Bölüm 7

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 7

İnsan bazen hayatında bir şeylerin değişmeye başladığını hemen anlayamazdı.

Büyük olaylar yaşanması gerekmezdi bunun için. Bir telefonun çalması, tanımadığın birinin adının hiç beklemediğin bir anda aklına düşmesi ya da sıradan bir günün ortasında, kendini daha önce bulunduğun bir anı hatırlarken bulman yeterdi.

Benim hayatımda değişimlerin sesi olmazdı.

Her şey sessizce başlardı.

Tıpkı o pazartesi sabahı olduğu gibi.

Saat 05.12’ydi. Alarmım henüz çalmamıştı. Gözlerimi açtığımda odam karanlıktı. Perdelerin arasından sızan sokak lambasının solgun ışığı, duvarın üzerinde ince bir çizgi oluşturuyordu.

Birkaç saniye tavana baktım.

Sonra her zamanki gibi yataktan kalktım.

Yüzümü yıkadım, tıraşımı oldum, kıyafetlerimi hazırladım. Günün ilk saatlerinde insanın kendisiyle baş başa kalması, düşüncelerini düzene sokması için iyi bir fırsattı. Ben de yıllardır bunu yapardım. Gün başlamadan önce kendime ait olan sessizliği yaşardım.

Fakat son birkaç gündür o sessizliğin içinde başka bir ses vardı.

Bir kadının sesi.

“Umarım bir gün yeniden karşılaşırız.”

Defne’nin o cümleyi söylerken yüzündeki ifadeyi hatırladım. Sanki sıradan bir temennide bulunmuştu. Ne fazla anlam yüklemişti ne de karşısındakinden bir beklentiye girmişti.

Belki de benim için farklı olan buydu.

Hayatımda insanların çoğu benden bir şey beklerdi. Bir karar, bir sorumluluk, bir çözüm ya da bazen yalnızca güçlü durmam.

Defne ise benden hiçbir şey istememişti.

Sadece konuşmuştu.

Ve gitmişti.

Buna rağmen aklımda kalmıştı.

Dudaklarımı birbirine bastırıp saatime baktım.

“Saçmalama, Ali,” diye mırıldandım.

Sanki kendi kendime emir vermek, zihnimdeki düşünceleri de hizaya sokabilirmiş gibi.

Ne yazık ki insanın kendi zihni, emir komuta zincirine pek uymuyordu.

Birliğe ulaştığımda sabahın serinliği henüz dağılmamıştı.

Günlük görevlerim, toplantılarım ve takip etmem gereken işler vardı. Üniformamı giydiğimde özel hayatımla arama görünmez bir çizgi çekerdim. Bu çizgiyi korumak benim için yalnızca bir alışkanlık değil, sorumluluğumun da parçasıydı.

İşimin ciddiyeti, zihnimin dağınık olmasına izin vermezdi.

O gün de vermedi.

Öğleye doğru yoğunluğun arasında kısa bir mola bulabildim. Telefonumu kontrol ettiğimde Efe’den üç mesaj gördüm.

İlk mesaj:

“Yaşıyor musun?”

İkinci mesaj:

“Bir insan kardeşine bu kadar geç cevap verir mi?”

Üçüncüsü ise birkaç dakika önce gönderilmişti.

“Defne Hanım’la konuştuğundan beri iyice içine kapandın. Zaten içine kapalıydın, şimdi kapının önüne de nöbetçi diktin herhâlde.”

İstemeden güldüm.

Efe’nin en büyük yeteneklerinden biri, insanın sinirini bozarken aynı anda onu güldürebilmesiydi.

Telefonu elime alıp cevap yazdım.

“İşim var.”

Cevap anında geldi.

“Ben de zaten işinin arasında sana hayat dersi veriyorum.”

“Kendine başka uğraş bul.”

“Buldum. Adı Derin Yılmaz.”

Bu kez gülümsemem biraz daha belirginleşti.

Efe’nin Derin’den bahsederken kullandığı ton değişmişti. Eskiden kadınlardan söz ederken yaptığı şakalarla şimdi Derin’in adını yazarken gösterdiği özen arasında fark vardı.

Bunu ona söylemek için sabırsızlanıyordum.

“Senin de durumun pek farklı değil.”

Mesajı gönderdim.

Uzun bir süre cevap gelmedi.

Ardından tek bir mesaj belirdi.

“Konuyu değiştirme, yüzbaşım.”

Telefonu cebime koyarken kendi kendime güldüm.

Efe, insanın zaaflarını bulmak konusunda neredeyse profesyoneldi. Ancak konu kendi duygularına geldiğinde aynı yeteneğini kullanmayı unutuyordu.

Belki de hepimiz öyleydik.

Başkalarının içindeki değişimi görmek kolaydı. İnsan kendi içinde olup bitenlere gelince daha temkinli davranıyordu.

Benim temkinimse bazen gereğinden fazla uzun sürerdi.

Akşam eve döndüğümde annemin mutfakta olduğunu duydum.

Kapıyı açar açmaz burnuma yemek kokusu geldi. Evde yemek pişmesi, annemin mutfakta bir şeylerle uğraşırken kendi kendine konuşması ve salondan yükselen televizyon sesi…

Bunlar bana çocukluğumdan beri değişmeyen bir güven duygusu verirdi.

“Geldin mi oğlum?” diye seslendi annem.

“Geldim anne.”

Mutfak kapısında göründüğümde elindeki kaşığı tencereye bıraktı. Yüzüme dikkatlice baktı.

“Yorgunsun.”

“Biraz.”

“Biraz dediğin, bütün gün bir şey yemediğin anlamına mı geliyor?”

Cevap vermeden mutfak tezgâhına baktım.

Annem gözlerini kıstı.

“Ali Demir.”

İşte bu ton.

İnsan yüzbaşı olabilirdi. Zorlu görevler üstlenebilir, binlerce insanın önünde soğukkanlılığını koruyabilirdi. Ama annesinin mutfağında, yemek yiyip yemediği sorgulanırken bütün rütbeler anlamsızlaşırdı.

“Öğle yemeğini yedim.”

“Ne yedin?”

Bir an düşündüm.

Annem kollarını göğsünde birleştirdi.

“Hatırlamıyorsun, değil mi?”

“Hatırlıyorum.”

“E söyle.”

“Anne…”

“Tamam, tamam. Üzerine gelmiyorum. Git elini yüzünü yıka. Birazdan sofraya oturacağız.”

Başımı hafifçe sallayıp odama yöneldim.

Arkamdan seslendi.

“Bir de telefonunu masaya bırak. Yemek yerken elinde görmek istemiyorum.”

“Tamam.”

“Efe gibi her şeye tamam deyip sonra bildiğini yapma.”

Bu kez güldüm.

“Beni onunla karıştırma.”

Annemin kahkahası mutfaktan yükseldi.

“İkiniz de benim oğlumsunuz. Hanginizin ne yapacağını bilirim.”

O cümlenin bende bıraktığı sıcaklıkla odama girdim.

Bazı insanlar insanı tanımak için uzun uzun konuşurdu.

Annemin buna ihtiyacı yoktu.

Yüzüme bir kez bakması yeterdi.

Akşam yemeğinde Efe de vardı. Her zamanki gibi masaya benden önce oturmuş, babamla bir konu hakkında hararetli biçimde tartışıyordu.

“Baba, ben sana diyorum ki insan biraz spontane yaşamalı.”

Babam çorbasından bir kaşık aldı.

“Spontane dediğin şey plansızlık mı?”

“Hayır. Hayata açık olmak.”

“Geçen hafta arabayı yıkatacağım diye çıkıp üç saat sonra geldin.”

“Çünkü arkadaşla karşılaştım.”

“Arabanın yıkanmasıyla arkadaşının ne ilgisi var?”

Efe beni görünce elini kaldırdı.

“Bak, Ali geldi. O anlar beni.”

Sandalyeme oturdum.

“Ne yaptın?”

Efe yüzünü buruşturdu.

“Senin bu kadar tarafsız olman insanı yaralıyor.”

“Henüz konuyu bilmiyorum.”

“İşte bu yüzden seni seviyorum. Önce delil istiyorsun.”

Babam başını iki yana salladı. Annem tabakları dağıtırken gülümsüyordu.

Bir süre gündelik şeylerden konuştuk. Babamın eski bir arkadaşıyla karşılaşmasından, annemin hastanedeki yoğun gününden, Efe’nin iş yerindeki bir arkadaşının bitmek bilmeyen maceralarından…

Sonra Efe, sanki aklına yeni gelmiş gibi çatalını tabağının kenarına bıraktı.

“Bu arada Derin’le konuştum.”

Başımı kaldırmadım.

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Güzel.”

“Ali.”

“Efendim?”

“Seninle konuşmak gerçekten çok zor.”

“Bunu daha önce söylemiştin.”

“Çünkü her seferinde haklı çıkıyorum.”

Babam gülümsedi.

“Derin nasıl oğlum?”

Efe’nin yüzündeki ifade yumuşadı.

“İyi. Yoğunmuş. Yarın bir duruşması varmış. Sonra da bir dosyayı teslim edecekmiş.”

“Görüşüyor musunuz?” diye sordu annem.

Efe bu soruya gereğinden hızlı cevap verdi.

“Görüşüyoruz.”

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Sonra ben başımı kaldırdım.

“Ne sıklıkla?”

Efe bana baktı.

Gözlerinde, yaptığı hatayı henüz fark etmiş bir adamın ifadesi vardı.

“Sen niye soruyorsun?”

“Merak ettim.”

“Senin merak etmen beni korkutuyor.”

Babam kahkaha attı.

Ben ise sakin bir ifadeyle yemeğime devam ettim.

“Benim durumumdan konuşmayı seviyorsun ya,” dedim. “Biraz da kendi durumunu konuşalım.”

Efe çatalını bıraktı.

“Bak, bu yaptığın kardeşliğe sığmaz.”

“Öğrenmişsin.”

“Kimden?”

“Benden.”

Annem gülerek başını iki yana salladı.

“Yeter artık ikiniz de.”

Fakat Efe susmadı.

“Benim durumum gayet normal. Derin’le güzel konuşuyoruz. Birbirimizi tanıyoruz. Hepsi bu.”

“Güzel,” dedim.

“Senin de Defne’yle bir gün güzel konuşmanı dilerim.”

Bu kez çatalım havada kaldı.

Efe’nin yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.

Annem hemen araya girdi.

“Efe, bırak kardeşini.”

“Anne, ben bir şey demedim.”

“Dedin.”

“İyi dilekte bulundum.”

Babam su bardağını masaya bıraktı.

“İyi dileklerin bazen insanı zor durumda bırakıyor oğlum.”

Efe ellerini iki yana açtı.

“Bu evde kimse benim iyi niyetimi anlamıyor.”

“Anlıyoruz,” dedim. “Sorun da o zaten.”

Kahkahalar arasında konu değişti.

Ama Defne’nin adı masada bir kez daha geçmişti.

Ve ben, bu kez onu duyduğumda konuyu değiştirmek istememiştim.

Ertesi gün öğleden sonra, beklemediğim bir şey oldu.

Telefonum çaldığında masamda bazı evrakları inceliyordum. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı.

Normalde tanımadığım numaraları açmadan önce bekler, uygun değilsem geri dönüş yapardım. Fakat o gün telefonu elime alıp cevap verdim.

“Ali Demir.”

Karşı taraftan kısa bir sessizlik geldi.

Ardından tanıdık, yumuşak bir ses duydum.

“Merhaba. Rahatsız etmiyorum umarım.”

Elimdeki kalem durdu.

Defne.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedim. Sessizliğim uzayınca karşı taraftan hafif bir nefes sesi geldi.

“Sanırım yanlış zamanda aradım.”

Kendimi toparladım.

“Hayır. Merhaba, Defne Hanım. Uygunum.”

Sesim her zamanki gibiydi.

En azından öyle olmasını umuyordum.

“Sevindim. Numaranızı Derin’den aldım. Önceden haber vermeden aradığım için kusura bakmayın.”

“Önemli değil.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Bu kez sessizlikten kaçmak istemedim. Sadece ne söyleyeceğimi düşünüyordum.

Defne konuştu.

“Geçen hafta etkinlikte yaptığınız bir konuşma aklımda kaldı.”

Kaşlarımı hafifçe çattım.

“Hangi konuşma?”

“Derin’e, etkinlikte görev alacak güvenlik ekibinin seçiminde nelere dikkat etmeleri gerektiğini anlatmıştınız. Ben o sırada yakında değildim ama sonrasında kendisinden dinledim.”

Konunun bu olduğunu anlayınca rahatladım.

“Anladım.”

“Önümüzdeki ay küçük bir etkinlik düzenlemeyi düşünüyorum. Çocuklar için bir müzik ve eğitim projesi. Geçen haftaki etkinlikten ilham aldım. Derin de hukuki ve organizasyon tarafında yardımcı oluyor.”

Onu dinlerken zihnimde, kültür merkezindeki çocukların çizimleri canlandı.

“Güzel bir fikir.”

“Teşekkür ederim. Ancak etkinlikte çocuklar ve aileleri olacağı için organizasyonu doğru planlamak istiyorum. Profesyonel bir güvenlik firmasıyla çalışacağız. Derin, sizin bu konuda doğru kişilere ulaşmak için genel bir yönlendirme yapabileceğinizi söyledi.”

Bir an sustum.

İşin doğası gereği, görevimle ilgili konularda sınırlarımı bilirdim. Mesleğime dair her şeyi herkesle konuşamazdım. Ancak burada benden beklenen operasyonel bir bilgi değil, kamuya açık bir etkinlik için genel bir tavsiyeydi.

“Özel güvenlik alanında gerekli yetki ve belgelere sahip, referansları doğrulanabilen bir firmayla çalışmanız en doğrusu olur,” dedim. “Etkinliğin yapılacağı alanın kapasitesi, giriş çıkış düzeni, çocukların aileleriyle buluşacağı noktalar ve acil durum planı önceden belirlenmeli. Organizasyonu üstlenen ekip de görev dağılımını netleştirmeli.”

Defne dikkatle dinliyordu.

“Bunları bir liste hâline getirmiştik. Ama gözden kaçırdığımız bir şey olabilir diye düşündüm.”

“Bunu etkinlik alanını inceleyecek profesyonel ekiple birlikte değerlendirmeniz iyi olur. Ben genel çerçeve hakkında konuşabilirim ama yerinde değerlendirmeyi işin uzmanlarının yapması gerekir.”

“Anladım. Zaten sizin görevinizle ilgili bir şey sormak istemem. Sınırlarınızın farkındayım.”

Bu cümle, beklediğimden daha fazla hoşuma gitti.

İnsanların sınırlarına saygı göstermesi, benim için söylenebilecek en güzel şeylerden biriydi.

“Teşekkür ederim,” dedim.

“Ben teşekkür ederim. Açıkçası aramadan önce biraz düşündüm.”

“Neden?”

Soruyu sorduğum anda, belki de gereğinden fazla doğrudan davrandığımı fark ettim.

Fakat Defne rahatsız olmuş gibi görünmüyordu.

“Çünkü sizi çok iyi tanımıyorum,” dedi. “Bir de genellikle insanları bir şey istemek için arayan biri değilim. Hele yeni tanıştığım birini…”

Sesinin sonundaki hafif tereddüdü duydum.

“Yine de aradınız.”

“Evet.”

“Neden?”

Bu kez o sustu.

Telefonun diğer ucunda belli belirsiz bir gülümseme hissettim. İnsan bazen bir yüzü görmeden de ifadesini hayal edebiliyordu. Elbette yanılabilirdim.

“Çünkü bana güven veren biri olduğunuzu düşündüm,” dedi sonunda. “Bir de…”

Cümlesi yarım kaldı.

Bekledim.

“Bir de sizi biraz daha tanımak istedim.”

Kalemimi masaya bıraktım.

Odanın içinde birdenbire her şeyin sesi azalmış gibiydi. Dışarıdaki hareketlilik sürüyor, koridordan insanlar geçiyor, telefonlar çalıyordu. Ama benim dikkatim, yalnızca o cümlenin üzerinde kalmıştı.

Defne bunu büyük bir itiraf gibi söylememişti.

Sesinde bir beklenti yoktu. Beni bir cevap vermeye zorlamıyordu. Sadece dürüst davranıyordu.

Bense dürüstlüğün karşısında, alışık olduğumdan daha uzun süre sessiz kaldım.

“Bu kötü bir şey değil,” dedim sonunda.

“Değil mi?”

“Hayır.”

“Güzel. Çünkü bazen insan birini tanımak istediğini söylemek için bile fazla düşünüyor.”

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Bunu anlıyorum.”

“Gerçekten mi? Siz daha çok birini tanımak yerine uzaktan gözlemlemeyi tercih ediyormuşsunuz gibi görünüyorsunuz.”

“Beni bu kadar kısa sürede çözebildiğinizi sanmıyorum.”

“Çözebildiğimi söylemedim. Öyle göründüğünüzü söyledim.”

Bu kez istemeden güldüm.

Kısa, alçak bir gülüştü ama gerçekti.

Defne de güldü.

“Demek gülebiliyorsunuz.”

“Bunu daha önce de söylemiştiniz.”

“Evet ama bu kez kendim duydum.”

Başımı geriye yasladım.

İlk defa onunla konuşurken ne kadar az şey söylediğimi düşünmüyordum. Konuşmanın bir görev olmadığını, her cümlenin ölçülüp tartılması gerekmediğini hissediyordum.

Bu, benim için alışılmadık bir durumdu.

“Peki,” dedim. “Etkinlik ne zaman?”

“Henüz kesin tarih belirlemedik. Önce mekânı netleştireceğiz. Sonra gerekli kişilerle görüşeceğiz. Sizi de yalnızca fikrinizi almak için aramıştım.”

“Uygun olduğum bir zamanda genel planınızı dinleyebilirim. Gerekirse hangi konularda uzman desteği almanız gerektiğini konuşuruz.”

“Bu benim için yeterli.”

Bir süre daha etkinlik hakkında konuştuk. Çocukların müzikle ve eğitimle buluşmasını amaçlayan bir proje hazırladığını anlattı. Bunun tek seferlik bir gösteri olmasını istemiyordu. Mümkünse uzun vadeli bir destek programına dönüşmesini hedefliyordu.

Onu dinlerken sesindeki kararlılığı fark ettim.

Sahnede binlerce insana şarkı söyleyen kadınla telefonda çocuklar için küçük bir proje planlayan kadın aynı kişiydi. Ancak şimdi sahne ışıkları yoktu. Alkışlar, kameralar, kalabalıklar da yoktu.

Yalnızca bir fikrini anlatan Defne vardı.

Ve ben onu bu hâliyle tanımaktan hoşlanıyordum.

Konuşmanın sonunda, “Vaktinizi aldım,” dedi.

“Hayır. Sorun değil.”

“Tekrar teşekkür ederim, Ali Bey.”

Adımı söyleyişindeki doğallık dikkatimi çekti.

“Rica ederim, Defne Hanım.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra sesi biraz yumuşadı.

“Bu arada…”

“Efendim?”

“Geçen hafta yeniden karşılaşmayı umduğumu söylemiştim. Sanırım bu kez karşılaşmak için biraz acele etmiş oldum.”

Cevap vermeden önce bir an düşündüm.

“Bence aramakla karşılaşmak aynı şey değil.”

“Öyle mi?”

“Evet. Karşılaşmak tesadüf olabilir. Aramaksa bir seçim.”

Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.

Söylediğim cümlenin gereğinden fazla anlam taşıyıp taşımadığını düşündüm. Ben yalnızca dürüst bir cevap vermiştim. Ama bazen insanın ağzından çıkan basit bir cümle, kendisinin bile henüz adını koymadığı bir duyguyu açığa çıkarabilirdi.

Defne alçak sesle güldü.

“Bu, şimdiye kadar duyduğum en güzel cevaplardan biri olabilir.”

“Abartıyorsunuz.”

“Belki. Ama yine de hoşuma gitti.”

Bir kez daha sessizlik oldu.

Bu kez ikimiz de acele etmedik.

Sonunda vedalaştık. Telefon kapandığında ekran bir süre elimde kaldı.

Sonra yavaşça masanın üzerine bıraktım.

Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemişti. Aynı odadaydım. Aynı işler beni bekliyordu. Günün geri kalanı da muhtemelen diğer günler gibi geçecekti.

Ama Defne beni aramıştı.

Yalnızca bir şey sormak için değil.

Beni tanımak istediğini söylemek için.

Bu düşünceyi zihnimde bir kez daha tekrarladım. Ardından kendime bunun henüz bir anlam taşımak zorunda olmadığını hatırlattım.

İki insan konuşmuştu.

Hepsi buydu.

Fakat bazen insanın hayatında bir kapının açılması için bundan fazlası gerekmezdi.

Akşam, eve dönerken Efe aradı.

“Ne yapıyorsun?”

“Araba kullanıyorum.”

“Biliyorum. Sesinden anladım.”

“Sesimden araba kullandığım nasıl anlaşılıyor?”

“Çünkü sen telefonda bile ciddi konuşuyorsun. İnsan seninle konuşurken emniyet kemerini takmak istiyor.”

“Ne istiyorsun, Efe?”

“Bir şey soracağım.”

“Evet?”

“Bugün Defne seni aradı mı?”

Ayağımı gazdan hafifçe çektim.

Sonra kaşlarımı çattım.

“Sen nereden biliyorsun?”

“Demek aradı!”

Bir an gözlerimi kapatmak istedim ama direksiyonun başında olduğum için yalnızca derin bir nefes aldım.

“Efe.”

“Efendim, kardeşim?”

“Bir gün susmayı öğrenecek misin?”

“Öğrenirim. Ama o gün bugün değil.”

Arabayı güvenli biçimde yolun kenarına çektim. Motor çalışmaya devam ederken telefona baktım.

“Defne, etkinliğiyle ilgili bir konuda fikir almak için aradı.”

“Tabii.”

“Gerçekten öyle.”

“Ben sana bir şey demedim ki.”

“Ses tonun her şeyi söylüyor.”

“Benim ses tonumda ne varmış? Son derece saygılı bir ses tonuyla konuşuyorum.”

“Efe.”

“Peki, peki. Ne sordu?”

Ona konuşmanın ayrıntılarını, özellikle de özel olmayan etkinlik planlamasıyla ilgili kısmını anlattım. Defne’nin beni tanımak istediğini söylediği bölümden ise bahsetmedim.

Efe bunu fark etmiş olacak ki bir süre sessiz kaldı.

Sonra beklenmedik biçimde ciddi bir sesle konuştu.

“İyi hissettirdi mi?”

Sorunun basitliği, cevabını zorlaştırdı.

“Ne?”

“Araması. Biri seni tanımak istediğini söylediğinde… iyi hissettirdi mi?”

Başımı koltuğa yasladım.

Efe, çoğu zaman her şeyi şakaya vururdu. Ama bazı anlarda insanın söylemek istemediği şeylerin tam karşısında durur, kaçacak yer bırakmazdı.

“Evet,” dedim sonunda. “Biraz.”

Telefonun diğer ucundan hafif bir nefes sesi geldi.

“Güzel.”

“Bu kadar mı?”

“Ne bekliyorsun? Davul zurna mı çalayım?”

Gözlerimi devirdim.

“Bazen seni gerçekten anlamıyorum.”

“Ben de seni anlamıyorum. Ama kardeşim olduğun için katlanıyorum.”

“Ne kadar fedakârsın.”

“Öyleyimdir.”

Ardından sesi yeniden ciddileşti.

“Bak Ali, ben seni tanıyorum. Bir şeyi önemsediğinde bile sanki önemsemiyormuşsun gibi davranıyorsun. Kendini korumak için her şeyin önüne bir duvar koyuyorsun.”

Cevap vermedim.

“Ben sana hemen bir şey yaşa, hemen âşık ol demiyorum. Zaten öyle bir şey söyleyecek kadar aklımı kaybetmedim.”

“Şüpheli.”

“Kesme sözümü. Sadece biri sana yaklaşmak istiyorsa, onu daha kapıdayken geri gönderme diyorum.”

Yolun ilerisine baktım.

Akşam ışıkları, araçların camlarında uzayıp gidiyordu.

“Ben kimseyi geri göndermedim.”

“Henüz.”

Bu kelimeyi özellikle vurgulamıştı.

Bir süre sonra yeniden yola çıktım.

“Sen de Derin konusunda kendine dikkat et,” dedim.

Efe hemen toparlandı.

“Konuyu bana getirme.”

“Sen getirdin.”

“Ben sana hayat dersi veriyordum.”

“Ben de karşılık veriyorum.”

Güldü.

“Tamam. Beraber öğreniriz.”

Telefonu kapattıktan sonra bir süre daha sessizce araba kullandım.

Efe’nin söylediklerini kabul etmek zorunda değildim.

Ama bütünüyle haksız olduğunu da söyleyemezdim.

Eve girdiğimde annem salondaydı. Elinde örgüsü, dizlerinin üzerinde bir battaniye vardı. Beni görünce televizyonun sesini kıstı.

“Yemek ister misin?”

“Birazdan.”

Yüzüme baktı.

“Bir şey mi oldu?”

“Hayır.”

Annem örgüsüne döndü.

“Peki.”

Bir süre odama yönelmeden kapının yanında durdum.

Annem başını kaldırdı.

“Ne oldu oğlum?”

“Bir şey olmadı.”

“Biliyorum.”

Kaşlarımı hafifçe çattım.

“Biliyorsan niye soruyorsun?”

Annem gülümsedi.

“Bazen insanın bir şey anlatmaya hazır olması için sorulması gerekir. Bazen de hazır olmadığı için sorulmaması.”

Bu kez söyleyecek bir şey bulamadım.

Annem elindeki örgüyü dizlerine bıraktı.

“Bak, sen küçüklüğünden beri böylesin. Bir şey seni mutlu etse bile önce onun için endişeleniyorsun. Sanki mutlu olmak da bir sorumlulukmuş, onu da doğru yapmak zorundaymışsın gibi.”

“Anne…”

“Tamam, anlat demiyorum. Sadece şunu bilmeni istiyorum. Her şeyi önceden hesaplayamazsın. İnsan bazen yanılabilir. Bazen üzülür. Bazen de hiç beklemediği bir yerde güzel bir şeyle karşılaşır.”

Yanına gidip koltuğun kenarına oturdum.

Annem elini elimin üzerine koydu.

“Babanla ben seninle gurur duyuyoruz, Ali. Ama senin yalnızca görevlerini iyi yapan biri olmanı istemiyoruz. Mutlu olmanı da istiyoruz.”

Boğazımda tanıdık bir düğüm hissettim.

Bu tür konuşmalarda kendimi savunmaya geçmeye alışkındım. Annemle babamın sevgisini hiçbir zaman sorgulamamıştım. Beni olduğum gibi kabul ettiklerini biliyordum.

Belki de bu yüzden söyledikleri, en çok kaçınmak istediğim yerlere dokunuyordu.

“Mutluyum,” dedim.

Annem başını hafifçe eğdi.

“Biliyorum. Ama belki biraz daha mutlu olabilirsin.”

Cevap vermedim.

Annem elimi sıktı, sonra örgüsünü yeniden eline aldı. Konuyu uzatmadı.

Ben de ayağa kalkıp odama gittim.

Kapıyı kapattıktan sonra birkaç dakika karanlıkta durdum.

Defne’nin sesi aklıma geldi.

“Bir de sizi biraz daha tanımak istedim.”

Sonra Efe’nin söyledikleri.

“Biri sana yaklaşmak istiyorsa, onu daha kapıdayken geri gönderme.”

En sonunda annemin sesi.

“Belki biraz daha mutlu olabilirsin.”

Üç farklı insan.

Üç farklı cümle.

Hepsi aynı yere dokunuyordu.

Belki de hayatımda ilk kez, bir şeyin neye dönüşeceğini bilmeden ona bir adım yaklaşmayı öğrenmem gerekiyordu.

O gece yatağa uzandığımda telefonumun ekranı aydınlandı.

Defne’den bir mesaj gelmişti.

“Bugünkü konuşma için tekrar teşekkür ederim. Etkinliğin tarihini netleştirince size haber vereceğim. Umarım bir gün sadece bir organizasyon hakkında konuşmak için değil, daha sakin bir zamanda da sohbet etme fırsatımız olur. İyi geceler, Ali Bey.”

Mesajı bir kez okudum.

Sonra yeniden.

Bir insanın cümlelerinin arasına gereğinden fazla anlam yüklemek istemiyordum. Defne açıkça bir kahve içmek istediğini söylememişti. Bir beklenti de ortaya koymamıştı.

Yalnızca konuşmak istediğini söylemişti.

Bunun ne anlama geldiğini zaman gösterecekti.

Telefonu yatağın yanındaki masaya bırakıp yeniden elime aldım.

Cevap yazmak düşündüğümden daha zor geldi.

Birkaç kelime yazdım, sildim. Daha resmî bir cevap hazırladım, onu da sildim.

Sonunda içimden geldiği gibi yazdım.

“Ben teşekkür ederim, Defne Hanım. Etkinlik konusunda yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Daha sakin bir zamanda sohbet etmek benim için de güzel olur. İyi geceler.”

Mesajı gönderdim.

Ekranda iletildi işareti belirdi.

Telefonu bıraktım.

Bu kadar basit bir şeyin beni neden düşündürdüğünü bilmiyordum. Belki de mesele, bir mesaj göndermek değildi.

Mesele, bir ihtimali geri çevirmemiş olmamdı.

Birkaç dakika sonra telefonum yeniden titredi.

Defne kısa bir cevap yazmıştı.

“O hâlde bunu bir gün gerçekleştirelim.”

Ardından küçük, gülümseyen bir yüz ifadesi eklemişti.

Ekrana baktım.

Sonra istemsizce gülümsedim.

Beni gören biri olsaydı muhtemelen şaşırırdı. Çünkü ben kolay kolay yüzüme yansıyan bir sevinç yaşamazdım. Yaşasam bile çoğu zaman onu içimde tutmayı tercih ederdim.

O gece ise gülümsememi saklayacak kimse yoktu.

Telefonu komodinin üzerine bıraktım ve ışığı kapattım.

Yarın yine erken kalkacaktım. Görevlerim, sorumluluklarım, alışkanlıklarım yerli yerinde olacaktı.

Ben yine Ali Demir olacaktım.

Aynı üniformayı giyecek, aynı disiplinle güne başlayacak, duygularımı kontrol etmeyi sürdürecektim.

Ama artık bir şey farklıydı.

Hayatımda ilk kez, bir kadının mesajını beklediğimi kendime itiraf edebiliyordum.

Henüz aşk değildi.

Henüz özlemek de değildi.

Belki yalnızca meraktı.

Belki bir insanın sesini yeniden duymak istemekti.

Belki de uzun zamandır kapalı tuttuğum bir kapının arkasından gelen hafif bir sesti bu.

Ve ben o kapıyı ilk kez açmayı düşünüyordum.

Çünkü bazı insanlar hayatına bir anda girmezdi.

Önce sesleri kalırdı. Sonra düşünceleri. Ardından, fark etmeden, yoklukları hissedilmeye başlanırdı.

Ben henüz Defne’nin yokluğunu hissetmiyordum.

Ama sesini yeniden duymak istiyordum.

Şimdilik bu kadarı bile bana yetiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18