldırıyordu.
Ve bütün bunların arasında hâlâ başkalarını düşünebiliyordu.
Bu, ona duyduğum saygıyı artırıyordu.
Bunun ötesinde ne hissettiğimi ise henüz bilmiyordum.
Belki bilmek de istemiyordum.
Çünkü savaşın ortasında insanın kalbine yaklaşan her şey, aynı zamanda kaybetme ihtimalini de beraberinde getirirdi.
O gece nöbet değişiminden sonra çadırıma döndüm.
Masamın üzerinde yarım kalmış görev raporları, bir harita ve soğumuş bir kahve vardı. Eldivenlerimi çıkarıp sandalyeye oturdum. Sessizlikte, dışarıdaki jeneratörün düzenli uğultusu duyuluyordu.
Telefonum titredi.
Baran’dan mesaj gelmişti.
Merkezden ilk bilgi geldi. Çocuğun kaydı eksik. Yarın sabah fotoğraf ve sevk listesi gönderilecek.
Mesajı iki kez okudum.
Henüz bir şey bilmiyorduk.
Harun olmayabilirdi.
Aynı isimde başka bir çocuk olabilirdi. Kayıt yanlış tutulmuş olabilirdi. Belki de haber, birbirine karışmış birkaç bilginin sonucuydu.
Telefonu masaya bıraktım.
Sonra tekrar elime aldım.
Lejla’ya şimdi haber vermeli miydim?
Henüz doğrulanmış bir şey yoktu. Ona söylediğim her kelimenin bir ağırlığı vardı. Bir umut vereceksem, bunu taşıyabilecek kadar sağlam olması gerekiyordu.
Ekrana baktım.
Adı telefonumda kayıtlı değildi.
Aslında numarasını bile bilmiyordum.
Bu gerçeği fark edince istemeden güldüm.
Saatlerdir onun hakkında düşünüyor, kardeşini bulmak için yapılacakları planlıyor, yüzündeki ifadeyi hatırlıyordum. Ama kendisine ulaşabileceğim basit bir yol bile yoktu.
Telefonu tekrar masaya koydum.
Yarın sabah onu bulacaktım.
Önce Harun’un kaydını doğrulayacaktım.
Sonra da…
Sonrasını düşünmedim.
Çünkü o gece, ilk kez uzun zamandır bir görevin sonucunu yalnızca görev raporunda yazacaklarımla ölçemeyeceğimi hissettim.
Bir çocuğun bulunması, bir ailenin yeniden bir araya gelmesi…
Bunlar haritadaki hiçbir çizgiye sığmıyordu.
Ve belki de asıl tehlike, savaşın ortasında insanın hâlâ umut edebilmesiydi.
Işığı kapatmadan önce masadaki haritaya son kez baktım.
Kuzeydeki geçici merkez, kırmızı kalemle işaretlenmişti.
Yanına küçük bir not yazdım:
HARUN — KİMLİK DOĞRULANACAK.
Kalemi bıraktım.
Sonra, istemediğim hâlde, Lejla’nın sesini yeniden duydum.
Bana yalan söylemeyeceksiniz, değil mi?
Gözlerimi kapattım.
“Hayır,” diye fısıldadım boş çadıra. “Sana yalan söylemeyeceğim.”
O sırada henüz bilmediğim bir şey vardı.
Ertesi sabah elimize ulaşacak fotoğraf, yalnızca Lejla’nın hayatını değiştirmeyecekti.
Benim hayatımda da bazı şeyleri geri dönülmez biçimde değiştirecekti.
Çünkü fotoğraftaki çocuk, Harun’a benziyordu.
Ama arkasındaki kayıt, kimsenin beklemediği bir gerçeği ortaya çıkaracaktı.
Ve bazen savaşta en zor şey, kaybolan birini bulmak değil…
Onu bulduğunda, geride bıraktığın dünyanın artık aynı olmadığını anlamaktı.
Sabah, uyumadan önce bıraktığım yerden devam eden bir kâbus gibi başladı.
Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Çadırın ince duvarlarından sızan gri ışık, gecenin bittiğini haber veriyordu ama bedenim buna inanmıyordu. Omuzlarım ağrıyordu. Boynum tutulmuştu. Üç saatten fazla uyuduğumu sanmıyordum.
Yine de yataktan kalktım.
Askerlik insana yorgunluğunu unutmayı öğretmiyordu. Yalnızca yorgunken de hareket etmeyi öğretiyordu.
Yüzümü soğuk suyla yıkadım, sakalımın üzerinde gezdirdiğim parmaklarımla kendime gelmeye çalıştım. Aynadaki adamın gözlerinin altı kararmıştı. Birkaç gündür doğru düzgün uyumadığım belliydi.
Masadaki haritaya baktım.
Kuzeydeki geçici merkez.
Yanına yazdığım isim.
Harun.
Kalemi elime alıp ismin altını çizdim. Sonra kalemi bıraktım.
Bir çocuğun adını bir kâğıda yazmak kolaydı. Onu bulmak, hayatta olup olmadığını öğrenmek, bir anneye ya da ablaya doğru haberi vermekse bambaşka bir meseleydi.
Kapı yerine kullandığımız kalın kumaş aralandı.
“Komutanım?”
Baran içeri girdi. Elinde bir dosya, yüzünde her zamanki ciddi ifade vardı.
“Günaydın,” dedim.
“Size de. Merkezden belgeler geldi.”
Sandalyeden doğruldum.
“Fotoğraf var mı?”
Baran dosyayı masaya bıraktı.
“Var.”
Tek kelime.
Ama o kelimeyle birlikte çadırın içindeki hava değişmiş gibi hissettim.
Dosyayı açtım. İlk sayfada birkaç satırlık kayıt, altında da aceleyle çekilmiş bir fotoğraf vardı. Fotoğrafın arka planı beyaz bir duvardı. Çocuk, kameraya doğrudan bakmıyordu. Başını hafifçe yana çevirmiş, sanki fotoğraf çekilirken bir ses duymuş gibi kapının bulunduğu tarafa bakmıştı.
Sekiz yaşlarında görünüyordu.
Koyu renk saçları alnına düşmüştü. Yüzü zayıflamıştı. Üzerindeki gri kazağın kolları ellerini neredeyse tamamen örtüyordu.
Fotoğrafı elime aldım.
“Bu çocuk ne zamandır merkezde?”
“İki gece önce getirilmiş. Bir sivil yardım ekibi, kuzey yolundaki terk edilmiş bir binanın yakınında bulmuş.”
“Yanında kimse var mıymış?”
“Hayır. İlk kayıtta konuşmadığı belirtilmiş. Sonradan birkaç kelime söylemiş ama nereden geldiğini tam anlatamamış.”
“Kimliğini doğrulayacak bir belge?”
“Yok.”
Fotoğraftaki çocuğun yüzüne tekrar baktım.
Harun olabilir miydi?
Bunu anlamak için elimde yeterli bilgi yoktu. Lejla’nın bana verdiği el çizimi harita aklıma geldi. Ailesinin son görüldüğü yer, bu çocuğun bulunduğu bölgeye yakın sayılabilecek bir noktadaydı. Fakat savaşta yakınlık, her zaman bağlantı anlamına gelmezdi.
“Lejla bu fotoğrafı gördüğünde tanıyabilir,” dedim.
Baran başını salladı.
“Ben de öyle düşündüm.”
Dosyadaki diğer sayfayı çevirdim. Kayıt formunda çocuğun bulunduğu yer, yaklaşık yaşı ve sağlık durumuyla ilgili birkaç bilgi vardı. Adı sorulduğunda “Harun” dediği belirtilmişti. Soyadıysa yazılmamıştı.
Bir de not vardı.
Çocuk, yanında olduğunu söylediği kız kardeşinden bahsetmiş.
Bakışlarım o satıra takıldı.
“Baran.”
“Efendim?”
“Bu notu kim yazmış?”
“Merkezdeki görevli. Çocuk birkaç kez ablasının adını söylemiş ama görevli adını tam anlayamamış. Lejla olabilir mi diye düşündük.”
Bir an hiçbir şey söylemedim.
Bu, ilk kez gerçek bir ihtimal gibi görünüyordu.
Ama yine de ihtimaldi.
Dosyayı kapattım.
“Yüzbaşı Demir’le konuşacağım. Lejla’yı merkeze götürmek için izin isteyeceğim. Önce kayıt görevlisiyle görüşüp çocuğun durumunu netleştirelim.”
Baran kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.
“Komutanım?”
“Ne oldu?”
“Umarım odur.”
Bu kez gözlerimi kaçırmadım.
“Ben de.”
Baran çıktıktan sonra fotoğrafı yeniden elime aldım.
Çocuğun yüzüne uzun süre baktım.
Sonra dosyayı kapatıp ayağa kalktım.
Çünkü artık beklemek, yapabileceğim tek şey değildi.
Yüzbaşı Demir bizi harita çadırında kabul etti.
Ben içeri girdiğimde masanın başında ayakta duruyordu. Elindeki raporu bitirip bana döndü.
“Fotoğrafı gördün mü?”
“Evet, komutanım.”
“Lejla’nın tanıması gerekiyor. Ancak merkeze hareket etmeden önce güvenlik durumunu kontrol edeceğiz. Dün gece aynı bölgeden yeni bir tehdit raporu geldi.”
“Anlaşıldı.”
“Bu yüzden doğrudan merkeze gitmeyeceksiniz. Önce koordinasyon ekibinden son bilgileri alın. Sivil konvoyunun güzergâhı onaylanırsa hareket edebilirsiniz.”
“Lejla’nın da bizimle gelmesini istiyorum.”
Yüzbaşı gözlerini kaldırdı.
“Neden?”
“Çocuğun kimliğini doğrulamak için. Ablasını tanıyorsa onunla konuşması, kayıt görevlisinin sorularından daha fazla işe yarayabilir.”
Bir süre beni süzdü.
“Bunu görev açısından mı söylüyorsun?”
“Evet, komutanım.”
Yüzbaşı’nın yüzünde hafif bir ifade belirdi.
“Kuzey, seninle uzun zamandır çalışıyorum. Ne zaman bir şeyi yalnızca görev açısından yaptığını söylesen, genellikle cümlenin devamını kendine bile anlatmıyorsun.”
Çenemi sıktım.
“Kararı sizin vermeniz gerekiyor.”
“Doğru.”
Raporu masaya bıraktı.
“Lejla sivil. Onu tehlikeli bir bölgeye götürmek için yeterli gerekçemiz ve güvenlik planımız olmalı. Önce merkezle konuşulacak. Çocuğun durumu uygunsa, güvenli güzergâh üzerinden kısa bir ziyaret organize edeceğiz. Bu sırada senin görevin ona umut vermek değil, doğru bilgiyi ulaştırmak.”
“Anlaşıldı.”
“Bir şey daha.”
Dik durdum.
“Eğer çocuk Harun değilse, bu ihtimali baştan kabul et. Ona da kabul ettir. Bir fotoğraf, bir isim, birkaç benzerlik… Bunlar kesinlik değildir.”
“Biliyorum, komutanım.”
“Bildiğini umuyorum.”
Selam verip çıktım.
Dışarıda sabahın soğuğu yüzüme vurdu.
İzin çıkmıştı ama içimde rahatlama yoktu. Aksine, şimdi daha dikkatli olmam gerektiğini hissediyordum. Çünkü artık elimizde Lejla’ya gösterebileceğimiz bir fotoğraf vardı.
Ve bazen bir fotoğraf, insanın kalbinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı tek başına açmaya yeterdi.
Lejla’yı hastanenin yanındaki küçük avluda buldum.
Elinde bir kova su vardı. Birkaç yaralı için kullanılan battaniyeleri temizliyordu. Bunu neden kendisinin yaptığını sormadım. Burada herkes bir şeyleri ayakta tutmaya çalışıyordu. Kimi yaraları sarıyor, kimi yiyecek dağıtıyor, kimi de yapacak başka bir şeyi olmadığı için ellerini meşgul ediyordu.
Lejla beni gördüğünde kovayı yere bıraktı.
Yüzüme baktı.
“Bir haber var.”
Bu bir soru değildi.
Başımı salladım.
“Evet.”
Bir anda ellerini önünde birleştirdi. Parmakları birbirine kenetlendi.
“Harun mu?”
“Bilmiyoruz. Ama bir çocuk bulundu. Sekiz yaşlarında. Adının Harun olduğu söyleniyor.”
Lejla gözlerini kapattı.
Bir nefes aldı, sonra bir tane daha.
“Fotoğraf var mı?”
“Var.”
Dosyayı çıkardım ama hemen uzatmadım.
“Lejla, önce bir şeyi bilmeni istiyorum. Bu çocuk gerçekten kardeşin de olabilir, başka biri de. Henüz doğrulamadık. Sana yanlış bir şey söylemek istemiyorum.”
Gözlerini açtı.
“Anladım.”
“Fotoğrafı görmek istiyor musun?”
Bana sanki bu sorunun cevabını bilmem gerekiyormuş gibi baktı.
“Lütfen.”
Fotoğrafı uzattım.
Lejla dosyayı iki eliyle tuttu. Önce kâğıda baktı, sonra fotoğrafı dikkatlice çıkardı. Çocuğun yüzünü gördüğü an nefesi kesildi.
Dudaklarından çok hafif bir ses çıktı.
“Harun…”
O kadar alçak sesle söylemişti ki, ilk anda duyduğumdan emin olamadım.
Bir adım yaklaştım.
“Lejla?”
Cevap vermedi.
Fotoğrafı yüzüne biraz daha yaklaştırdı. Başparmağını çocuğun saçlarının üzerinden geçirdi. Sanki kâğıdın arkasındaki insana dokunabilirmiş gibi.
“Bu onun kazağı,” diye fısıldadı.
Kalbim hızlandı.
“Emin misin?”
“Hayır… Yani…” Gözlerini fotoğraftan ayırmadan konuştu. “Aynı kazak. Annem örmüştü. Kolları uzun olmuştu, Harun da sürekli kıvırmaktan şikâyet ederdi.”
Sesi titremeye başladı.
“Bu onun olabilir.”
Bunu söylerken yüzünde öyle bir umut belirdi ki, o umudu korumak istedim. Ama aynı anda, yanlış çıkarsa onu neyin beklediğini de düşündüm.
“Yüzünü tanıyor musun?” diye sordum.
Lejla fotoğrafı biraz uzaklaştırdı.
“Saçı uzamış. Zayıflamış. Ama…”
Yutkundu.
“Kaşının üzerinde küçük bir iz vardı. Bisikletten düşmüştü. Annem ona bir daha binemeyeceğini söylemişti. Ben de annem görmeden bisikleti tamir etmiştim.”
Fotoğrafı gözlerine yaklaştırdı.
“Bu açıdan görünmüyor.”
“Merkezde onunla konuşabiliriz.”
Lejla başını kaldırdı.
“Ne zaman?”
“Güzergâh onaylanırsa bugün.”
“Ben hazırım.”
“Önce merkezden son bilgileri alacağız.”
“Hazırım,” diye tekrarladı. Bu kez sesi daha sertti. “Ne gerekiyorsa yaparım.”
Dosyayı geri almak için elimi uzattım ama Lejla fotoğrafı bırakmadı.
“Bunu yanımda tutabilir miyim?”
Bir an düşündüm.
“Tabii.”
Fotoğrafı dikkatle katlamadan dosyanın içine yerleştirdi. Sonra dosyayı göğsüne bastırdı.
O anda gözleri doldu.
Bu kez ağlamasını engellemeye çalışmadı. Yaşlar yanaklarından sessizce süzülürken başını eğdi.
Ben ne yapacağımı bilemedim.
Düşman ateşi altında yaralı taşıyabilirdim. Bir binaya girerken saniyeler içinde karar verebilirdim. Bir çatışmanın ortasında ekibimin güvenliğini sağlamak için tereddüt etmezdim.
Ama karşımda, kardeşinin fotoğrafını göğsüne bastırmış bir kadın duruyordu.
Ve ben onun acısını azaltmak için hiçbir şey yapamıyordum.
“Lejla,” dedim yavaşça.
Başını kaldırdı.
“Henüz kesin değil.”
“Biliyorum.”
“Bunu unutma. Sana yalan söylemeyeceğim.”
Bir süre yüzüme baktı.
Sonra başını salladı.
“Size inanmak istiyorum.”
Bu cümle, beklediğimden daha ağır geldi.
Bana güvendiğini söylememişti.
Sadece güvenmek istediğini söylemişti.
Aradaki farkı anlayabiliyordum.
“Bunun için acele etmek zorunda değilsin,” dedim.
Lejla gözlerini sildi.
“Ben acele etmiyorum, Kuzey Bey. Zaman bizden daha hızlı koşuyor.”
Bu kez verecek cevabım yoktu.
Çünkü haklıydı.
Hareket emri öğleye doğru geldi.
Konvoy küçük tutulacaktı. İki araç, sınırlı sayıda personel ve sağlık ekibinden bir görevli bizimle gelecekti. Güzergâhın tamamı güvenli değildi ama son raporlara göre geçiş mümkündü.
Lejla araca bindiğinde kucağında küçük bir çanta vardı.
“İçinde ne var?” diye sordum.
“Harun için birkaç şey.”
Çantanın fermuarı tam kapanmamıştı. İçeride katlanmış bir çocuk kazağı, küçük bir su şişesi ve plastik bir kutu görünüyordu.
“Kutu ne?”
“Bisküvi.”
Bana baktı.
“En sevdiği şey. Çocukken ne zaman hastalansa annem ona bisküvi verirdi. Doktorlar kızardı ama Harun iyileşince ilk istediği şey yine bisküvi olurdu.”
Sesi bir anlığına yumuşadı.
Sonra pencereden dışarı döndü.
Aracın motoru çalıştı.
Ben karşısında oturuyordum. Aramızda dar bir mesafe vardı. Araç her çukura girdiğinde omuzlarımız birbirine yaklaşacak kadar sarsılıyordu ama ikimiz de mümkün olduğunca kendi tarafımızda kalmaya çalışıyorduk.
Bir süre sonra Lejla konuştu.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Sor.”
“Daha önce bir çocuğu ailesine kavuşturdunuz mu?”
Soruyu düşünerek cevapladım.
“Evet.”
“Çok mu?”
“Bazen. Her zaman başarılı olamıyoruz.”
Başını salladı.
“Peki ya başarısız olduğunuzda?”
Gözlerimi pencereden ayırmadım.
“İşimizi yapmaya devam ediyoruz.”
“Bu kadar mı?”
“Hayır.”
Sesim biraz sert çıkmıştı. Bunu fark edince ona döndüm.
“Hayır,” diye tekrarladım daha sakin bir tonla. “Bu kadar değil. Bazı insanları uzun süre unutamıyorsun. Bazı isimler aklında kalıyor. Bazı yüzler de…”
Cümleyi tamamlamadım.
Lejla bekledi.
“Bazı yüzler de ne?” diye sordu.
“Rüyalarına giriyor.”
Bir süre sessiz kaldı.
“Bunu nasıl taşıyorsunuz?”
Camdan dışarı baktım. Yolun kenarında, yarısı yanmış bir evin önünden geçiyorduk. Çatısı çökmüştü. Pencerelerinin biri tamamen kararmıştı.
“Her gün aynı şekilde değil,” dedim. “Bazen işine yarıyor. Daha dikkatli olmanı sağlıyor. Bazen de hiçbir işe yaramıyor.”
Lejla çantasının fermuarıyla oynadı.
“Bunu bana anlatmak zorunda değildiniz.”
“Biliyorum.”
“Peki neden anlattınız?”
Ona döndüm.
“Çünkü bana gerçek bir soru sordun.”
Lejla’nın gözlerinde bir şey değişti. Çok küçük bir değişimdi. Belki de ilk kez beni yalnızca emir veren, görevini yapan bir asker olarak görmüyordu.
Ama bu, aramızdaki mesafenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.
Henüz değil.
Araç bir virajı dönerken Lejla’nın çantası yere kaydı. Eğilip almak için uzandım; aynı anda o da hareket etti.
Parmaklarımız birbirine değdi.
Çok kısa bir temastı.
Ama ikimiz de bir an durduk.
Elini hemen çekti. Ben de çantayı alıp ona uzattım.
“Teşekkür ederim,” dedi.
“Bir şey değil.”
Sonra ikimiz de pencereden dışarı bakmaya başladık.
Kendi kendime bunun yorgunluktan kaynaklanan anlamsız bir an olduğunu söyledim.
Savaşın ortasındaydık.
Bir çocuğu bulmaya gidiyorduk.
Ve benim aklımın bir anlığına, bir kadının parmaklarının elime değmesine takılması kabul edilebilir bir şey değildi.
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırdım.
Ama parmaklarımın üzerinde kalan o hafif sıcaklığı hemen unutamadım.
Geçici merkeze ulaştığımızda ilk dikkatimi çeken şey kalabalık oldu.
Bina, eskiden bir okul olarak kullanılmıştı. Girişteki tabelanın yarısı düşmüş, pencerelerin çoğu plastik örtülerle kapatılmıştı. Avluda çocuklar oturuyor, yaşlılar duvar kenarlarına yerleştirilmiş sandalyelerde bekliyordu. Birkaç gönüllü, ellerindeki listelerle insanları gruplara ayırmaya çalışıyordu.
Burada her şey geçiciydi.
Yataklar.
Yemekler.
Kayıtlar.
İnsanların birbirine verdiği sözler.
Bir tek bekleyiş kalıcı görünüyordu.
Aracın kapısını açıp indim. Çevreyi kontrol ettikten sonra Lejla’ya elimi uzattım.
O, elime baktı.
Sonra kendi başına indi.
“Yardım edebilirdim,” dedim.
“Biliyorum.”
“Peki neden—”
“Çünkü hâlâ yürüyebiliyorum.”
Bana bakarken yüzünde çok hafif bir ifade vardı. Bu kez kızgın değildi. Sadece kendisini ayakta tutmaya çalışıyordu.
Başımı salladım.
“Tamam.”
Birlikte binaya girdik.
İçeride bizi kayıt sorumlusu karşıladı. Otuzlu yaşlarının ortalarında, yorgun yüzlü bir kadındı. Göğsünde bir kimlik kartı taşıyordu.
“Türk koordinasyon ekibi?” diye sordu.
“Evet. Ben Kuzey. Bu da Lejla. Harun isimli çocukla ilgili kayıt için geldik.”
Kadın Lejla’ya baktı. Sonra elindeki dosyayı açtı.
“Çocuğunuz mu?”
Lejla’nın yüzü gerildi.
“Kardeşim.”
Kadın başını salladı.
“Çocuk dün geceden beri daha sakin. Birkaç kez ablasını sordu. Ancak kimliğini kesinleştirecek bir belge bulamadık. Size göstermeden önce birkaç şey sormam gerekiyor.”
Lejla hemen cevap verdi.
“Ne isterseniz sorun.”
“Çocuğunuzun—” Kadın kendini düzeltti. “Kardeşinizin doğum tarihini biliyor musunuz?”
Lejla tarihi söyledi.
Kadın kayda baktı.
“Buradaki tahmini yaşla uyuşuyor. Peki ailesinin isimleri?”
Lejla annesinin adını söyledi. Babasının adını da ekledi.
Kadın kayıt formuna baktı.
“Bu isimlerden biri çocuğun ilk görüşmesinde duyduğumuz bir isme benziyor. Fakat tam emin değiliz.”
Lejla’nın parmakları çantasının sapına kenetlendi.
“Onu görebilir miyim?”
Kadın başını hafifçe salladı.
“Önce bir sağlık görevlisiyle konuşmamız gerekiyor. Çocuk son günlerde çok korkmuş. Tanıdığı birini görmesi iyi olabilir ama tepkisini de gözlemlemeliyiz.”
“Ben onun ablasıyım.”
Lejla’nın sesi kırıldı.
“Beni tanır.”
Kadın yumuşak bir ifadeyle karşılık verdi.
“Buna inanıyorum. Yine de onun iyiliği için dikkatli davranmalıyız.”
Lejla gözlerini kapattı.
Birkaç saniye sonra başını salladı.
“Peki.”
Kadın bizi koridorun sonundaki küçük bir odaya götürdü. Kapının önünde durup içeri girdi. Biz dışarıda bekledik.
Lejla duvara yaslandı.
Ellerini birbirine kenetlemişti. Başparmakları durmadan hareket ediyordu.
“İyi misin?” diye sordum.
Bana öyle bir baktı ki, sorumun ne kadar anlamsız olduğunu hemen anladım.
“Hayır,” dedi dürüstçe. “Hiç iyi değilim.”
Başımı salladım.
“Anladım.”
“Ya o değilse?”
Cevap vermedim.
“Ya başka bir çocuksa? Ya ben odaya girerim, o bana bakar ve beni tanımazsa?”
Sesini alçalttı.
“Ya Harun beni bekliyorsa ve ben buraya gelmekte geç kaldıysam?”
“Lejla.”
Bana döndü.
“Şu anda bunların hiçbirini bilmiyoruz. Birazdan kapı açılacak. O zaman bir adım atacağız. Şimdiden bütün ihtimalleri yaşamak zorunda değilsin.”
Dudakları titredi.
“Bunu yapmak çok zor.”
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsunuz.”
Sözleri sertti ama öfkesinin bana yönelik olmadığını anlayabiliyordum.
“Belki bilmiyorum,” dedim. “Ama burada tek başına beklemeyeceksin.”
Lejla gözlerime baktı.
Bir şey söylemedi.
Sonra başını yavaşça duvara yasladı. Ben de yanındaki duvara, aramızda bir kol mesafesi kalacak şekilde yaslandım.
Onu teselli etmek için dokunmadım.
O da benden uzaklaşmadı.
Koridorda sessizce bekledik.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Kayıt sorumlusu dışarı çıktı. Yüzünde temkinli bir ifade vardı.
“Çocuk sizinle görüşmeyi kabul etti,” dedi. “Ancak biraz korkmuş olabilir. Lütfen yavaş ilerleyin.”
Lejla doğruldu.
“Onu görebilir miyim?”
Kadın başını salladı.
“Evet. İçeride.”
Lejla kapıya yöneldi.
Sonra durdu.
Bana döndü.
“Kuzey Bey…”
“Buradayım.”
Dudaklarını birbirine bastırdı.
“Eğer gerçekten Harun’sa…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Başımı hafifçe salladım.
“Buradayım, Lejla.”
Bu kez adını söylerken sesimi özellikle alçak tuttum.
Gözlerimin içine baktı. Sanki bu iki kelimeyi, kapının ardında onu bekleyen ihtimale karşı yanında götürmek istiyordu.
Sonra derin bir nefes aldı ve odaya girdi.
Kapı kapandı.
Ben koridorda kaldım.
Ve hayatımda ilk kez, bir kapının diğer tarafında ne olduğunu öğrenmek için beklerken silahımı kontrol etme, telsizime bakma ya da çevreyi tarama ihtiyacı hissetmedim.
Yalnızca bekledim.
İçeriden önce bir sandalye sesi geldi.
Sonra sessizlik.
Ardından Lejla’nın sesi duyuldu.
“Harun?”
Sesindeki kırılmayı, kapalı kapının ardından bile duyabiliyordum.
Bir çocuk cevap verdi.
Ne söylediğini anlayamadım.
Sonra bir şey yere düştü.
Ve Lejla ağlamaya başladı.
Bir an kapıya doğru hareket ettim. Elim kapı koluna yaklaştı ama durdum.
İçeri girmem için bir neden yoktu.
O an, ona ait olmalıydı.
Ardından küçük bir çocuğun ağlama sesi duyuldu.
Sonra tek bir kelime.
“Lejla abla?”
Gözlerimi kapattım.
İçeride ne olduğunu görmüyordum ama artık koridordaki sessizlik başka bir şey anlatıyordu.
Kapının arkasında bir çocuk, karşısındaki kadını tanımıştı.
Ve bir kadın, günlerdir nefesini tutarak beklediği ihtimale sonunda dokunmuştu.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Lejla eşikte duruyordu.
Yanakları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Saçları yüzüne dağılmış, elleri titriyordu. Bir koluyla küçük bir çocuğu kendisine sıkıca sarılmış hâlde tutuyordu.
Çocuğun yüzünü gördüm.
Fotoğraftaki çocuktu.
Lejla bana baktı.
Dudakları titreyerek gülümsedi.
“Bu benim kardeşim,” dedi.
O anda, ilk kez onu böyle gördüm.
Korkusunun, öfkesinin ve çaresizliğinin altında ezilmeyen bir kadın olarak değil…
Bütün bunların arasından geçip kardeşine yeniden kavuşmuş bir abla olarak.
Başımı salladım.
“Harun,” dedim.
Çocuk yüzünü Lejla’nın omzundan kaldırıp bana baktı. Gözleri kızarmıştı. Bir elinde ablasının hırkasını sıkıca tutuyordu.
“Sen asker misin?” diye sordu.
“Evet.”
“Bizi sen mi buldun?”
Bu soruya nasıl cevap vereceğimi düşündüm.
“Hayır,” dedim. “Seni bulan insanlar vardı. Biz de ablana ulaşmana yardım ettik.”
Harun başını hafifçe salladı.
Sonra yeniden Lejla’nın boynuna sarıldı.
“Bir daha gitme,” diye fısıldadı.
Lejla’nın yüzü yeniden acıyla buruştu. Kardeşini daha sıkı sardı.
“Gitmeyeceğim,” dedi. “Seni bir daha yalnız bırakmayacağım.”
O an, yüzündeki mutluluğun yanında başka bir şey de gördüm.
Suçluluk.
Sanki kardeşinin kaybolması kendi hatasıymış gibi.
Sanki onu bulana kadar geçen her dakika için kendisini affetmeyecekti.
İnsan bazen sevdiklerine kavuştuğunda bile acıdan kurtulamazdı.
Yalnızca acının biçimi değişirdi.
Bir süre sonra sağlık görevlisi Harun’u kontrol etmek için Lejla’dan izin istedi. Çocuk ablasının elini bırakmak istemedi. Lejla da parmaklarını onun küçük elinin çevresine kapatıp yanında kaldı.
Ben odanın dışında bekliyordum.
Baran yanıma geldi.
“Komutanım?”
Başımı ona çevirdim.
“Harun’muş.”
“Evet.”
Baran gülümsedi.
“Güzel haber.”
“Evet,” dedim yeniden.
Fakat sesimdeki tuhaflığı fark etmiş olmalıydı. Gülümsemesi biraz silindi.
“Bir sorun mu var?”
“Hayır.”
Bu kez gerçekten sorun yoktu.
En azından Harun bulunmuştu. Lejla kardeşine kavuşmuştu. Günlerdir taşıdığı korkunun en ağır parçası, en azından şimdilik, omuzlarından kalkmıştı.
Yine de içimde bir huzursuzluk vardı.
Belki de bu kadar acının ortasında güzel bir şey yaşanmasına alışkın değildim.
Belki de Lejla’nın yüzündeki gülümsemenin, daha birkaç dakika önce bana duyduğu korkudan ve çaresizlikten ne kadar farklı olduğunu görmek beni beklemediğim şekilde etkilemişti.
O, kardeşine sarılırken dünyadaki her şeyden uzaklaşmış gibiydi.
Ben ise kapının dışında duruyor, o anın bir parçası olmadığımı biliyordum.
Olmam gerekmiyordu da.
Ben görevimi yapmıştım.
Hepsi buydu.
Kendime bunu söyledim.
Ama biraz sonra Lejla kapıdan çıktığında, yüzüme baktığı ilk anda anladım ki bazı şeyler o kadar kolay kapanmıyordu.
Gözleri hâlâ ıslaktı.
“Kuzey Bey…”
“Efendim?”
Birkaç adım yaklaştı.
“Teşekkür ederim.”
Başımı salladım.
“Bana teşekkür etme. Onu bulan insanlar da vardı. Hepimiz elimizden geleni yaptık.”
“Yine de…” Sesini toparlamaya çalıştı. “Bana söz vermiştiniz.”
“Evet.”
“Sözünüzü tuttunuz.”
Bu kez söyleyecek bir şey bulamadım.
Lejla’nın bakışları bir an yüzümde kaldı. Sonra elini uzattı.
Bir an tereddüt ettim.
Ardından elini tuttum.
Avucu sıcaktı. Parmakları hâlâ hafifçe titriyordu.
Bu, bir teşekkürden ibaret olabilirdi.
Bir askere duyulan minnetten.
Bir yabancıya karşı duyulan güvenin ilk işaretinden.
Bunun başka bir anlam taşıması gerekmiyordu.
Ama elini bıraktığımda, ikimiz de hemen geri çekilmedik.
Aramızda yalnızca bir saniyelik sessizlik vardı.
Sonra içeriden Harun’un sesi geldi.
“Lejla abla!”
Lejla hemen başını çevirdi.
“Geliyorum, canım!”
Bana son bir kez baktı.
Bu kez gülümsemesi daha gerçekti.
Sonra kardeşinin yanına döndü.
Ben koridorda kaldım.
Telsizimden görevle ilgili yeni bir çağrı geldi. Elimi cebimden çıkarıp cihazı aldım. Sesimi toparlayarak cevap verdim.
“Kuzey dinlemede.”
Görev devam ediyordu.
Savaş devam ediyordu.
Dışarıda insanlar hâlâ kayboluyor, evler yıkılıyor, yollar kapanıyordu. Bir çocuğun bulunması, bütün bunları değiştirmemişti.
Ama bir şey değişmişti.
Lejla artık kardeşinin yaşayıp yaşamadığını bilmemenin karanlığında değildi.
Ve ben, ilk kez, bir sivile verdiğim sözü tutmanın yalnızca görev çizelgesindeki bir madde olmadığını hissettim.
Bazen bir insanı kurtarmak için silah kullanman gerekmezdi.
Bazen yalnızca unutmadığını göstermen yeterdi.
Akşamüstü merkezin tahliye listeleri yeniden düzenlenirken Lejla’yla Harun’u güvenli bölgeye götürmek için hazırlık yapıyorduk.
Harun’un sağlık durumu kontrol edilmişti. Susuz kalmış ve bitkin düşmüştü ama doktorun ilk değerlendirmesine göre hayati tehlikesi yoktu. Yine de daha kapsamlı bir muayeneye ihtiyacı vardı.
Lejla kardeşinin yanında oturuyor, ona küçük lokmalarla bisküvi yediriyordu.
Harun bir şey anlatırken ellerini havada hareket ettiriyor, sonra yorulup başını ablasının omzuna bırakıyordu.
Lejla onu dikkatle dinliyordu.
Arada bir saçlarını okşuyor, yüzünü kontrol ediyor, su içmesini hatırlatıyordu.
Onları uzaktan izlerken kendimi garip bir şekilde yabancı hissettim.
Bir aileye ait bir anın kıyısında duruyordum.
Böyle anların içine girmemeyi öğrenmiştim. Çünkü bir süre sonra görev değişirdi. İnsanlar başka yerlere gönderilirdi. Bugün yanında durduğun birini yarın bir daha göremeyebilirdin.
Yakınlık, ayrılığı daha kolay hâle getirmiyordu.
Çoğu zaman daha zorlaştırıyordu.
“Komutanım?”
Selin’in sesi arkamdan geldi.
Döndüm.
Elinde yeni görev planı vardı.
“Konvoyun hareket saati belli oldu. Kırk dakika içinde yola çıkıyoruz.”
“Tamam.”
Selin bakışlarını Lejla’yla Harun’a çevirdi.
“Çocuk bulundu demek.”
“Evet.”
“Sevindim.”
Sesinde içten bir yumuşaklık vardı.
“Ben de,” dedim.
Bir süre ikimiz de sustuk.
Sonra Selin, bana bakmadan konuştu.
“Bazen birinin yüzündeki ifadeyi değiştirmek için çok az şey yapmak yeterli oluyor.”
Ne demek istediğini tam anlayamadım.
“Nasıl yani?”
Selin bakışlarını bana çevirdi.
“Dün buraya geldiğinde Lejla’nın yüzü bambaşkaydı. Şimdi ise…” Bir an durdu. “Şimdi yeniden nefes alıyor gibi.”
“Çünkü kardeşini buldu.”
“Evet.”
Selin başını salladı.
Sonra yüzünde alışık olduğum profesyonel ifadeyi yeniden takındı.
“Hazırlıkları kontrol edeceğim.”
Yanımdan uzaklaştı.
Ben de görev planını elime aldım.
Ama birkaç dakika sonra, Selin’in son cümlesi yeniden aklıma geldi.
Bazen birinin yüzündeki ifadeyi değiştirmek için çok az şey yapmak yeterli oluyor.
Belki de bu yüzden Lejla’nın yüzündeki gülümsemeyi unutamıyordum.
Çünkü o gülümsemede benim yaptığım şeyin payı vardı.
Ve insan, farkında olmadan, bir başkasının hayatında küçük de olsa bir yer edinince bunun nasıl bir his olduğunu kolay kolay unutamıyordu.
Konvoy hareket etmeden önce Lejla yanıma geldi.
Harun, sağlık görevlisinin yanında oturuyordu. Elinde bisküvi kutusu vardı. Birkaç dakikadır beni izlediğini fark ettim.
“Size bir şey soracağım,” dedi Lejla.
“Dinliyorum.”
“Harun’u güvenli bölgeye götürdükten sonra ne olacak?”
“Önce sağlık kontrolü tamamlanacak. Sonra ikiniz için kalacak güvenli bir yer ayarlamaya çalışacağız. Ailenin diğer üyeleriyle ilgili aramayı da sürdüreceğiz.”
Lejla’nın yüzündeki mutluluk biraz gölgelendi.
Annesi.
Babası.
Kardeşini bulmuştu ama ailesinin geri kalanından hâlâ haber yoktu.
“Onları da bulabilecek miyiz?”
Bu sorunun cevabını bilmiyordum.
“Aramaya devam edeceğiz.”
Lejla gözlerini yere indirdi.
“Bazen birini bulunca her şey düzelecek sanıyordum.”
“Düzelmedi mi?”
“Harun’u bulduğum için dünyanın en mutlu insanıyım.” Kısa bir nefes aldı. “Ama annem nerede, babam nerede, bilmiyorum. Onlara ne olduğunu bilmiyorum. Mutlu olmaya hakkım var mı, onu bile bilmiyorum.”
Sözlerini duyduğumda içimde bir şey sıkıştı.
“Lejla, kardeşini bulduğun için mutlu olman, ailendeki diğer insanları unuttuğun anlamına gelmez.”
Gözlerini kaldırdı.
“Bunu nereden biliyorsunuz?”
“Çünkü insanın kalbi böyle çalışıyor.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Birini sevdiğinde, başka birini sevmeyi bırakmıyorsun,” diye devam ettim. “Birine kavuştuğunda, diğerlerini özlemeyi bırakmıyorsun. Bir anlığına güldüğünde, yaşadığın acı ortadan kalkmıyor.”
Lejla bana baktı.
Bu kez gözlerinde yalnızca minnet yoktu.
Beni anlamaya çalışıyordu.
“Bunları nereden öğrendiniz, Kuzey?”
Cevap vermek için acele etmedim.
Mert’in yüzü zihnimde belirdi. Onunla geçirdiğim son günü düşündüm. Birlikte güldüğümüz, sonra hiçbir şey olmamış gibi görevimize devam ettiğimiz o sıradan günü…
İnsanın en son ne zaman mutlu olduğunu, bazen ancak o mutluluk geride kaldığında anlayabildiğini düşünürdüm.
“Bir arkadaşımı kaybettim,” dedim.
Lejla’nın yüzü ciddileşti.
“Üzgünüm.”
“Uzun zaman oldu.”
“Yine de üzgünüm.”
Başımı salladım.
Bir süre sonra Lejla elini göğsündeki küçük çantaya götürdü.
“Harun’un fotoğrafını saklayacağım,” dedi. “Onu bulmadan önce de yanımda taşıyabilirdim. Ama o zaman yalnızca bir ihtimaldi.”
“Şimdi gerçek.”
“Evet.”
Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Bir gün ona bu fotoğrafı göstereceğim. Kendisini bulmak için bir sürü insanın uğraştığını anlatacağım.”
“Beni de anlatacak mısın?”
Soru ağzımdan beklenmedik biçimde çıktı.
Lejla bir an durdu.
Sonra gözlerinde hafif bir parıltı belirdi.
“Bilmiyorum. Kendinizi nasıl anlatmamı istersiniz?”
“Nasıl gördüysen öyle.”
“Öyleyse,” dedi, başını hafifçe yana eğerek, “kötü kahve içen, fazla soru soran ve verdiği sözleri unutmayan bir Türk askeriydi diye anlatırım.”
İstemeden güldüm.
“Fazla soru soran mı?”
“Evet.”
“Ben görevimi yapıyorum.”
“Ben de kardeşimi arıyordum. Buna rağmen beni sorguya çektiğinizi hatırlıyorum.”
“Bu bir sorgu değildi.”
“Tabii.”
Bu kez onun da dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Bir anlığına, savaşın gürültüsünün arasında sıradan iki insan gibi konuşuyorduk.
Ne kayıp listeleri vardı ne de yarım kalmış hayatlar.
Yalnızca kısa bir şaka ve birbirimize yönelttiğimiz birkaç cümle.
Sonra Harun seslendi.
“Lejla abla, gidiyor muyuz?”
Lejla başını çevirdi.
“Evet, canım. Geliyorum.”
Bana yeniden döndü.
“Gitmemiz gerekiyor.”
“Biliyorum.”
Bir adım geri çekildi.
Sonra sanki aklına yeni gelmiş gibi durdu.
“Kuzey.”
İlk kez bana soyadım ya da askerî bir hitapla değil, yalnızca adımla seslenmişti.
Sesindeki doğallık beni hazırlıksız yakaladı.
“Efendim?”
“Teşekkür ederim.”
Bu kez itiraz etmedim.
“Rica ederim, Lejla.”
Adını söylediğimde gözleri bir an yüzümde kaldı.
Sonra döndü ve kardeşinin yanına gitti.
Ben olduğum yerde durdum.
İçimde, adını koyamadığım bir his vardı.
Ne büyük bir aşkın başlangıcıydı bu ne de bir anda değişen bir hayatın ilanı.
Yalnızca küçük bir şeydi.
Birinin adını ilk kez farklı söylemek.
Birinin gülümsemesini hatırlamak.
Bir başkasının güvenini kaybetmekten çekinmeye başlamak.
Bazen her şey böyle başlardı.
İnsan bunun farkına varmazdı.
Ben de varmadım.
En azından o gün.
Konvoy hareket ettiğinde güneş batmaya yakındı.
Aracın penceresinden dışarı baktım. Saraybosna’nın yıkılmış sokakları geride kalıyordu ama şehirden uzaklaşmak, savaşın sona erdiği anlamına gelmiyordu. Daha gidilecek yollar, ulaşılacak insanlar ve bulunması gereken başka kayıplar vardı.
Lejla, Harun’un yanında oturuyordu.
Çocuk başını ablasının kucağına koymuş, uyuyakalmıştı. Bir eli hâlâ Lejla’nın parmaklarını tutuyordu. Lejla ise hareket etmeden oturuyor, kardeşinin uyanmaması için neredeyse nefesini bile yavaşlatıyordu.
Bir ara gözlerini kaldırıp bana baktı.
Bakışlarımız buluştu.
Bu kez hemen gözlerini kaçırmadı.
Ben de kaçırmadım.
Aramızda söylenmemiş bir teşekkür, henüz kurulmamış bir güven ve ikimizin de anlamlandırmaya hazır olmadığı bir yakınlık vardı.
Sonunda Lejla hafifçe gülümsedi.
Ben de başımı küçük bir hareketle eğdim.
Sonra yeniden yola baktım.
Çünkü hâlâ bir askerdim.
O ise hâlâ savaşın ortasında ailesini arayan bir kadındı.
Ve ikimiz de, önümüzdeki günlerin bize neler getireceğini bilmiyorduk.
Ama bir şeyi artık biliyordum.
Lejla’nın hikâyesi yalnızca kardeşini bulmakla bitmeyecekti.
Benim hikâyem de onu ilk gördüğüm hastane koridorunda kalmayacaktı.
Bunu bir his olarak kabul etmek istemedim.
Kendime, yalnızca görevimi düşündüğümü söyledim.
Yine de araç karanlık yola ilerlerken, zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Bana inanmak istiyorum.
Ona bir söz vermiştim.
Şimdi ise, ilk kez, yalnızca verdiğim sözü tutmak değil…
Bana duyduğu güveni hak etmek de istiyordum.
Ve savaşın ortasında, bazen bir insanın hayatına girmek için bundan daha tehlikeli bir başlangıç yoktu.
Gece çöktüğünde, güvenli bölgeye ulaşmamıza hâlâ yirmi dakika vardı.
Aracın içindeki herkes sessizdi. Şoförümüz yolu dikkatle takip ediyor, önümüzdeki araçla aramızdaki mesafeyi koruyordu. Telsizden aralıklarla gelen sesler dışında duyulan tek şey motorun uğultusuydu.
Benim gözlerimse istemeden karşı koltuğa kayıyordu.
Lejla, Harun’un başını kucağına yerleştirmişti. Çocuğun yüzü uykuda bile huzursuz görünüyordu. Bazen kaşları çatılıyor, parmakları ablasının elini daha sıkı kavrıyordu. Her defasında Lejla eğilip saçlarını okşuyor, kulağına bir şeyler fısıldıyordu.
Ne söylediğini duyamıyordum.
Belki bir ninniydi.
Belki çocukken annelerinden öğrendikleri bir dua.
Belki de yalnızca, artık yalnız olmadığını anlatan birkaç kelimeydi.
Bir noktada Harun uykusunda irkildi.
“Anne…”
Lejla’nın eli saçlarının üzerinde durdu.
Çocuk gözlerini açmadan yeniden konuştu.
“Anne, gitme…”
Lejla’nın yüzündeki ifade değişti. Dudaklarını birbirine bastırdı, başını eğdi ve gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı.
Sonra Harun’un alnına bir öpücük kondurdu.
“Buradayım, canım,” diye fısıldadı. “Ablan yanında.”
Harun sakinleşti.
Ben başımı pencereye çevirdim.
İnsan bazen başkasının acısına tanık olurken bakışlarını kaçırmak isterdi. Merhametsiz olduğu için değil, gördüğü şeyin karşısında elinden hiçbir şey gelmediği için.
Ben de o an öyle hissettim.
Çünkü Lejla’nın kardeşini bulmasına yardım edebilmiştik ama onun annesini arayan bu çocuğa ne söyleyeceğimizi bilmiyorduk.
Bir çocuğa güvenli olduğunu söylemek kolaydı.
Onu gerçekten güvende tutmak daha zordu.
Ve annesinin nerede olduğunu bilmeyen bir çocuğa, annesinin geri döneceğine dair söz vermek…
Bunu yapamazdım.
Yapmayacaktım da.
Telsizden şoförümüzün sesi geldi.
“Komutanım, güvenli bölgeye yaklaşıyoruz.”
“Anlaşıldı. Son kontrolü yapın.”
Öndeki araçtan kısa bir yanıt geldi. Birkaç dakika sonra kontrol noktasının ışıkları karanlığın içinde belirdi.
Lejla başını kaldırdı.
“Geldik mi?”
“Az kaldı.”
Pencereden dışarı baktı. Tel örgülerin arkasında kurulan çadırları, ışıklandırılmış sağlık alanını ve sırada bekleyen insanları gördü.
“Burada mı kalacağız?”
“İlk etapta evet. Harun’un sağlık kontrolleri yapılacak. Sonra sizin için uygun bir yer ayarlanacak.”
Lejla bir süre dışarıyı izledi.
“İnsanlar burada ne kadar kalıyor?”
“Duruma göre değişiyor.”
“Yani günlerce mi? Haftalarca mı?”
“Bazen.”
Başını yavaşça salladı.
Sanki önündeki hayatı anlamaya çalışıyordu. Kardeşini bulmuştu ama artık önünde yeni bir belirsizlik vardı. Nerede kalacaklardı? Annelerini ve babalarını bulabilecekler miydi? Bir gün evlerine dönebilecekler miydi?
Bu soruların hiçbirine kesin cevap veremiyordum.
Araç durdu.
Kapıyı açıp dışarı indim. Soğuk hava yüzüme çarptı. Çevreyi kontrol ettikten sonra Lejla’ya döndüm.
“Önce sağlık birimine gideceğiz.”
Lejla başını salladı.
Harun’u kucağına almak için eğildi ama çocuk gözlerini açıp etrafına baktı. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken yüzüne korku yerleşti.
“Lejla abla?”
“Buradayım.”
“Beni yine bırakmayacaksın, değil mi?”
Lejla’nın yüzü bir an dondu.
Sonra onu kendine çekti.
“Hayır, Harun. Seni bırakmayacağım.”
Çocuk boynuna sarıldı.
Ben birkaç adım ötede durup bekledim.
O an, savaşın ortasında bir çocuğa verilebilecek en büyük şeyin ne olduğunu düşündüm.
Yemek mi?
Sıcak bir yatak mı?
Güvenli bir çadır mı?
Bunların hepsi önemliydi.
Ama Harun’un ihtiyacı olan şey, gözlerini açtığında hâlâ ablasını yanında bulacağına inanabilmekti.
Ve Lejla, kendi korkusuna rağmen ona bu inancı vermeye çalışıyordu.
Sağlık biriminin içi kalabalıktı.
Duvarların bir kısmına beyaz örtüler gerilmiş, aralara geçici bölmeler yerleştirilmişti. Bir köşede çocuklar için ayrılan küçük bir alan vardı. Yerde renkli minderler, plastik oyuncaklar ve birkaç resimli kitap duruyordu.
Bütün bunlar, çevredeki yıkımın ortasında tuhaf bir görüntü oluşturuyordu.
Bir hemşire Harun’u muayene etmek için çağırdığında Lejla onun elini bırakmadı.
“Ben de gelebilir miyim?” diye sordu.
“Tabii,” dedi hemşire. “Yanında kalabilirsiniz.”
Harun hemen ablasına sokuldu.
Ben kapının dışında kaldım.
Bir süre sonra Emre yanıma geldi. Elinde iki kâğıt bardak vardı.
“Komutanım, kahve.”
Bardağı aldım.
“Bu sefer gerçekten kahve mi?”
Emre gücenmiş gibi yüzüme baktı.
“Bir insanın emeğine biraz saygı duyun.”
Kahveden bir yudum aldım.
Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum.
Emre bunu fark etti.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Beğenmediniz.”
“İçilebilir.”
“Bu, sizin dilinizde kötü demek.”
“Emre.”
“Tamam, sustum.”
Bir an ikimiz de koridorun sonundaki kapıya baktık.
Sonra Emre’nin yüzündeki şakacı ifade azaldı.
“Çocuk gerçekten ablasını tanımış.”
“Evet.”
“İyi oldu.”
“Oldu.”
Emre bardağını elinde çevirdi.
“Böyle şeyler insanın içini biraz olsun rahatlatıyor.”
Ona baktım.
“Senin de mi?”
Omuz silkti.
“Ben de insanım, komutanım.”
Sonra her zamanki hâline dönmeye çalışarak ekledi:
“Her ne kadar sizin gözünüzde yalnızca konuşan bir telsiz olsam da.”
Başımı iki yana salladım.
“Keşke bazen gerçekten telsiz olsaydın.”
Emre güldü.
Fakat kahvesini bitirmeden önce yüzü yeniden ciddileşti.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Bugün herkes bana soru soruyor.”
“Demek ki güvenilir birine benziyorsunuz.”
“Ne istiyorsun?”
“Lejla’yı burada ne kadar tutacağız?”
“Sağlık kontrolleri tamamlanana kadar. Sonra sivil koordinasyon ekibi uygun bir yer ayarlayacak.”
Emre başını salladı.
“Anladım.”
Bana bakıp bir an duraksadı.
“Bir de… Selin sizinle konuşmak istiyordu.”
“Ne hakkında?”
“Bilmiyorum. Ama biraz keyifsiz görünüyordu.”
Bardağımdaki kahveye baktım.
Selin’in son günlerdeki davranışlarını hatırladım. Özellikle Lejla’yla ilgili konuşmalarda yüzündeki o kısa değişimleri…
“Onunla konuşurum,” dedim.
Emre başını salladı.
Sonra birden sırıttı.
“Yalnız, komutanım…”
“Ne var?”
“Bu kahveye gerçekten alışacaksınız. Başka seçeneğiniz yok.”
Bardağı eline tutuşturdum.
“Sen iç.”
“Komutanım, bu bir cezalandırma yöntemi mi?”
“Emrediyorum.”
Emre kahveyi aldı, yüzünü buruşturdu ve uzaklaştı.
İlk kez o gün, kısa da olsa gerçekten güldüm.
Ama gülümsemem uzun sürmedi.
Sağlık odasının kapısı açılmıştı.
Lejla dışarı çıktı.
Yüzü yorgundu ama Harun’un muayenesinin tamamlandığını söyleyen hemşirenin ardından hafifçe başını sallıyordu. Kardeşi içeride dinleniyordu.
Beni görünce yanıma geldi.
“Doktor, ciddi bir sorun olmadığını söyledi. Çok susuz kalmış ve yeterince yemek yememiş. Birkaç gün gözetim altında tutacaklar.”
“İyi haber.”
Lejla derin bir nefes aldı.
“Evet.”
Sonra ellerine baktı.
“Onu yeniden bulabileceğimi hiç düşünmemiştim.”
Bu cümleyi söylerken sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
“Bazen insan en kötü ihtimale kendini hazırlamaya çalışıyor,” diye devam etti. “Ama bir gün gerçekten kavuşursan ne yapacağını bilmiyorsun.”
“Ne yaptın?”
Bana baktı.
“Ağladım.”
“Bence doğru bir karar.”
Lejla’nın dudakları kıvrıldı.
“Her zaman böyle mi konuşursunuz?”
“Nasıl?”
“Sanki her şeyi önceden düşünmüşsünüz gibi.”
Kısa bir kahkaha attım.
“İnan bana, öyle bir yeteneğim yok.”
“Dışarıdan öyle görünüyorsunuz.”
“Dışarıdan görünen her şey doğru değildir.”
Lejla’nın gülümsemesi yavaşça silindi.
“Bunu biliyorum.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra gözlerini kaçırdı.
“Ben de dışarıdan göründüğüm kadar güçlü değilim,” dedi.
“Bunu biliyorum.”
Kaşlarını kaldırıp bana baktı.
“Nasıl?”
“Çünkü güçlü insanlar da yorulur. Sen de yoruldun.”
Bu kez cevap vermedi.
Ama gözlerinde, kendisini açıklamak zorunda kalmadığı için duyduğu küçük bir rahatlama gördüm.
Ve nedense, o rahatlamayı görmek bana beklediğimden daha iyi hissettirdi.
Akşamın ilerleyen saatlerinde sivil koordinasyon ekibi Lejla ve Harun için geçici bir konaklama yeri ayarladı.
Merkezin daha sakin bölümünde, aileler için ayrılmış küçük bir odada kalacaklardı. Oda çok basitti: iki yatak, bir masa, küçük bir dolap ve duvarın kenarına yerleştirilmiş elektrikli bir ısıtıcı.
Ama kapısı kapanıyordu.
Penceresi sağlamdı.
Ve içeride onları bekleyen bir yatak vardı.
Bazen güvenli bir yer, bundan daha fazlası değildi.
Lejla odanın kapısında durup içeri baktı.
“Burası bizim mi?”
“Geçici olarak,” dedim.
Harun arkasından başını uzattı.
“Burada uyuyabilir miyiz?”
“Evet,” dedim.
Çocuk odaya koştu. Önce yatağa çıktı, sonra hemen indi. Masanın etrafında dolaştı. Dolabın kapağını açtı. Sanki buranın gerçekten kendilerine ait olduğuna emin olmak için her şeye dokunması gerekiyordu.
Lejla onu izlerken gülümsedi.
“Harun, yavaş ol.”
“Abla, burada pencere var!”
“Gördüm, canım.”
“Ve yatak!”
“Onu da gördüm.”
“İki tane!”
Lejla’nın gülüşü bu kez daha içtendi.
“Evet, iki tane.”
Harun bir yatağın üzerine oturdu, sonra birden sustu. Yüzündeki heyecan kayboldu. Başını kapıya çevirdi.
“Annem burada mı kalacak?”
Lejla’nın gülümsemesi dondu.
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Çocuğun yüzüne baktı. Ona yalan söylemek istemediğini biliyordum. Ama gerçeğin ne olduğunu da bilmiyordu.
Lejla dizlerinin üzerine çöktü ve Harun’un ellerini tuttu.
“Annemizin nerede olduğunu henüz bilmiyoruz, canım.”
Harun’un gözleri doldu.
“Onu da bulacağız mı?”
Lejla’nın yüzündeki acıyı gördüm.
Bir an, ona cevap vermesi için zaman tanımak istedim. Fakat küçük çocuğun gözleri ablasının yüzüne kilitlenmişti.
Lejla yavaşça konuştu.
“Onu bulmak için elimizden geleni yapacağız. Sana söz veriyorum.”
Harun dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ama ya bulamazsak?”
Lejla’nın nefesi titredi.
“Şimdi bunu bilmiyoruz, canım.”
Çocuk başını eğdi.
“Ben annemi istiyorum.”
Lejla onu kollarının arasına aldı.
“Biliyorum.”
Harun ağlamaya başladı.
Lejla gözlerini kapattı ve kardeşini kendine bastırdı. Kendi gözyaşları da yeniden akıyordu ama onu bırakmadı.
Ben kapının yanında sessizce duruyordum.
Bir şey söylemek istedim.
Fakat bazı anlarda söylenebilecek her kelime eksik kalırdı.
Bir süre sonra Lejla başını kaldırıp bana baktı.
Bakışları, yardım istemekle kendi başına ayakta kalmaya çalışmak arasında sıkışmış gibiydi.
“Biraz su getirebilir misiniz?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Elbette.”
Dışarı çıktım.
Koridorda yürürken yumruklarımı sıktığımı fark ettim.
Öfkeliydim.
Ama kime?
Savaşa mı?
İnsanların hayatını paramparça edenlere mi?
Kendisini koruyamayan bir çocuğun annesini özlemesine sebep olan dünyaya mı?
Bunların hiçbirine yumruk atamazdım.
Su şişesini alıp geri döndüm.
Harun artık daha sakindi. Lejla onu yatağa oturtmuş, ayakkabılarını çıkarıyordu.
Şişeyi masaya bıraktım.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Başımı salladım.
Harun bana baktı.
“Sen yarın da burada olacak mısın?”
Soruyu beklemiyordum.
“Görevim burada olmayı gerektirirse evet.”
“Ya gerektirmezse?”
Lejla hemen araya girdi.
“Harun, Kuzey Bey’in de işleri var.”
Çocuk kaşlarını çattı.
“Ama o bizi buldu.”
“Bizi bulan birçok insan var, canım.”
Harun başını iki yana salladı.
“Yine de o geldi.”
Bu kez cevap veremedim.
Çünkü çocuk, benim yapmaya çalıştığım açıklamalardan daha basit bir gerçeği görmüştü.
Ben gelmiştim.
Ve o bunu hatırlayacaktı.
“Yarın seni görmeye çalışırım,” dedim.
Harun’un yüzü aydınlandı.
“Söz mü?”
Lejla hemen bana baktı.
Bakışlarında, bir çocuğa verilmiş sözün ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir ciddiyet vardı.
Ben de bunun farkındaydım.
“Eğer görevim izin verirse,” dedim. “Sana yalan söylemeyeceğim.”
Harun bir an düşündü.
Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Bu cevap bana yetti.
Lejla’ya döndüm.
“Dinlenmeye çalışın. Sabah sağlık ekibi yeniden kontrol edecek. Gerekli bir şey olursa nöbetçi personele haber verebilirsiniz.”
“Tamam.”
Kapıya yöneldim.
Arkamdan Lejla’nın sesi geldi.
“Kuzey.”
Durdum.
“Efendim?”
“Bugün…” Bir an sustu. “Bugün yaptığınız her şey için teşekkür ederim.”
Başımı hafifçe salladım.
“İyi geceler, Lejla.”
“İyi geceler.”
Kapı kapanırken son gördüğüm şey, Harun’un yatağın üzerine oturmuş, ablasının elini tutuyor olmasıydı.
Ve Lejla’nın, kardeşine gülümsemeye çalışırken yüzünde taşıdığı o derin yorgunluk…
O gece uzun süre gözümün önünden gitmedi.
Kendi çadırıma döndüğümde Selin beni bekliyordu.
Bir sandalyede oturmuş, elindeki dosyayı inceliyordu. Beni görünce ayağa kalktı.
“Komutanım, müsait misiniz?”
“Evet. Ne oldu?”
Dosyayı masaya bıraktı.
“Yarınki görev dağılımı belli oldu. Sabah erken saatlerde kuzey hattına çıkmamız gerekiyor.”
“Anladım.”
“Ben de sizinle geleceğim.”
“Zaten timdesin.”
Selin bir an durdu.
“Evet.”
Söylemek istediği başka bir şey vardı. Bunu yüzünden anlayabiliyordum.
“Başka bir konu mu var?” diye sordum.
Selin bakışlarını dosyaya indirdi.
“Lejla ve kardeşi için iyi oldu.”
“Evet.”
“Onun adına sevindim.”
“Biliyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Selin derin bir nefes aldı.
“Kuzey, seni uzun zamandır tanıyorum.”
Sandalyeye oturdum.
“Bunun nereye gideceğini tahmin edebiliyorum.”
“Gerçekten mi?”
“Hayır. Ama böyle başladığında genellikle iyi bir haber gelmiyor.”
Selin istemeden gülümsedi. Sonra yüzü yeniden ciddileşti.
“Senin için endişeleniyorum.”
“Görevle ilgiliyse—”
“Görevle ilgili değil.”
Bu kez sustum.
Selin ilk defa sözümü kesmişti.
Ellerini önünde birleştirdi.
“Bazen birine yardım etmek isterken kendimizi o insanın hayatının içinde buluyoruz. Sonra onun başına gelen her şey bizi de etkilemeye başlıyor.”
“Selin, ben görevimi yapıyorum.”
“Biliyorum.”
“Lejla’nın ailesini aramasına yardım etmek görevimizin bir parçası.”
“Bunu da biliyorum.”
Sesini yükseltmiyordu. Bana kızgın görünmüyordu. Ama söylediklerinin arkasında, adını koymadığı bir duygu vardı.
“Öyleyse sorun ne?”
Selin uzun süre bana baktı.
Sonra başını iki yana salladı.
“Belki de sorun yoktur.”
Ayağa kalktı.
“İyi geceler, Kuzey.”
Kapıya yöneldi.
“Selin.”
Durdu ama arkasını dönmedi.
“Bir şey söylemek istiyorsan söyle.”
Omuzları hafifçe gerildi.
Bir an boyunca konuşacağını düşündüm.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
“Bazı şeyleri söylemek için doğru zamanı beklemek gerekir.”
Ve çıktı.
Arkasından bakakaldım.
Ne demek istediğini anlamaya çalıştım ama zihnimde net bir cevap oluşmadı.
Selin’i üzmek istemezdim. O benim için değerli bir ekip arkadaşıydı. Birlikte çok şey yaşamıştık. Bana güvendiğini biliyordum.
Fakat onun içinden geçenleri anlamak, benim görevim değildi.
Bunu kendime söyledim.
Sonra masadaki raporları aldım ve çalışmaya başladım.
Çünkü bazı konuşmalar, insanın hazır olmadığı bir gerçekle yüzleşmekten daha kolaydı.
Gece yarısına doğru çadırın dışına çıktım.
Hava soğumuştu. Uzakta birkaç projektörün ışığı görünüyordu. Nöbetçiler değişim yapıyor, sağlık ekibinden birileri malzeme taşıyordu.
Gökyüzünde bulutların arasında birkaç yıldız vardı.
Savaş bölgesinde yıldızları görmek bile insana tuhaf geliyordu. Sanki dünya, aşağıda yaşananlardan habersizmiş gibi kendi düzenini sürdürüyordu.
Ellerimi montumun ceplerine sokup yürümeye başladım.
Bir süre sonra aileler için ayrılmış bölüme yakın bir yerde durdum.
Lejla’nın kaldığı odanın ışığı hâlâ yanıyordu.
Pencerenin ardından gölgeler görünüyordu. Birinin hareket ettiğini, sonra ışığın azaldığını fark ettim.
Uyumamışlardı.
Bunu görünce içimde, açıklamak istemediğim bir endişe belirdi.
Harun kâbus görebilirdi.
Lejla uyuyamayabilirdi.
Belki annelerini konuşuyorlardı.
Belki de kardeşinin yanında olduğunu anlamak için Lejla her birkaç dakikada bir başını çevirip ona bakıyordu.
Bunların hiçbirini bilmiyordum.
Yalnızca ışığın yanmakta olduğunu biliyordum.
Ve bir süre sonra kendimi, orada gereğinden fazla dururken buldum.
“Ne yapıyorsun, Kuzey?”
Kendi kendime fısıldadım.
Cevap yoktu.
Başımı iki yana sallayıp geri dönmek üzereyken pencerenin arkasında bir hareket gördüm.
Lejla perdeyi aralamıştı.
Beni fark etti.
Bir an şaşkınlıkla baktı. Sonra pencereyi açtı.
“Kuzey?”
Sesini yükseltmemek için fısıldıyordu.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
Sorusu karşısında birkaç saniye duraksadım.
“Devriye kontrolü.”
Lejla gözlerini kıstı.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Bizim odamızın önünden geçen bir devriye mi?”
“Bu bölgede devriye atıyoruz.”
Lejla’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Yalan söylemeyeceğinizi söylemiştiniz.”
Bu cümle, beklemediğim kadar sert vurdu.
Sonra onun da gülümsediğini gördüm.
Ben de istemeden gülümsedim.
“Tamam,” dedim. “Biraz hava almaya çıkmıştım.”
“Ve yolunuz tesadüfen buraya mı düştü?”
“Bazen tesadüfler olur.”
“Tabii, asker bey.”
Sesinde ilk kez, korkudan uzak bir neşe vardı.
O an, onunla konuşmanın bana iyi geldiğini fark ettim.
Bu farkındalık beni rahatsız etti.
Çünkü günlerdir görevlerimi, riskleri ve sorumluluklarımı düşünürken zihnimde kendime ayırdığım küçük bir alan bile kalmamıştı. Şimdi ise birkaç kelime konuşmak için gecenin ortasında bir pencerenin önünde duruyordum.
Lejla pencerenin kenarına yaslandı.
“Harun uyudu. Biraz önce uyandı ama tekrar uyuttum.”
“İyi.”
“Bütün gece uyanmasından korkuyorum.”
“Yoruldu. Muhtemelen uyumaya devam eder.”
“Umarım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Lejla, beklemediğim bir şey söyledi.
“Ben de uyuyamıyorum.”
“İstersen sağlık biriminden biriyle konuşabilirsin.”
“Hayır, öyle değil.”
Başını kaldırıp gökyüzüne baktı.
“Bir anda her şey çok sessiz oldu. Günlerdir kardeşimi arıyordum. Sürekli bir yerlere gidiyor, insanlara sorular soruyor, haber bekliyordum. Şimdi onu buldum ve ne yapacağımı bilmiyorum.”
“Bir süre dinlenebilirsin.”
“Bunu herkes söylüyor.”
“Çünkü dinlenmeye ihtiyacın var.”
“Belki.” Gözlerini bana çevirdi. “Peki siz dinleniyor musunuz?”
Sorunun basit olduğunu düşündüm.
“Görevler arasında.”
“Gerçekten dinleniyor musunuz?”
Bir an sustum.
Sonra başımı hafifçe iki yana salladım.
“Her zaman değil.”
Lejla bana dikkatle baktı.
“Demek ki siz de yalnızca güçlü görünüyorsunuz.”
Bu kez gülümsemedim.
Çünkü sözlerinin tam olarak nereye dokunduğunu biliyordum.
“Bazen güçlü görünmek, başkalarının sana güvenebilmesi için gereklidir,” dedim.
“Peki ya sizin güvenebileceğiniz biri yoksa?”
Soru, gecenin sessizliğinde beklediğimden daha ağır duyuldu.
Lejla da bunu fark etmiş gibi başını hafifçe eğdi.
“Özür dilerim,” dedi. “Bunu sormamalıydım.”
“Hayır.”
Ona baktım.
“Sorabilirsin.”
Bir süre birbirimizi izledik.
Sonra cevap verdim.
“Bazen vardır. Ama onlara her şeyi anlatamazsın.”
“Neden?”
“Çünkü seni korumaya çalışırlar. Ya da sen onları korumaya çalışırsın. Sonunda ikiniz de bazı şeyleri içinizde tutarsınız.”
Lejla sessiz kaldı.
Sonra çok yavaş bir sesle konuştu.
“Bu çok yalnız bir şey.”
“Evet.”
Gözleri yüzümde gezindi.
“Bence kimse her şeyi tek başına taşımak zorunda kalmamalı.”
Bunu söylerken bana bir çözüm sunmuyordu. Benden bir şey istemiyordu. Sadece düşüncesini dile getiriyordu.
Ama nedense, uzun zamandır duymadığım bir cümle gibi geldi.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
“Bazen insan bunu unutuyor.”
Lejla da gökyüzüne baktı.
“Ben de unutmuştum.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra içeriden Harun’un sesi geldi.
“Lejla abla?”
Lejla hemen pencereye döndü.
“Buradayım, canım!”
“Yanıma gelir misin?”
“Geliyorum.”
Bana baktı.
“Gitmem gerekiyor.”
“Tabii.”
Pencereyi kapatmadan önce bir an durdu.
“Kuzey?”
“Efendim?”
“Yarın da burada olacak mısınız?”
Sorunun cevabı, görev çizelgeme bağlıydı. Sabah kuzey hattına gitmemiz gerekiyordu. Ne zaman döneceğimiz belli değildi.
“Sabah görevde olacağım,” dedim. “Ne zaman döneceğimi henüz bilmiyorum.”
Lejla’nın yüzünde küçük bir hayal kırıklığı belirdi. Öyle kısa sürdü ki, belki ben yanlış görmüştüm.
“Anladım.”
Sonra kendini toparladı.
“Dikkatli olun.”
Bu sözleri daha önce de söylemişti.
Ama bu kez farklı hissettirdi.
“Olurum,” dedim.
Lejla pencereyi kapattı.
Işık birkaç dakika sonra söndü.
Ben de başımı eğip çadırıma doğru yürüdüm.
Gece soğuktu.
Ama içimde, uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık vardı.
Ve bu kez, kendime bunun yalnızca yorgunluk olduğunu söylemekte zorlandım.
Ertesi sabah, görevden önce son kontrollerimizi yapıyorduk.
Silahımı kontrol ettim. Telsizimi denedim. Haritayı katlayıp cebime yerleştirdim.
Baran aracın yanında bekliyordu. Emre, şoförle bir şeyler konuşuyordu. Selin ise ekipman çantalarını kontrol ediyordu.
Her şey normal görünüyordu.
Ama telsizden gelen çağrı, planlarımızı değiştirdi.
“Bütün unsurlar, dikkat. Kuzey hattında sivil hareketliliği tespit edildi. İki noktadan yardım talebi var. Bir bölgede iletişim kesildi. Öncelik yaralıların ve çocukların tahliyesi.”
Telsizi elime aldım.
“Kuzey timi hazır. Koordinatları gönderin.”
Kısa süre sonra haritama yeni işaretler düştü.
İki farklı nokta.
İki ayrı tahliye ihtimali.
Ve zamanımız sınırlıydı.
Yüzbaşı Demir’in sesi yeniden duyuldu.
“Kuzey, birinci noktaya sen gideceksin. İkinci nokta için ayrı ekip yönlendiriyoruz. Bölgedeki durum belirsiz. Gereksiz risk almayın.”
“Anlaşıldı, komutanım.”
Araca yöneldim.
Tam kapıyı açacakken arkamdan bir ses geldi.
“Kuzey Bey!”
Döndüm.
Lejla koşarak geliyordu. Üzerinde koyu renk bir mont vardı. Saçlarını aceleyle toplamıştı. Yüzü uykusuzluktan solgundu ama gözleri açıktı.
Yanıma geldiğinde nefes nefeseydi.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Gideceğinizi söylediler.”
“Göreve çıkıyoruz.”
“Biliyorum.”
Bir an durdu.
Sonra çantasından küçük, katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Bunu size vermek istiyorum.”
Kâğıdı aldım.
Üzerinde el çizimi bir adres ve birkaç sokak işareti vardı.
Aynı harita.
Ailesinin en son görüldüğü yeri gösteren harita.
“Bunu zaten bana vermiştin,” dedim.
“Biliyorum. Ama dün gece Harun hatırladığı bir şey söyledi.”
Dikkatim tamamen ona yöneldi.
“Ne söyledi?”
“Bulunduğu yerden ayrılmadan önce bir kamyonun yanında beklemişler. Kamyonun üzerinde mavi bir işaret varmış. Bir de babamın, anneme kuzeydeki eski bir depodan söz ettiğini hatırlıyormuş.”
Haritaya baktım.
“Eski depo mu?”
Lejla başını salladı.
“Çocukken oraya bir kez gitmişler. Harun çok küçükmüş ama babamın söylediği yerin burası olabileceğini düşünüyor.”
Haritadaki noktayı inceledim.
Bu bölge, son günlerdeki çatışmalar nedeniyle güvenli değildi. Ayrıca elimizde yalnızca bir çocuğun belirsiz hatırası vardı.
Ama bu, araştırmaya değer bir bilgiydi.
“Bunu koordinasyon ekibine ileteceğim,” dedim. “Önce bölgenin durumunu kontrol ederiz. Güvenliyse bir ekip gönderilir.”
Lejla başını salladı.
Sonra bir an tereddüt etti.
“Kuzey…”
“Efendim?”
“Eğer orada annemle babamı bulursanız…”
Sesi titredi.
“Lütfen hemen bana haber verin. İyi ya da kötü. Beklemek istemiyorum.”
Gözlerine baktım.
“Sana haber vereceğim.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Lejla derin bir nefes aldı.
Sonra elini uzatıp koluma hafifçe dokundu.
“Lütfen kendinizi de koruyun.”
Bakışlarım eline kaydı.
Bu, yalnızca bir dokunuştu. Kısa, çekingen ve belki de kendisinin bile farkında olmadığı kadar samimi.
Başımı kaldırdığımda bana bakıyordu.
“Görevdeyim, Lejla,” dedim. Sesim alışık olduğumdan daha yumuşak çıkmıştı. “Dikkatli olacağım.”
Elini geri çekti.
“Biliyorum.”
Araca bindim.
Kapıyı kapatmadan önce son bir kez ona baktım.
Lejla, kardeşinin yanında duruyordu. Harun elini tutmuş, arkamızdan bakıyordu.
Araç hareket etti.
Pencereden onları son kez gördüm.
Lejla elini kaldırdı.
Ben de başımı hafifçe eğdim.
Sonra yolun virajı ikisini de görüş alanımdan çıkardı.
Haritayı cebimden çıkarıp bir kez daha açtım.
Eski depo.
Mavi işaretli kamyon.
Ailesinin kaybolduğu bölge.
Bunların hepsi yalnızca bir ihtimaldi.
Ama şimdi elimizde yeni bir iz vardı.
Telsizimi elime aldım.
“Koordinasyon merkezine, Kuzey timinden mesaj. Yeni bir bilgi var. Görev sonrası değerlendirme için kuzeydeki eski depo bölgesinin güvenlik durumunun incelenmesini talep ediyorum.”
Yanıt beklerken haritadaki noktaya baktım.
İçimdeki huzursuzluk yeniden yükseliyordu.
Çünkü savaşta bazen bir iz, bir aileyi yeniden bir araya getirebilirdi.
Bazen de insanı, keşke hiç öğrenmeseydim diyeceği bir gerçeğe götürürdü.
Ben henüz hangisiyle karşılaşacağımızı bilmiyordum.
Ama bir şeyi biliyordum.
Lejla’ya bir söz daha vermiştim.
Ve bu kez, bulmamız gereken yalnızca kayıp insanlar değildi.
Bazen bir aileyi bulmak için, önce onların neden kaybolduğunu anlamak gerekiyordu.
Bölüm etkileşimi
