Vebal kitap kapağı

6. bölüm / 6

4. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4. Bölüm

“Sen miydin bana ölümü getiren? Ölüm müydü seni bana getiren?”
Sabah gözlerimi açtığımda başımdaki ağrının biraz da olsa hafiflediğini hissettim. Ama bugün diğer günler gibi değildi. Kardeşimle geçireceğim son mutlu gündü belki de.
Oyalanmadan yataktan kalkıp camı açtım ve banyoya yöneldim. Kısaca sıcak bir duş aldım ama suyun sıcaklığı tenime geçiyordu sanki.
Duştan çıktıktan sonra odamı toplayıp üzerime yeni pijamalarımı giydim. Işık’a bakmak için onun odasına ilerledim. “Işık.” kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde onu hâlâ uyuyor bir halde gördüm.
Uyandırmamak için sessizce çıkıp kapısını örttüm ve saçımı kurutmak için yeniden banyoya geçtim.
Saç kurutma makinesinin çıkardığı o gürültülü ses, beynimin içindeki migren kalıntılarını hafifçe zorlasa da umursamadım. Aynadaki yansımama baktım; nemli siyah saçlarım, solgun tenim ve o iki farklı renk... Deniz mavisi ve orman yeşili. Bugün bu gözlerde her zamankinden daha derin bir hüzün vardı. Sanki yaklaşan o devasa fırtınanın gölgesi şimdiden göz bebeklerime oturmuştu.
Makineyi kapatıp yerine koyduktan sonra mutfağa geçtim. İkimiz için güzel bir kahvaltı hazırlamak istiyordum. Madem bugün onunla geçireceğim o son sakin gündü, her şeyin güzel olmasını istiyordum. Dolaptan yumurtaları, peyniri ve zeytini çıkardım. Çaydanlığa suyu koyup ocağın altını yaktım.
Su yavaş yavaş ısınırken, masanın üzerindeki telefonumu elime aldım. Stüdyodaki asistanım Gizem’e mesaj atmam gerekiyordu.
“Gizem, ailevi bazı acil durumlardan dolayı stüdyoyu birkaç gün kapatmam gerekiyor. Mevcut dersleri ileri bir tarihe erteleyelim, öğrencilere bilgi verirsen sevinirim. Sana güveniyorum.”
Mesajı gönderdikten sonra derin bir nefes alıp telefonu masaya bıraktım. Artık stüdyo da ayarlanmıştı. Geriye sadece Işık'ı ikna edip o arabaya bindirmek kalıyordu. Çaydanlığın kaynayan sesi mutfağı doldururken arkamı döndüm ve o sırada mutfak kapısında dikilen Işık’ı gördüm.
Üzerinde gri, eski bir hırka vardı, gözleri şişmişti ve yüzü bembeyazdı. Dün geceki o dik başlı, canavarca duruşundan eser kalmamış; adeta fırtınanın ortasında kalmış yaralı bir kuş gibi bakıyordu bana.
“Günaydın,” dedi sesi pürüzlü ve kısık bir tonda çıkarken.
“Günaydın canım,” dedim tebessüm etmeye çalışarak. “Hadi geç otur, çay demleniyor şimdi. En sevdiğin gibi patates de kızartacağım sana.”
Masaya doğru yürürken adımları ağırdı. Sandalyeyi çekip oturduğunda ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Işıl...” dedi, gözlerini benden kaçırarak. “Ben dün gece internetteki haberlere baktım. Holdingin önü ana baba günü gibiymiş. Alparslan... Alparslan şirkete hiç gelmemiş.”
“Magazine de mi düşmüş?” dedim oflayarak. “Çok dağılmasa bari etrafa.”
“Düşmek ne kelime Işıl, her yerde bu var,” dedi Işık, sesindeki o hırçın tonun yerini tamamen tedirgin bir çaresizlik almıştı. “Sosyal medya yıkılıyor. Herkes Kılıç soyadının altındaki o temiz imajın aslında koca bir yalandan ibaret olduğunu yazıp çiziyor. Ortaklar şimdiden hisselerini çekmek için sıraya girmiş.”
Tavanın içine doğradığım patatesleri bırakırken çıkan cızırtı sesi mutfakta yankılandı. Arkamı dönüp tezgaha yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Senin tam olarak istediğin de bu değil miydi zaten?” dedim, sesimdeki imayı gizlemeyerek. “Adamın itibarını yerle bir etmek istemiştin, bak başardın.”
Işık bir an duraksadı. Masadaki boş bardağın kenarıyla oynamaya başladı. “İstediğim buydu, evet,” diye mırıldandı, gözlerini bardağa dikerek. “Ama... Alparslan’ın sessizliği beni korkutuyor. O adam bir suçlama karşısında asla arkasını dönüp kaçacak biri değil. Ağır sıçtım.”
Işık’ın dudaklarından dökülen o son, kontrolsüz itirafla mutfağa bir kez daha bıçak gibi keskin bir sessizlik çöktü. O dik başlı, dünyaya meydan okuyan kız gitmiş; yerine yaptığı hatanın devasalığı altında ezilen, titreyen bir çocuk gelmişti.
Tezgaha yaslanmayı bırakıp hızlı adımlarla yanına gittim. Sandalyesinin önünde diz çöktüm ve masanın üzerinde birbirine kenetlenmiş, buz gibi olmuş ellerini avuçlarımın arasına aldım. “Işık, bana bak,” dedim sesimi yumuşatarak. “Bana bak güzelim.”
Başını yavaşça kaldırdı. Orman yeşili gözleri ağlamaklıydı, göz bebekleri korkuyla titriyordu. Daha fazla dayanamadı, kendini öne doğru bırakıp kollarını boynuma doladı. Sımsıkı sarıldı bana, sanki benden koparsa o korktuğu fırtına onu hemen yutup yok edecekmiş gibi.
“Çok korkuyorum Işıl,” diye fısıldadı omuzuma doğru, hıçkırıklarını gizlemeye çalışarak. “Öfkeme yenildim. O an sadece canını yakmak, o kibirli suratındaki ifadenin dağılışını görmek istedim. Ama şimdi... Şimdi ne olacağını düşündükçe nefes alamıyorum.”
Kollarımı sırtına dolayıp onu göğsüme doğru daha da bastırdım. Saçlarını şefkatle okşarken, içimdeki o her saniye büyüyen dehşeti ona kesinlikle yansıtmamaya çalıştım. “Şşşt, tamam... Geçti,” dedim pürüzsüz bir ses tonuyla. “Korkma. Ne olursa olsun ben buradayım. Ağır sıçmış olabilirsin ama onu tek başına temizlemeyeceksin. Biz beraberiz. Unuttun mu, biz bir elmanın iki yarısıyız.”
Geri çekilip yüzünü ellerimin arasına aldım, başparmaklarımla yanaklarına sızan birkaç damla yaşı sildim. “Unutmadım.”
🍁
Alparslan Kılıç…
Türkiye’nin en gözde iş adamlarından biri. Kılıç ailesinin tek varisi. Başta Adana olmakla bütün ülkeyi yöneten tek adam. Herkes onun kim olduğunu bilir, sözlerine dikkat eder, önünde eğilirdi. Çünkü Alparslan’ın sinirine şahit olmak istemezlerdi.
Elindeki dosyayı sertçe masasına bırakıp ayağa kalktı. Üzerinde yine her zamanki özel dikim takım elbiselerinden vardı. “Bana bak!” dedi yanındaki adamına “Bunu kimin yaptığını bulacaksın!”
Adam korkuyla başını salladı. “Emredersin patron.” Başka bir şey demeden hızla odadan çıktı.
Alparslan derin bir nefes alarak cebinden sigarasını çıkardı ve camın önüne ilerleyerek yaktı. İçine çektiği her nefeste sinirini yatıştırmaya çalışıyordu.
Ama son iki gündür gözlerini her kapattığında karşısında bir çift yeşil göz beliriyordu. Bu gözler iş yerinde çalışan Işık Soylu’ya çok benziyordu fakat o olmadığına emindi. Çünkü bu gözler öyle derin bakıyorlardıki karşısındaki adamı delip geçecek cinstendiler.
Alparslan düşüncelerine dalmışken kapı sertçe açıldı ve içeriye Ateş Kılıç girdi. Bu hayatta Alparslan’ın tek başını eğdiği laf söyleyemediği adamdı. Yani babası.
“Bu ne rezalet!” Diye kükredi Ateş. “Magazin kaynıyor!”
“Baba.” Dedi Alparslan sakin tutmaya çalıştığı sesiyle. “Halledeceğim.”
Ateş Kılıç, elindeki bastonu mermer zemine sertçe vurarak Alparslan’a doğru öfkeli bir adım attı. Yüzündeki her bir çizgi, Adana’nın o acımasız ve tavizsiz kurallarıyla yoğrulmuştu. “Neyi hallediyorsun Alparslan?” diye gürledi, sesi devasa ofisin duvarlarında yankılanırken. “Kılıç soyadının düştüğü durumu görmüyor musun? Bütün iş dünyası bizim bir hırsız olduğumuzu, şirket fonlarını iç ettiğimizi konuşuyor! Ortaklar hisselerini çekiyor, borsa çalkalanıyor. Biz bu holdingi, bu itibarı sokakta mı bulduk?”
Alparslan, sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanını camın dışındaki İstanbul manzarasına doğru üfledi. Babasının karşısında ne kadar öfkeli olursa olsun saygısını bozmazdı ama içindeki o amansız Adana damarı çoktan çatlamış, kanı kaynamaya başlamıştı. “Sistemimize sızılmış,” dedi Alparslan, sesindeki o buz gibi sakinlikle öfkesini maskelemeye çalışarak. “Yönetim kurulu tüzüğündeki bir açığı kullanmışlar. Şirketin yüzde onluk hissesini paravan bir firmaya aktarıp, bütün dijital izleri benim üzerime yıkmışlar. Bunu yapan içeriden biri.”
“Kim?” Ateş Kılıç gözlerini dikti oğluna. “Kimin haddine Kılıç ailesine bu vebali yüklemek?”
“Bilmiyorum baba.” Tam o sırada kapı açıldı ve az önceki adam elinde bir tabletle içeri girdi.
“Patron kim olduğunu buldum.”
Alparslan, adamının cümlesini bitirmesiyle birlikte yerinden kıpırdamadı ama kehribar gözleri avını sabitleyen bir yırtıcı gibi kapıya kilitlendi. Ateş Kılıç ise elindeki bastonu mermer zemine bir kez daha vurarak adama döndü. “Konuş! Kimmiş o hadsiz?”
Adam korkudan yutkunarak tableti Alparslan’a doğru uzattı. “Finans departmanından Işık Soylu, patron. Dijital tüzük açığını onun kişisel bilgisayarından girerek kullanmışlar. Paravan şirketin hesaplarına giden onay kodları da onun şirket telefonuna gönderilmiş. Üstelik... Dünden beri ne evine gitmiş ne de birine haber vermiş. Telefonu tamamen kapalı. İki saattir siber ekiplerle her izi sürdük, bütün oklar onu gösteriyor.”
Alparslan uzatılan tableti sert bir hamleyle adamın elinden çekip aldı. Ekranda akan kodlara, paravan şirketin ismine ve en altta duran o isme baktım: Işık Soylu.
Dilerini birbirine kenetledi, şakaklarındaki damarların öfkeden delirecek gibi attığını hissedebiliyordu. "Işık Soylu..." diye mırıldandı. Bu ismi söylerken sesi o kadar alçak ve buz gibi çıkmıştı ki, odadaki adamın ürpertiyle geri çekildiğini gördü.
Ateş Kılıç adama doğru bir adım attı, gözlerinde acımasız bir hüküm vardı. “Soylu mu?” Ateş anında oğluna döndü “Düşündüğüm şey mi?”
Alparslan sadece başını salladı. “Bu konuyu sonra konuşacağız. Adresi neresi bu kadının?”
“Kadıköy’de bir dairede yaşıyor efendim,” dedi adam başını eğerek.
“Tamam çık.” Dedi Ateş ve oğluna döndü. “Belli ki kız hisseleri kendine geçirmiş. Şimdi ne yapacağız?”
Alparslan masanın üzerindeki tableti kenara bırakıp ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirdi. Kehribar gözlerini babasına çevirdiğinde içindeki öfke hâlâ kor gibi sıcaktı ama bu hamlenin getireceği yıkımı tartmaya çalışıyordu.
“Şu an ne yapacağımızı tam olarak ben de kestiremiyorum baba,” dedi, sesindeki o tehlikeli, alçak tonu koruyarak. “Kız ortada yok. Telefonları kapalı, izini kaybettirmiş. Hisseleri hangi paravan şirketin arkasına kilitlediğini siber ekipler bile henüz çözemedi. Kör bir noktadayız.”
Ateş Kılıç bastonuna daha sıkı tutunup pencereden dışarıya, holding binasının önünü abluka altına almış muhabir ordusuna baktı. “Zamanımız yok Alparslan,” diye mırıldandı, sesi ilk defa bu kadar gergin ve düşünceli çıkmıştı. “Borsa yarın sabah yeniden açılacak. Eğer o saate kadar bu hisse hırsızlığını ve magazin rezaletini kapatacak bir formül bulamazsak, Kılıç Holding’i diz çökmekten kimse kurtaramaz. Bir an önce o kadını bulup ne istiyorsa öğrenmek zorundayız.”
Alparslan çene kaslarını sıkarak babasını onayladı. Şu an ellerinde bir isim ve bir adresten başka hiçbir şey yoktu. Hırslı, sert ve yenilmez Alparslan Kılıç, hayatında ilk defa hamlesini tam olarak kestiremediği karanlık bir oyunun ortasında kalmıştı.
🍁
Elimdeki kahveyi masaya bırakıp gözlerimi kapattım. Keribar bir çift göz. Her an aklımda olan şey sadece buydu.
Neden durmadan bunu düşünüyordum? Hemde böyle bir durumun içindeyken.
Kafamı dağıtmak için ayağa kalkıp salondaki çiçeklerime yöneldim ve yapraklarını okşadım. Çeşit çeşit Çiçeklerim vardı. Orkideler, güller, papatyalar…
Hepsine de ayrı bir zaafım vardı. Çok güzellerdi sanki bu dünyadaki tek renk onlardı. Çiçeklerin o canlı renklerine dokunmak, içimdeki o her saniye büyüyen gri sis bulutunu biraz olsun dağıtıyordu. Onlar bu evdeki tek masumiyetti; ne yalan biliyorlardı ne de arkalarından bir fırtına sürüklüyorlardı. Sulama kabını alıp toprağı kurumuş olan orkidelerime biraz su verdim.
“Işıl.” diyerek içeri giren kardeşime döndüm. Sabaha göre daha iyi bir durumdaydı şuan. “Biraz düşündüm de…”
“Ee…” dedim devam etmesi için.
“Gitmek konusunda haklısın.” dedi Işık, gözlerini salondaki papatyalarıma dikerek. Sesi sabahki o hırçın tınısından tamamen arınmıştı. “Burada kalıp beklemek sadece hedef tahtası olmak demek. Ben... Ben bu akşam eşyalarımı toplayacağım. Gece yarısı, kimse fark etmeden terminale geçer, Çankırı’ya giden ilk otobüse binerim.”
Elimdeki sulama kabını yavaşça masanın üzerine bıraktım. İçimdeki o ağır baskının, bu kelimelerle birlikte hafif bir nefes aralığı bulduğunu hissettim. “En doğrusu bu, Işık,” dedim ona doğru bir adım atarak. “Seni göz göre göre o adamın önüne atamazdım. Çankırı’da, o eski evde kimse seni aramaz. Ortalık durulana kadar kalırsın.”
Işık başını salladı ama yüzündeki o gölge tam olarak silinmemişti. “Peki ya sen?” diye sordu, orman yeşili gözlerinde bana karşı duyduğu o suçluluk duygusu açıkça okunuyordu. “Ben gidince Alparslan Kılıç’ın adamları buraya gelirse ne yapacaksın?”
“Bana hiçbir şey yapamazlar,” dedim, kendimden emin görünmeye çalışarak. “Olay holdingin içinde yaşandı. Dijital dünyada senin imzan var.”
Işık daha fazla bir şey söylemedi, sadece yaklaşıp bana sıkıca sarıldı. Kardeşimin kokusunu içime çekerken, bu vedanın hayatımızın dönüm noktası olacağını ikimiz de bilmiyorduk.
….
Akşam olduğunda Işık küçük valizini arabadan indirip istasyona ilerlemeye başladı. Bende sessizce yanında yürüyordum. Hayatımda ilk defa kardeşimden ayrı kalacaktım ve bu benim için sadece bir cehennemdi.
Gitmesini ben istemiştim, evet. Onu o adamın gazabından kurtarmanın tek yolunun bu olduğunu biliyordum. Yine de içimdeki o kördüğüm olmuş korku, göğsümü nefessiz bırakacak kadar sıkıştırıyordu.
Otobüsün kalkacağı peronun önüne geldiğimizde Işık durdu. Valizinin sapını sımsıkı tutan ellerinin hafifçe titrediğini gördüm. Başını kaldırıp orman yeşili gözlerini gözlerime diktiğinde, sabahki o dikbaşlı kızdan eser kalmamıştı.
“Işıl…” dedi, sesi motor gürültülerinin arasında zar zor duyulacak kadar çaresiz çıktı. “Ben gerçekten çok özür dilerim. Seni bu karmaşanın ortasında böyle tek başına…”
“Şşşt,” diyerek sözünü kestim ve adımımı öne atıp ona sımsıkı sarıldım. Kollarımı boynuna dolarken gözlerimden sızmak için direnen yaşları zorlukla geri ittim. “Bunu konuşmuştuk, bitti. Sen sadece oraya git ve güvende ol. Kafanı dinle, telefonunu da sakın açma. Ben buradaki her şeyi halledip en fazla birkaç güne arkandan geleceğim.”
Geri çekildiğinde yüzümü ellerinin arasına aldı. İkiz olmanın getirdiği o tarifsiz bağla, gözlerimin içindeki o iki farklı renge, benim bile anlamlandıramadığım bir korkuyla baktı. “Kendine çok dikkat et, tamam mı? Alparslan Kılıç’ın adamları stüdyoya ya da eve gelirse hiçbir şeye cevap verme. Benimle bağını tamamen kopardığını söyle.”
“Merak etme, bana hiçbir şey yapamazlar,” dedim yalandan bir cesaretle gülümseyerek.
“Seni çok seviyorum.” dedi gözünden bir damla akarken.
“Bende seni çok seviyorum canım.” son kelimeyi o kadar içten söylemiştim ki sanki cidden canım kopmuştu.
Muavin son çağrıyı yaptığında Işık valizini teslim etti ve otobüsün basamaklarını tırmandı. Cam kenarındaki koltuğuna oturup bana el salladığında, otobüsün egzoz dumanı İstanbul’un ayazına karışarak etrafımızı sardı. Otobüs perondan yavaşça süzülüp karanlık yolda gözden kaybolana kadar olduğum yerden kıpırdamadım.
Hayatımda ilk defa yapayalnızdım. Ve içimdeki o beyaz fidenin etrafını saran kapkara bulutlar, artık tamamen gökyüzünü kaplamıştı.
Eve döndüğümde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Işık’ın darmadağınık bıraktığı odasına girmeye cesaret edemedim. Salondaki koltuğa yığılıp şafak sökene kadar gözümü bile kırpmadan tavanı izledim. Kafamın içinde durmadan dönen tek bir şey vardı: Mezarlıkta karşılaştığım o affetmez, keskin kehribar gözler.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 19beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…