5. bölüm / 7
ÜNİFORMANIN GÖLGESİNDEBölüm 5
Bölümler 7Şu an: Bölüm 5
- 1 Bölüm 11.643 kelime
- 2 Bölüm 21.038 kelime
- 3 Bölüm 31.544 kelime
- 4 Bölüm 44.151 kelime
- 5 Bölüm 52.670 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Bölüm 63.954 kelime
- 7 Bölüm 73.071 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan, alıştığı düzenin bozulduğunu hemen fark ederdi.
Bazen bir telefonun beklenmedik saatte çalmasıyla, bazen yıllardır aynı saatte yaptığı bir işin aksamasıyla, bazen de hiç tanımadığı bir insanın aklına gereğinden fazla gelmesiyle…
Benim düzenim, yıllardır küçük ayrıntılar üzerine kuruluydu. Ne zaman kalkacağımı, ne zaman çalışacağımı, ne zaman dinleneceğimi bilirdim. Planlarımda boşluk bırakmamaya alışmıştım. Çünkü boşluklar, insanın düşüncelerini duyduğu yerlerdi.
Ve son günlerde düşüncelerim, hiç alışık olmadığım bir ismin etrafında dolaşıyordu.
Defne Yılmaz.
Bu durumdan memnun değildim.
Üstelik bunu değiştirmek için özel bir çaba harcamam da gerekmiyordu. Yapmam gereken tek şey hayatıma devam etmekti. Görevlerim vardı, sorumluluklarım vardı, ailem vardı. Bir konser gecesinde tanıştığım bir kadının hayatımda önemli bir yer edinmesi için hiçbir neden yoktu.
Kendi kendime bunları söylerken üniformamın düğmelerini ilikledim.
Aynanın karşısında durup son kez görünüşümü kontrol ettim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yüzümde uykusuzluğun izleri yoktu, saçlarım düzenliydi. Bakışlarım her zamanki gibi sakindi.
Dışarıdan bakıldığında değişen hiçbir şey yoktu.
Bazen insanın kendine bile itiraf edemediği şeyler, en iyi sakladığını düşündüğü şeyler olurdu.
Ben de henüz neyi sakladığımı bilmiyordum.
Kışlanın kapısından içeri girdiğimde sabahın serinliği yerini hareketli bir güne bırakmaya başlamıştı. Selamlaştığım personelle kısa konuşmalar yaptım, günlük sorumluluklarımı yerine getirmek üzere çalışma alanıma geçtim.
Askerî hayat, insanın duygularından bağımsız bir düzen talep ederdi. Ne kadar yorgun olduğun, gece ne düşündüğün ya da sabah gözlerini açtığında içinde hangi ağırlığı taşıdığın, önündeki sorumlulukları ortadan kaldırmazdı.
Bunu yıllar önce öğrenmiştim.
O gün de işime odaklandım.
Toplantılar, değerlendirmeler, tamamlanması gereken işler… Saatler ilerledikçe zihnim kendiliğinden düzene girdi. Her zamanki gibi ayrıntıları dinledim, gerekli notları aldım ve karar verilmesi gereken konulara odaklandım.
Öğleye doğru telefonum titredi.
Efe'den mesaj gelmişti.
Efe: Yaşıyor musun?
Mesaja baktım.
Ben: Hayır.
Cevabı birkaç saniye içinde geldi.
Efe: Güzel. Ölüler genellikle bu kadar ters cevap vermiyor.
Telefonu masaya bıraktım.
Bir dakika geçmeden yeniden titredi.
Efe: Bu arada Derin dün gece bana mesaj attı.
Elim telefonun üzerinde durdu.
Ben: Güzel.
Efe: Sadece güzel mi?
Ben: Ne dememi bekliyorsun?
Efe: Bilmiyorum. Belki kardeşinin sosyal hayatında tarihî bir gelişme yaşandığı için tebrik edersin.
Ben: Tebrikler.
Efe: İnsan biraz samimi olur.
Ben: Tebrikler, Efe. Umarım bu büyük gelişme ülke ekonomisine katkı sağlar.
Telefonun diğer ucundan kahkahasını duyar gibi oldum.
Bir süre mesaj gelmedi.
Sonra:
Efe: Akşam annemlerde yemek var. Sakın işim var bahanesiyle kaçma.
Ben: Bakarım.
Efe: Bu, geleceğin en büyük yalanı.
Telefonu kilitledim.
Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi.
Efe, hayatın her meselesini bir eğlenceye dönüştürmeyi başarıyordu. Belki de bu yüzden birbirimizi dengeliyorduk. Ben bir şeyi fazla ciddiye aldığımda o hafifletir, o bir şeyi gereğinden fazla hafife aldığında ben ona gerçeği hatırlatırdım.
Çocukluğumuzdan beri böyleydik.
İkiz olmak, yalnızca aynı yüzü taşımak değildi. Bazen kendinde eksik olan bir tarafın, başka bir insanda fazlasıyla bulunduğunu görmekti.
Ben duygularımı içimde tutardım.
Efe ise onları kapının önüne bırakır, herkesin görmesini sağlardı.
Belki de bu yüzden onun Derin'le tanışmasına sevinmiştim.
Henüz kendisi bile farkında değildi ama Efe'nin karşısına, onun şakalarına karşılık verebilen ve gerektiğinde onu susturabilen biri çıkmıştı.
Bu, kardeşim için iyi olabilirdi.
Peki ya benim için?
Bu düşünceyi fark ettiğim anda kaşlarımı çattım.
Yine aynı yere gelmiştim.
Defne.
Derin'in adı geçince bile aklımın onun ikizine gitmesi, durumun giderek daha da anlamsızlaştığını gösteriyordu.
Telefonu çekmeceye koydum ve önüme dönerek çalışmaya devam ettim.
Bazı düşünceleri susturmanın en iyi yolu, onlara cevap vermemekti.
En azından ben böyle inanıyordum.
Akşam eve vardığımda annem mutfakta yemek hazırlıyordu. Kapıyı açar açmaz fırından gelen yemek kokusunu aldım. Evdeki sıcaklık, dışarıdaki serinliğin ardından insana iyi gelen türdendi.
— Geldin mi oğlum?
Annem başını mutfaktan uzattı.
— Hoş geldin.
Yanına gidip yanağından öptüm.
— Hoş buldum anne. Yardım edeyim mi?
— Sen git elini yüzünü yıka. Birazdan sofrayı kurarız.
— Tamam.
Salona geçtiğimde babam koltukta oturmuş, gözlüğünü takmış gazete okuyordu. Beni görünce gazeteyi indirdi.
— Nasıl geçti günün?
— İyi geçti baba. Sen nasılsın?
— İyiyim. Birazdan kardeşin de gelir herhâlde. Öğleden beri anneni üç kere aradı, ne yemek yaptığını öğrenmeye çalıştı.
Ceketimi çıkartıp askıya astım.
— Yemekle ilgilendiğine emin misin?
Babam güldü.
— Ben de emin değilim.
Tam o sırada kapı açıldı.
— Ailem! Özlediğiniz evladınız geldi!
Efe'nin sesi koridorda yankılandı.
Babam gözlüğünü yeniden taktı.
— İşte geldi.
Efe salona girip önce babama sarıldı, ardından yanıma gelerek omzuma vurdu.
— Kardeşim!
— Bağırma.
— Seni görmek ne güzel.
— Dün gördün.
— Dün başka, bugün başka.
Annem mutfaktan seslendi:
— İkiniz de gelin, yemek hazır!
Sofraya oturduğumuzda evin içini tanıdık bir hareketlilik kapladı. Annem yemekleri dağıtıyor, babam gün içinde okuduğu bir haberi anlatıyor, Efe ise her zamanki gibi konuyu bir şekilde kendisine getiriyordu.
Bir süre sonra babam bana döndü.
— İşler nasıl gidiyor?
— İyi baba. Yoğunluk var ama her zamanki gibi.
Babam başını salladı.
— Kendine dikkat et.
— Ediyorum.
— Biliyorum. Yine de insan bazen hatırlatmak istiyor.
Bu cümlenin üzerinde durmadım. Babamın sevgisini büyük sözlerle anlatmaya ihtiyacı yoktu. Bazen tek bir cümlesi, uzun bir konuşmadan daha fazla şey ifade ederdi.
Annem de sofraya oturduktan sonra Efe'ye baktı.
— Dün akşam Derin Hanım'la görüşmüşsünüz, değil mi?
Efe'nin çatalı havada kaldı.
Ben başımı kaldırdım.
— Annem bunu nereden biliyor?
Annem masum bir ifadeyle omuz silkti.
— Efe söyledi.
— Ben ne zaman söyledim?
Annem gülümsedi.
— Öğleden sonra aradığında.
Efe bir süre düşündü.
— Doğru. Söylemiş olabilirim.
— Peki, nasıl bir kız? diye sordu annem.
Efe'nin yüzünde, gizlemeye çalıştığı bir gülümseme belirdi.
— İyi biri anne. Akıllı, komik, lafını esirgemiyor.
— Güzel, dedi annem. İnsan kendisi olabildiği biriyle karşılaşınca kıymetini bilmeli.
Efe'nin gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
Babam araya girdi.
— Daha dün tanıştınız. Biraz sakin olun.
— Baba, ben sakinim.
— Sen sakin olduğunda daha çok konuşuyorsun.
Kahkaha attım.
Efe hemen bana döndü.
— Sen gülme. Sıra sana gelecek.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Benim ne alakam var?
— Senin alakan çok.
Annemin bakışları bir anda bana çevrildi.
— Neden oğlum?
— Hiç, dedi Efe. Kendisi Defne Hanım'la tanıştı ya…
Çatalımı tabağıma bıraktım.
— Efe.
— Ne var? Tanıştınız.
Annem bana baktı.
— Defne Yılmaz'la mı?
— Konserde karşılaştık. Sonra Derin'le birlikteyken tekrar gördük. O kadar.
Annemin yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
— Peki, oğlum.
Bu iki kelimeyi öyle bir söyledi ki devamının geleceğini anlamamak mümkün değildi.
Nitekim geldi.
— Nasıl biri?
— Anne, ben kadını iki kez gördüm.
— Bir şey sormak yasak mı?
— Yasak değil. Ama verebileceğim cevap sınırlı.
Babam gülümseyerek su bardağını eline aldı.
— Bırakın çocuğu. Kadınla iki dakika konuşmuş, sanki evlilik görüşmesine gitmiş gibi sorguluyorsunuz.
Efe başını salladı.
— Baba, seninle aynı fikirde olduğum nadir anlardan biri.
Annem ikimize de baktı.
— Ben yalnızca merak ettim. Ünlü biri olması bir yana, sizin yaşlarınızda genç bir kadın. Tanımak istemeniz kadar, tanımamanız da normal.
— İşte tam olarak tanımıyorum, dedim.
Bu kez sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı.
Sofrada kısa bir sessizlik oluştu.
Annem yüzüme baktı. Sonra elini uzatıp tabağımdaki yemeği biraz daha düzeltti.
— Tamam, oğlum. Sadece sordum.
İçimde hafif bir pişmanlık hissettim.
Annemin sorusuna kızmamıştım aslında. Kendi içimde cevaplayamadığım bir şeyi başkalarının sorması beni huzursuz etmişti.
Nefesimi yavaşça bıraktım.
— Kusura bakma anne. Gün biraz yorucuydu.
Annem gülümsedi.
— Sorun değil.
Efe bu kez alışılmadık bir şekilde sessiz kaldı. Beni daha fazla sıkıştırmadı.
Yemek boyunca başka konulardan konuştuk. Babam eski bir arkadaşından söz etti, annem hafta sonu uğramamızı istedi, Efe de iş yerinde yaşadığı komik bir olayı anlattı.
Gecenin sonunda içimde kalan huzursuzluk biraz hafiflemişti.
Ailemin yanında, insan bazen hiçbir şey anlatmadan da kendini toparlayabiliyordu.
Ama eve dönmeden önce Efe'nin bana söyleyeceği bir şey olduğunu henüz bilmiyordum.
Yemekten sonra balkona çıktık.
Hava serindi. Efe kapıyı arkamızdan kapatıp korkuluğa yaslandı. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Aşağıdaki caddede birkaç araç geçiyor, karşı apartmanın pencerelerinden televizyon ışıkları görünüyordu.
Sonunda Efe bana döndü.
— Bir şey soracağım.
— Sor.
— Gerçekten Defne'yi merak etmiyor musun?
Bakışlarımı caddeden ayırmadım.
— Neyi merak edeyim?
— Nasıl biri olduğunu. Nelerden hoşlandığını. Sahne dışında nasıl yaşadığını…
— Efe, herkesin özel hayatını merak etmek zorunda değilim.
— Doğru. Değilsin.
Bu kadar çabuk kabul etmesini beklemiyordum.
Ona döndüm.
Efe'nin yüzündeki ifade ciddiydi.
— Ama bazen bir insanı merak etmek, onun hayatına müdahale etmek anlamına gelmez, dedi. Sadece tanımak istersin. Gerisi zaten kendiliğinden belli olur.
Bir süre onu izledim.
— Sen Derin'i mi anlatıyorsun, beni mi?
Efe gülümsedi.
— İkimizden de bahsediyorum galiba.
Sonra yeniden ciddileşti.
— Bak, Ali. Ben seni tanıyorum. Bir şeye karar verdiğinde sonuna kadar gidersin. Ama bir şey hissettiğinde, daha ne olduğunu anlamadan kapıyı kapatırsın. Çünkü kontrol edemediğin şeyleri sevmiyorsun.
Cevap vermedim.
Çünkü söyledikleri, hoşuma gitmese de bütünüyle yanlış değildi.
— Ben sadece, diye devam etti, bir gün dönüp baktığında hiç denemediğin şeyler için pişman olmanı istemiyorum.
— Her şeyi denemek zorunda değilim.
— Değilsin. Ama her şeyi daha başlamadan bitirmek zorunda da değilsin.
Rüzgâr hafifçe yüzüme çarptı.
Bir süre sonra başımı salladım.
— Sen ne zaman bu kadar akıllı oldun?
Efe'nin yüzü anında aydınlandı.
— Doğuştan. Sen fark edememişsin.
Gözlerimi devirdim.
— İşte bu yüzden söylediklerini ciddiye almak zorlaşıyor.
Efe kahkaha attı.
— Önemli değil. Mesaj yerine ulaştı.
Balkondan içeri girdik.
Konuşma orada bitti ama söyledikleri aklımın bir köşesinde kaldı.
Bir insanı merak etmek, onun hayatına müdahale etmek değildi.
Bunu biliyordum.
Peki, Defne'yi gerçekten merak ediyor muydum?
Yoksa yalnızca beklenmedik bir karşılaşmanın bıraktığı izden mi etkilenmiştim?
Bu soruların cevapları henüz yoktu.
Belki de cevaplarını bulmak için acele etmem gerekmiyordu.
Ertesi gün öğleden sonra, görevlerimin arasında kısa bir mola verdiğim sırada telefonum çaldı.
Bilinmeyen bir numaraydı.
Bir süre ekrana baktım, ardından aramayı cevapladım.
— Alo?
Karşı taraftan sakin bir kadın sesi geldi.
— Merhaba, Ali Demir Bey'le mi görüşüyorum?
— Evet, benim.
— Ben Derin Yılmaz.
Bir an duraksadım.
— Merhaba, Derin Hanım. Buyurun.
— Umarım uygunsuz bir zamanda aramıyorumdur.
— Hayır, dinliyorum.
— Dün akşam bizi bıraktığınız için teşekkür etmek istedim. Defne'yle acelemiz vardı, doğru düzgün teşekkür edemedik.
— Rica ederim. Önemli bir şey değildi.
— Yine de teşekkür etmek istedim.
Arka planda hafif bir telefon sesi duyuldu. Derin bir an sustu, ardından devam etti.
— Bir de size bir şey danışacaktım. Aslında doğrudan sizi aramak konusunda tereddüt ettim ama Efe numaranızı verdi. Umarım sakıncası yoktur.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
— Bir sorun mu var?
— Hayır, hayır. Yanlış anlaşılmasın. Sadece küçük bir ricam olacak.
Sesindeki tereddüt, meselenin düşündüğümden farklı olduğunu gösteriyordu.
— Söyleyin.
— Defne'nin önümüzdeki hafta katılacağı bir yardım etkinliği var. Etkinlik, çocukların eğitimine destek olmak amacıyla düzenleniyor. Organizasyon ekibi, katılımcıların güvenliği ve giriş düzeniyle ilgili bazı konularda danışabilecekleri birini arıyormuş. Ben de mesleğim gereği organizasyonun hukuki tarafıyla ilgileniyorum. Ancak güvenlik planlamasını bilen biriyle konuşmalarının daha doğru olacağını düşündüm.
Bir an sustum.
— Benden tam olarak ne istiyorsunuz?
— Sadece uygun bir uzmana nasıl ulaşabileceklerini sormak istedim. Görevinizle ilgili bir şey istemiyorum, yanlış anlamayın. Sizin bu konuda yardımcı olabileceğinizi düşündüm ama mümkün değilse sorun değil.
Sesi nazik ve ölçülüydü. Benden özel bir bilgi talep etmiyor, mesleğimi sınırlarımın dışında kullanmamı beklemiyordu. Yalnızca doğru kişiye ulaşmak istiyordu.
Bu yaklaşım, karar vermemi kolaylaştırdı.
— Benim görev alanım dışında kalan bir konu olabilir, dedim. Ama ilgili konuda çalışan yetkili ve profesyonel bir kuruluşla iletişime geçmeniz daha doğru olur. Etkinliğin ölçeğine ve ihtiyaçlarına göre gerekli değerlendirmeyi yapabilirler.
— Anladım. Aslında benim de aradığım cevap buydu. Yanlış bir yere yönlendirmek istemiyorum.
— Organizasyonun kendi güvenlik sorumlusu varsa önce onunla görüşmeniz iyi olur. Yoksa bu alanda hizmet veren, gerekli yetkilere sahip profesyonellerle iletişime geçebilirsiniz.
— Çok teşekkür ederim, Ali Bey.
— Rica ederim.
Derin telefonu kapatmadan önce bir an durdu.
— Bu arada, Efe'ye de teşekkür ettim ama kendisi benimle konuşurken konuyu sürekli değiştirdi.
İstemeden gülümsedim.
— Ne yaptı?
— Ben teşekkür ettim, o da bana hafta sonu kahve içip içmediğimi sordu.
Gözlerimi kapatıp nefes verdim.
— Özür dilerim.
Derin kahkaha attı.
— Özür dilemeyin. Eğlenceli biri. Sadece bazen bir sorudan diğerine nasıl geçtiğini anlamıyorum.
— Biz de anlamıyoruz.
— Sanırım alışmak gerekecek.
— Bu konuda size başarılar diliyorum.
— Teşekkür ederim. İhtiyacım olacak gibi görünüyor.
Telefonu kapatmadan önce yeniden teşekkür etti ve vedalaştık.
Masama bıraktığım telefona bir süre baktım.
Bu kez Defne'yle ilgili bir konuşma yapmamıştık. Aramanın nedeni tamamen başkaydı. Derin'in benden istediği şey de sınırlı ve anlaşılırdı.
Yine de bu konuşma, hayatımda yeni bir ihtimalin kapısını aralamıştı.
Yardım etkinliği…
Defne'nin katılacağı bir etkinlik.
Bunun, onu yeniden göreceğim anlamına gelip gelmediğini bilmiyordum. Üstelik benim o etkinliğe gitmem için bir sebep de yoktu.
Benim görevim, doğru yönlendirmeyi yapmış olmakla bitiyordu.
Kendi kendime bunu hatırlattım.
Sonra işime döndüm.
Ama birkaç dakika sonra telefonum yeniden titredi.
Efe'den mesaj gelmişti.
Efe: Derin seni aradı mı?
Kaşlarımı çattım.
Ben: Evet.
Efe: Ne istedi?
Ben: Bir konuda danıştı.
Efe: Sadece bu mu?
Ben: Evet.
Efe: Tamam.
Mesajın ardından bir süre sessizlik oldu.
Sonra yeni bir mesaj geldi.
Efe: Bu arada, gelecek hafta yardım etkinliği varmış. Derin söyledi. Ben de gitmeyi düşünüyorum.
Telefonu elimde tuttum.
Efe'nin ne yapmaya çalıştığını anlamak zor değildi.
Ben: Güzel. Git.
Efe: Sen de gelsene.
Ben: Benim ne işim var?
Efe: Birincisi, çocuklar için yardım etkinliği. İkincisi, ben senin kardeşinim. Üçüncüsü…
Mesajın devamı gelmedi.
Bir süre bekledim.
Sonunda yazdı.
Efe: Üçüncüsünü sen biliyorsun.
Telefonu masaya bıraktım.
Bu kez gülmedim.
Çünkü Efe'nin şakalarının arasında, istemediğim kadar doğru bir şey vardı.
Defne'yi yeniden görmek isteyip istemediğimi henüz bilmiyordum.
Ama onu yeniden görebileceğim bir ihtimal ortaya çıktığında, neden hemen reddetmek istediğimi de açıklayamıyordum.
Belki çekiniyordum.
Belki her şeyin basit kalmasını istiyordum.
Belki de bir insanı tanımaya başladığında, onun sende neyi değiştirebileceğini önceden bilememenin verdiği huzursuzluğu yaşıyordum.
Hayatım boyunca birçok belirsizliğin içinde bulunmuştum. Belirsizliğin kendisinden korkmazdım.
Ama bu, alışık olduğum türden bir belirsizlik değildi.
Burada bir emir yoktu.
Bir görev tanımı yoktu.
Bir hedef de yoktu.
Yalnızca bir insan vardı.
Ve onunla yeniden karşılaşma ihtimali…
O akşam eve dönerken arabayı bir süre sessizce kullandım.
Trafik ağır ilerliyordu. Kırmızı ışıkta durduğumda kaldırımın kenarında el ele yürüyen küçük bir çocukla annesini gördüm. Çocuk, annesine bir şey anlatıyor, kadın da başını eğerek onu dinliyordu.
Sıradan bir görüntüydü.
Ama bana kendi annemi hatırlattı.
İnsan, büyüdükçe bazı şeyleri geride bıraktığını sanıyordu. Oysa içinde taşıdığı çocuk, yalnızca daha sessiz bir yere çekiliyordu. Bir annenin elini tutmaya ihtiyaç duyan, babasının omzuna yaslanmak isteyen, kardeşiyle sebepsiz yere gülüp tartışan o çocuk, insanın içinde bir yerde yaşamaya devam ediyordu.
Belki de hayatın en zor tarafı, insanın güçlü kalmaya çalışırken kendisine ait o yumuşak tarafı unutmamasıydı.
Işık yeşile döndü.
Yola devam ettim.
Eve vardığımda Efe salonda oturuyordu. Beni görünce telefonunu kaldırdı.
— Etkinliğin tarihini öğrendim.
— Tebrik ederim.
— Gelecek cumartesi.
— Güzel.
— Saat beşte başlıyor.
— Tamam.
Efe telefonu indirdi.
— Sen de geleceksin, değil mi?
Ayakkabılarımı çıkartıp doğruldum.
— Henüz karar vermedim.
— Yani gelebilirsin.
— Hayır. Henüz karar vermedim.
Efe başını salladı.
— Peki. Ben bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendireceğim.
— İstediğini değerlendir.
Yanından geçip mutfağa yöneldim.
Arkamdan seslendi.
— Ali!
Döndüm.
Bu kez yüzünde şaka yapan birinin ifadesi yoktu.
— Gitmek istemiyorsan gitme. Gerçekten söylüyorum.
Bir an sustu.
— Ama gitmek istiyorsan, sırf ne hissedeceğini bilmediğin için kendini durdurma.
Ona baktım.
Sonra başımı hafifçe sallayıp mutfağa geçtim.
Efe'nin söyledikleri, cevap vermediğim hâlde benimle gelmişti.
O gece yatmadan önce telefonumu elime aldım. Mesajlarımı kontrol ettim, ertesi günün planını gözden geçirdim. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Tam telefonu bırakacakken Derin'in numarasının kayıtlı olduğunu fark ettim.
Bana arama sırasında ulaşmış, ardından numarası telefonuma kaydedilmişti.
İsim listesinde onun adı vardı.
Altında Defne'nin numarası yoktu.
Zaten olmasına da gerek yoktu.
Bir süre ekrana baktım, sonra telefonu kapattım.
Henüz hiçbir şey olmamıştı.
Birbirimizi tanımıyorduk.
Birlikte zaman geçirmemiştik.
Aramızda paylaşılmış bir anı, verilmiş bir söz ya da kurulmuş bir bağ yoktu.
Yalnızca birkaç kısa karşılaşma vardı.
Ve benim, bütün bunların üzerine anlam yüklemem için hiçbir nedenim yoktu.
Ama artık şunu da inkâr edemiyordum:
Defne'nin adını duyduğumda, eskisi gibi kayıtsız kalamıyordum.
Bunun aşk olduğunu söylemek için erkendi.
Hatta bunun bir hoşlanma olduğunu söylemek bile acelecilik olurdu.
Belki yalnızca meraktı.
Belki de uzun zamandır kimseye açmadığım bir kapının, ilk kez hafifçe aralanmasıydı.
Işığı kapatıp yatağa uzandım.
Gözlerimi kapattığımda, yine o ela gözler geldi aklıma.
Bu kez konser salonunun ışıkları altında değil.
Kaldırımın kenarında, beni tanıdığına şaşıran ve ardından gülümseyen bir kadının yüzünde…
İçimden derin bir nefes aldım.
Kendi kendime tek bir şey söyledim:
Bir insanı tanımak için önce ona bir fırsat vermek gerekir.
Bunu düşünmek bile, benim için alışılmadık bir adımdı.
Ama henüz kararımı vermemiştim.
Gelecek cumartesiye kadar önümde günler vardı.
Ve ben, o günlere kadar Defne'yi düşünmemeye çalışacaktım.
Bazen insanın kendine verdiği sözler, en çok tutulmak istenen değil, tutulması en zor olan sözlerdi.
Bölüm etkileşimi
