Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Bölüm 4

Bazı sabahlar insan, başına gelecekleri daha güneş doğmadan hissederdi.

O sabah da öyleydi.

Aracın camından dışarı bakarken içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Yol boyunca uzanan yıkılmış binalar, terk edilmiş arabalar ve rüzgârın önüne kattığı toz bulutları artık gözümde sıradanlaşmıştı. Savaşın insana yaptığı en kötü şeylerden biri buydu: Bir zamanlar yüreğini parçalayacak manzaralara zamanla alışıyordun.

Ama bazı şeylere alışamıyordun.

Bir çocuğun annesini ararken attığı çığlığa…

Bir kadının kapısının önünde bekleyip dönmeyecek birini beklemesine…

Ve geride kalanların gözlerindeki o tek soruya:

Ben neden hayattayım?

Başımı koltuğa yasladım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım ama zihnim yine aynı yere gitti.

Lejla.

Sabah ayrılırken bana uzattığı kâğıt hâlâ göğsümün iç cebindeydi. Kenarları kıvrılmış, üzerine aceleyle yeni notlar eklenmişti. Harun’un hatırladığı mavi işaretli kamyon ve kuzeydeki eski depo…

Bir kâğıt parçasıydı yalnızca.

Ama bazen insanın elinde kalan tek şey, bir kâğıt parçası olurdu.

Parmaklarımı cebime götürüp kâğıdın kenarına dokundum.

“Komutanım,” dedi Emre, ön koltuktan arkasını dönerek. “Bir şey soracağım.”

Gözlerimi açtım.

“Sor.”

“Sabah beri üçüncü kez cebindeki kâğıdı kontrol ediyorsun. Yeni bir emir mi geldi, yoksa kâğıt kaçıp gidecek diye mi korkuyorsun?”

Baran hafifçe güldü. Selin ise camdan dışarı bakmaya devam etti.

Emre’ye soğuk bir bakış attım.

“Görevine odaklan.”

“Odaklandım komutanım. Sadece merak ettim.”

“Merakını başka zaman giderirsin.”

“Emredersiniz.”

Önüne döndü ama yüzündeki sırıtış kaybolmadı.

Normalde bu tür şakalar sinirimi bozmazdı. Hatta bazen ekibin üzerindeki gerginliği azaltmak için ben de katılırdım. Fakat bugün aklımın bir kısmı geride kalmıştı.

Geçici kampın içindeki küçük bir odada, kardeşinin başında bekleyen bir kadının yanında…

Lejla’nın gözleri gözümün önüne geldi. Bana haritayı uzatırken elleri titrememişti. Korkuyordu, evet. Ama korkusunu başkalarına yüklememek için kendini zorluyordu.

Oysa insan bazen güçlü görünmekten yorulurdu.

Bunu ona söylememiştim.

Belki de söyleyemezdim.

Çünkü kendi yorgunluğumu bile yıllardır kimseye anlatmamıştım.

Saat 09.20’de kuzey hattına ulaştık.

Bölgedeki tahliye noktası, eski bir belediye binasının önünde kurulmuştu. Binanın bir cephesi çökmüş, pencereleri kırılmıştı. Bahçede bekleyen sivillerin çoğu yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Birkaç sağlık görevlisi yaralılara müdahale ediyor, diğerleri isim listelerini kontrol ediyordu.

Aracımız durur durmaz kapıyı açtım.

“Baran, çevre güvenliği. Selin, sağlık ekibiyle bağlantı kur. Emre, sivillerin tahliye sırasını kontrol et. Kimseyi geride bırakmayacağız.”

Üçü de başıyla onayladı.

Tam binaya yönelmiştim ki sağ taraftan bir adamın sesi yükseldi.

“Lütfen! Onu da götürün! Burada bırakamam!”

Sesin geldiği yere döndüm.

Kırklı yaşlarında, yüzü toz içinde kalmış bir adam, yaralı bir kadını kollarında taşıyordu. Kadının alnında kan vardı. Yanlarında duran küçük kız ise adamın montuna iki eliyle tutunmuş, ağlamamak için kendini zorluyordu.

Hemen yanlarına gittim.

“Ne oldu?”

Adam güçlükle nefes aldı.

“Yolun aşağısında saldırı oldu. İnsanlar dağıldı. Karım başını vurdu. Kızımı bulduğumda tek başınaydı.”

Diz çöküp kadının durumuna baktım. Bilinci açıktı ama konuşmakta zorlanıyordu. Selin birkaç saniye içinde yanımıza geldi ve kadının nabzını kontrol etti.

“Sağlık ekibine götürmeliyiz,” dedi. “Bekleyemez.”

“Emre!”

“Buradayım!”

“Bu aileyi tahliye aracına yerleştir. Selin, onlarla git. Durumunu takip et.”

Selin bana baktı. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı, sonra vazgeçti.

“Anlaşıldı.”

Kadın sedyeye alınırken küçük kız birden elini uzatıp bileğimi tuttu.

“Amca…”

Duraksadım.

“Efendim?”

“Annem ölecek mi?”

Etrafımızdaki sesler bir anlığına uzaklaştı.

Bu soruya kaç kez cevap vermiştim?

Kaç çocuğa umut vermek zorunda kalmıştım?

Ve kaç kez, verdiğim cevabın yetersizliğini gece boyunca içimde taşımıştım?

Küçük kızın gözlerine baktım.

“Doktorlar annen için ellerinden geleni yapacak. Sen de onun yanında olacaksın.”

“Ya iyileşmezse?”

Boğazımda bir düğüm oluştu.

Ona yalan söylemeyecektim. Ama küçücük bir çocuğun omuzlarına taşıyamayacağı bir ihtimali de bırakmayacaktım.

“Şu anda annenin sana ihtiyacı var,” dedim. “Elini tut. Onunla konuş. Seni duyabilir.”

Kız başını salladı.

Sedyenin ardından yürürken bir an durup bana baktı.

“Teşekkür ederim, asker amca.”

Cevap veremedim.

Yalnızca başımı eğdim.

Çünkü bazı teşekkürler insanın göğsüne bir madalya gibi değil, bir yara gibi takılırdı.

Öğleye doğru tahliyenin büyük bölümü tamamlanmıştı.

Fakat listelerde hâlâ ulaşılamayan siviller vardı. Yerel koordinasyon görevlisi Marković, belediye binasının yarı yıkılmış girişinde yanıma geldi. Elindeki dosyayı açarken yüzündeki endişe belirgindi.

“Kuzey, bir sorun var.”

“Dinliyorum.”

“Sabah erken saatlerde buradan geçen bir kamyon görülmüş. Sivil taşıma aracı gibi görünüyormuş ama üzerinde mavi bir işaret varmış.”

Elim dosyanın üzerinde durdu.

“Mavi işaret mi?”

Marković başını salladı.

“Tanıklar aynı şeyi söylüyor. Aracın arkasında kapalı bir kasa varmış. Birkaç kişi de içinde sivillerin bulunduğunu iddia ediyor.”

İç cebimdeki kâğıdı hissettim.

Mavi işaretli kamyon.

Eski depo.

Harun’un hatırladığı şeyler, bir anda zihnimde birbirine bağlanmaya başladı. Yine de aceleyle sonuç çıkarmak istemiyordum. Savaş bölgelerinde insanlar çok şey görür, çok şey duyar, bazen de korkunun içinde yanlış hatırlardı.

“Kamyon hangi yöne gitmiş?”

Marković dosyadan bir harita çıkardı. Parmağını kuzeydoğuya doğru uzanan dar bir yolun üzerinde gezdirdi.

“Buradan ayrılmış. Ana yola çıkmak yerine eski sanayi bölgesine yönelmiş.”

“Depoların bulunduğu bölge mi?”

Marković’in bakışları yüzüme çevrildi.

“Evet. Oradaki eski depolardan biri yıllardır kullanılmıyor. Ancak son günlerde o çevrede hareketlilik olduğu söyleniyor.”

“Bunu neden daha önce bildirmediniz?”

“Bilgi doğrulanmamıştı. Ayrıca bölgedeki iletişim kesintili. Birkaç ayrı ihbar geldi ama kimse ne gördüğünden emin değil.”

Haritaya eğildim.

Eski sanayi bölgesi, tahliye hattının dışında kalıyordu. Yolların bir kısmı hasarlıydı. Binaların çoğu boş görünse de bunun gerçek olup olmadığını kimse bilmiyordu.

Marković’in sesi alçaldı.

“Bir şey daha var. Dün gece o bölgede silah sesleri duyulmuş.”

Başımı kaldırdım.

“Bunu rapora geçirdiniz mi?”

“Evet. Ama henüz bölgeye ekip gönderilmedi.”

Birkaç saniye sessiz kaldım.

Lejla’nın yüzü zihnimde belirdi. Bana bakarken gözlerinde taşıdığı umutla korku birbirine karışmıştı.

Bana yalan söylemeyeceksiniz, değil mi?

Ona söz vermiştim.

Ama söz vermek, her zaman bir cevapla geri dönebileceğin anlamına gelmezdi.

Bazen insan yalnızca gerçeğe ulaşmak için yola çıkardı.

Ve gerçeğin onu nereye götüreceğini bilmezdi.

“Marković,” dedim, “bu bilgileri komutanıma ilet. Depo çevresindeki bütün kayıtları, son tahliye listelerini ve kayıp kişi bildirimlerini istiyorum.”

“Bölgeye gidecek misiniz?”

“Önce mevcut görevi tamamlayacağız. Sonra komutanımın onayıyla değerlendireceğiz.”

Başını salladı.

Ben haritayı katlarken bir ayrıntı gözüme takıldı.

Depoya giden yolun kenarında küçük bir işaret vardı. Eski bir kontrol noktası. Yanına el yazısıyla iki kelime eklenmişti:

Geçici kayıt merkezi.

Altında ise tarih bulunuyordu.

Üç gün önce.

Kaşlarımı çattım.

“Marković, bu kayıt merkezi ne?”

Adam haritaya yaklaştı.

“Resmî olarak böyle bir merkez yok.”

“Peki, neden haritada işaretlenmiş?”

“Bu harita eski bir saha planı. Belki önceki bir yardım noktasıdır.”

“Belki.”

Ama içimdeki huzursuzluk artık daha keskin bir hâl almıştı.

Çünkü bazen tehlikeli olan şey, insanın bilmediği değildi.

Tehlikeli olan, birilerinin bilmesi gereken şeyleri ondan saklamasıydı.

Akşamüstü kampa döndüğümüzde hava ağırlaşmıştı. Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplanmış, rüzgâr çadırların kenarlarını sertçe savurmaya başlamıştı.

Araçtan indiğimde ilk işim komuta merkezine gitmek oldu. Yüzbaşı Demir, masanın üzerine yayılmış haritaların başında bekliyordu. Ben içeri girince başını kaldırdı.

“Rapor ver, Kuzey.”

Görev boyunca yaşananları anlattım. Ardından mavi işaretli kamyonu, eski sanayi bölgesini ve resmî kayıtlarda görünmeyen geçici kayıt merkezini aktardım.

Komutanım bir süre konuşmadı.

Sonra haritayı kendine çekti.

“Bu bölgeye gelişigüzel giremeyiz. Önce bilgileri doğrulayacağız. Sabah bir keşif değerlendirmesi yaparız.”

“Anlaşıldı komutanım.”

“Bir de…” Başını kaldırıp doğrudan gözlerime baktı. “Bu mesele senin için neden bu kadar önemli?”

Soru beklemediğim bir anda gelmişti.

“Bölgede kayıp siviller olabilir.”

“Bu, görevinin bir parçası. Ama seni tanıyorum. Bir şey daha var.”

Cevap vermedim.

Komutanım sandalyesine yaslandı.

“Bazen birini kurtarmaya çalışırken bütün resmi gözden kaçırırsın. O zaman yalnızca kendini değil, ekibini de riske atarsın.”

Çenemi sıktım.

“Görevle kişisel meseleleri birbirine karıştırmam.”

“Umarım öyledir.”

Sesi sert değildi. Bu, söylediklerini daha ağır kılıyordu.

“Bir kadına yardım etmek istiyorsun, anlıyorum. Ailesini bulmak istiyorsun. Ama sana şunu hatırlatacağım: Birine verdiğin söz, seni düşünmeden hareket etmeye mecbur bırakmaz.”

“Düşünmeden hareket etmeyeceğim, komutanım.”

“Güzel. Çünkü yarın vereceğim kararın yalnızca seninle ilgili olmayacağını unutma.”

Selam verip odadan çıktım.

Koridorun sonunda durup derin bir nefes aldım.

Bana verdiği uyarı mantıklıydı. Bunu inkâr edemezdim. Lejla’nın ailesini bulmak istiyordum, evet. Ama bu isteğin görev kararlarımı etkilemesine izin veremezdim.

Kendime bunu tekrar ettim.

Bir kez.

İki kez.

Üçüncüde bile tam olarak inanamadım.

Lejla’yı yemekhanenin yakınında buldum.

Harun yanındaydı. Küçük çocuk, elinde bir bardak su tutuyor, ablasının anlattığı bir şeyi dikkatle dinliyordu. Lejla konuşurken yüzünde uzun zamandır görmediğim bir ifade vardı.

Hafif bir gülümseme.

Kardeşi bir şey söylediğinde başını geriye atıp kısa bir kahkaha attı. O ses, kampın bütün uğultusunun arasından bana kadar ulaştı.

Bir an durdum.

Onu ilk gördüğümde yüzünde kan, gözlerinde öfke ve korku vardı. Şimdi de korkuyordu. Bunu biliyordum. Ama kardeşinin yanında, o korkunun üzerine incecik bir mutluluk örtmeye çalışıyordu.

İnsan bazen sevdiklerinin yanında ayakta kalabilmek için kendi yaralarını unutmuş gibi yapardı.

Lejla başını kaldırdı.

Beni görünce gülümsemesi yavaşça silindi. Yerine dikkatli bir ifade geldi. Harun da dönüp baktı.

“Kuzey!”

Çocuk ayağa kalkacak gibi oldu ama Lejla elini omzuna koydu.

“Yavaş, Harun. Daha yeni dinlendin.”

Harun yeniden oturdu, fakat gözlerini benden ayırmadı.

“Bir şey öğrendiniz mi?”

Lejla’nın sesi sakindi.

Fazla sakindi.

İnsan bazen cevabı duymadan önce kendini hazırlamak için böyle konuşurdu.

Yanlarına yaklaştım.

“Bugün kuzey hattında bazı bilgiler aldık.”

Lejla’nın parmakları bardağın çevresinde sıkılaştı.

“Annemle babam hakkında mı?”

“Henüz doğrudan onlara ulaşan bir bilgi yok.”

Gözlerindeki umut biraz geri çekildi.

Ama bu kez başını eğmedi.

“Peki, ne öğrendiniz?”

Bir an tereddüt ettim. Ona söz vermiştim. Bildiğim her şeyi söyleyecektim. Fakat doğrulanmamış bir bilgiyi kesinmiş gibi anlatmak da yalanın başka bir biçimiydi.

“Harun’un hatırladığı mavi işaretli kamyona benzeyen bir araç görülmüş. Kuzeydeki eski sanayi bölgesine doğru gitmiş.”

Lejla’nın yüzü bembeyaz oldu.

“Depoya mı?”

“Henüz bilmiyoruz. Ama o bölgeyi araştıracağız.”

“Ne zaman?”

“Komutanımızın değerlendirmesinden sonra.”

“Yani yarın mı?”

“Büyük ihtimalle.”

Lejla ayağa kalktı.

“Ben de geliyorum.”

“Hayır.”

Cevabım ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.

Gözleri sertleşti.

“Bana nedenini bile sormadan hayır diyorsunuz.”

“Çünkü o bölge güvenli değil.”

“Burada beklemek de güvenli hissettirmiyor!”

Sesindeki kırılma, kelimelerinden daha çok şey anlatıyordu.

Harun sessizce ablasına baktı.

Lejla bunu fark edince gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sonra yeniden bana döndü.

“Özür dilerim. Bağırmak istemedim.”

“Özür dilemek zorunda değilsin.”

“Bütün gün burada oturup hiçbir şey yapmadan bekleyemem, Kuzey. Annemle babamın nerede olduğunu bilmiyorum. Kardeşimi buldum ama onları hâlâ bulamadım. Her dakika, bir daha göremeyeceğim ihtimalini düşünüyorum.”

Sesi son cümlede titredi.

Ona ne söyleyebilirdim?

Her şey yoluna girecek mi?

Bilmiyordum.

Onları mutlaka bulacağız mı?

Bundan da emin değildim.

Bu yüzden yalnızca gerçeği söyledim.

“Seni anlıyorum.”

Lejla başını iki yana salladı.

“Hayır. Bence anlamıyorsunuz.”

Sözleri canımı yakmıştı ama itiraz etmedim.

Çünkü haklıydı.

Ben onun yaşadığı şeyi yaşamamıştım. Onun ailesini kaybetmemiştim. Bir odanın kapısında oturup annesinin geri dönmesini beklememiştim.

Ben yalnızca yanında durabilirdim.

Belki de bazen bu, yapabileceğim tek şeydi.

Bir süre sonra Lejla’nın sesi yumuşadı.

“Peki, bana ne zaman haber vereceksiniz?”

“Bir şey öğrendiğim anda.”

“Gece bile olsa?”

“Gece bile olsa.”

“Ya kötü bir haberse?”

Gözlerinin içine baktım.

“O zaman da sana söyleyeceğim.”

Dudakları aralandı ama bir şey demedi.

Sonra çok hafif başını salladı.

“Sözünüzü hatırlıyorum.”

“Ben de.”

Aramızda kısa bir sessizlik oluştu.

Harun, elindeki bardağı masaya bıraktı.

“Ben de gelebilir miyim?”

İkimiz birden ona döndük.

Lejla hemen eğilip kardeşinin omuzlarını tuttu.

“Hayır, canım.”

“Ama annemi ben de bulmak istiyorum.”

“Biliyorum.”

“Belki beni görürse gelir.”

Lejla’nın yüzündeki ifade değişti. Gözleri doldu ama ağlamadı. Harun’u kendine çekip alnından öptü.

“Senin burada kalman gerekiyor. Annem seni görseydi önce dinlenmeni isterdi.”

Harun itiraz edecek gibi oldu ama ablasının boynuna sarıldı.

Ben onları izlerken göğsümün içinde eski bir acı kıpırdadı.

Mert’in yüzü geldi aklıma.

Onunla son konuşmamız…

Söyleyemediğim cümleler…

İnsan, sevdiği birini kaybettiğinde zamanın geriye dönmesini istemeyi bırakmıyordu. Sadece bunu dile getirmekten vazgeçiyordu.

Lejla başını kaldırdığında bakışlarımız yeniden karşılaştı.

Bu kez hiçbir şey söylemedi.

Ama sanki yüzümde bir şey görmüş gibi gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttu.

Sonra sessizce sordu:

“Siz de birini kaybettiniz, değil mi?”

Nefesim boğazımda kaldı.

“Evet.”

“Bir asker arkadaşınızı mı?”

Cevap vermem birkaç saniye sürdü.

“En yakın arkadaşımı.”

Lejla’nın yüzündeki ifade yumuşadı. Bana acıyarak bakmadı. Teselli etmeye de çalışmadı. Belki de bu yüzden, ilk kez birinin sorusundan kaçmak istemedim.

“Adı neydi?”

“Mert.”

İsmi söylerken sesim beklediğimden daha kısık çıktı.

Lejla başını hafifçe eğdi.

“Onu özlüyorsunuz.”

Bu bir soru değildi.

“Her gün.”

“Ben de annemi ve babamı her gün özlüyorum. Daha kaybolduklarını öğrendiğimden beri bile…”

Cümlesini tamamlayamadı.

Sonra gözlerini benden kaçırmadan ekledi:

“Belki de insan, birini kaybetmeden önce de özlemeye başlıyor. Onun başına bir şey gelmesinden korktuğu anda.”

Bu sözlerin içimde neden bu kadar derine indiğini anlayamadım.

Belki de anlamak istemedim.

Çünkü bir insanın başına bir şey gelmesinden korkmak, onun hayatında yer edinmeye başladığını kabul etmek demekti.

Ve ben, uzun zamandır kimseye hayatımda böyle bir yer açmamıştım.

Gece çöktüğünde kampın sesi azaldı.

Nöbet değişimleri yapıldı, sağlık çadırının önündeki kalabalık dağıldı. Harun uyumuştu. Lejla ise odasının önündeki küçük basamakta oturuyordu.

Elinde annesine ait olduğunu düşündüğüm ince bir kumaş parçası vardı. Parmaklarının arasında yavaşça çeviriyordu.

Beni fark edince ayağa kalktı.

“Yine devriye mi, Kuzey?”

Dudaklarımın kenarı istemsizce kıpırdadı.

“Bu kez gerçekten devriye.”

“Demek bazen doğruyu da söylüyorsunuz.”

“Bazen.”

İlk kez, aramızdaki sessizliğin içinde küçük bir gülümseme belirdi.

Yanına oturmadım. Birkaç adım uzakta durdum. Aramızdaki mesafe, ikimizin de ihtiyacı olan sınırdı.

Lejla elindeki kumaşa baktı.

“Annem bunu Harun’un eski gömleğinden yapmıştı. Bir düğmesi kopmuştu, ben de dikmesine yardım etmiştim.”

Başını kaldırıp bana baktı.

“Çok kötü dikmiştim. Annem bütün gece benimle dalga geçmişti.”

Bu kez gerçekten gülümsedi.

“Sonra?”

“Sonra gömleği her giydiğinde o düğmeyi özellikle gösterirdi. Sanki hayatındaki en önemli şey benim beceriksizliğimmiş gibi.”

Kahkahası kısa sürdü.

Ardından gözleri kumaşın üzerine indi.

“Böyle küçük şeyleri unutacağımdan korkuyorum.”

Bu kez yanına oturdum.

“Unutmayacaksın.”

“Nereden biliyorsunuz?”

“Çünkü unutmak istemiyorsun.”

Lejla bir süre sessiz kaldı.

“Peki, ya sesini unutursam? Annemin sesini… Babamın yürürken çıkardığı sesi… Evimizin kapısını açarken yaptığı şeyi…”

Sesi giderek kısıldı.

“Ya onları bulduğumda, hatırladığım gibi değillerse?”

Bu sorunun cevabını bilmiyordum. Hiçbirimiz bilmiyorduk.

Bu yüzden ona hazır bir teselli vermedim.

“Bilmiyorum, Lejla.”

Başını bana çevirdi.

Yalan söylemediğimi anlamış gibi uzun uzun baktı.

“En azından bilmiyorum diyorsunuz.”

“Bilmediğim bir şeye cevap uydurursam sana yardım etmiş olmam.”

Gözleri doldu ama bu kez ağlamamak için kendini zorlamadı. Bir damla yaş yanağından aşağı süzüldü. Hemen silmedi.

Ben de uzanıp silmedim.

Bazen bir insanın gözyaşını durdurmaya çalışmak yerine, onun ağlamasına izin vermek gerekiyordu.

“Teşekkür ederim,” dedi usulca.

“Ne için?”

“Beni güçlü olmaya zorlamadığınız için.”

O an söyleyebileceğim çok şey vardı.

Ama hepsi fazla yakındı.

Bu yüzden yalnızca başımı salladım.

Bir süre yan yana oturduk. Kampın öteki ucundan bir kapının kapanma sesi geldi. Rüzgâr, çadırların arasından geçerken ince bir uğultu çıkardı.

Sonra Lejla bana döndü.

“Kuzey?”

“Efendim?”

“Yarın o depoya giderseniz…”

Sustu.

Devam etmesi için bekledim.

“Lütfen kendinizi de koruyun.”

Gözlerimi ondan ayırmadım.

“Dikkatli olacağım.”

“Bu, söz vermek değil.”

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

“Peki ne istiyorsun?”

İlk kez, yüzünde çekingen bir ifade belirdi.

“Geri dönmenizi istiyorum.”

Sözleri havada asılı kaldı.

Bana bir görev emri vermemişti. Benden imkânsız bir şey de istememişti. Yalnızca geri dönmemi istemişti.

Yine de o cümle, gün boyunca duyduğum bütün seslerden daha ağır geldi.

Çünkü uzun zamandır kimse benden geri dönmemi istememişti.

Bir an cevap veremedim.

Sonra ayağa kalktım.

“Yarın görüşürüz, Lejla.”

Başını salladı.

“Yarın görüşürüz, Kuzey.”

Arkamı dönüp birkaç adım attım.

“Kuzey?”

Yeniden ona baktım.

“Efendim?”

“Bana haber vermeden gitmeyin.”

İçimde tuhaf bir sıcaklık hissettim. Kısa, beklenmedik ve tehlikeli bir sıcaklık.

“Vermem.”

Bu kez sözüm yalnızca ailesiyle ilgili değildi.

Ama bunu kendime bile itiraf etmedim.

Gece yarısını biraz geçmişti.

Komuta merkezinden gelen telsiz sesiyle gözlerimi açtım. Masanın üzerinde uyuyakalmıştım. Başımı kaldırıp cihaza uzandım.

“Kuzey, dinlemede.”

Karşı tarafta kısa bir cızırtı duyuldu.

Ardından nöbetçi personelin sesi geldi.

“Komutanım, kuzey koordinasyon hattından yeni bilgi ulaştı. Eski sanayi bölgesindeki depo hakkında.”

Tamamen doğruldum.

“Devam et.”

“Bölgeden ayrılan bir sivil, yaklaşık iki gün önce depoya götürülen kişiler gördüğünü bildirmiş. Aralarında kadınlar ve çocuklar da varmış.”

Göğsüm sıkıştı.

“İsim var mı?”

“Hayır, komutanım. Ancak tanık, depoya girenlerden birinin yanında küçük, kırmızı bir çanta taşıdığını söylüyor.”

Elim masanın kenarında durdu.

Kırmızı çanta.

Lejla’nın ailesiyle ilgili bildiğim çok az şey vardı. Böyle bir ayrıntıyı doğrulayacak bilgim yoktu. Bunun onlarla hiçbir ilgisi olmayabilirdi.

Ama içimdeki his, artık görmezden gelemeyeceğim kadar güçlüydü.

“Tanık nerede?”

“Koordinasyon merkezinde. Sabah ayrıntılı ifadesi alınacak.”

“Telsiz hattını açık tutun. Yeni bilgi gelirse doğrudan bana bildirin.”

“Anlaşıldı.”

Cihazı kapattım.

Pencerenin dışındaki karanlığa baktım. Kamp sessizdi. Birkaç metre ötede, Lejla’nın ve Harun’un kaldığı odanın ışığı sönmüştü.

Belki de uyuyorlardı.

Belki Lejla, bütün gün ilk kez ailesini rüyasında görebileceği bir uykuya dalmıştı.

Elimi cebime götürüp haritayı çıkardım. Masanın üzerine serdim. Mavi işaretli kamyonun tahmini güzergâhını, eski depoyu ve geçici kayıt merkezini yeniden inceledim.

Sonra kırmızı çanta ayrıntısını not ettim.

Henüz elimizde bir kanıt yoktu.

Henüz bir isim yoktu.

Ama artık bir ihtimal vardı.

Ve bazen savaşın ortasında bir ihtimal, insanın elinde kalan son umut olabilirdi.

Haritayı katladım.

Sabahı bekleyecektim.

Emirlere uyacak, ekibimi hazırlayacak ve o depoya giden yolun bizi nereye götürdüğünü öğrenecektim.

Çünkü Lejla’ya bir söz vermiştim.

Ona gerçeği söyleyecektim.

Ne olursa olsun.

Ama henüz bilmediğim bir şey vardı: Ertesi sabah bulacağımız iz, yalnızca Lejla’nın ailesine değil, yıllardır içimde gömdüğüm bir gerçeğe de uzanıyordu.

Ve o gerçeğin adı, sandığımdan çok daha tanıdıktı.

Sabah olduğunda, gece boyunca uyumadığımı ancak ayağa kalkmaya çalışırken fark ettim.

Sırtım tutulmuş, gözlerim yanmaya başlamıştı. Masanın üzerinde açık duran haritaya son kez baktım. Kırmızı çanta, mavi işaretli kamyon, eski depo…

Üç küçük ayrıntı.

Bir insanın ailesini bulmak için tutunabileceği üç küçük ihtimal.

Telsizi elime alıp ekibi çağırdım.

“Beş dakika içinde brifing odasında olun.”

Önce Baran geldi. Ardından Emre, elinde yarım kalmış bir kahveyle içeri girdi. Selin ise her zamanki gibi sessizce kapının yanında durdu.

Emre, yüzüme baktıktan sonra kahvesini masaya bıraktı.

“Komutanım, siz hiç uyudunuz mu?”

“Konuyla ilgili bir şey söyleyeceksen söyle.”

“Bu, hayır demek oluyor.”

“Emre.”

“Tamam, sustum.”

Baran haritayı önüne çekti.

“Yeni bilgi mi geldi?”

Başımı salladım.

“Gece, eski depoya götürülen siviller hakkında bir ihbar ulaştı. Tanık, aralarında kadınların ve çocukların bulunduğunu söylüyor. Ayrıca içlerinden birinin kırmızı bir çanta taşıdığını görmüş.”

Selin’in yüzü ciddileşti.

“İhbar doğrulandı mı?”

“Henüz değil. Tanığın ifadesi alınacak. Depo hakkında elimizdeki bilgiler de kesin değil. Yüzbaşı Demir, önce bölgenin değerlendirilmesini istedi.”

Baran haritadaki yolu inceledi.

“Eğer insanlar gerçekten oradaysa zaman kaybetmememiz gerekebilir.”

“Biliyorum. Ama doğrulanmamış bir ihbarla hareket edip sivilleri daha büyük bir tehlikeye atamayız.”

Emre kahvesini kenara itti.

“Peki, tanık ne zaman konuşacak?”

“Birazdan.”

Tam o sırada kapı açıldı. Yüzbaşı Demir içeri girdiğinde hepimiz ayağa kalktık.

“Rahat.”

Masaya yaklaşıp haritaya baktı.

“Tanık geldi. İfadesini dinledim. Depoya götürülen insanları gördüğünü söylüyor ama yüzlerini seçememiş. Kamyonun üzerinde mavi bir işaret varmış. Bu ayrıntı, önceki ihbarla örtüşüyor.”

Gözlerim haritaya çevrildi.

Demir devam etti:

“Bölgenin incelenmesi için izin verildi. Ancak önceliğimiz sivillerin güvenliği ve mevcut tahliye görevi. Duruma göre hareket edeceksiniz. Gereksiz risk yok.”

“Anlaşıldı, komutanım.”

“Bir de Kuzey…”

Başımı kaldırdım.

“Bu dosyayı kişisel bir meseleye dönüştürmeyeceksin.”

Sözlerinin ne anlama geldiğini biliyordum.

“Emredersiniz.”

Yüzbaşı Demir birkaç saniye gözlerimin içine baktı. Sonra başını sallayıp odadan çıktı.

Emre yanıma yaklaştı.

“Hazır mısın?”

Haritayı katladım.

“Her zamanki gibi.”

Ama kendime söylediğim bu sözün doğru olmadığını ikimiz de bilmiyorduk.

Kampın dışına çıktığımızda hava soğuktu.

Araçlara doğru yürürken gözüm istemsizce sağlık çadırlarının bulunduğu tarafa kaydı. Lejla’yı görmeyi beklemiyordum. Yine de onu orada bulmayı ummuştum.

Sonra kendi kendime kızdım.

Göreve çıkmadan önce onu görmemin ne anlamı vardı?

Birbirimize söyleyecek yeni bir şeyimiz yoktu. Ona dün gece verdiğim söz hâlâ geçerliydi. Bir haber olduğunda kendisine ulaşacaktım.

Bu kadarı yeterli olmalıydı.

“Kuzey!”

Sesini duyar duymaz durdum.

Lejla, kampın girişine doğru hızlı adımlarla geliyordu. Üzerinde koyu renk bir mont vardı. Uzun, dalgalı saçlarını aceleyle toplamıştı. Yüzündeki yorgunluk saklanamayacak kadar belirgindi.

Yanıma ulaştığında nefesini toparlamaya çalıştı.

“Gidiyorsunuz.”

“Evet.”

“Depoya mı?”

Bir an sustum.

“Bölgeyi değerlendireceğiz. Henüz orada ne olduğunu bilmiyoruz.”

Gözlerini yüzümde gezdirdi. Sanki söylemediğim bir şeyi yakalamaya çalışıyordu.

“Bana yine gerçeği söylüyorsunuz, değil mi?”

Bu soruyu ikinci kez duyuyordum.

İlkinde ona verdiğim söz kolay görünmüştü. Şimdi ise o sözün ağırlığını daha iyi anlıyordum.

“Evet, Lejla. Bildiğim her şeyi söylüyorum.”

Dudaklarını birbirine bastırdı.

“Dün gece uyuyamadım. Annemi gördüm rüyamda. Evimizdeydik. Her şey normaldi. Harun salonda oynuyordu, babam mutfaktan sesleniyordu. Annem de bana kızıyordu çünkü yine kahvaltıyı soğutmuştum.”

Gülümsedi ama gözleri doldu.

“Sonra uyandım. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlayamadım.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

“Bazen uyandığımda savaşın bittiğini sanıyorum,” diye devam etti. “Sonra gerçeği hatırlıyorum.”

Ellerini montunun ceplerine soktu.

“Orada onları bulursanız…”

Sustu.

“Ne olursa olsun bana haber vereceğim,” dedim.

“Ya onları bulamazsanız?”

Bu kez cevabım daha uzun sürdü.

“O zaman aramaya devam edeceğiz.”

Lejla başını eğdi. Birkaç saniye sonra yeniden bana baktı.

“Size güveniyorum, Kuzey.”

Üç kelimeydi.

Ama göğsümde taşıdığım bütün mühimmatın ağırlığından daha ağır geldi.

Çünkü güven, savaşta verilen emirlerden farklıydı. Bir emir yerine getirilmediğinde görev başarısız olurdu. Ama güven kırıldığında insanın içinde başka bir şey yıkılırdı.

Başımı hafifçe salladım.

“Bunu boşa çıkarmamaya çalışacağım.”

“Çalışmak mı?”

Kaşlarını kaldırdı.

“Daha kesin bir cevap bekliyordum.”

İstemeden gülümsedim.

“Dikkatli olacağım. Bu kadarını söyleyebilirim.”

Lejla da hafifçe gülümsedi. Ardından yüzü yeniden ciddileşti.

“Geri dönün.”

Bu defa cevap vermek için beklemedim.

“Döneceğim.”

Arkamdan Emre’nin sesini duydum.

“Komutanım, araç hazır!”

Lejla bir adım geri çekildi.

Gitmem gerekiyordu.

Fakat araca doğru yürürken arkamı dönüp bir kez daha baktım. Hâlâ aynı yerde duruyordu. Ellerini ceplerine sokmuş, gözleri üzerimdeydi.

Başımı hafifçe eğdim.

O da aynı şekilde karşılık verdi.

Sonra araca bindim.

Kapı kapandığında Lejla gözden kayboldu.

Ve ben, kendime bir kez daha bunun yalnızca bir görev olduğunu söyledim.

Eski sanayi bölgesine yaklaştıkça yollar daraldı.

Çevredeki binaların çoğu yıllar önce terk edilmiş gibiydi. Paslanmış tabelalar, kırılmış camlar ve yarısı çökmüş duvarlar arasında ilerliyorduk. Ara sıra yol kenarında terk edilmiş araçlara rastlıyor, bazı noktalarda ise yakın zamanda kullanılmış izler görüyorduk.

Baran öndeki haritayı kontrol etti.

“Depoya yaklaşık iki kilometre kaldı.”

Yüzümü cama çevirdim.

“Biliyorum.”

Selin arka koltuktan konuştu.

“Koordinasyon merkezinden gelen son bilgiye göre, depo çevresinde birkaç gündür hareketlilik var. Ancak bunun kimlere ait olduğu belli değil.”

“Başka bir şey?”

“Bölgedeki eski kayıt merkezinin resmî tahliye ağına bağlı olmadığı doğrulandı.”

Kaşlarımı çattım.

“Yani orada insanlar kayıt dışı tutulmuş olabilir.”

“Olabilir,” dedi Selin. “Ama henüz bunu kanıtlayacak bir belge yok.”

Emre bu kez şaka yapmadı. Önündeki yola bakıyordu.

“Birileri insanları resmî merkezlerden uzak tutuyorsa bunun iyi bir nedeni olmayabilir.”

“Ya da yanlış bilgi yayıyor olabilirler,” dedi Baran.

“Her iki ihtimali de değerlendireceğiz,” dedim. “Kimse sonuçlara önceden karar vermeyecek.”

Araç yavaşladı.

Şoförümüz önümüzdeki yolu gösterdi.

“Komutanım, buradan sonrası araç için uygun değil.”

Haritaya baktım. Depoya giden son bölüm, dar bir geçitten ilerliyordu.

“Burada duruyoruz.”

Hepimiz hazırlıklarımızı kontrol ettik. Ardından araçtan indik.

Hava sessizdi.

Fazla sessiz.

Rüzgârın taşıdığı hafif metal kokusuna nemli betonun kokusu karışıyordu. Uzakta bir yerde gevşek bir levha aralıklarla duvara çarpıyordu.

İlerlerken yol kenarında bir şey gördüm.

Mavi boya.

Paslanmış metal bir parçanın üzerine sürülmüş, yarısı dökülmüş bir işaret.

Çömelip inceledim. Yeni değildi ama tamamen silinmemişti.

Selin yanıma geldi.

“Kamyonun işaretiyle aynı olabilir mi?”

“Henüz bilmiyoruz.”

Parçanın bulunduğu yerden birkaç metre ileride lastik izleri vardı. Zemindeki tozun üzerinde belirgin çizgiler uzanıyordu. Bunların hangi araca ait olduğunu söylemek mümkün değildi ama bölgede yakın zamanda ağır bir araç geçtiği açıktı.

Baran çevreyi kontrol ederek yanımıza geldi.

“Komutanım, ileride bir bina var. Depo olabileceğini düşünüyorum.”

Başımı kaldırdım.

Yolun sonunda, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir yapı görünüyordu. Çatısının bir kısmı çökmüş, girişindeki tabela neredeyse tamamen düşmüştü.

Ama binanın önündeki zemin, çevresindeki diğer alanlardan farklıydı.

Yakın zamanda temizlenmişti.

Duvarın dibinde birkaç boş su şişesi duruyordu. Kapıya yakın bir yerde de küçük bir kumaş parçası vardı.

Eğilip kumaşı elime aldım.

Kırmızıydı.

Bir an boyunca hiçbir şey söylemedim.

Selin yüzüme baktı.

“Kuzey?”

Kumaş parçasını dikkatle inceledim. Eski ve kirliydi. Bunun tanığın sözünü ettiği çantaya ait olduğunu bilmiyordum. Belki yalnızca bir giysi parçasıydı.

Ama bu ayrıntıyı görmezden gelemezdim.

“Bunu kayıt altına alın,” dedim. “Konumu işaretleyin. Burada ne olduğunu anlamadan hiçbir şeyi kesin kabul etmiyoruz.”

Baran başını salladı.

Tam o sırada binanın içinden bir ses geldi.

Çok hafifti.

Bir şeyin yere sürtünmesine benziyordu.

Hepimiz durduk.

Ses bir daha duyuldu.

Ardından bir çocuk ağlamaya başladı.

İçimdeki bütün düşünceler sustu.

Bir çocuk.

Binanın içinde.

Emre bana baktı. Bu kez yüzünde tek bir şaka belirtisi yoktu.

“Komutanım…”

Elimi kaldırıp onu susturdum.

Bir süre dinledik.

Çocuğun ağlaması kesildi. Ardından anlaşılmayan birkaç kelime duyuldu. Bir kadın konuşuyordu. Sesi boğuk ve yorgundu.

İçimdeki huzursuzluk, yerini ağır bir öfkeye bırakmaya başladı.

Birileri burada insanları tutuyorsa, bunun nedenini öğrenecektik.

Fakat acele etmek, içerideki sivilleri tehlikeye atabilirdi.

Telsizi elime aldım ve koordinasyon hattına bilgi geçtim. Ardından ekibime döndüm.

“Önce içeride kaç kişi olduğunu ve durumlarını anlamamız gerekiyor. Kontrolsüz hareket yok. Önceliğimiz siviller.”

Herkes başıyla onayladı.

Binaya doğru ilerlerken yerdeki izleri takip ettim. Kapının yakınında birkaç ayak izi, bir de sürüklenmiş gibi görünen uzun bir çizgi vardı.

Kapının yanında küçük bir kâğıt parçası buldum.

Üzerinde el yazısıyla birkaç isim yazılmıştı. Kâğıt ıslanmış, mürekkebin bir bölümü dağılmıştı.

İsimlerin çoğu okunmuyordu.

Ama ortadaki satırda iki kelime hâlâ seçilebiliyordu.

Amina Hadžić.

Nefesim bir anlığına kesildi.

Lejla’nın annesinin adı.

Kâğıdı avucumda sıkmadan, dikkatlice tuttum.

Selin yanıma yaklaştı. Benim yüzümdeki değişimi fark etmişti.

“Bu…?”

Başımı salladım.

“Lejla’nın annesinin adı.”

Selin’in yüzü soldu.

“Demek burada olabilir.”

“Ya da adı buraya başka bir nedenle yazılmış olabilir.”

Bunu söylerken kendi sesimin bile beni ikna etmediğini fark ettim.

Kâğıdı korumaya aldım ve kapıya baktım.

İçeriden yeniden bir ses geldi.

Bu kez bir kadın konuşuyordu. Kelimeleri seçemiyordum ama sesinde bir telaş vardı.

Ardından çocuk ağlaması yeniden duyuldu.

Gözlerimi kapatıp bir an nefes aldım.

Lejla’ya söz vermiştim.

Gerçeği öğrenecektim.

Ama şimdi, gerçeğin yalnızca bir adım ötemizde olabileceğini düşünmek bile içimdeki her şeyi altüst ediyordu.

Kapının önünde beklerken telsizden cızırtılı bir ses geldi.

“Komutanım, koordinasyon merkezinden acil bilgi.”

Telsizi kaldırdım.

“Dinliyorum.”

“Eski deponun kayıtlarıyla ilgili yeni bir belge bulundu. Üç gün önce düzenlenmiş bir listede Amina Hadžić adı geçiyor.”

Gözlerimi binanın kapısından ayırmadım.

“Başka bilgi var mı?”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Evet, komutanım. Aynı listede bir erkek ismi de bulunuyor. Lejla’nın babası olabileceği değerlendiriliyor. Ancak isimdeki bazı harfler okunmuyor.”

Kalbim hızlandı.

Yıllardır savaşın ortasında görev yapıyordum. Tehlike karşısında sakin kalmayı öğrenmiştim. Belirsizlikle yaşamayı, kötü haberleri karşılamayı, umutla gerçek arasındaki ince çizgide yürümeyi…

Ama o an, kapının ardındaki birkaç saniye bana saatler kadar uzun geldi.

Telsize yaklaştım.

“Belgenin görüntüsünü gönderin. İsimleri doğrulamadan kimseye bilgi vermeyin.”

“Anlaşıldı.”

Cihazı indirdim.

Selin sessizce yanıma geldi.

“Lejla’ya haber verecek misin?”

Bir süre cevap vermedim.

“Henüz değil.”

“Adı listede geçiyor, Kuzey. Bu önemli bir gelişme.”

“Biliyorum. Ama annesinin burada olduğunu bilmiyoruz. Sadece adını gördük. Ona umut verip sonra geri almak istemiyorum.”

Selin gözlerini binaya çevirdi.

“Ya gerçekten buradaysa?”

Bu sorunun cevabını bilmiyordum.

Ama artık bir şeyden emindim.

Bu görev, yalnızca bir depoda sivilleri bulmakla ilgili değildi.

Birileri bu insanları kayıtlara geçirmişti. Birileri onları buraya getirmişti. Ve birileri, onların nerede olduğunu resmî makamlardan gizlemiş olabilirdi.

Kapının ardında bir çocuk daha ağladı.

Bu kez ardından bir kadın sesi duyuldu.

Türkçe konuşmuyordu. Söylediklerini anlayamıyordum.

Ama son kelimeyi açıkça işittim.

Bir isim.

“Lejla…”

Bütün bedenim dondu.

Selin bana döndü.

“Duydun mu?”

Cevap vermedim.

Çünkü bir kez daha duymuştum.

Kadın, içeriden titrek bir sesle aynı ismi söyledi.

“Lejla…”

Ve ben, kapının ardındaki kadının kim olduğunu henüz bilmiyordum.

Ama ilk kez, Lejla’nın ailesine ulaşmakla kalmayıp onun hayatını sonsuza dek değiştirecek bir gerçeğin eşiğinde olduğumuzu hissettim.

Elimi kaldırıp ekibime işaret verdim.

“Hazır olun.”

Gözlerimi kapıya sabitledim.

“İçeride kim varsa, onu sağ salim çıkaracağız.”

Çünkü bazen bir insanı ailesine götüren yol, en çok korktuğu gerçeğin kapısından geçerdi.

“Lejla…”

Kadının sesi yeniden duyuldu.

Bu kez daha zayıftı. Sanki ismi söylemek bile bütün gücünü tüketiyordu.

Bir an boyunca kapının önünde hareketsiz kaldım. Yıllardır tehlikenin içinde çalışıyordum. Silah seslerini, patlamaları, yardım çığlıklarını birbirinden ayırmayı öğrenmiştim. Fakat o sesin içinde başka bir şey vardı.

Bir annenin korkusu.

Birini kaybetmiş olmanın acısı.

Ve hâlâ birini bekleyen insanın tükenmeyen umudu.

Selin yanıma yaklaştı.

“Kuzey, içerideki kişi Lejla’yı tanıyor olabilir.”

“Biliyorum.”

“Eğer annesiyse…”

“Henüz emin değiliz, Selin.”

Sesim sert çıkmıştı. Bunun ona yönelik olmadığını ikimiz de biliyorduk.

Kendimi kontrol etmeye çalışıyordum. Bir ihtimale kapılıp görevimi tehlikeye atamazdım. İçeride kaç kişi olduğunu, herhangi bir tehdidin bulunup bulunmadığını bilmiyorduk. Önce güvenliği değerlendirmemiz gerekiyordu.

Telsizi kaldırdım.

“Komuta merkezi, burası Kuzey. Depoda sivillerin bulunduğuna dair güçlü işaretler var. İçeriden bir kadın sesi duyduk. Acil değerlendirme ve sağlık desteği için hazırlık yapın.”

Cızırtının ardından cevap geldi.

“Anlaşıldı. Destek ekibi hazırlanıyor.”

Telsizi indirdim.

Emre, yüzündeki ciddiyetle bana baktı.

“Komutanım, ne olursa olsun içeridekileri çıkaracağız.”

Başımı salladım.

“Önce onları sağ salim bulacağız.”

Kapının arkasından bir hareket sesi geldi. Ardından boğuk bir öksürük duyuldu.

Ve yine aynı ses…

“Lejla… Kızım…”

Bu kez kelimeleri açıkça anlamıştım.

İçimde bir şey yerinden oynadı.

Kızım.

Lejla’nın annesi olabilirdi.

Ama bunu henüz bilmiyordum. Bilmiyorken de kendime bir hikâye yazamazdım.

“İçeridekiler bizi duyabiliyorsa sesimizi duyuracağız,” dedim. “Kimseyi korkutmadan yaklaşacağız.”

Kapının ardından önce bir sessizlik geldi.

Sonra kadın yeniden konuştu.

Bu kez başka bir dilde, telaşla birkaç cümle söyledi. Kelimeleri tam anlayamıyordum ama sesindeki korkuyu anlamak için tercümana ihtiyacım yoktu.

Bir çocuğun ağlaması kadının sözlerini kesti.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Sonra sesimi yükselttim.

“Bizi duyabiliyor musunuz? Yardım için geldik. Sizi buradan çıkarmak istiyoruz.”

Cevap gelmedi.

Bir kez daha seslendim.

“Burada size zarar vermek isteyen kimse yok. Lütfen sesimizi duyuyorsanız cevap verin.”

Birkaç saniye sonra kapının ardında hafif bir sürtünme duyuldu.

Ardından kadın fısıldadı:

“Lejla nerede?”

Başımı Selin’e çevirdim.

O da duyduğunu anlamıştı.

Kadın yeniden sordu.

“Lejla nerede? Kızıma ne oldu?”

İçimdeki bütün sesler sustu.

Artık yalnızca bir isim duymuyordum. Karşımızdaki kişi, Lejla’nın nerede olduğunu soruyordu.

Yine de bir ihtimali kesinliğe dönüştürmeden cevap verdim.

“Lejla güvende. Kardeşi Harun da onun yanında.”

Kapının arkasından bir ses gelmedi.

Sonra bir hıçkırık duyuldu.

Öyle derin, öyle çaresizdi ki birkaç saniye boyunca ne yapacağımı bilemedim.

“Harun…” diye fısıldadı kadın.

Ardından kapının öte yanından bir şey yere düştü.

“Harun yaşıyor mu?”

Bu soruyu duyduğumda gözlerimi kapattım.

Lejla’nın kardeşini bulduğumuz günü hatırladım. Küçük çocuğun ablasına sarılışını, Lejla’nın onu bırakmamak için nasıl titrediğini…

Şimdi aynı korkuyu başka bir ses taşıyordu.

“Evet,” dedim. “Harun yaşıyor. Lejla da güvende.”

Bu kez ağlaması daha güçlüydü.

“Allah’ım…”

Kadın bir şeyler mırıldandı. Sonra tekrar konuştu.

“Beni buradan çıkarın. Lütfen… Kızıma gitmem gerekiyor.”

Selin’in gözleri dolmuştu ama kendini toparlamıştı. Bana baktı ve sessizce başını salladı.

İçerideki kadının kim olduğuna dair artık çok güçlü bir işaretimiz vardı.

Fakat hâlâ dikkatli olmalıydık.

“Adınız nedir?” diye sordum.

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra titrek bir ses cevap verdi:

“Amina. Benim adım Amina Hadžić.”

O an, sabah elime aldığım kâğıttaki isim gözümün önüne geldi.

Amina Hadžić.

Lejla’nın annesi.

Bir an boyunca nefes almayı unuttum.

Onu bulmuştuk.

Ama bu, her şeyin yoluna girdiği anlamına gelmiyordu.

Henüz değil.

Destek ekibi ulaşana kadar beklemek zorundaydık.

O birkaç dakika, hayatımda geçirdiğim en uzun bekleyişlerden biriydi.

İçeriden zaman zaman öksürük, ayak sesleri ve alçak konuşmalar duyuluyordu. Amina’yla iletişimimizi sürdürmeye çalışıyorduk. Onunla konuştukça, içeride başka sivillerin de bulunduğunu öğrendik.

Kadınlar.

Çocuklar.

Bir de yaralı yaşlı bir adam.

Hepsi birkaç gündür bu binadaydı. Kendilerine buraya neden getirildikleri söylenmemişti. Su ve yiyecekleri sınırlıydı. Bazı geceler dışarıdan silah sesleri duyduklarını anlatıyordu Amina.

Peki, buraya kim getirmişti onları?

Ve neden?

Bu soruların cevapları, içeridekileri güvenli bir yere ulaştırdıktan sonra araştırılacaktı.

Şimdilik önceliğimiz hayatlardı.

Bir süre sonra Amina’nın sesi yeniden duyuldu.

“Türk askeri misiniz?”

“Evet.”

“Lejla sizinle mi?”

“Hayır. Lejla kampta, kardeşiyle birlikte. Güvende.”

Kadın ağlayarak güldü. Bu sesin neye benzediğini tarif etmek zordu. Sanki bir insan, günlerdir taşıdığı acının altında ezilirken bir anda nefes almayı hatırlamıştı.

“Onu görebilecek miyim?”

Boğazım düğümlendi.

“Bunun için elimizden geleni yapacağız.”

“Hayır…” dedi hemen. “Bana yalnızca gerçeği söyleyin. Kızımı görebilecek miyim?”

Lejla’nın bana sorduğu soruyu hatırladım.

Bana yalan söylemeyeceksiniz, değil mi?

Ona verdiğim sözü şimdi annesinin karşısında da tutmalıydım.

“Şu anda sizi buradan güvenli şekilde çıkarmaya çalışıyoruz. Sağlık durumunuz değerlendirilecek. Sonra sizi kızınıza ulaştıracağız.”

Amina sessiz kaldı.

Ardından çok hafif bir sesle konuştu.

“Teşekkür ederim, asker.”

Gözlerimi kapatıp başımı eğdim.

“Bize teşekkür etmeyin. Biraz daha dayanın.”

Amina’yı ve diğer sivilleri güvenli şekilde çıkardığımızda güneş alçalmaya başlamıştı.

Amina çok bitkin görünüyordu. Yüzü solgundu, dudakları kurumuştu. Ayağa kalkmaya çalıştığında sendeledi. Selin hemen yanına gidip koluna girdi.

“Yavaş olun. Acele etmeyin.”

Amina, kendisine uzatılan suyu küçük yudumlarla içti. Sonra çevresine bakındı.

“Lejla nerede?”

Bu, söylediği ilk şeydi.

Sağlık görevlileri onu değerlendirmeye çalışırken bile aynı soruyu tekrarlıyordu.

“Kızımı görmek istiyorum.”

“Önce sizi muayene etmemiz gerekiyor,” dedi Selin yumuşak bir sesle. “Sonra sizi ona götüreceğiz.”

Amina’nın bakışları benim üzerimde durdu.

“Bana söz verir misiniz?”

O an, verdiğim sözlerin nasıl çoğaldığını fark ettim.

Lejla’ya bir söz vermiştim.

Şimdi annesine de söz vermem isteniyordu.

Ve her söz, beni biraz daha o ailenin hikâyesinin içine çekiyordu.

“Size söz veriyorum,” dedim. “Güvenliğiniz sağlandığında kızınızı göreceksiniz.”

Amina başını salladı.

Ardından koluma uzandı.

Parmakları güçsüzdü ama tutuşu kararlıydı.

“Bir şey daha var.”

“Dinliyorum.”

Gözlerini çevresine gezdirdi. Diğer siviller sağlık görevlileriyle ilgileniyordu. Emre, bir çocuğa montunu vermişti. Baran, çevredeki kayıtları inceliyordu. Selin, Amina’nın yanında kalmıştı.

Amina sesini alçalttı.

“Eşim…”

Bir an sustu.

“Eşimi bulabildiniz mi?”

İşte o anda, bütün umut bir kez daha ağırlaştı.

“Henüz değil.”

Amina’nın gözleri kapandı.

“Bizi ayırdılar,” dedi. “O gün kamyonlara bindirildiğimizde Harun yanımdaydı. Lejla başka bir yerdeydi. Eşim ise bizi korumaya çalışıyordu.”

Nefesi titredi.

“Bize ayrılmayacağımızı söylemişti. Ne olursa olsun birbirimizi bulacağımızı…”

Sözleri kesildi.

Bir an yüzünü ellerinin arasına aldı.

“Onu en son gördüğümde bana çocukları bulmamı söyledi.”

Sessizce bekledim.

Amina ellerini indirdiğinde gözleri yaşlarla doluydu.

“Ben çocuklarımı bulamadım, asker. Harun’u kaybettim. Lejla’nın nerede olduğunu bilmiyordum. Günlerce onun adını söyleyip durdum. Eşime verdiğim sözü tutamadığımı düşündüm.”

“Harun ve Lejla artık güvende,” dedim. “Onları buldunuz.”

Amina başını salladı ama yüzündeki acı kaybolmadı.

“Peki ya eşim?”

Bu kez ona verebileceğim bir cevap yoktu.

Ve sessizliğim, söyleyebileceğim her şeyden daha dürüsttü.

Kampa dönüş yolunda kimse fazla konuşmadı.

Amina sağlık ekibinin aracındaydı. Durumu ilk değerlendirmeye göre ciddiyetini koruyan bir acil tehlike göstermiyordu, ancak uzun süre susuz ve yetersiz beslenmişti. Dinlenmesi ve ayrıntılı muayeneden geçmesi gerekiyordu.

Diğer siviller de güvenli bölgeye götürülüyordu.

Ben aracın arka koltuğunda oturmuş, camdan dışarı bakıyordum.

Lejla’nın annesini bulmuştuk.

Bunu düşünmek bile tuhaftı.

Saatler önce elimizde yalnızca birkaç belirsiz ihbar vardı. Şimdi Amina, birkaç araç önümüzde, kızına kavuşacağı anı bekliyordu.

Ama Lejla’nın babası hâlâ kayıptı.

Amina’nın söylediklerine göre aileyi birbirinden ayırmışlardı. Bunun arkasında kim vardı? Neden bazı siviller kayıt dışı bir depoya götürülmüştü? Ve Lejla’nın babası son olarak nerede görülmüştü?

Bir cevap bulmadan rahat edemeyecektim.

Emre yanıma oturdu.

Bir süre sessiz kaldıktan sonra konuştu.

“Komutanım, kadının kızını gördüğündeki hâlini düşünsenize.”

Başımı çevirdim.

“Düşünüyorum.”

“Bütün bu günlerden sonra…”

Cümlesini tamamlayamadı.

Ben de tamamlamadım.

Çünkü ikimiz de biliyorduk: Bir annenin çocuğuna kavuşması, savaşın kazandığı bir zafer değildi. Sadece savaşın ondan çalmayı başaramadığı bir şeydi.

Emre arkasına yaslandı.

“Babayı da bulacağız, değil mi?”

Yola baktım.

“Bulmak için elimizden geleni yapacağız.”

“Umarım.”

Bir süre sonra gözlerimi kapattım.

Ama uyuyamadım.

Çünkü artık yalnızca Lejla’nın bana bakarken taşıdığı umudu düşünmüyordum.

Annesinin kapının ardında kızının adını söyleyişini de düşünüyordum.

Ve bir insanın, sevdiklerinin isimlerini hayatta kalmak için nasıl bir dua gibi tekrarlayabildiğini…

Kampa vardığımızda hava kararmıştı.

Amina sağlık çadırına götürüldü. Lejla’ya haber vermek için önce durumunun değerlendirilmesini beklemem gerekiyordu. Ona annesinin bulunduğunu söylemek istiyordum. Fakat bunu kalabalığın içinde, aceleyle ve annesinin durumunu bilmeden yapmak istemedim.

Bir süre sonra sağlık çadırının girişinde Lejla’yı gördüm.

Beni fark ettiği anda yüzü değişti.

Önce bana doğru yürüdü.

Sonra arkamdaki sağlık aracını gördü.

Araçtan indirilen kadına baktı.

Bir an boyunca hareketsiz kaldı.

Amina’nın yüzü solgundu. Saçları dağılmış, omuzlarına battaniye örtülmüştü. Sağlık görevlisinin yardımıyla yavaşça yürüyordu.

Lejla’nın dudakları aralandı.

Ama ses çıkmadı.

Amina başını kaldırdı.

Gözleri kızını bulduğunda yürümeyi bıraktı.

“Lejla?”

Bu tek kelime, kampın bütün seslerini susturmuş gibiydi.

Lejla bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

“Ana…?”

Amina’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Kızım…”

Lejla koştu.

Annesinin kollarına öyle sıkı sarıldı ki sağlık görevlisi bir an onları ayırmak için yaklaşacak gibi oldu. Fakat Amina kızını bırakmadı. Lejla da annesinin omzuna yüzünü gömüp ağlamaya başladı.

“Anne… Anne, sen yaşıyorsun…”

Amina kızının saçlarını okşuyordu.

“Buradayım, kızım. Buradayım.”

“Her yerde seni aradım. Her yerde…”

“Biliyorum.”

“Sana bir şey olduğunu sandım.”

“Ben de seni kaybettiğimi sandım.”

Lejla’nın dizleri titredi. Annesine daha sıkı sarıldı.

“Bırakma beni.”

Amina kızının yüzünü iki eli arasına aldı.

“Bırakmam.”

Bu sözü duyduğumda gözlerimi başka tarafa çevirdim.

Bazı anlar vardır, insan orada bulunmaktan bile utanır. Çünkü o an, iki kişinin arasında yaşanan şeyin tanığı olmak için değil, onlara yol açmak için oradasındır.

Biraz uzaklaştım.

Selin yanıma geldi.

İkimiz de sessizce anneyle kızını izledik.

“Onu bulduk,” dedi Selin.

“Evet.”

“Lejla artık annesine kavuştu.”

Başımı salladım.

Ama gözüm, birbirine sarılmış iki kadından ayrılmıyordu.

Çünkü mutluluklarının içinde bile bir eksiklik vardı.

Lejla annesinin yüzünü ellerinin arasına alıp telaşla bir şeyler soruyordu. Amina cevap verirken zaman zaman duruyor, kızının yanağını okşuyor, sanki onun gerçekten karşısında olduğuna hâlâ inanamıyordu.

Sonra Lejla birden etrafına bakındı.

Gözleri beni buldu.

Annesinden ayrılmadan elini uzattı.

“Kuzey!”

Yanlarına yaklaştım.

Lejla’nın gözleri kıpkırmızıydı. Yüzünde hem sevinç hem korku vardı.

“Onu buldunuz.”

“Evet.”

Bana sarılmasını beklemiyordum.

Ama bir anda annesinin yanından ayrılıp bana sarıldı.

Kolları omuzlarıma dolandı. Yüzünü göğsüme yasladı ve birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.

Ben de hemen hareket edemedim.

Sonra dikkatlice kollarımı ona sardım.

Sadece birkaç saniye.

Bir asker olarak teselli ettiğim insanlar olmuştu. Yaralıları taşıdığım, ağlayan çocukları sakinleştirdiğim, kötü haberler verdiğim günler…

Ama Lejla’nın bana sarılışında bunlardan farklı bir şey vardı.

Belki de günlerdir tuttuğu nefesi sonunda bırakıyordu.

Belki de annesinin hayatta olduğunu öğrenmenin verdiği sevinç, ona bir anlığına korkmadan sarılabileceği bir yer aratmıştı.

Bunun ne olduğunu bilmiyordum.

Ve o an bunu çözmeye çalışmak istemedim.

Lejla geri çekildiğinde elleri hâlâ kollarımdaydı.

“Teşekkür ederim,” dedi. “Onu bulduğunuz için…”

Başımı hafifçe salladım.

“Onu bulduk, Lejla. Ama asıl mücadeleyi annen verdi.”

Arkamızdan Amina’nın sesi geldi.

“Sen Kuzey misin?”

Lejla başını çevirdi.

“Evet, anne. Bizi kurtaran asker.”

Amina bana baktı.

Sonra yavaşça elini uzattı.

“Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.”

Elini tuttum.

“Bize teşekkür etmenize gerek yok. Şimdi dinlenmeniz gerekiyor.”

Amina’nın yüzündeki ifade değişti.

Sanki aklına bir şey gelmişti.

“Harun nerede?”

Lejla’nın yüzü aydınlandı.

“Burada! Harun burada, anne!”

Kardeşini çağırmak için döndü.

Ve o an, Amina’nın gözlerinde ikinci bir umut doğdu.

Harun geldiğinde annesini önce tanıyamadı.

Kapının eşiğinde durdu. Birkaç saniye boyunca yüzüne baktı. Sonra annesinin kendisine uzanan elini gördü.

“Harun…”

Amina’nın sesi titriyordu.

Küçük çocuk yavaşça yaklaştı.

“Ana?”

Amina diz çökmeye çalıştı ama sağlık görevlisi nazikçe onu oturması için yönlendirdi. Harun ise bir anda koşup annesinin boynuna sarıldı.

“Anne!”

Amina oğlunu kollarının arasına aldı.

“Canım oğlum…”

Harun ağlıyordu.

“Ben seni aradım. Lejla’yla seni aradık.”

“Biliyorum, kuzum.”

“Seni bulamayacağım sandım.”

Amina oğlunun saçlarını öptü.

“Artık buradayım.”

Lejla yanlarına çöktü. Üçü birbirine sarılmıştı.

Ben birkaç adım geride durdum.

İçimdeki düğümün gevşediğini hissettim ama tamamen çözülmedi.

Çünkü bir kişi hâlâ eksikti.

Lejla’nın babası.

Amina’nın eşi.

Harun’un babası.

Ailenin boş kalan yeri, mutluluklarının ortasında sessizce duruyordu.

Bir süre sonra Amina başını kaldırıp bana baktı.

Gözyaşlarını sildi.

“Eşimden haber var mı?”

Lejla’nın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Harun annesinin kollarında sessizleşti.

İşte buydu.

Bir aileye yeniden kavuşmanın sevinci bile, kayıp bir insanın yokluğunu ortadan kaldıramıyordu.

“Henüz yok,” dedim. “Ama onu aramaya devam edeceğiz.”

Amina gözlerini kapattı.

Lejla bana baktı.

Bakışında soru vardı.

Bana gerçeği söyleyeceksiniz, değil mi?

Başımı hafifçe salladım.

“Ne öğrenirsek öğrenelim, size haber vereceğim.”

Lejla bir süre yüzüme baktı. Sonra başını salladı.

Bu kez bana yeniden sarılmadı.

Ama yanımdan ayrılırken parmakları elime hafifçe dokundu.

Kısa bir temas.

Sessiz bir teşekkür.

Belki de söylenemeyen bir korku.

Sonra annesinin yanına döndü.

Ben ise sağlık çadırının dışına çıktım.

Gece soğuktu.

Gökyüzünde bulutların arasından birkaç yıldız görünüyordu. Başımı kaldırıp onlara baktım. Mert’in ölümünden sonra yıldızlara bakmayı bırakmıştım. Çünkü bir zamanlar onunla gökyüzünün altında yaptığımız konuşmalar, artık yalnızca hatıralardan ibaretti.

Ama o gece ilk kez, uzun zamandır hissetmediğim bir şey içimde yer buldu.

Umut.

Küçük, kırılgan, korkutucu bir umut.

Lejla’nın annesi hayattaydı. Kardeşi yanındaydı. Ailesinin bir parçasını yeniden bir araya getirebilmiştik.

Şimdi geriye babasını bulmak kalmıştı.

Ve o adamın nerede olduğuna dair elimizde hâlâ çok az bilgi vardı.

Gece yarısına doğru komuta merkezine döndüm.

Masamın üzerinde yeni bir dosya bekliyordu. Üzerinde eski deponun adı, bulunan kayıtların kopyaları ve sivillerin ifadeleri vardı.

Dosyayı açtım.

İlk sayfada Amina’nın adı bulunuyordu. Yanında, depoya getirildiği tarih yazılmıştı.

İkinci sayfada başka isimler vardı.

Üçüncü sayfada ise yarısı silinmiş bir kayıt.

Bir erkek adı.

Harflerin çoğu okunmuyordu ama son bölüm açıkça seçiliyordu.

…žić.

Lejla’nın soyadı.

Parmaklarım kâğıdın üzerinde durdu.

Altında bir not vardı:

Erkek şahıs, sevk sırasında gruptan ayrılmış olabilir. Son görüldüğü yer: kuzey kontrol noktası.

Notun yanına başka bir el yazısıyla bir tarih eklenmişti.

Üç gün önce.

Sandalyeye yaslandım.

Amina’nın anlattıklarıyla kayıtlar birbirini doğruluyordu. Aileyi ayırmışlardı. Anneyi ve çocukları bir yere götürmüş, babayı başka bir noktaya sevk etmiş olabilirlerdi.

Ama bir ayrıntı daha vardı.

Dosyanın en altında, kaydın kaynağı belirtilmişti.

Sivil tahliye birimi — imzasız bildirim.

Bu, sıradan bir kayıt değildi.

Birisi bilgiyi iletmişti ama adını yazmamıştı.

Neden?

Kayıtları kim hazırlamıştı?

Ve Lejla’nın babası gerçekten kuzey kontrol noktasından mı geçmişti?

Kapı açıldı.

Yüzbaşı Demir içeri girdi.

“Dosyayı gördün mü?”

“Açıklamalarını inceliyorum, komutanım.”

“Bu kayıtlar ciddi. Sabah ilk iş olarak kuzey kontrol noktasıyla ilgili bilgileri isteyeceğiz. Ancak bunu yapanların kim olduğunu henüz bilmiyoruz. Varsayımla hareket etmeyeceğiz.”

“Anlaşıldı.”

Demir masanın üzerindeki belgeyi aldı.

“Bir şey daha var. Depodan kurtarılan sivillerden biri, onları oraya götüren araçta bir işaret gördüğünü söylemiş.”

“Mavi işaret mi?”

“Evet. Ama araçta başka bir sembol de varmış. Tanık, bunun birim işareti mi yoksa şirket logosu mu olduğunu bilmiyor.”

“Tarif edebildi mi?”

Komutanım dosyadan küçük bir çizim çıkardı.

Kâğıdı bana uzattı.

Çizime baktım.

Mavi bir işaretin yanında, siyah mürekkeple çizilmiş küçük bir şekil vardı.

Bir hilale benzeyen eğri çizgi.

Altında ise iki harf:

M. K.

Uzun süre çizime baktım.

Bu harflerin ne anlama geldiğini bilmiyordum.

Ama birilerinin, insanları taşıyan araçlara işaret koyduğunu artık biliyordum.

Demir dosyayı kapattı.

“Yarın bu konuyu ayrıntılı değerlendireceğiz. Şimdilik dinlen.”

“Emredersiniz.”

Komutanım kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.

“Kuzey.”

“Komutanım?”

“Bugün iyi iş çıkardınız. Bir aileyi yeniden bir araya getirdiniz.”

Başımı hafifçe eğdim.

“Görevimizdi.”

Demir bana birkaç saniye baktı.

“Bazen görev dediğimiz şey, bir insanın bütün hayatını değiştirir.”

Sonra çıktı.

Ben masanın başında kaldım.

Kâğıdı yeniden elime aldım.

M. K.

Küçük bir işaret.

Belki hiçbir anlamı yoktu.

Belki de Lejla’nın ailesini birbirinden ayıran olayın tam ortasında duruyordu.

Dosyayı kapatıp ayağa kalktım.

O gece uyumadan önce son kez sağlık çadırına baktım. İçeride Lejla’nın annesiyle kardeşinin yanında olduğunu biliyordum.

Artık yalnız değildi.

Ama babasını bulana kadar huzura kavuşamayacaktı.

Bunu anlamak için onunla konuşmama gerek yoktu.

Çünkü insan, sevdiği birinin eksik olduğu yerde ne kadar kalabalık olursa olsun, kendini yalnız hissedebilirdi.

Ben de bunu yıllardır biliyordum.

Ve ertesi sabah, Lejla’nın babasını aramak için çıktığımız yolun bizi yalnızca kayıp bir adama değil, geçmişimden kaçamadığım bir isme de götüreceğinden henüz haberim yoktu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18