6. bölüm / 9
YABANCI KIZ VE TÜRK ASKERBölüm 6
Bölümler 9Şu an: Bölüm 6
Sabahın ilk ışıkları karargâhın kirli camlarından içeri süzüldüğünde hâlâ masamın başındaydım.
Geceden beri doğru düzgün uyumamıştım. Önümde açık duran dosyanın sayfaları birbirine karışmış, soğumuş kahvem masanın kenarında unutulmuştu. Buna rağmen gözlerim aynı üç şeyin üzerinde dolaşıp duruyordu.
Mavi işaret.
M. K.
Ve ana kayıt listesi.
Bir insanın hayatını değiştirmek bazen tek bir satıra bakardı. Bir isim, yanlış bir tarih ya da silinmiş bir imza… Kâğıt üzerinde önemsiz görünen bir ayrıntı, bir ailenin yıllarca arayacağı cevabı saklayabilirdi.
Kapı açıldı.
“Sen hiç uyumadın mı?”
Emre’nin sesini duyunca başımı kaldırdım. Elinde iki bardak kahve vardı. Bu kez bardaklardan birini bana uzatırken yüzünde her zamanki alaycı ifade yoktu.
“Uyudum.”
“Ne kadar?”
“Yeterince.”
“Bu cevap, üç saatten az uyuyan herkesin kullandığı cevaptır.”
Kahveyi aldım.
“Sen de sabah sabah fazla konuşuyorsun.”
“Benim görevim moral vermek.”
“Başarısızsın.”
“En azından deniyorum.”
Sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Dosyadaki kâğıtlara baktığında yüzü ciddileşti.
“Bir gelişme var mı?”
“Marković şirket kayıtlarını araştırıyor. Eski taş ocağına ilişkin bölgesel raporlar da istenmiş. Henüz doğrulanmış bir bağlantımız yok.”
Emre kahvesinden bir yudum aldı.
“Peki ya Lejla’nın babası?”
İşte yine aynı soru.
Bu kez gözlerimi dosyadan ayırmadım.
“Onu bulmadan bu soruya cevap veremem.”
Emre bir süre sustu. Sonra bardağını masaya bıraktı.
“Biliyor musun, Kuzey? Bazen birine yardım etmek için her şeyi çözmen gerekmiyor. Bazen yalnızca yanında durman yetiyor.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Sen bugün neden herkesin hayatıyla ilgili öğüt veriyorsun?”
“Çünkü senin hayatınla ilgili öğütlerim tükenmedi.”
“İşe dön.”
Gülerek ayağa kalktı.
“Emredersiniz, komutanım.”
Kapıya ulaştığında arkasını dönmeden ekledi:
“Bu arada Lejla seni sabah sormuş.”
Elimdeki kalem durdu.
“Ne için?”
“Bilmiyorum. Ben de ona bunu sordum. ‘Önemli değil,’ dedi.”
Emre’nin yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.
“Önemli değilmiş.”
“Emre.”
“Gidiyorum.”
Kapı kapandıktan sonra birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Lejla beni neden sormuştu?
Belki babasıyla ilgili yeni bir haber olup olmadığını öğrenmek istemişti. Belki yalnızca verdiğim sözü hatırlatacaktı. Bunun dışında bir ihtimal düşünmeme gerek yoktu.
Kendime bunu söyledim.
Sonra dosyayı kapatıp ayağa kalktım.
Onunla konuşmam gerekiyordu.
En azından yeni bir gelişme olmadığını, araştırmanın sürdüğünü bizzat söylemeliydim.
Bunun dışında hiçbir sebep yoktu.
Lejla’yı çadırların arkasındaki küçük avluda buldum.
Sabah soğuğuna rağmen dışarıdaydı. Bir bankın üzerinde oturmuş, Harun’un montunun kopmuş düğmesini dikiyordu. İğneyi kumaştan geçirirken yüzünde öyle bir dikkat vardı ki geldiğimi hemen fark etmedi.
Bir süre uzaktan izledim.
Sonra ayak seslerimi duydu ve başını kaldırdı.
“Kuzey?”
“Günaydın.”
“Günaydın.” Elindeki işi bıraktı. “Bir haber mi var?”
Sorusu, yüzündeki bütün yumuşaklığı bir anda silmişti. Artık karşımda dikiş diken genç bir kadın değil, hayatının en önemli cevabını bekleyen biriydi.
“Henüz kesin bir haber yok,” dedim. “Ama sevkiyat kayıtlarını inceliyoruz. Taş ocağına ilişkin bilgileri doğrulamaya çalışıyoruz.”
Lejla başını yavaşça salladı.
“Anladım.”
Sesinde hayal kırıklığı vardı ama öfke yoktu.
“Keşke sana daha fazlasını söyleyebilseydim.”
“Bana bir şey söylemek zorunda değilsin. Yeter ki bildiğin şeyleri saklama.”
“Bunu yapmayacağım.”
Bana birkaç saniye baktı. Ardından bankın üzerindeki montu gösterdi.
“Harun’un düğmesi kopmuştu. Annem uyurken onu tamir edeyim dedim. Gece boyunca montunu çıkarmamış. Sanki biri onu tekrar götürecekmiş gibi korkuyor.”
Bankın yanına oturdum.
“Burada güvende olduğunu biliyor.”
“Biliyor.” Lejla iğneyi kumaşa batırdı. “Ama bilmekle inanmak aynı şey değil.”
Bu sözün ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum.
Bir görevden sağ çıktığında, bedenin hayatta olduğunu anlardı. Ama zihnin, tehlikenin sona erdiğine hemen inanmazdı. En küçük seste irkilir, en ufak sessizlikte kötü bir haber beklersin.
Bazen tehlike geçerdi.
Korku kalırdı.
“Zamanla daha kolay olacak,” dedim.
Lejla başını kaldırdı.
“Seninki oldu mu?”
Sorunun kime ait olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Mert’e.
Bakışlarımı avlunun öteki tarafına çevirdim. Bir asker malzeme taşıyor, uzakta iki çocuk sessizce birbirini kovalıyordu. Dünya, insanın içindeki acıdan habersizmiş gibi yaşamaya devam ediyordu.
“Her gün aynı değil,” dedim sonunda. “Bazı günler onun sesini hatırlıyorum. Bazı günler son konuşmamızı. Bazı günler de hiç düşünmediğimi sanıyorum, sonra küçük bir şey bana onu yeniden hatırlatıyor.”
Lejla dikişi bıraktı.
“Son konuşmanız nasıldı?”
Soruyu cevaplamak istemediğimi hissediyordum. Yine de onun yüzünde merak değil, anlayış vardı.
“İyi değildi.”
“Keşke başka türlü olsaydı, değil mi?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Evet.”
Lejla başını eğdi. Bir süre sonra yeniden konuştu.
“Babamla da son konuşmamız iyi değildi. Bana kızmıştı. Ben de ona kızmıştım. Evden çıkarken arkamdan seslendi ama dönüp bakmadım.”
Sesinin sonundaki kırılmayı duydum.
“Bazen o anı düşünüyorum. Kapıdan çıkmasaydım ne olurdu? Ona sarılsaydım? Özür dileseydim? Belki hiçbir şey değişmeyecekti. Belki yine ayrılacaktık. Ama en azından son hatıramız bu olmazdı.”
Sözleri bende yıllardır taşıdığım bir yaranın üzerindeki kabuğu kaldırdı.
Mert’in yüzünü hatırladım. Son telefon konuşmamızda birbirimize sert sözler söylemiştik. Onun kararına karşı çıkmış, o da benim her şeyi kontrol etme çabamdan yorulduğunu söylemişti.
Sonra görev başlamıştı.
Ve bir daha konuşamamıştık.
O günden beri zihnimde defalarca aynı konuşmayı yapmıştım. Her defasında daha sakin, daha anlayışlı, daha az gururlu oluyordum.
Ama geçmişin insanı dinlemek gibi bir alışkanlığı yoktu.
“Lejla,” dedim, sesimi olabildiğince dengeli tutarak, “son konuşmanız, babanın sana duyduğu sevgiyi silmez.”
Gözlerini kapattı.
“Bunu biliyorum. Ama bazen bilmek yetmiyor.”
“Evet,” dedim. “Yetmiyor.”
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra Lejla yeniden iğneyi eline aldı. Parmakları titriyordu. Düğümü tutturmaya çalışırken iğne elinden kaydı ve bankın üzerine düştü.
Eğilip iğneyi aldım.
O da aynı anda uzanınca parmaklarımız birbirine değdi.
İkimiz de durduk.
Bu, ilk kez yaşanmıyordu. Daha önce de ellerimiz birbirine dokunmuştu. Ama bu kez aramızdaki sessizlik farklıydı. Elimi geri çekmek için acele etmedim; o da parmaklarını hemen uzaklaştırmadı.
Sonra iğneyi avucuna bıraktım.
“Dikkat et,” dedim. “Canın yanabilir.”
Lejla gözlerime baktı.
“Her şey için böyle mi endişeleniyorsun?”
Soru hafifti ama içimdeki cevabı ağırdı.
“Her şey için değil.”
“Peki, ne için?”
Buna verecek bir cevabım yoktu.
Ya da vermek istemediğim bir cevabım vardı.
Tam o sırada karargâhtan gelen bir asker avluya girdi.
“Kuzey Komutanım, Yüzbaşı Demir sizi toplantı odasında bekliyor.”
Ayağa kalktım.
“Geliyorum.”
Lejla’nın yüzündeki ifadeye son bir kez baktım. Gözlerinde hâlâ endişe vardı ama az önceki konuşmanın ardından yalnız olmadığını biraz olsun hissetmiş gibiydi.
“Gelişme olursa sana haber vereceğim,” dedim.
“Biliyorum.”
Bu kez bana inanırken sesinde daha az korku vardı.
Ve ben, o güvenin ağırlığını omuzlarımda hissettim.
Toplantı odasına girdiğimde Yüzbaşı Demir, Baran ve Selin masanın etrafında oturuyordu. Marković de bağlantı ekranında görünüyordu.
Demir önüme bir dosya itti.
“Yeni bilgi geldi.”
Sandalyeye oturup dosyayı açtım.
İlk sayfada eski bir sevkiyat çizelgesi, ikinci sayfada taş ocağının çevresini gösteren bir harita vardı. Haritanın kenarında işaretlenmiş küçük bir yapı dikkatimi çekti.
“Bu ne?” diye sordum.
Marković ekrandan cevap verdi.
“Taş ocağının eski idari binası. Resmî kayıtlara göre yıllardır kullanılmıyor. Ancak geçen ay bölgedeki bir köylü, binanın yakınında gece ışıklar gördüğünü bildirmiş.”
“Bildirim neden daha önce gelmedi?”
“Bölgedeki iletişim kesintileri nedeniyle kayıt yeni ulaştı. Ayrıca ilk incelemede doğrulanamadığı için öncelik verilmemiş.”
Baran haritaya eğildi.
“Buraya giden eski bir servis yolu var. Ana yoldan görünmüyor.”
“Evet,” dedi Marković. “Ve sevkiyat formundaki teslim noktası kodu, bu idari binaya yakın bir alanla eşleşiyor olabilir.”
“Olabilir mi, eşleşiyor mu?” diye sordum.
Marković hafifçe başını salladı.
“Henüz kesin değil. Eski kodlama sistemi kullanılmış. Karşılaştırma için ek kayıt gerekiyor.”
Demir araya girdi.
“Bu nedenle hareket planını yalnızca bu bilgiye dayanarak oluşturmayacağız. Önce bölgedeki sivil durumunu ve erişim koşullarını doğrulayacağız. Yerel koordinasyonla temas kurulacak. Hiç kimse kendi başına hareket etmeyecek.”
“Anlaşıldı, komutanım.”
Selin dosyanın bir sayfasını çevirdi.
“Bir şey daha var. Eski sevkiyat çizelgesinde bazı teslimatların karşısında isim yerine numara kullanılmış. Aynı numara, farklı tarihlerde birden fazla kayıtta görünüyor.”
“Bu, kişilerin gruplar hâlinde taşındığı anlamına gelebilir,” dedim.
“Ya da aynı taşıma grubuna ait bir kayıt numarasıdır,” diye ekledi Demir. “Bunu henüz bilmiyoruz.”
Haklıydı. Her ipucu bizi gerçeğe yaklaştırıyor gibi görünse de, yanlış yorumlandığında başka bir yola sürükleyebilirdi.
Baran sayfanın altındaki satırı işaret etti.
“Buradaki kayıt diğerlerinden farklı. Yanında bir not var.”
Eğilip okudum.
Yazı silikti ama seçilebilen kelimeler yeterince açıktı:
“Aile kaydı ayrı tutulacak.”
İçimde bir şey gerildi.
Aile kaydı.
Lejla’nın ailesi araçlara ayrılmış, birbirinden koparılmış ve farklı noktalara gönderilmişti. Bu ifade aynı olayla bağlantılı olabilirdi. Fakat yalnızca benzerlik, kanıt değildi.
“Bu sayfanın aslı nerede?” diye sordum.
“Arşivde,” dedi Marković. “İsterseniz karşılaştırma için aslı incelenebilir.”
“İstiyorum. Ayrıca numaralandırma sistemini kullanan başka kayıtlar bulunmalı. Aynı ifadeler, aynı damgalar ve aynı imzalar araştırılsın.”
Demir başını salladı.
“Devam edin. Ama unutmayın, önceliğimiz hâlâ kayıp sivillerin bulunması. Elimizdeki her bilginin doğrulanması gerekiyor.”
Toplantı sona erdiğinde dosyanın kopyasını aldım. Kapıya yönelirken Selin arkamdan seslendi.
“Kuzey, bir dakika.”
Diğerleri çıkınca masanın yanında kaldı.
“Lejla’yla konuştun mu?”
Sorunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım.
“Evet. Yeni bilgileri anlattım.”
“Taş ocağını da mı?”
“Henüz yalnızca doğrulamaya çalıştığımızı söyledim.”
Selin kollarını göğsünde birleştirdi.
“Onunla ilgili karar verirken dikkatli ol.”
“Bunu Demir de söyledi.”
“Ben görev açısından söylemiyorum.”
Yüzüne baktım.
“Peki, ne açıdan söylüyorsun?”
Selin’in ifadesi değişti. Sanki bu sorunun geleceğini biliyordu ama cevabı vermeye hazır değildi.
“Onun acısını kendi acınla karıştırma,” dedi sonunda. “Birini kurtaramamış olmanın suçluluğunu, başka birini mutlaka kurtarmalısın diye yorumlama.”
Sözleri göğsüme ağır bir taş gibi oturdu.
“Ben kimseyi kendi vicdanımı rahatlatmak için kurtarmıyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
Selin gözlerini kaçırdı.
“Bazen insan, kendine bile itiraf etmediği şeyleri görev diye adlandırır.”
Bir süre birbirimize baktık.
“Ne demek istiyorsun, Selin?”
Dudaklarını araladı ama konuşmadı. Sonra başını iki yana salladı.
“Boş ver.”
Yanımdan geçip kapıya yürüdü.
Bu kez onu durdurmadım.
Çünkü Selin’in sözleri öfkelendirmekten çok beni düşünmeye zorluyordu.
Ya haklıysa?
Ya Lejla’nın ailesini bulma arzumun içinde, Mert’i kurtaramamış olmanın suçluluğu da varsa?
Ya onun gözlerindeki acıyı gördüğümde, kendi geçmişimde değiştiremediğim şeyleri düzeltmeye çalışıyorsam?
Bunların cevabını bilmiyordum.
Tek bildiğim, Lejla’nın benim için yalnızca geçmişimdeki bir hatayı telafi etme fırsatı olmadığıydı.
Bunu kendime söylemek kolaydı.
İnanmak daha zordu.
Öğleden sonra, sevkiyat kayıtlarının aslı incelenmek üzere koordinasyon merkezine götürüldü. Ben de diğer raporları tamamlamak için karargâhta kaldım.
Saatler geçtikçe gökyüzü yeniden karardı. Yağmur başlamış, çadırların üzerindeki brandalara ince ince vurmaya koyulmuştu.
Dosyadaki her satırı yeniden kontrol ederken kapı çalındı.
Bu kez gelen Lejla’ydı.
Üzerinde koyu renkli bir mont, elinde küçük bir metal kap vardı.
“Rahatsız ediyor muyum?”
“Hayır. Gel.”
İçeri girdi ve kabı masanın üzerine bıraktı.
“Annem yemek hazırlamıştı. Fazla yaptığını söyledi.”
Kaba baktım.
“Bana mı getirdin?”
“Hayır, masaya getirdim. Belki masa açtır.”
İstemeden güldüm.
Lejla’nın yüzünde de küçük bir gülümseme belirdi. Sonra gözleri önümdeki kâğıtlara kaydı.
“Yine çalışıyorsun.”
“İşim bu.”
“Bunu ne kadar sık söylediğinin farkında mısın?”
“Çünkü doğru.”
“Bazen doğru şeyler de insanı saklanmak için kullanabileceği bir yere dönüşür.”
Başımı kaldırdım.
“Bugün herkes bana hayat dersi vermeye karar vermiş.”
“Demek ki ihtiyacın var.”
“Sen de mi?”
Lejla omuz silkti.
“Belki.”
Bir süre birbirimize baktık. Sonra kabı açtı. İçinden küçük bir porsiyon yemek ve bir parça ekmek çıktı.
“Annem, bütün gün kahveyle yaşadığını söylesem inanmayacağını söyledi. Ben de kontrol etmeye geldim.”
“Annen beni tanımıyor bile.”
“Anneler bazı şeyleri tanımak için uzun zamana ihtiyaç duymaz.”
Bu söz üzerine ona baktım.
Lejla da söylediği şeyin farkına varmış gibi bir an sustu. Ardından kabın kapağını kenara koydu.
“Yemek ye, Kuzey.”
Emir verir gibi söylemişti.
“Sen herkese böyle mi davranıyorsun?”
“Yalnızca beni dinlemeyenlere.”
“Bu durumda bütün kampı beslemen gerekiyor.”
“Bunu düşüneceğim.”
Bir parça ekmek aldım. Lejla karşımdaki sandalyeye oturdu. Dışarıda yağmur şiddetlenmişti. Bir süre yemek yerken konuşmadık.
Sonra Lejla, masanın üzerindeki haritanın köşesini fark etti.
“Bu taş ocağı mı?”
Haritayı kapatmayı düşündüm. Ama ona bir şey saklamak istemiyordum.
“Evet. Eski bir idari bina var. Sevkiyat kayıtlarında bu bölgeyle ilişkili olabilecek bir işaret bulduk.”
“Babam orada olabilir mi?”
“Olabilir. Ama bunu henüz doğrulayamadık.”
Lejla ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Oraya gideceksiniz.”
“Gerekli incelemelerden sonra, evet.”
“Benim de gelmemi hâlâ istemiyorsun.”
Bu bir soru değildi.
“Bölgeyi tanımıyorsun. Orada neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.”
“Ben de burada neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.”
“Lejla…”
“Biliyorum.” Nefesini yavaşça bıraktı. “Bana bir kez daha güvenli olmadığını söyleyeceksin. Ben de seni anladığımı söyleyeceğim. Sonra sen gideceksin ve ben burada bekleyeceğim.”
Sesi öfkeli değildi.
Bu, öfkeden daha zordu.
“Benden ne yapmamı istiyorsun?” diye sordum.
İlk kez sorumu duyunca şaşırmış gibi göründü.
“Beni dinlemeni.”
“Dinliyorum.”
“Hayır, gerçekten dinlemeni.” Gözleri gözlerime sabitlendi. “Ben senin askerlerinden biri değilim. Bana emir veremezsin. Beni korumak istemeni anlıyorum ama hayatım hakkında her kararı sen veremezsin.”
Bu kez cevap vermeden önce düşündüm.
Haklıydı.
Ben onu korumak istiyordum. Ama korumakla kontrol etmek arasında bazen ince bir çizgi vardı. Mesleğim bana o çizginin nerede başladığını öğretmişti; yine de söz konusu Lejla olduğunda, kendi korkularımın bu çizgiyi bulanıklaştırdığını fark ediyordum.
“Senin yerine karar vermek istemiyorum,” dedim. “Ama tehlikeye girmeni de istemiyorum.”
“İkisi aynı şey değil mi?”
“Hayır.”
“Öyleyse bunu bana göstermen gerekecek.”
Cümlesi aklımda kaldı.
Bir süre sonra ayağa kalktı. Kapıya yürüdü ama çıkmadan önce durdu.
“Kuzey?”
“Efendim?”
“Babamı bulamazsak… bana gerçeği söyleyeceksin, değil mi?”
Bu kez yüzündeki korkuyu gizlemeye çalışmadı.
Sanki bütün gücünü o soruyu sorabilmek için toplamıştı.
Ayağa kalktım.
“Sana söz verdim.”
“Biliyorum.” Gözleri doldu. “Ama bazen sözlerin tutulmayabileceğinden korkuyorum.”
Yanına yaklaştım. Aramızda yalnızca bir adım vardı.
“Ben sana her şeyin iyi sonuçlanacağını söyleyemem, Lejla. Bunu söylersem sana yalan söylemiş olurum. Ama elimizdeki bütün izleri takip edeceğime söz verebilirim. Ne öğrenirsem, senden saklamayacağım.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Hemen sildi.
“Teşekkür ederim.”
Sonra kapıyı açtı.
“Yemeğini bitir. Annem kabı geri istiyor.”
Bu söz, odadaki ağır havayı bir anda değiştirdi.
“Emredersiniz.”
Gülümsedi.
“Güzel. Demek ki bazen söz dinleyebiliyorsun.”
Kapı kapandığında arkasından bakakaldım.
Masadaki yemeğin yarısı duruyordu. Kahvem soğumuştu. Önümde hâlâ cevap bekleyen sorular vardı.
Ama uzun zamandır ilk kez, birinin benim için yaptığı küçük bir şeyin değerini düşünüyordum.
Lejla bana yalnızca yemek getirmemişti.
Beni, kendimi unutmayı alışkanlık hâline getirdiğim o dar dünyanın dışına çağırmıştı.
Ve ben, bunu ne kadar inkâr edersem edeyim, o çağrıyı duymuştum.
Gece yarısına doğru telefonum çaldı.
Ekranda Marković’in adı belirdi.
Hemen açtım.
“Kuzey, kayıtlarla ilgili yeni bir şey bulduk.”
Sandalyemde doğruldum.
“Anlat.”
“Sevkiyat formundaki kod, eski idari binanın yakınındaki teslim noktasıyla eşleşiyor. Ayrıca aynı numara dizisi, iki farklı tarihte düzenlenmiş kayıtlarda da görülüyor.”
“İsim var mı?”
“Bir kayıtta isim kısmı büyük ölçüde silinmiş. Ancak soyadının son bölümünde ‘…žić’ harfleri seçiliyor.”
Kalbim hızlandı.
“Önceki kayıtla aynı mı?”
“Bunu kesin söyleyemem. Kopyaların kalitesi düşük. Orijinal belgenin incelenmesi gerekiyor.”
“Peki, başka ne var?”
Marković bir an duraksadı.
“İkinci kayıtta teslimatın tamamlandığına dair imza yok. Yalnızca bir not düşülmüş.”
“Ne notu?”
Karşı tarafta kâğıt sesleri duyuldu.
“‘Kişi listede bulunamadı. Yeniden kontrol edilecek.’”
Elimdeki kalemi masaya bıraktım.
Kişi listede bulunamamıştı.
Bu, Lejla’nın babası olabilirdi.
Ama aynı zamanda başka bir sivil de olabilirdi. Bir isim eksik yazılmış, kayıt yanlış aktarılmış ya da bir başkasıyla karıştırılmış olabilirdi.
“Bu belgenin aslını incelemek istiyorum,” dedim. “Sabah ilk iş, bütün bağlantılı kayıtları bir araya getirelim. Hiçbir ayrıntıyı atlamayalım.”
“Anlaşıldı. Bir şey daha var.”
“Dinliyorum.”
“İlk sevkiyat kaydındaki M. K. harfleri, ikinci belgede de aynı konumda bulunuyor. Bu bir imza olmayabilir. Belki kayıt sorumlusunun kodu.”
“Bunu da doğrulayacağız.”
Telefonu kapattığımda odanın içindeki sessizlik daha önce hiç olmadığı kadar ağır geldi.
Lejla’nın babasının adı, belki de elimizdeki belgelerin birinde saklıydı.
Belki onun nerede olduğunu öğrenmeye çok yaklaşmıştık.
Ya da yalnızca yeni bir çıkmazın eşiğindeydik.
Dosyayı önüme çektim ve bulduğumuz notu tekrar okudum.
Kişi listede bulunamadı. Yeniden kontrol edilecek.
Bir insanın kaybolması bazen bir felaketle başlardı.
Bazen de birinin onun adını yanlış yazmasıyla.
Pencereye yürüdüm. Yağmur hâlâ yağıyordu. Kampın ışıkları ıslak zeminde titriyor, rüzgâr çadırların kenarlarını savuruyordu.
Lejla’nın bu haberi duysa ne hissedeceğini düşündüm.
Önce umutlanacaktı.
Sonra korkacaktı.
Çünkü bir iz bulmak, insanı aradığı cevaba yaklaştırdığı kadar, o cevabın kötü olabileceğini de hatırlatırdı.
Ona hemen haber vermek istedim. Fakat ortada henüz doğrulanmış bir bilgi yoktu. Ona yarım bir umut verip sonra geri almak istemiyordum.
Telefonumu elime aldım, ardından yeniden bıraktım.
Sabah olmasını bekleyecektim.
Bu kez yalnızca görev gereği değil, ona vereceğim sözün ağırlığı yüzünden.
Tam dosyayı kapatmak üzereydim ki masanın altına sıkışmış, önceki belgelerin arasında fark etmediğim ince bir kâğıt gördüm.
Kâğıdı çekip çıkardım.
Üzerinde eski bir kayıt numarası, yanında da el yazısıyla yazılmış kısa bir ifade vardı.
Yazı neredeyse silinmişti. Lambayı yaklaştırıp dikkatle okudum.
“Aileden ayrılan kişi, teslim noktasına geri götürülecek.”
Altında tarih vardı.
Ve tarihin yanında, diğer kayıtlardakiyle aynı iki harf:
M. K.
Kâğıdı elimde tutarken içimde soğuk bir his yayıldı.
Bu, yalnızca bir sevkiyat meselesi olmayabilirdi.
Birileri insanları ailelerinden ayırıyor, onları listelere göre taşıyor ve kaydı bulunamayanları yeniden kontrol ediyordu.
Fakat en önemli soru hâlâ cevapsızdı:
Lejla’nın babası, o listede miydi?
Dosyayı kapattım.
Sabah ilk iş, bu kâğıdın kaynağını bulacaktım.
Çünkü artık elimizde yalnızca bir güzergâh yoktu.
Bir düzenin izleri vardı.
Ve eğer bu izler doğruysa, Lejla’nın ailesinin başına gelenler tesadüf değildi.
O an, içimde tek bir düşünce belirginleşti.
Onu bulacaktık.
Ama bu kez yalnızca bir adamı aramıyorduk.
Birilerinin sakladığı gerçeğin peşindeydik.
Ve gerçeğe yaklaştıkça, karanlığın da bizi fark etmesi kaçınılmazdı.
Bölüm etkileşimi
