Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.689 kelime
- 2 2. Bölüm2.052 kelime
- 3 3. Bölüm1.778 kelime
- 4 Şarkı Listesi77 kelime
- 5 4. Bölüm2.015 kelime
- 6 5. Bölüm2.120 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Bazı aşklar kalbe dokunur, bazılarıysa kalpte yara olur.”
Saatlerdir gözüme asla uyku girmemişti. Sadece gece Işık’tan tek kelimelik Vardım. Mesajı gelmişti o kadar.
Bir daha ne zaman yüzünü görecek sesini duyacaktım bilmiyordum. Ev üstüme üstüme geliyordu sanki. Yıllardır ilk defa tek başımaydım. İlk defa kardeşim yoktu ve ben ruhumun yarısı olmadan ne yapacağımı bilmiyordum.
Bunalarak ayağa kalktım ve banyoya ilerledim. Biraz dışarı stüdyoya gidip kafamı dağıtmayı planlıyordum. Bu yüzden gözüme yeşil lensimi takıp saçlarımı düzelttim. Ardından üzerime tayt gibi olan tulumumu geçirdim.
Üzerime bir de uzun, kalın hırkamı aldım. Stüdyonun o sessiz, geniş salonunda saatlerce dans edip zihnimdeki bu amansız gürültüyü susturmaktan başka çarem yoktu. Evin içindeki bu boğucu hava ancak hareket ederek dağılabilirdi. Çantamı ve arabamın anahtarını alıp hızla evden çıktım. İstanbul’un o serin sabah ayazı yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım ama içimdeki o kördüğüm olmuş korku bir an olsun beni terk etmiyordu.
Yirmi dakikalık bir sürüşün ardından stüdyonun önüne geldim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde o tanıdık çiçek kokusu beni karşıladı. Çantamı ve hırkamı bir kenara fırlatıp hemen hoparlörin kumandasına uzandım. Müziğin sesini sonuna kadar açtım. Ritim salonda yankılanmaya başladığı an zihnimdeki tüm sesleri dışarıda bıraktım.
Bedenimi müziğin akışına bıraktım. Adım, esneme, sıçrama ve dönüş... Topuklu ayakkabılarımın zeminde çıkardığı her sert ses, kalbimin o tekinsiz ritmini bastırıyordu. Saatlerce, nefesim kesilene kadar, bedenimdeki tüm yorgunluğu ve korkuyu dansımla dışarı akıtmak ister gibi durmadan döndüm. Ter damlaları şakaklarımdan süzülürken nihayet son sert bir adımla koreografiyi bitirdim.
Nefes nefese yere çöküp sırtımı aynaya yasladım ve suyumdan bir yudum aldım. O sırada kapı tıklatıldı ve içeriye Gizem girdi.
Gizem, Işık’tan sonraki tek yakınım diyebileceğin kişiydi. Kendisi tam bir esmer güzeliydi. Uzun düz saçları, net bir duruşu vardı her zaman. Ama benim yanımda net duruşunun aksine neşeli bir insana dönüşüyordu.
“Erkencisin.” dedi ceketini asıp yanıma çökerken. “Hayırdır?”
Gözlerimi ona çevirerek iç çektim. “Işık bir süreliğine şehir dışına çıktı da.” diye mırıldandım. Ona ne kadar güvensem de kimseye bu sırrı veremezdim. Yine bütün günahlar benim omuzlarıma bırakılmıştı.
“Siz cidden yapışık ikiz gibisiniz,” dedi Gizem başını iki yana sallayarak. “O gidince hemen ruhun çekilmiş gibi oluyor senin de. E, ne kadar kalacakmış orada?”
“Bilmiyorum, işleri biraz uzun sürebilir,” dedim suyumu masanın üzerine bırakırken. Sesimin titrememesine özen gösteriyordum ama içimdeki o her saniye büyüyen tedirginlik dalgası boğazıma kadar yükseliyordu. “O yüzden stüdyodaki bazı dersleri ertelemek ya da sana devretmek zorunda kalabilirim Gizem. Ailevi durumlar işte.”
Gizem, yüzümdeki o solgun ifadeyi fark etmiş olacak ki neşeli tavrından sıyrılıp elini hafifçe omzuma koydu. “Işıl, sen iyi misin gerçekten?” diye sordu, gözlerini gözlerime dikerek. “Sadece Işık’ın gitmesi değil bu. Yüzün kireç gibi. Bir şey mi oldu, bana anlatabilirsin biliyorsun.”
“Yok bir şey, sadece migrenim tuttu yine. Dün geceden beri deli gibi ağrıyor şakaklarım,” diyerek yalandan bir tebessüm iliştirdim yüzüme. Aynadaki yansımamıza baktım. Gözümdeki o tek yeşil lens, Gizem’in şüphelenmesini engellemişti ama aynadan bana bakan o hüzünlü ve yabancı gözler sanki gelecekteki esaretimin ilk habercisi gibiydi. “Hadi, ben biraz toparlanıp eve geçeyim. Bugünlük stüdyo sana emanet.”
“Tamam, sen hiç merak etme. Git dinlen hemen,” dedi Gizem beni ayaklandırırken.
Eşyalarımı toplayıp stüdyodan çıktığımda hava çoktan kararmaya yüz tutmuştu. İstanbul’un o kasvetli akşam trafiğinde arabayı sürerken kafamın içinde durmadan dönen tek şey, Işık’ın ardında bıraktığı o devasa enkazdı.
Kırmızı ışıkta durduğum da yan taraftaki çiçekçi gözüme ilişti ve dayanamayarak arabayı oraya çektim. Hızla inip adamın yanına ilerledim. “Kolay gelsin.”
“Hoş geldin kızım. Ne istersin?” diye sordu çiçekleri göstererek. “Yeni siyah güllerim geldi.”
Söylediği cümleyle öylece kaldım bir an. Bakışlarımı amcadan güllere çevirdim. Cidden de simsiyah bir sürü gül vardı. Ama onlar benim için her zaman kötüyü temsil ederdi o yüzden üzerinde durmadan bordo güllere yöneldim.
“Yok amca bunlardan bir demet istiyorum.” dedim çiçekleri okşayarak. Çiçeklerle ilgilenirken istemsizce yüzümde bir gülümseme oluşuyordu.
Bordo güllerimi kucağıma alıp çiçekçinin yanından ayrıldığımda, gökyüzü artık tamamen zifiri bir karanlığa bürünmüştü. İstanbul’un üzerine çöken bu sisli gece, içimdeki o tarifi imkânsız ağırlığı daha da körüklüyordu. Çiçekleri arabanın ön koltuğuna yerleştirip Kadıköy’deki evime doğru sürerken, radyoyu bile açmaya cesaret edemedim. Evin sessizliği fırtınanın habercisiyse, bu sokakların dilsizliği neyin nesiydi?
Siteden içeri girip arabayı park ettim. Bordo güllerimi göğsüme bastırarak apartman merdivenlerini tırmanırken, topuklarımın mermer basamaklarda çıkardığı sesler boş koridorda yankılandı. Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Anahtarı kilide sokup çevirdiğim an, o soğuk metal sesi içimde bir şeylerin kırılmasına neden oldu.
Evin içi buz gibiydi. Işık yoktu. Gitmişti.
Gülleri salondaki büyük cam vazonun içine yerleştirdikten sonra, üzerimdeki kalın hırkayı çıkarıp koltuğun kenarına bıraktım.
Mutfağa geçip kendime bir bardak su doldurmak için tezgaha uzandım. Tam bardağı dudaklarıma götürmüştüm ki, sitenin bahçesinden gelen o ani ve sert lastik sesi mutfak penceresinden içeri sızdı. Arkasından bir, iki, üç araba kapısının aynı anda ve büyük bir gürültüyle kapandığını duydum.
Kalbim, göğüs kafesimi delmek ister gibi amansızca vurmaya başladı. Elimdeki su bardağı titredi, içindeki su tezgaha taştı.
İstanbul’un bu saatinde bizim sessiz sokağımıza kimse böyle fütursuzca girmezdi.
Adımlarım benden bağımsız bir şekilde salona doğru yöneldi. Işıkları açmaya korkarak, karanlığın içinden pencereye yaklaştım ve tülü hafifçe araladım. Aşağıda, binanın tam önünde üç tane simsiyah, lüks arazi aracı duruyordu. Çakar lambaları sönüktü ama heybetleri sokağı yutmaya yetmişti.
Arabalardan iri yarı, takım elbiseli adamlar indi. Ama benim gözüm, ortadaki aracın arka kapısından ağır adımlarla inen o siluete kilitlendi.
Uzun boyu, yapılı omuzları ve o karanlıkta bile kendini belli eden keskin hatlarıyla oydu. Alparslan Kılıç.
Cebinden çıkardığı sigarayı çakmağının küçük aleviyle yakarken, başını yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Bakışları, tam olarak benim durduğum pencereye, karanlığın kalbine dikildi. Aramızda katlar, camlar ve zifiri bir karanlık vardı ama ben o kehribar gözlerin zihnimi delip geçtiğini, ruhumu bir kor gibi yaktığını hissettim.
Geriye doğru büyük bir adımla sendeledim. Tülü elimden bırakırken nefesim boğazımda düğümlendi.
Geri sayım bitmişti. Kılıç ailesinin veliahdı, vebalini tahsil etmek için kapıma dayanmıştı.
Saniyeler sonra, apartmanın dış demir kapısının sertçe vurulma sesi binayı sarstı. Ardından, oturduğum katın koridorunda yankılanan ağır, ritmik erkek adımları kapıma doğru yaklaşmaya başladı. Her bir adım, şakaklarımdaki migren ağrısını bir çivi gibi çakıyordu beynime.
Kapımın önünde durdular. Bir anlık o ölümcül sessizliğin ardından, çelik kapıyı yerinden sökmek ister gibi sert bir yumruk patladı.
“Işık!” diye gür bir erkek sesi yükseldi. “Aç şu kapıyı!” Mutfaktan çıkıp gözlerimi kapıya çevirdim. Nefesim hızlanmış, korkudan kalbim güm güm atmaya başlamıştı. “Açmazsan kıracağız!”
Mecburen bir kaç adım atıp kapının arkasında durdum ve derin bir nefes alıp kapıyı açtım. “Alparslan…” diye mırıldandım karşımdaki bir çift kehribar gözle.
Ama o hiç zaman kaybetmeden kolumdan tutup beni sertçe duvara yasladı. “Ne yaptın sen?!” diye gürledi. “Hisselerimi kendi üzerine geçirmek de ne demek?”
Korkudan kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi vuruyordu. Karşımda duran bu adam bir lafıyla beni bu gecenin karanlığında yok edebilirdi. Gözümdeki o tek yeşil lense çarptı bakışları. Gün içinde stüdyoda Gizem’in yanındayken taktığım ve eve döndüğümde de hiç çıkarmadığım o lens, şu an en büyük kamuflajımdı.
Alparslan karşısında duran kişinin ben, yani Işıl olduğuma dair en ufak bir şüphesi yoktu. O beni sadece şirkette çalışan ve planı tek başına devreye sokan Işık Soylu sanıyordu. Eğer gerçek kimliğimi açık edersem, Işık’ın olmadığını anlarlardı. Onu bulmaları Kılıç ailesi için birkaç saatlik işti. Kardeşimi bu kurtlar sofrasına atamazdım. Ne olursa olsun o kalkan kırılmayacaktı. Vebal benim omuzlarımdaydı artık. Ben Efsun'dum. Kardeşimin arkasını toplamak için kendi dünyasını yakmayı göze alan o diğer yarı.
"Sana ne yaptığımı söyledim," dedim, sesimin titremesini engelleyerek çenemi dikleştirdim. Yüzüme Işık’ın o dikbaşlı maskesini geçirdim. "Kibir kulelerinde oturup insanları ezmenin bir bedeli olmalıydı, Alparslan Kılıç. Sadece hak edilen şey sahibini buldu."
Bu lafımla birlikte Alparslan’ın çene kasları kasıldı, gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Kolumdaki parmaklarını daha da sıktı, canımın acısıyla dişlerimi birbirine kenetledim. "Hak edilen şey öyle mi?" dedi, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar ölümcüldü. "Gidiyoruz. Bu hesabın bedelini öyle bir ödeyeceksin ki, doğduğuna pişman olacaksın."
"Bırak beni!" diyerek kendimi geriye doğru çekmeye çalıştım ama beni tek bir hamleyle sarsarak durdurdu.
Arkasındaki takım elbiseli adamlara dönmeden, buz gibi bir sesle komut verdi: "Evi arayın. Dijital ne varsa, bilgisayar, telefon, hepsini alın. Kimseyle irtibata geçmesine izin vermeyin."
Adamlar hızla evin içine dağılıp odalara girerken, Alparslan kolumu bırakmadan beni salona doğru sürükledi. Beni salondaki büyük üçlü koltuğa sertçe fırlattı. Koltuğa çöktüğümde derin bir nefes aldım, saçlarım yüzüme dökülmüştü. Gözümdeki o yeşil lensin varlığını zihnimde bir kez daha kontrol ettim; yerindeydi ve oyunun kurallarını hala ben yazıyordum.
Alparslan gitmedi. Hemen karşımda, salondaki sehpanın kenarına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirip o heybetli gölgesini üzerime düşürdü. Kehribar gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. Bakışları salondaki vazo içinde duran bordo güllere, ardından gözlerime kaydı. Yüzünde amansız, ödün vermez bir ifade vardı.
"Şimdi beni iyi dinle, Işık Soylu," dedi, ses tonundaki ani ve tekinsiz sakinlik içimi ürpertti. "Borsa birkaç saat sonra açılacak. Şirketteki o çalkantıyı, hisselerin düştüğünü izleyip zevk alacağını sanıyordun değil mi? Ama o zevk senin boğazına dizilecek."
"Ne yapacaksın?" dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmayarak. "Polise mi teslim edeceksin? Hadi et o zaman. Ama unutma, o sistemdeki her şey parayı senin zimmetine geçirdiğini gösteriyor. Kendi adını temizleyene kadar canın çıkacak."
Alparslan hafifçe öne doğru eğildi. Dudaklarının kenarında o tekinsiz, karanlık zafer gülüşü belirdi. "Polis mi?" dedi alayla. "Biz Kılıç ailesiyiz küçük kız. Biz kendi işimizi polisle çözmeyiz. Hele ki mesele itibarımızsa."
Duraksadı. Kehribar gözlerini gözlerimin tam kalbine dikti ve harflerin tek tek, üzerime birer mühür gibi basarak döküldü dudaklarından:
"Evleneceğiz."
Duyduğum kelimeyle nefesim boğazımda tıkandı. Kulaklarım uğuldadı, migren ağrım beynimin içinde patladı sandım. "Ne?" diye fısıldayabildim şok içinde. "Sen... cidden saçmalıyorsun."
"Duydun işte," dedi Alparslan ayağa kalkıp odanın içinde sert adımlarla yürürken. "Şu an bütün iş dünyası holdingin yüzde onluk hissesinin bir kadına geçtiğini konuşuyor. Yarın sabah magazin de ortaklar da bu dedikoduyla çalkalanacak. Kılıç Holding’in diz çökmesine izin vermeyeceğim. İnsanlara o hisseleri paravan şirketlerin arkasından çalmadığını, benim bizzat sevdiğim kadına, müstakbel eşime kendi rızamla devrettiğimi söyleyeceğiz. Bu konuyu da bu rezaleti de böyle kapatacağız."
İnanamayarak koltukta doğruldum. "Ben seninle asla evlenmem!" diye haykırdım. "Beni buna zorlayamazsın!"
Alparslan tam kapının önünde durdu. Arkasını dönüp bana baktığında gözlerindeki o affetmez bakış vardı. "Zorlarım," dedi buz gibi bir sesle. "Çünkü eğer o masaya oturmamanın bedelini ödemek istersen, sadece seni değil, bu hayatta değer verdiğin kim varsa tek bir gecede yok ederim. Seçim senin, müstakbel karım.”
Alparslan çıkar çıkmaz odaya sarışın bir adam girdi ve ellerini önünde birleştirdi. Uzun ve kalıplı biriydi. Yemyeşil gözleri vardı ve insanı tedirgin eden cinstendi. “Yenge hanım giyin lütfen sonra gidelim.” dedi görünüşüne zıt bir sesle.
“Yenge hanım mı?” saçlarımı arkaya atıp önünde durdum. Ama başımı kaldırmak zorundaydım yüzüne bakmak için. Alparslan kadar uzun olmasa fazlasıyla uzundu.
Tek kaşını kaldırdı. “Tek takıldığınız bu mu cidden?” diye sordu.
Göz devirerek odama ilerledim. Kafam tamamen karışmıştı. Başıma ne geleceğini de bilmiyordum ama kardeşimi ele vermemek için şuan onlarla gitmeye mecburdum. Net bir duruş sergilemek adına yine topuklumu giyecektim.
Altıma siyah kot pantolon üzerime de kısa dar bir kazak geçirdim. Telefonumu tam alırken kapım tıklatıldı. “Kaçmıyorum!” diye gürledim. Bakışlarımı yeniden telefona indirip hızla mesajlara girdi ve Işık’a bir süre buraya asla gelmemesini ve iyi olduğumu yazıp mesajı kendimden sildim.
Daha fazla dikkati üzerime çekmemek için oyalanmadan kapımı açtım. “Senin adın ne?” diye sordum adama.
“Yaman.” dedi başını eğerek. “Gidelim hadi.”
“Tamam dedim ya.” dedim yüzüne bakmadan kapıya ilerleyip topuklu ayakkabımı giydim. O da arkamdan gelirken ben çoktan çıkmıştım.
Yaman’la aşağı indiğimiz de Alparslan arabanın önünde bekliyordu. Bir kaç adımda tam önünde durmuştum. Alparslan, topuklarımın betonda çıkardığı her sert ve kararlı seste bakışlarını yavaşça yerden kaldırdı.
Yüzünd
e amansız, her an patlamaya hazır bir yanardağın tekinsiz sakinliği vardı.
"Geciktin," dedi, sesi rüzgarın uğultusuna karışırken buz gibi, mesafeli ve emrediciydi. "Sana narin bir çiçek gibi davranmamı bekliyorsan, çok yanlış adama bulaştın Işık Soylu."
Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi bilerek korudum. Başımı dikleştirdim, gözümdeki o yeşil lensin ardına sakladığım korkuyu ruhumun en derin köşesine gömerek Alparslan Kılıç’ın gözlerinin tam kalbine baktım.
"Seni bekletmek gibi bir niyetim yoktu, Kılıç," dedim, sesimin pürüzsüz ve dikbaşlı çıkmasına özen göstererek. "Sadece... Müstakbel kocama karşı paspal görünmek istemedim."
Sözlerim Alparslan'ın çene kaslarının anında gerilmesine neden oldu. Kehribar gözlerinde şimşek gibi çakan o öfkeli parıltı, ne kadar tehlikeli bir oyun oynadığımı bana bir kez daha hatırlattı. Bana doğru bir adım attı, o devasa gölgesi üzerime çöktüğünde kokusu ciğerlerime doldu. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı, sesi dişlerinin arasından sızan bir fısıltı gibiydi.
"Bu cesaretinin arkasında ne sakladığını çok yakında öğreneceğim," dedi, her bir kelimesi üzerime ağır bir vebal gibi çökerken. "Ama o zamana kadar çeneni kapalı tutsan iyi edersin. Yoksa o çok güvendiğin dik duruşunu tek bir hamlemle yerle bir ederim."
Arkasındaki Yaman’a bakmadan kapıyı işaret etti. "Bindirin arabaya."
Yaman, saygılı ama bir o kadar mesafeli bir haraketle lüks siyah aracın arka kapısını açtı. Alparslan benden önce hareket edip diğer taraftan arka koltuğa yerleşti bile. Derin bir nefes alıp arabaya bindim ve kendimi o deri koltuğun soğukluğuna bıraktım. Yaman kapıyı sertçe kapattığında, dış dünyayla, İstanbul'la ve özgürlüğümle olan son bağımın da koptuğunu hissettim.
—————————-
Bunu buraya düşmek istedim. Bu kitap için tek şarkı seçme şansım olsa O Yar Gelir seçerdim. Ama el oğlunu ben kendime yar sandım değil bir tek. El kızını da ben kendime yar sandım.
Bölüm etkileşimi
