Bölümler 11Şu an: Bölüm 11
- 1 Bölüm 12.796 kelime
- 2 Bölüm 25.969 kelime
- 3 Bölüm 310.069 kelime
- 4 Bölüm 46.785 kelime
- 5 Bölüm 54.592 kelime
- 6 Bölüm 62.635 kelime
- 7 Bölüm 74.446 kelime
- 8 Bölüm 82.176 kelime
- 9 Bölüm 92.077 kelime
- 10 Bölüm 103.906 kelime
- 11 Bölüm 113.190 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı gerçekler, ortaya çıkmak için zamana ihtiyaç duyardı.
Bazılarıysa yıllarca saklandıkları karanlıktan çıkmak istemezdi.
Milan Kovač'ın adı masamızın üzerinde duran dosyanın kapağında yazıyordu. Yanında birkaç eski fotoğraf, yarısı yanmış sevkiyat kayıtları ve üzerinde aynı aile sembolünün bulunduğu küçük bir çizim vardı.
Bir adamın adı.
Bir cep saati.
Ve birbirinden koparılmış bir aile.
Bütün bunların arasında nasıl bir bağ olduğunu henüz bilmiyorduk. Fakat artık aradığımız şeyin yalnızca kayıp bir baba olmadığını anlamıştım. Birileri geçmişte yaşananları örtbas etmiş, kayıtları değiştirmiş ve bazı insanların isimlerini kâğıtların üzerinden silmişti.
Bu kadar çaba, basit bir hata için harcanmazdı.
Dosyayı kapattığım sırada Yüzbaşı Demir karşımdaki sandalyeye oturdu.
“Ne düşünüyorsun, Kuzey?”
“Birinin Milan Kovač'ı bulmamızı istemediğini düşünüyorum komutanım.”
Demir, masadaki fotoğrafa baktı.
“Bunu düşündüren ne?”
“Arşiv yangını, kaybolan sevkiyat defterleri, birbirini tutmayan nakil kayıtları… Hepsi aynı döneme denk geliyor. Üstelik Hadžić soyadı, son teslimat notunda yeniden karşımıza çıkıyor.”
“Şüphe başka, kanıt başka.”
“Biliyorum komutanım.”
“Öyleyse şüpheyle hareket etmeyeceğiz. Önce Milan Kovač'ın son resmî görev kaydını bulacağız. Ardından o dönemde çalıştığı kişileri. Hiç kimseyi suçlamadan, hiçbir sivili riske atmadan.”
Başımı salladım.
Demir ayağa kalkarken son bir kez bana baktı.
“Bir de şu var. Lejla'ya ne söyleyeceğine dikkat et. Kadın zaten belirsizlik içinde yaşıyor. Ona umut vermek kolay, o umudu taşımak zor.”
“Yalan söylemeyeceğim komutanım.”
“Bunu biliyorum. Ama bazen doğruyu söylemek de zaman ister.”
Demir odadan çıktı.
Ben ise fotoğrafa yeniden baktım.
Milan Kovač.
Yüzünü daha önce görmüş gibiydim. Belki de insan, uzun süre aynı fotoğrafa baktığında yabancı bir yüzü tanıdık sanmaya başlıyordu.
Sabahın ilerleyen saatlerinde Marković elinde eski bir klasörle karargâha geldi.
Yüzündeki ifade, iyi bir haber getirmediğini söylüyordu.
“Bir şey buldum,” dedi.
Emre sandalyesinde doğruldu.
“İyi bir şey mi, kötü bir şey mi?”
Marković klasörü masaya bıraktı.
“Henüz karar veremedim.”
Klasörü açtım. İçinden eski bir personel listesi çıktı. Sayfaların kenarları sararmış, bazı satırlar nemden dağılmıştı.
Marković parmağını bir ismin üzerinde gezdirdi.
“Milan Kovač. Stari Most kayıt biriminde doğrudan çalışmış. Ancak düşündüğümüz gibi yalnızca lojistik koordinasyon görevlisi değilmiş.”
“Ne demek istiyorsun?”
“İnsanların nakil listelerine alınması, bekleme noktalarına yönlendirilmesi ve aile kayıtlarının eşleştirilmesiyle de ilgilenmiş.”
Selin kaşlarını çattı.
“Yani insanların nereye gönderileceğini biliyormuş.”
“Evet,” dedi Marković. “Ama tek başına karar verip vermediğini bilmiyoruz.”
Sayfayı çevirdim.
Bir sonraki bölümde birkaç isim daha vardı. Bazılarının yanında görev tarihleri, bazılarının yanında ise yalnızca kısa notlar bulunuyordu.
Bir isim dikkatimi çekti.
Nermin Velić.
Yanında el yazısıyla şu not düşülmüştü:
Arşiv sorumlusu — son kayıt döneminde görevli.
“Bu kadın hâlâ hayatta mı?” diye sordum.
Marković başını salladı.
“Bildiğim kadarıyla evet. Şehrin dışında, küçük bir yerleşimde yaşıyor. Emekli olmuş. Fakat onunla konuşmak kolay olmayabilir.”
“Neden?”
“Stari Most yangınından sonra görevinden ayrılmış. O günden beri bu konular hakkında konuşmayı reddediyor.”
Emre hafifçe geriye yaslandı.
“Demek ki birileri geçmişi hatırlamak istemiyor.”
“Ya da hatırladıklarından korkuyor,” dedim.
Selin gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“İkisi de aynı kapıya çıkabilir.”
Dosyayı kapattım.
“Önce Yüzbaşı Demir'e bilgi vereceğiz. Görüşme için resmî izin alınacak.”
Marković başını salladı.
“Bir şey daha var.”
Yeniden klasörüne uzandı ve küçük, katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Bu, yangından önce tutulan son personel notlarından biri. Nermin Velić'in el yazısı olduğu düşünülüyor.”
Kâğıdı açtım.
Yazı güçlükle okunuyordu. Bazı kelimeler silinmiş, bazılarıysa aceleyle karalanmıştı.
Fakat bir cümle hâlâ seçilebiliyordu:
Saat sahibinin ailesiyle yeniden bir araya getirilmesi gerekiyor.
Altında tek bir isim vardı.
Hadžić.
O an odadaki herkes sustu.
Kâğıdı biraz daha yaklaştırdım.
“Bu notun tarihi?”
“Yangından iki gün önce.”
“Peki saat sahibinin kim olduğu yazıyor mu?”
“Hayır.”
Bir süre kâğıda baktım.
Harun'un çizdiği sembol gözümün önüne geldi. Amina'nın, kocasının eski cep saatini yıllardır yanında taşıdığını anlatırken titreyen sesi…
Ve Lejla.
Babasıyla son konuşmasını hatırladığında gözlerini kaçıran o kadın.
Artık elimizde ilk kez doğrudan bir bağlantı vardı. Yine de bu bağlantının ne anlama geldiğini bilmiyorduk.
Belki saat, gerçekten Lejla'nın babasına aitti.
Belki de bir başkasının.
Ama birisi, o saatin sahibinin ailesine dönmesini istemişti.
Ve bu not, yangından iki gün önce yazılmıştı.
Öğleden sonra kampın bulunduğu bölgeye döndüm.
Lejla'yı çadırların arasında, Amina'nın yanında otururken gördüm. Harun yerde küçük taşları yan yana dizmiş, kendi kendine bir oyun kurmuştu.
Lejla beni fark ettiğinde ayağa kalktı.
Yüzünde her zamanki o dikkatli ifade vardı. Sanki söyleyeceğim şeyin iyi mi kötü mü olacağını gözlerimden anlamaya çalışıyordu.
“Bir şey buldunuz mu?”
Yanlarına yaklaştım.
“Yeni bir kayıt bulduk.”
Lejla'nın yüzü değişti.
“Babamla ilgili mi?”
“Evet. Ama önce ne olduğunu anlatacağım. Kesin olmayan hiçbir şeyi kesinmiş gibi söylemeyeceğim.”
Başını hafifçe salladı.
“Bunu biliyorum, Kuzey.”
Amina da yanımıza geldi. Elindeki küçük örtüyü Harun'un omuzlarına bıraktı.
“Ne buldunuz?”
“Stari Most'ta çalışan eski bir arşiv sorumlusunun notu. Yangından iki gün önce yazılmış. Notta bir saatin sahibinin ailesiyle yeniden bir araya getirilmesi gerektiği belirtiliyor. Yanında da Hadžić soyadı var.”
Lejla'nın dudakları aralandı.
Bir an konuşamadı.
“Babamın saati…”
“Olabilir,” dedim. “Harun'un çizdiği sembolle örtüşen işaretleri daha önce görmüştük. Şimdi de bu not var. Ama saatin sahibinin babanız olduğunu henüz doğrulayamadık.”
Lejla gözlerini yere indirdi.
“Yani biri onu bulmaya çalışmış olabilir mi?”
“Evet. Bu ihtimal var.”
“Peki sonra?”
“Notu yazan kişi Nermin Velić adında eski bir arşiv sorumlusu. Onunla resmî izinle görüşmeye çalışacağız. Belki bize ne olduğunu anlatabilir.”
Lejla'nın gözleri doldu ama ağlamadı.
“Babamın hâlâ bir yerlerde olduğunu düşünmek…” dedi yavaşça. “Bazen insanın içini ısıtıyor. Bazen de daha çok acıtıyor.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Yanında durdum.
“Biliyorum.”
Bana baktı.
“Hayır, Kuzey. Bilmiyorsun.”
Sözleri sert değildi. Yalnızca gerçekti.
Başımı hafifçe eğdim.
“Haklısın.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Lejla, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi devam etti.
“Onu bulduğumda ne yapacağımı bilmiyorum. Ona sarılmak istiyorum. Çok kızgınım. Bizi neden koruyamadığını sormak istiyorum. Sonra da belki hiçbir şey söylemeden yanında oturmak…”
Sesi titredi.
“Ya beni tanımazsa?”
“Tanıyacaktır.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama seni yıllarca seven bir insanın, seni bir anda unutabileceğine inanmıyorum.”
Lejla gözlerini kapattı.
Bir damla yaş yanağından süzüldü. Elini kaldırıp silmek istedi, fakat ben ondan önce davranmadım. Çünkü bazen bir insanın gözyaşını silmek değil, ağlamasına izin vermek gerekiyordu.
Bir süre sonra kendisi sildi.
“Bu sefer iyi bir şey söylemeye çalışmadın.”
“İyi bir şey söylemek zorunda değilim.”
“Eskiden insanlar bana hep umut vermeye çalışırdı. Sen bazen yalnızca gerçeği söylüyorsun.”
“Bana yalan söylemememi istemiştin.”
“Evet.”
Gözlerime baktı.
“İyi ki istemişim.”
O an söylemek istediğim çok şey vardı.
Ama hiçbirini söylemedim.
Çünkü aramızdaki şeyin adını koymak için henüz erkendi. Belki de ikimiz de bunun farkındaydık.
Akşamüstü karargâha döndüğümde Selin beni koridorun sonunda bekliyordu.
Elinde iki bardak kahve vardı.
Birini bana uzattı.
“Yine yemek yemeden çıktın.”
Bardağı aldım.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü seni tanıyorum.”
Sözleri sıradan bir cümle gibi çıkmıştı ama gözlerinde başka bir şey vardı.
Bir süre yan yana yürüdük.
“Lejla'ya anlattın mı?” diye sordu.
“Evet.”
“Nasıl karşıladı?”
“Üzüldü. Ama en azından artık elimizde yeni bir iz var.”
Selin başını salladı.
“Kuzey…”
“Efendim?”
“Bazen birini kurtarmak için elinden geleni yaparsın. Ama onun bütün acısını ortadan kaldıramazsın.”
“Bunun farkındayım.”
“Gerçekten mi?”
Ona döndüm.
“Ne demek istiyorsun?”
Selin birkaç saniye sustu.
“Hiç. Sadece… kendini unutma.”
Yüzündeki ifade değişmişti.
Bir an, söylemek istediği başka bir şey olduğunu düşündüm. Fakat o, bakışlarını kaçırıp kahvesinden bir yudum aldı.
“Demir seni çağırıyor,” dedi.
“Bir şey mi oldu?”
“Yeni emir geldi.”
Kahvemi bitirmeden bardağı kenara bıraktım.
“Ne emri?”
“Yarın sabah Nermin Velić'le görüşme için hareket edeceğiz. Resmî izin onaylanmış.”
Selin'in sesi yeniden görev ciddiyetine bürünmüştü.
“Ve sanırım bu kez yalnızca eski bir arşiv memuruyla konuşmayacağız.”
“Nasıl yani?”
“Demir, Nermin Velić'in son görev döneminde yanında çalışan başka bir personelin de bulunduğunu öğrendi.”
“Kim?”
Selin dosyadan küçük bir not çıkardı.
Adını okudum.
Milan Kovač.
Bir an nefesimi tuttum.
“Yani ikisi aynı dönemde çalışmış.”
“Evet. Üstelik Nermin Velić'in görevinden ayrıldığı gün, Milan Kovač'ın da son kez resmî kayıtlara girdiği tarihmiş.”
“Sonrasında?”
“Hiçbir kayıt yok.”
Kâğıdı elime aldım.
İki isim.
Aynı tarih.
Ve yangından iki gün önce yazılmış bir not.
Artık tesadüflerin arkasına saklanamayacağımız bir noktaya gelmiştik.
Gece, kampın üzerine ağır ağır çökerken telefonum titredi.
Lejla'dan mesaj gelmişti.
Bugün söylediklerini düşündüm.
Ardından ikinci mesaj geldi.
Babamı bulursanız, ona ne söyleyeceğimi hâlâ bilmiyorum.
Telefonun ekranına bir süre baktım.
Sonra yazdım.
Bulduğumuzda bunu düşünmek için vaktin olacak. Şimdilik yalnızca onu aramaya devam edeceğiz.
Cevabı gecikmedi.
Peki ya sen, Kuzey? Sen aradığın insanları bulduğunda ne söyleyeceğini biliyor musun?
Parmaklarım ekranın üzerinde hareketsiz kaldı.
Mert'in yüzü gözlerimin önüne geldi.
Son konuşmamız.
Söylediğim sert sözler.
Ardından gelen sessizlik.
Ve artık hiçbir zaman tamamlayamayacağım o cümle.
Telefonu yeniden elime aldım.
Hayır, diye yazdım. Bazen insanın en çok söylemek istediği şey, en geç aklına geliyor.
Uzun süre cevap gelmedi.
Tam telefonu bırakacakken yeni bir mesaj belirdi.
O zaman umarım bu kez geç kalmayız.
Mesajı okudum.
Pencerenin dışındaki karanlığa baktım.
Yarın Nermin Velić'le görüşecektik. Belki bize Milan Kovač'ın nerede olduğunu anlatacaktı. Belki de yıllardır sakladığı gerçeğin yalnızca küçük bir parçasını paylaşacaktı.
Ama bir şey artık kesindi.
Stari Most'ta bulunan o not, Lejla'nın babasının yalnızca kayıp bir isim olmadığını gösteriyordu.
Birileri onu aramıştı.
Birileri ailesine geri dönmesini istemişti.
Ve birileri, bu gerçeğin kayıtlarda kalmasını engellemek için yangını göze almış olabilirdi.
Dosyayı yeniden açtım.
Nermin Velić'in adının altına tek bir cümle yazdım:
“Milan Kovač'ı son gören kişi olabilir.”
Sonra kalemimi bıraktım.
Yarın bir kapıyı çalacaktık.
Belki ardında yıllardır saklanan bir cevap vardı.
Belki de Lejla'nın hayatını değiştirecek tek bir cümle…
Ama o gece henüz bilmiyordum.
Nermin Velić'in bize anlatacağı şeyin, yalnızca Milan Kovač'ın kayboluşunu değil, Lejla'nın babasının neden ailesinden ayrıldığını da açıklayacağını.
Ve bazen bir insanı bulmak için önce onun neden saklandığını öğrenmek gerekiyordu.
Sabah olduğunda gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü.
Gece boyunca yağan yağmur, kampın çevresindeki toprak yolları çamura çevirmişti. Araçların tekerlekleri ilerlerken geride derin izler bırakıyordu. Her şey ağırdı; hava, yollar, insanların yüzlerindeki yorgunluk…
Ama bizim için zaman ağır ilerleyemezdi.
Saat yediye doğru ekip araca yerleşti. Yüzbaşı Demir ön koltuğa oturmuş, Nermin Velić hakkında hazırlanan dosyayı inceliyordu. Emre arka tarafta çantasını düzenliyor, Baran telsiz bağlantısını kontrol ediyordu. Selin ise sessizce pencereden dışarı bakıyordu.
Ben dosyadaki son fotoğrafa göz gezdirdim.
Nermin Velić.
Altmışlı yaşlarında, kısa gri saçlı, ince yüzlü bir kadın. Fotoğrafın arkasında eski bir tarih vardı. Stari Most arşivinde çekilmiş olmalıydı.
“Kadın hakkında yeni bir bilgi var mı?” diye sordum.
Demir dosyadan başını kaldırdı.
“Yerel makamlar görüşmeyi kabul ettiğini bildirdi. Fakat yalnızca resmî heyetle konuşacakmış.”
“Başka bir şartı var mı?”
Demir kısa bir süre durdu.
“Yanında eski kayıtlarından hiçbir şey getirmememizi istemiş.”
Emre araya girdi.
“İnsan geçmişini anlatmak istiyorsa neden kayıt görmek istemez?”
“Belki de kayıtlarda yazanlara güvenmiyordur,” dedi Selin.
Demir başını salladı.
“Ya da anlatacaklarının kayıtlara geçmesini istemiyordur.”
Bu cümleden sonra araçta sessizlik hâkim oldu.
Yol boyunca düşündüm.
Nermin Velić yıllardır susmuştu. Milan Kovač'ın kaybolduğu dönemde görev yapmıştı. Yangından iki gün önce Hadžić soyadının yazılı olduğu bir not bırakmıştı.
Şimdi konuşmayı kabul etmişti.
Ama neden şimdi?
Nermin Velić'in yaşadığı ev, şehrin biraz dışında, küçük bahçeli eski bir binaydı. Bahçe kapısının önünde durduğumuzda pencerelerden birinin perdesi hafifçe hareket etti.
Kapıyı çaldım.
Bir süre sonra içeriden ayak sesleri duyuldu.
Kapı açıldığında karşımızda fotoğraftakinden daha yaşlı görünen bir kadın duruyordu. Yüzündeki çizgiler derindi. Gözleri ise son derece dikkatliydi.
“Beni arayan sizsiniz,” dedi.
“Evet. Ben Kuzey. Türk arama-kurtarma ve güvenlik ekibindenim. Yanımda Yüzbaşı Demir ve ekip arkadaşlarım var.”
Kadın önce Demir'e, sonra bana baktı.
“İçeri gelin.”
Evin içi eski kitap ve kahve kokuyordu. Duvarlarda aile fotoğrafları, küçük bir saatin bulunduğu ahşap raf ve yıllardır dokunulmamış gibi duran bir çalışma masası vardı.
Bizi salona aldı.
Oturmamızı bekledi, ardından karşı koltuğa geçti.
“Ne öğrenmek istiyorsunuz?”
Demir söze başladı.
“Stari Most arşivinde çalıştığınız dönemde Milan Kovač isimli bir personelle birlikte görev yaptığınızı biliyoruz.”
Kadının yüzündeki ifade bir anda değişti.
Bakışları masanın üzerindeki ahşap saate kaydı.
“Milan…”
İsmi neredeyse fısıldamıştı.
“Onu tanıyordunuz,” dedim.
“Tanımak mı?” Kadın acı bir tebessümle başını salladı. “Onunla yıllarca aynı odada çalıştım.”
“Son görev tarihiyle ilgili kayıtlarda eksiklik var.”
“Çünkü son görevini tamamlayamadı.”
Demir öne doğru eğildi.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Nermin ellerini birbirine kenetledi.
“Yangından önceki günlerde arşivde bazı listeler değiştiriliyordu. İnsanların isimleri farklı dosyalara aktarılıyor, aile kayıtları birbirinden ayrılıyordu. Milan bunu fark etti.”
“Kim yapıyordu?”
“Bilmiyorum.”
“Hiç mi bilmiyorsunuz?”
Kadın gözlerini bana çevirdi.
“Bazen bir şeyi bilmemek için insanın gözlerini kapatması yeterlidir, evladım. Ben de uzun süre öyle yaptım.”
Bu cevap içime sinmemişti.
Ama kadının sesinde korkudan daha fazlası vardı.
Pişmanlık.
“Hadžić ailesini tanıyor muydunuz?” diye sordum.
Nermin'in elleri bir anda gevşedi.
Başını kaldırdı.
“Size kim söyledi bunu?”
“Arşivde bulduğumuz bir notta soyadı geçiyordu. Notta, saat sahibinin ailesiyle yeniden bir araya getirilmesi gerektiği yazıyordu.”
Kadın birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra ağır ağır ayağa kalktı.
“Bekleyin.”
Koridorun sonundaki küçük odaya gitti. Birkaç dakika sonra elinde eski, kahverengi bir kutuyla geri döndü.
Kutuyu masaya bıraktı.
“Bunu yıllardır saklıyorum.”
Demir kutuya baktı.
“Nedir?”
“Yangından önce Milan'ın bana verdiği şeyler.”
Kutunun kapağını açtı.
İçinde eski belgeler, birkaç fotoğraf ve küçük bir zarf vardı.
Kadın zarfı eline aldı.
“Bunu bana teslim ederken yalnızca bir şey söyledi. Eğer bir gün ailesinden biri gelirse, bu zarfı ona vermemi istedi.”
Kalbim hızlandı.
“Ailesinden biri mi?”
“Evet.”
“Hadžić ailesinden mi?”
Nermin başını salladı.
“Özellikle Lejla Hadžić adını söyledi.”
O an odadaki bütün sesler uzaklaştı.
Demir bana baktı.
Ben ise kadının elindeki zarftan gözlerimi ayıramıyordum.
Lejla.
Adını biliyordu.
Hem de yıllar öncesinden.
“Zarfı açabilir miyiz?” diye sordum.
Nermin başını iki yana salladı.
“Hayır. Milan, bunu yalnızca Lejla'ya vermemi istedi. İçinde ne olduğunu bilmiyorum.”
Demir dikkatle kadına baktı.
“Peki Milan nerede?”
Nermin gözlerini kapattı.
“Bilmiyorum.”
“En son ne zaman gördünüz?”
“Arşiv yangınından önceki gece.”
“Size ne söyledi?”
Kadın zarfı kutunun içine koydu, fakat kapağı kapatmadı.
“Bir aileyi ayırdıklarını söyledi. Önce çocukları, sonra anne ve babayı farklı araçlara bindirmişlerdi. Bazı insanların isimleri listelerde görünmüyordu. Milan, bunun bir hata olmadığını düşünüyordu.”
“Peki Lejla'nın babası?”
Nermin'in gözleri doldu.
“Onu tanıyordum.”
Sandalyede biraz öne eğildim.
“Adı neydi?”
Kadın bir süre cevap vermedi.
Sonra kısık bir sesle konuştu.
“Adını biliyordum ama dosyalarda artık görünmüyordu. Milan bana bir kez, o adamın ailesini bulabilmek için her şeyi göze aldığını söylemişti.”
“Hayatta mı?”
Nermin bakışlarını yere indirdi.
“Son gördüğümde hayattaydı.”
Bu cümle, odanın içindeki bütün havayı değiştirdi.
Demir hemen sordu:
“Ne zaman gördünüz?”
“Yangından önceki gece. Milan'la birlikte arka kapıdan çıkmışlardı. Yanlarında bir adam vardı. Yorgun görünüyordu. Yürümekte zorlanıyordu ama bilinci açıktı.”
“Hadžić miydi?”
“Evet.”
Bir an gözlerimi kapattım.
Lejla'nın babası.
Yıllardır aradığı adam.
En azından Nermin'in son gördüğü kişi oydu.
Fakat henüz elimizde bir kimlik doğrulaması yoktu.
“Adamı nereye götürdüler?” diye sordum.
Nermin yutkundu.
“Eski taş ocağı yoluna.”
Demir'in yüzü sertleşti.
“Taş ocağı mı?”
“Evet. Ama doğrudan oraya gitmediler. Önce nehir kenarındaki eski bakım yolunu kullandılar. Sonra başka bir araca geçtiler.”
Stari Most.
Taş ocağı.
Mavi işaretli kamyon.
Parçalar yeniden birleşiyordu.
“Aracın üzerinde bir işaret var mıydı?” diye sordum.
Nermin gözlerini kapatarak hatırlamaya çalıştı.
“Yuvarlak bir sembol vardı. İçinde birbirine benzeyen iki çizgi…”
Harun'un çizdiği şekil gözümün önüne geldi.
“Bir aile sembolü gibi mi?”
Kadın başını salladı.
“Evet. Milan ona saat işareti diyordu.”
Görüşme sona erdiğinde Nermin, zarfı yeniden kutunun içine koydu.
“Lejla'ya bunu vermelisiniz,” dedi.
Demir başını salladı.
“Önce kendisine haber vereceğiz. Zarfı doğrudan ona teslim edeceğiz.”
Kadın bana döndü.
“Bir şey daha söylemek istiyorum.”
“Dinliyorum.”
“Milan kötü bir adam değildi. Ama korkuyordu. Bazen korkan insanlar doğru olanı yapmak için çok geç kalırlar.”
“Onu neden aramıyorsunuz?”
Nermin'in yüzündeki ifade değişti.
“Çünkü ben de korktum.”
Bu kez gözlerini kaçırmadı.
“Yangın çıktığında bazı belgeleri kurtarabilirdim. Ama geri dönmedim. Milan'ın bana bıraktığı şeyleri aldım ve saklandım. Yıllarca kendime, elimden başka bir şey gelmeyeceğini söyledim.”
“Şimdi neden konuşuyorsunuz?”
Kadın kutunun kapağını kapattı.
“Çünkü artık Lejla'nın da benim gibi beklemesini istemiyorum.”
Araca döndüğümüzde kimse hemen konuşmadı.
Yüzbaşı Demir telsizden merkezle bağlantı kurdu. Nermin'in anlattıklarını resmî rapora geçirmemiz ve taş ocağı güzergâhına ilişkin eski kayıtları istememiz gerekiyordu.
Emre yanımda oturuyordu.
“Abi…”
Ona döndüm.
“Ne var?”
“Bu sefer gerçekten yaklaştık galiba.”
Pencereden dışarı baktım.
“Umarım.”
Selin arka koltuktan konuştu.
“Lejla'ya ne söyleyeceksin?”
“Her şeyi.”
“Zarfı da mı?”
“Önce ona haber vereceğiz. Nermin'in isteğine saygı göstereceğiz.”
Selin başını salladı.
“Doğru olan bu.”
Bir süre sonra bana döndü.
“Yalnız bir şey var, Kuzey.”
“Ne?”
“Bu iş artık senin için yalnızca bir görev değil.”
Cevap vermedim.
Çünkü haklı olup olmadığını ben de bilmiyordum.
Kampa ulaştığımızda Lejla bizi bekliyordu.
Beni görünce hemen ayağa kalktı.
“Ne oldu?”
Yüzündeki ifadeyi görünce içimdeki bütün cümleler ağırlaştı.
Yanına gittim.
“Seninle konuşmamız gerekiyor.”
Lejla'nın gözleri yüzümde gezindi.
“Babamla ilgili mi?”
“Evet.”
“Yaşıyor mu?”
Bu soruya hemen cevap veremedim.
Çünkü bir insanın yıllardır beklediği cevabı, emin olmadan vermek istemiyordum.
“Onu gören bir tanık bulduk,” dedim. “Yangından önceki gece hayattaymış. Yürümekte zorlanıyormuş ama bilinci açıkmış.”
Lejla'nın dudakları titredi.
“Ne zaman?”
“Arşiv yangınından önceki gece.”
“Peki nereye götürmüşler?”
“Önce eski bakım yoluna, ardından taş ocağı güzergâhına.”
Lejla iki elini ağzına götürdü.
Bir süre yalnızca nefes alışını duyabildim.
“Yani…”
“Bu, babanın şu anda nerede olduğunu kanıtlamıyor. Ama onu son gören kişiyle konuştuk. Ve onun hakkında daha fazla bilgi edinme ihtimalimiz var.”
Lejla gözlerini kapattı.
Sonra bana yeniden baktı.
“Başka bir şey var mı?”
Bir an duraksadım.
“Evet. Milan Kovač, Nermin Velić'e senin adını vermiş.”
Lejla'nın yüzündeki şaşkınlık belirgindi.
“Benim adımı mı?”
“Evet. Sana ulaştırılmasını istediği bir zarf bırakmış.”
“İçinde ne var?”
“Bilmiyoruz. Nermin, zarfın yalnızca sana verilmesini istedi.”
Lejla'nın gözleri doldu.
“Beni nereden tanıyor?”
“Bilmiyoruz.”
“Babamı tanıyor mu?”
“Evet. Onunla birlikte görüldüğünü anlattı.”
Lejla başını eğdi.
Bir süre konuşmadı.
Sonra fısıldadı:
“Yıllardır babamın beni unuttuğunu düşünmekten korktum. Şimdi bir yabancının bile adımı bildiğini öğreniyorum.”
Ona baktım.
“Belki de baban seni hiç unutmadı.”
Lejla gözlerini kaldırdı.
Bu kez ağladı.
Ama ağlarken yüzünde yalnızca acı yoktu. Yıllardır kapalı tuttuğu bir kapının aralandığını hisseden bir insanın şaşkınlığı da vardı.
Elimi uzattım.
Bir an tereddüt etti.
Sonra parmaklarını avucuma bıraktı.
“Onu bulabilecek miyiz?” diye sordu.
“Bunun için elimizden geleni yapacağız.”
“Bana söz verme, Kuzey.”
Elini biraz daha sıkı tuttum.
“Bu kez söz vermiyorum. Sana ne bulursak anlatacağıma söz veriyorum.”
Lejla başını salladı.
“Bu yeter.”
O akşam Nermin Velić'in verdiği kutu, karargâhın güvenli inceleme odasına alındı.
Yüzbaşı Demir, zarfın Lejla'ya teslim edilmesi için gerekli düzenlemeleri başlattı. Diğer belgeler ise kayıt altına alındı.
Kutudaki fotoğraflardan birinde Milan Kovač, Stari Most arşivinin önünde duruyordu. Yanında yüzü tam seçilemeyen bir adam vardı.
Fotoğrafı büyüttüm.
Adamın yüzü gölgede kalmıştı. Fakat bileğindeki saatin kayışı dikkatimi çekti.
Koyu deri.
Eski, yıpranmış.
Amina'nın tarif ettiği saat kayışına benziyordu.
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
El yazısıyla yalnızca bir tarih ve kısa bir cümle vardı:
Bir aile yeniden bir araya gelecek.
Altında ise Milan'ın imzası bulunuyordu.
Fotoğrafı masaya bıraktım.
Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı.
Lejla'nın babasının hayatta olup olmadığını hâlâ bilmiyorduk. Milan Kovač'ın nerede olduğunu da…
Ama artık bir tanığımız vardı.
Bir zarf vardı.
Ve Lejla'nın adı, yıllar önce bir yabancının el yazısıyla bir kâğıda bırakılmıştı.
Tam dosyayı kapatacakken Marković kapıda belirdi.
Elinde yeni bir rapor vardı.
“Komutanım, taş ocağı güzergâhıyla ilgili eski bir araç kaydı bulduk.”
Demir başını kaldırdı.
“Ne kaydı?”
Marković raporu masaya bıraktı.
“Yangından sonraki sabah, Stari Most'tan çıkan bir araç. Sürücü kaydı yok. Yol kontrolünde durdurulmamış. Fakat araç daha sonra kuzeydeki eski bir sağlık tesisinin yakınında görülmüş.”
“İçinde kim varmış?”
Marković sayfayı çevirdi.
“Bunu henüz bilmiyoruz.”
Bir an sustu.
“Ancak aracın teslimat notunda tek bir ifade var.”
Demir raporu aldı.
Ben de yanına yaklaştım.
Kâğıtta şu yazıyordu:
“Aileye ait kişi, geçici bakım noktasına teslim edildi.”
Altında tarih vardı.
Ve tarih, Nermin Velić'in Lejla'nın babasını son gördüğünü söylediği gecenin hemen sonrasına aitti.
Gözlerimi rapordan ayırmadım.
Belki de yıllardır aradığımız adam, sandığımız kadar uzağa götürülmemişti.
Belki de cevap, kuzeydeki o eski sağlık tesisinde bizi bekliyordu.
Fakat raporun en altındaki küçük notu okuduğumda içime başka bir korku çöktü.
“Tesis, sonraki ay tamamen boşaltılmıştır.”
Başımı kaldırdım.
“Yüzbaşı…”
Demir de aynı satıra bakıyordu.
“Yarın ilk iş oraya gidiyoruz.”
O an anladım.
Lejla'nın babasına giden yol nihayet belirginleşmişti.
Ama o yolun sonunda bizi bir hastane mi, boş bir bina mı, yoksa yıllardır saklanan başka bir sır mı bekliyordu, henüz bilmiyorduk.
Ve bu kez zamanın bizden önce davranmasından korkuyordum.
Bölüm etkileşimi
