2. bölüm / 7
ÜNİFORMANIN GÖLGESİNDEBölüm 2
Bölümler 7Şu an: Bölüm 2
- 1 Bölüm 11.643 kelime
- 2 Bölüm 21.038 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 31.544 kelime
- 4 Bölüm 44.151 kelime
- 5 Bölüm 52.670 kelime
- 6 Bölüm 63.954 kelime
- 7 Bölüm 73.071 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat 18.26.
Günün son işlerini tamamlayıp birliğimden ayrıldığımda hava kararmaya başlamıştı. Ankara'nın ekim ayı kendini belli ediyordu. Gündüz güneş yüzünü gösterse bile akşamları insanın yakasını kaldırmasına yetecek kadar soğuk oluyordu.
Arabama binmeden önce telefonumu kontrol ettim.
Efe'den üç cevapsız arama, iki mesaj vardı.
Efe: Neredesin komutanım?
Efe: Annem üçüncü kez aradı. Bu gidişle ikimizin de fotoğrafını kapıya asacak.
Başımı hafifçe iki yana salladım.
Aradım.
Telefon daha ilk çalışında açıldı.
“Sonunda! Şehit haberi değil, kardeş haberi bekliyoruz burada.”
“Abartma.”
“Abartmıyorum. Annem mutfakta, babam salonda, ben kapının önünde seni bekliyorum. Ailece sana hasret kaldık.”
“Arabaya biniyorum.”
“Güzel. Bir de gelirken—”
Telefonu kapattım.
İki saniye sonra yeniden aradı.
Açmadım.
Mesaj geldi.
Efe: Ekmek al.
İşte bu yüzden kardeşimle telefonda uzun konuşmazdım.
Ailemin evine vardığımda saat 19.04'tü.
Apartmanın önüne arabamı park edip bagajdan aldığım ekmek poşetini elime geçirdim. Daha zile basamadan kapı açıldı.
Annem karşımdaydı.
“Ali!”
Poşeti bir elimde tutarken eğilip annemin yanağından öptüm. O da iki eliyle yüzümü tuttu, beni baştan aşağı süzdü.
“Zayıflamışsın sen.”
“Anne, en son dört gün önce görüştük.”
“E, dört günde de insan zayıflar.”
Arkamdan gelen sesle gözlerimi kapattım.
“Anne, bana da aynı ilgiyi gösterir misin? Ben de oğlunum.”
Efe kapının diğer tarafından kafasını uzatmıştı. Üzerinde koyu renk bir eşofman, ayağında terlik vardı. Saçları dağınıktı ve yüzünde her zamanki kendinden memnun ifade duruyordu.
Annem bana sarılmayı bırakmadan ona baktı.
“Sen sabahtan beri buradasın zaten.”
“Bu ayrımcılık.”
“Çekil de kardeşin içeri girsin.”
Efe bir adım geri çekildi.
“Buyurun komutanım.”
Yanından geçerken omzuna hafifçe vurdum.
“Çok konuşuyorsun.”
“Sen de az konuşuyorsun. Ortada buluşamıyoruz.”
Salondan babamın sesi geldi.
“İkiniz de içeri gelin. Yemek soğuyor.”
Ev aynı evdi.
Aynı yemek kokusu, aynı mobilyalar, aynı duvardaki saat…
Ve aynı iki kardeşin bitmek bilmeyen atışmaları.
Masaya oturduğumuzda annem önüme yemek koymaya başladı.
“Biraz daha al.”
“Yeterli anne.”
“Daha başlamadın bile.”
“Anne, adamın tabağında yemek kalmadı,” dedi Efe.
Önüme baktım.
Sonra ona.
“Sen kendi tabağınla ilgilen.”
“Ben ilgileniyorum. Ama senin tabağın daha boş. Bu beni üzüyor.”
Babam çorbasından bir kaşık aldı.
“Efe.”
“Efendim baba?”
“Bir öğün boyunca susabilir misin?”
Efe düşünüyormuş gibi başını eğdi.
“Deneyebilirim.”
Babam başını salladı.
“Güzel.”
Efe iki saniye sustu.
Sonra bana döndü.
“Ali, sence babam benim konuşmamı kıskanıyor olabilir mi?”
Annem kahkaha attı.
Ben de istemeden güldüm.
Babam kaşığını tabağına bıraktı.
“Ben bu çocuğu nasıl büyüttüm, hâlâ anlamıyorum.”
“Sevgiyle baba,” dedi Efe. “Bol bol sevgiyle.”
O akşam uzun zamandır ilk kez, ertesi günün görevlerini düşünmeden oturdum.
Babam gün içinde yaptığı işlerden bahsetti. Annem komşularını anlattı. Efe, birliğinde yaşadığı komik bir olayı anlatırken konuyu üç kez değiştirdi ve hikâyenin sonunda olayın başındaki kişiyle sonundaki kişinin aynı kişi olup olmadığını anlamadım.
Ama kimse onu durdurmadı.
Çünkü evimizde bazı şeylerin değişmesine gerek yoktu.
Yemekten sonra annem çay hazırladı. Babam televizyonun sesini kıstı. Efe telefonunu çıkarıp koltuğa yayıldı.
Bir anda doğruldu.
“Ha, bu arada!”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Ne oldu?”
“Hafta sonu bir etkinlik varmış.”
“İyi.”
“İyi değil. Dinle önce.”
“Dinliyorum.”
“Ünlü bir şarkıcı sahne alacakmış. Büyük bir organizasyon. Bir sürü insan, konser falan.”
Telefonunu bana doğru uzattı.
Ekranda bir kadın vardı.
Uzun, koyu kestane rengi dalgalı saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Ela gözleri kameraya bakıyordu. Üzerinde sade, açık renk bir kıyafet vardı. Yüzünde abartılı bir gülümseme yoktu; duruşu sakindi.
Fotoğrafın altında bir isim yazıyordu.
DEFNE YILMAZ.
İsmi tanıdım.
Elbette tanıyordum. Şarkılarını radyoda duymuştum. Birkaç kez televizyon ekranında da görmüştüm.
Ama fotoğrafa yalnızca birkaç saniye baktım.
“Eee?” dedim.
Efe telefonunu geri çekti.
“Eeesi şu: Belki gideriz.”
“Sen git.”
“Birlikte gidelim diyorum.”
“Neden?”
“Çünkü kardeşimle sosyal aktivite yapmak istiyorum.”
“Yalan.”
“Peki. Biletler bedava olabilir.”
“Daha inandırıcı.”
Efe sırıtıp koltuğa yerleşti.
“Bak, belki güzel vakit geçiririz. Sürekli iş, görev, ev… Biraz değişiklik iyidir.”
Cevap vermedim.
Açıkçası kalabalık bir konser fikri bana pek cazip gelmiyordu. İnsanların birbirine çarptığı, bağırdığı, telefonlarını havaya kaldırdığı ortamlarda bulunmak özel bir tercihim değildi.
Ama Efe'nin yüzüne baktığımda, konuyu kapatmayacağımı anladı.
“Düşün,” dedi. “Hem Defne'nin ikizi de oradaymış.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“İkizi mi var?”
“Var. Derin Yılmaz. Avukatmış.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“İnternet diye bir şey var, Ali.”
“Biliyorum.”
“Bazen kullanmanı tavsiye ederim.”
Telefonunu elinden aldım, ekranı kapattım ve sehpanın üzerine bıraktım.
“Yeterince kullandım.”
Efe başını geriye atıp güldü.
Annem bize çay getirdiğinde konuşmayı başka bir konuya çevirdik. Konser meselesi de o akşam için kapandı.
En azından ben öyle sandım.
Saat 21.17'de ailemin evinden ayrıldım.
Annem kapıda iki kez tembihte bulundu.
“Yavaş sür.”
“Tamam anne.”
“Eve varınca haber ver.”
“Veririm.”
“Bir de yarın—”
“Anne,” dedim, gülümseyerek. “İyiyim.”
Annem yüzüme baktı.
Sonra elini yanağıma koydu.
“Biliyorum oğlum. Yine de annelik işte.”
Başımı eğip elini öptüm.
Babam kapının arkasından seslendi.
“Ali, kendine dikkat et.”
“Ederim baba.”
Efe de araya girdi.
“Beni de unutmayın. Ben de bu ailenin çocuğuyum.”
“Senin evin burası,” dedi annem. “İstediğin zaman geliyorsun.”
“İşte sorun da bu. Bana özel bir veda yapılmıyor.”
“İyi geceler, Efe.”
Kapı kapandı.
Efe'nin içeriden güldüğünü duydum.
Merdivenlerden inerken başımı iki yana salladım.
Bazı insanlar insanın hayatına huzur getirirdi.
Bazılarıysa huzuru bozarak insanı hayata bağlardı.
Efe ikinci gruptaydı.
Ve ne yazık ki bunu biliyordu.
Eve vardığımda saat 21.46'ydı.
Üzerimi değiştirdim, kısa bir duş aldım ve mutfağa geçip su içtim. Telefonumda birkaç bildirim vardı. İşle ilgili olanları kontrol ettikten sonra cihazı masaya bıraktım.
Sonra nedense Efe'nin gösterdiği fotoğraf aklıma geldi.
Defne Yılmaz.
Sakin bakışlı, uzun saçlı bir kadın.
Onun hakkında bundan fazlasını bilmiyordum.
Bilmek için de bir sebebim yoktu.
Benim hayatımın kendi kuralları vardı. Görevim, sorumluluklarım, ailem ve yıllardır alıştığım düzenim…
Bir şarkıcının hayatıysa bana oldukça uzak bir dünyaydı.
Telefonumu elime aldım.
Efe'ye mesaj yazdım.
Ali: Konser ne zaman?
Cevap birkaç saniye sonra geldi.
Efe: DEMek ki ilgini çekti!
Ali: Tarihi soruyorum.
Efe: Cumartesi akşamı. Bilet işini halledeceğim. Bana teşekkür edebilirsin.
Ali: Henüz kabul etmedim.
Efe: Sen gelirsin. Ben seni tanıyorum.
Telefonu masaya bıraktım.
Haklıydı.
Muhtemelen gidecektim.
Efe'yle vakit geçirmek için.
Başka bir şey için değil.
O gece yatağa uzandığımda aklımda ne konser vardı ne de Defne Yılmaz.
Uyumadan önce ertesi günün programını düşündüm. Alarmımı kontrol ettim. Telefonumu komodine bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Her şey sıradandı.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Henüz bilmiyordum…
Cumartesi akşamı, kalabalığın içinden geçerken göz göze geleceğim o kadının, yıllardır kurduğum bütün dengeleri sorgulamama neden olacağını.
Henüz bilmiyordum ki bazı insanları tanımak için onlarla konuşmak bile gerekmiyordu.
Bazen tek bir bakış yetiyordu.
Ve ben, Ali Demir…
Hayatım boyunca birçok şeye hazırlıklı olmayı öğrenmiştim.
Ama bir kadının gözlerime bakıp hiçbir şey söylemeden bütün dikkatimi üzerine çekmesine hazırlıklı değildim.
Devam edecek…
Bölüm etkileşimi
