4. bölüm / 7
ÜNİFORMANIN GÖLGESİNDEBölüm 4
Bölümler 7Şu an: Bölüm 4
- 1 Bölüm 11.643 kelime
- 2 Bölüm 21.038 kelime
- 3 Bölüm 31.544 kelime
- 4 Bölüm 44.151 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 52.670 kelime
- 6 Bölüm 63.954 kelime
- 7 Bölüm 73.071 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir insanın aklında kalmak için ne yapması gerekirdi?
Büyük bir şey mi söylemeliydi? Hayatına ansızın girip bütün düzenini altüst mü etmeliydi? Yoksa hiçbir şey yapmadan, yalnızca birkaç saniyeliğine gözlerinin içine bakması yeterli miydi?
O gece bu soruların cevabını bilmiyordum.
Daha doğrusu, bilmek istemiyordum.
Çünkü benim hayatımda cevaplayamadığım sorulara yer yoktu. Bir mesele varsa üzerinde düşünür, bir karar vermem gerekiyorsa seçenekleri değerlendirir, bir yol seçtiğimde de arkamı dönüp bakmadan ilerlerdim. En azından kendimi böyle tanıyordum.
Ama Defne Yılmaz meselesi, daha ortada bir mesele bile yokken zihnimin bir köşesine yerleşmişti.
Ve ben bundan hiç hoşlanmamıştım.
Konser alanından çıktığımızda gece ilerlemişti. Ankara'nın serin havası yüzüme çarparken ceketimin yakasını düzelttim. İnsanların bir kısmı hâlâ konserin etkisiyle şarkı söylüyor, bir kısmı telefonlarından çektiği görüntüleri arkadaşlarına gösteriyor, diğerleri de kalabalığın arasından araçlarına ulaşmaya çalışıyordu.
Efe ise bütün bu hengâmenin ortasında sanki hayatının en önemli keşfini yapmış gibi konuşuyordu.
— Oğlum, kadın sahneye çıktı, bütün salon sustu.
Cevap vermedim.
— Sonra bir şarkı söyledi, önümdeki adam sevgilisine evlenme teklifi etti.
— Konuyla ne ilgisi var?
— Kadının sesi adamı evlenmeye ikna etti. Bunun neresi ilgisiz?
Başımı ona çevirdim.
— Seninle konsere gelmek başlı başına bir hataydı.
Efe kahkaha attı. Ellerini ceketinin ceplerine sokarak yanımda yürümeye devam etti.
— Bak, işte bu yüzden seni insan içine çıkarmak gerekiyor. Hayata karşı aşırı ciddi bir tutumun var.
— Ben gayet normalim.
— Tabii. Senin normalliğini ölçmek için ayrı bir cihaz üretmeleri gerekiyor.
Arabaya ulaştığımızda anahtarı elinden aldım. Efe kaşlarını kaldırdı.
— Ne yapıyorsun?
— Ben kullanacağım.
— Neden?
— Çünkü sen konuşurken araba kullanmak istemiyorum.
— Demek ki Defne Hanım'ın etkisi sandığımdan büyük. Normalde bana bu kadar sert davranmazdın.
Kapıyı açarken duraksadım.
— Efe.
— Efendim, komutanım?
— Bir daha o kadının adını kullanarak beni sinirlendirmeye çalışırsan seni burada bırakırım.
Efe'nin yüzünde geniş bir gülümseme belirdi.
— Demek adını söyleyince sinirleniyorsun.
Ona cevap vermedim. Arabaya bindim ve motoru çalıştırdım.
Bazı insanlarla tartışmak, duvara emir vermeye benziyordu. Efe de bu konuda yıllardır değişmeyen bir yeteneğe sahipti.
Yola çıktığımızda birkaç dakika sessiz kaldı. Ben de bu sessizliğin tadını çıkarmaya çalıştım. Şehir ışıkları önümüzden akıp giderken konser salonundaki o kısa karşılaşma istemediğim hâlde yeniden zihnime geldi.
Pardon, geçebilir miyim?
Buyurun.
Teşekkür ederim.
İyi akşamlar.
Hepsi buydu.
Bir insanla tanışmak bile sayılmazdı.
Adını zaten biliyordum. Yüzünü de artık tanıyordum. Ama onunla ilgili bildiklerim, sahnede gördüğüm bir kadından ibaretti. Nasıl bir hayatı vardı, neye gülerdi, öfkelendiğinde ne yapardı, sessizliği sever miydi; hiçbirini bilmiyordum.
Bunları merak etmem için de bir sebep yoktu.
En azından kendime söylediğim buydu.
— Ali?
Efe'nin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
— Ne var?
— Bir şey soracağım ama kızmak yok.
— Sor.
— Sence Defne'nin ikizi de onun kadar güzel midir?
Direksiyonu tutan ellerimi gevşettim. Ardından ona kısa bir bakış attım.
— Ne alaka?
— Merak ettim. Kadının ikiz kardeşi varmış. Derin Yılmaz. Avukat. Belki o da konsere gelmiştir.
— Nereden çıktı şimdi bu?
— İnsan merak edemez mi?
— Edebilir. Ama senin merakının devamında mutlaka bir saçmalık oluyor.
Efe güldü.
— Beni çok iyi tanıyorsun.
— Ne yazık ki.
Bir süre sonra telefonunu çıkardı. Ekrana bakarken yüzünde o tanıdık, muzip ifade oluştu.
— Buldum!
— Neyi?
— Derin'i.
— Efe, yola bakmamı zorlaştıracak bir şey yapma.
— Araba kullanıyorsun, ben bakıyorum. Rahat ol.
Telefonunu bana doğru uzatmaya çalışınca elimi kaldırdım.
— Çek şunu.
— Tamam, tamam. Zaten sana göstermeye çalışmıyorum. Sadece şunu söyleyeyim: İkizler birbirlerine çok benziyor ama aynı değiller.
— Şaşırtıcı bir bilgi.
— Birinin sahnede insanları kendine hayran bıraktığını, diğerinin mahkemede insanları susturduğunu düşün. Güzel bir ikili değil mi?
— Bence senin uyuman gerekiyor.
— Konuyu değiştirme. Sen Defne'yi beğendin mi?
— İyi bir sesi var.
Efe bir anda sustu.
Bu, onun açısından alışılmadık bir durumdu.
Sonra ağır ağır bana döndü.
— Ben sana kadını beğendin mi diye sordum, sen bana sesinden bahsettin.
— Çünkü şarkıcı.
— Peki. Ben de sana çok iyi bir yüzbaşısın demiyorum. Sadece inatçı olduğunu söylüyorum.
Cevap vermedim.
Ama içimden, bir daha onunla konsere gitmemeye karar verdim.
Bu kararın ömrünün ne kadar kısa olacağını henüz bilmiyordum.
Eve ulaştığımızda saat gece yarısını geçmişti.
Annemler çoktan uyumuştu. Efe ayakkabılarını çıkarırken mutfağa yöneldi, ben de ceketimi askıya astım. Ev sessizdi. Salonun köşesindeki lambanın loş ışığı, annemin her akşam özenle topladığı odayı yumuşak bir renge bürüyordu.
Burası benim için yalnızca bir ev değildi.
Görev yerlerim, kaldığım lojmanlar, geçici konaklamalar… Hepsi birer adres olmuştu zamanla. Ama burası, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım döndüğümde hâlâ kendim olabildiğim tek yerdi.
Mutfaktan bir bardak su aldım. Efe de buzdolabından bir şeyler çıkarmış, tezgâha diziyordu.
— Aç mısın? diye sordu.
— Hayır.
— Ben açım. İnsanların duygusal deneyimleri acıktırıyor.
— Senin her şeyin bahanesi var.
Sandalyeye oturdum. O da karşıma geçerek bir şeyler yemeye başladı.
Birkaç dakika sonra telefonum titredi.
Annemden mesaj gelmişti.
Oğlum, geldiniz mi? Geç oldu. Merak ettim.
Hemen cevap yazdım.
Geldik anne. Her şey yolunda. Sen uyu.
Ardından annemden bir kalp emojisi geldi.
Ekrana bir an baktım, sonra telefonu masaya bıraktım.
Efe çatalını tabağına bıraktı.
— Annem mi?
— Evet.
— Yarın kahvaltıya gelmemizi ister. Şimdiden söyleyeyim.
— Sabah erken işim var.
— Pazar sabahı erken işin ne?
— Yapmam gereken şeyler var.
— Bir gün hiçbir şey yapmadan otursan ne olur?
— Sıkılırım.
Efe başını iki yana salladı.
— İşte sorun tam olarak bu. Sen boş kalmaktan korkuyorsun.
Bu kez ona baktım.
Sesi şakacıydı ama yüzündeki ifade bir anlığına değişmişti. Beni en iyi tanıyan insanlardan biriydi. Çocukluğumuzdan beri aynı evin içinde büyümüş, aynı yüzü paylaşmış, aynı anne babanın sevgisiyle yetişmiştik. İnsanların benim hakkımda fark etmediği şeyleri o çoğu zaman tek bakışta anlardı.
— Korkmuyorum, dedim.
— O zaman dene. Yarın hiçbir plan yapma. Telefonunu bir kenara koy. Biraz dinlen.
— Sen bunları yapıyor musun?
— Benim dinlenme anlayışım farklı.
— Senin dinlenme anlayışın başkalarının sinir sistemini yormak.
Efe güldü.
— Yine de beni seviyorsun.
Başımı hafifçe salladım.
— Maalesef.
Gülüşü biraz yumuşadı.
— Ben de seni seviyorum, kardeşim.
Bu kez cevap vermedim.
Ama yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştuğunu fark ettim.
Efe fark etmemiş gibi davrandı. Bazen insanın kendini anlatmasına gerek kalmazdı. Özellikle de onu yıllardır tanıyan birinin yanında.
Ertesi sabah erkenden uyandım.
Alışkanlıklar, insanın hayatına öyle bir yerleşirdi ki görevde olmadığın günlerde bile senden izin istemezlerdi. Alarm çalmadan gözlerimi açtım, yataktan kalktım ve perdeleri araladım.
Ankara'nın sabahı sakindi. Gökyüzü soluk maviydi; caddelerde henüz yoğunluk başlamamıştı.
Yüzümü yıkadım, üzerime rahat bir eşofman giydim ve kısa bir egzersizin ardından duş aldım. Sonra mutfağa geçip kahve hazırladım.
Telefonum masanın üzerindeydi.
Ekranda gece boyunca gelen bildirimler vardı. Birkaç mesaj, bir haber bildirimi, Efe'nin gönderdiği anlamsız bir video…
Ve bir sosyal medya paylaşımı.
Defne Yılmaz'ın konserden sonra yayımladığı bir fotoğraf.
Fotoğrafta sahne ışıkları sönmüştü. Üzerindeki elbisenin üzerine bir ceket almış, saçlarını omuzlarının gerisine bırakmıştı. Kameraya doğrudan bakmıyordu; hafifçe yana dönmüş, belli belirsiz gülümsüyordu.
Altında kısa bir not vardı:
Dün gece sesime eşlik eden herkese teşekkür ederim. Bazen bir şarkı, insanın kendine bile söyleyemediği şeyleri anlatır.
Ekrana birkaç saniye baktım.
Sonra telefonu kapattım.
Kahvemden bir yudum aldım.
Bir şarkıcının hayranlarına teşekkür etmesi kadar sıradan bir şey yoktu. Bunu biliyordum. Fotoğrafın bana yönelik olmadığını, yazının herhangi bir kişiye özel olmadığını da biliyordum.
Buna rağmen gece söylediği şarkıyı hatırladım.
İnsanların hayatına giren yabancılardan bahsetmişti.
Belki de yalnızca bir şarkıydı.
İnsan bazen kendi içinde büyüttüğü şeyleri dışarıdaki dünyanın da büyüttüğünü sanırdı. Oysa dünya, bizim düşüncelerimizden habersiz, kendi düzeninde ilerlemeye devam ederdi.
Ben de öyle yapmalıydım.
Telefonu masaya bıraktım.
Kahvemi bitirdim.
Ve kendime günün geri kalanında Defne Yılmaz'ı düşünmeyeceğime dair sessiz bir söz verdim.
Saat ona doğru annem aradı.
— Oğlum, uyandırmadım ya?
— Hayır anne. Zaten ayaktaydım.
— Dün gece geç geldiniz. Efe söyledi, konsere gitmişsiniz.
Arka planda babamın sesi duyuldu.
— Sor bakalım, beğenmiş mi konseri!
Annem güldü.
— Baban da soruyor. Nasılmış?
— Güzeldi anne. Kalabalıktı ama iyiydi.
— Şarkıları güzelmiş, değil mi? Komşumuzun kızı da gitmiş. Sabah sabah anlata anlata bitiremedi.
— Evet. Sesi güzel.
Annem birkaç saniye sustu. Sonra o dikkatli, insanın cümlelerinin arasına bile bakabilen sesiyle konuştu.
— Senin sesin biraz farklı geliyor.
Kaşlarımı çattım.
— Nasıl?
— Bilmem. Bir şey düşünüyorsun sanki.
İçimden hafifçe nefes verdim.
Annemin beni tanıması bazen dünyadaki en güzel, bazen de en zor şeydi.
— Her zamanki gibi anne.
— Peki, oğlum. Her zamanki gibi olsun. Ama kendini her şeyden uzak tutma, olur mu?
Bakışlarım pencereye kaydı.
Babamın geçen gün söylediği söz geldi aklıma: Her şeyi tek başına taşımaya çalışma.
Ailem, benim kendimi anlatmadığım şeyleri bile hissediyordu.
— Merak etme, dedim. İyiyim.
Annem bir süre daha benimle konuştu. Kahvaltı yapıp yapmadığımı sordu, akşam uğrayıp uğramayacağımızı öğrenmek istedi. Sonra telefonu kapattık.
Kahvemin kalanını içtim.
Günüm başlamıştı.
Ve her zamanki gibi, önümde yapılacak işler vardı.
Öğleden sonra Efe'den bir mesaj geldi.
Efe: Bu akşam dışarı çıkıyoruz.
Ben: Hayır.
Efe: Daha nereye gideceğimizi söylemedim.
Ben: Cevabım değişmeyecek.
Efe: Derin'in çalıştığı hukuk bürosunun yakınında güzel bir kahveci varmış.
Mesajı okudum.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra cevap yazdım.
Ben: Senin derdin ne?
Telefon hemen çaldı.
Arayan Efe'ydi.
Açtım.
— Senin gerçekten bir sorunun var, dedim.
— Benim mi? Kahve içmek istiyorum sadece.
— Kahve içmek için bir hukuk bürosunun yakınındaki kafeyi neden özellikle seçiyorsun?
— Çünkü kahve orada daha lezzetli.
— Efe.
— Ali.
Birbirimizin adını aynı anda söylemiştik.
O kahkaha attı.
— Tamam, tamam. Şaka yapıyorum. Bir arkadaşım oraya yakın bir yerde oturuyor. Akşam buluşacağız. Sen de gel.
— Arkadaşın kim?
— Şimdi ayrıntılara takılma.
— Ayrıntılar genellikle önemli olur.
— Sen gel, ayrıntıları yerinde öğrenirsin.
Bir an düşündüm. Aslında gitmek için hiçbir sebebim yoktu. Evde kalıp dinlenebilirdim. Hatta bunu yapmam daha mantıklıydı.
Ama Efe'nin sesindeki merak, bir şeyler planladığını açıkça belli ediyordu.
— Kaçta? diye sordum.
Telefondaki sessizlik bir anda değişti.
— Yedi gibi.
— Adresi gönder.
— Emredersiniz, yüzbaşım!
Telefonu kapattım.
Kendi kendime neden kabul ettiğimi açıklamaya çalışmadım.
Belki evde oturmak istememiştim.
Belki Efe'nin peşine düşmekten vazgeçmesini istiyordum.
Belki de…
Hayır.
Bunun bir anlamı yoktu.
Akşam yediye kadar önümde hâlâ birkaç saat vardı.
Ve ben, hayatımın en sıradan günlerinden birini yaşayacağıma inanıyordum.
Kafeye vardığımızda Efe çoktan gelmişti.
Cam kenarındaki masada oturuyordu. Beni görünce elini kaldırdı.
Üzerinde koyu renk bir gömlek vardı; saçlarını her zamanki gibi özensizce şekillendirmişti. Benimle aynı yüzü taşıyan bir insanın bu kadar farklı görünmesi bazen hâlâ tuhafıma giderdi. Aynı gözler, aynı çene hattı, aynı gülüşün başlangıcı…
Ama Efe'nin yüzünde ifadeler hiç durmazdı.
Benim yüzümdeyse çoğu insan ne düşündüğümü anlamakta zorlanırdı.
Masaya oturdum.
— Arkadaşın nerede?
Efe kahvesinden bir yudum aldı.
— Birazdan gelir.
— Adı ne?
— Sabırlı ol.
— Efe.
— Tamam. Adı Mert.
Ona baktım.
— Mert mi?
— Evet, Mert. Ne var? İsmini de mi sorgulayacaksın?
Başımı iki yana salladım. Garsona kahve siparişi verdim.
Birkaç dakika sonra kafenin kapısı açıldı.
İçeri giren kadın, kapının önünde kısa bir an durup etrafına baktı. Üzerinde açık renk bir trençkot, altında siyah bir pantolon vardı. Uzun, koyu kestane rengi saçları omuzlarından aşağı dalgalar hâlinde dökülüyordu. Elindeki çantayı düzelterek masaların arasından ilerledi.
İlk bakışta onu tanımak zor değildi.
Defne Yılmaz.
Yüz hatları, gözleri, saçları…
Konserde gördüğüm kadınla neredeyse aynıydı.
Ama yürüyüşünde, bakışlarında ve yüzündeki ifadede başka bir şey vardı. Sahnedeki o sakin, ölçülü duruşun yerine daha kendinden emin, daha keskin bir tavır taşıyordu.
Efe'nin ayağa kalktığını gördüm.
Kadın da onu fark etmişti.
— Efe? dedi, yaklaşırken.
— Derin!
İşte o an anladım.
Bu, Defne değildi.
Derin Yılmaz'dı.
Efe elini uzattı. Derin onunla tokalaşırken yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi.
— Kusura bakma, biraz geciktim. Bürodan çıkmam gerektiğinden daha uzun sürdü.
— Hiç sorun değil. Biz de yeni geldik.
Efe bana döndü.
— Ali, bu Derin. Bahsettiğim arkadaşımın yakın arkadaşı. Derin, bu da ikizim Ali.
Derin'in bakışları bana çevrildi.
Bir an durdu.
Bu kısa duraksamanın nedenini anlamak zor değildi. Karşısında kendisiyle aynı yüze sahip bir kadın yoktu belki ama birbirinin neredeyse aynısı olan iki erkekle karşılaşmak da her gün yaşanan bir şey değildi.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Şaka yapmıyorsun, dedi Efe'ye. Gerçekten tıpatıp aynısınız.
— Ben daha yakışıklıyım, dedi Efe hiç beklemeden.
Derin ona baktı.
— Bunu kendi aranızda oyladınız mı, yoksa sen tek başına mı karar verdin?
İstemeden dudaklarımın kenarı kıpırdadı.
Efe elini kalbine götürdü.
— Daha ilk dakikadan yaraladın beni.
— Abartma. Henüz başlamadım bile.
Derin sonra bana döndü ve elini uzattı.
— Memnun oldum, Ali Bey.
Elini sıktım.
— Ben de memnun oldum.
Bakışları yüzümde kısa bir süre kaldı.
— İnsan kendi yüzünün başka birinde olduğunu görünce ne hisseder, merak ediyorum.
— Alışıyorsunuz.
— Siz alışmışsınız. Ben henüz karar vermedim.
Sesi sakindi ama sözlerinin içinde ince bir mizah vardı. Efe'nin neden onunla tanışmamızı istediğini anlamaya başlıyordum.
Üçümüz masaya oturduk.
Derin çantasını yanına bıraktı, trençkotunu çıkardı ve garsondan bir kahve istedi. Efe hemen konuşmaya başladı; tanışıklıklarının nasıl başladığını, ortak arkadaşlarını ve akşam için yaptığı planı anlatıyordu.
Ben ise daha çok dinliyordum.
Derin, Efe'nin anlattığı bir olaya itiraz ediyor, arada bir gülüyor, sonra ciddi bir şey söylerken bile gözlerindeki canlılığı kaybetmiyordu. Dışarıdan bakıldığında Defne'yle aynı kişi sanılabilirdi. Fakat birkaç dakika içinde aralarındaki fark anlaşılırdı.
Defne'nin sakinliği, kendini geri çekerek çevresine alan açan bir sessizlik gibiydi.
Derin'in sakinliği ise ne zaman konuşacağını bilen birinin özgüveniydi.
Bir süre sonra Derin bana döndü.
— Efe, asker olduğunuzu söyledi.
— Evet.
— Özel Kuvvetler'deymişsiniz.
Efe'ye baktım.
— Her şeyi anlatmış.
— Sadece mesleğini söyledim, dedi Efe. Gizli bilgi paylaşmadım, merak etme.
Derin başını salladı.
— Merak etmeyin. Mesleğinizle ilgili ayrıntıları sormayacağım. İnsanların anlatmak istemediği şeyleri kurcalamayı sevmem.
Bu cümle hoşuma gitmişti.
Çünkü çoğu insan üniformayı gördüğünde merakının sınırlarını unutuyordu. Bazıları kahramanlık hikâyeleri bekliyor, bazıları tehlikeli sorular soruyor, bazıları da insanın yaptığı işi yalnızca dışarıdan görünen kısmıyla değerlendiriyordu.
Derin ise sınırı kendiliğinden çizmişti.
— Teşekkür ederim, dedim.
— Rica ederim.
Kahvesinden bir yudum aldı.
— Yine de şunu merak ediyorum. Siz ve Efe Bey aynı evde büyüdüğünüze göre çocukken birbirinizin yerine geçer miydiniz?
Efe hemen öne eğildi.
— Geçer miydik? Bir keresinde—
— Efe, dedim.
— Anlatıyorum sadece.
— Anlatma.
Derin'in gözleri güldü.
— Şimdi daha da merak ettim.
Efe arkasına yaslandı. Zafer kazanmış gibi gülümsüyordu.
— Gördün mü? Ali'nin en büyük problemi, insanlara eğlenceli anılarını anlatmaması.
— Belki de eğlenceli anılarım yoktur.
Derin bana dikkatle baktı.
— Buna inanmadım.
— Neden?
— Çünkü bu kadar ciddi görünen insanların genellikle en komik anıları olur. Sadece anlatmayı sevmezler.
Bir an cevap vermedim.
Sonra kahvemi elime aldım.
— Belki bir gün anlatırım.
Derin hafifçe gülümsedi.
— O hâlde bir gün daha görüşmemiz gerekecek.
Cümleyi söyler söylemez yeniden kahvesine döndü. Sanki az önce sıradan bir şey söylemişti.
Ama Efe'nin yüzündeki ifade değişmişti.
Bana baktı.
Ben ona bakmadım.
Çünkü tam o sırada kafedeki televizyonun ekranında bir haber görüntüsü belirmişti.
Defne Yılmaz'ın konserinden kısa bir kesit yayımlanıyordu.
Sahnedeki ışıklar, kalabalığın alkışları, elinde mikrofonuyla şarkı söyleyen kadın…
Derin de ekrana baktı.
— Dün gece yine herkes onu konuşuyordu, dedi. Konserden sonra eve geldiğinde sesi kısılmıştı. Bütün gün dinlenmesi gerektiğini söyledim ama beni dinlemedi.
— Kardeşiniz mi? diye sordum.
— Evet. Defne benim ikizim.
Bunu zaten biliyordum.
Yine de onun ağzından duymak farklıydı.
Derin, ekrandaki görüntüye bakarken yüzündeki ifade yumuşadı.
— İnsanlar onu çok iyi tanıdıklarını sanıyorlar. Şarkılarını dinliyor, röportajlarını izliyor, fotoğraflarını görüyorlar. Ama sahnenin arkasında da yorulan, bazen canı sıkılan, bazen hiçbir şey yapmak istemeyen bir insan olduğunu unutabiliyorlar.
Sözleri beni, istemeden de olsa, konser gecesine götürdü.
Defne'nin kalabalığın arasından geçerken yüzünde taşıdığı o ölçülü ifade…
Birkaç saniyelik karşılaşmamız…
Ve hiçbir şey olmamış gibi sahneye dönmesi.
— Sanırım bu, tanınmanın bedeli, dedim.
Derin başını bana çevirdi.
— Belki. Ama bir insanın tanınması, herkesin ona istediği gibi yaklaşabileceği anlamına gelmiyor.
Sesindeki keskinlik bir anlığına belirginleşmişti.
Sonra omuzlarını gevşetip gülümsedi.
— Kusura bakmayın. Mesleğim yüzünden insan hakları ve sınırlar konusunda biraz hassasım.
— Bence haklısınız.
Bana kısa bir bakış attı. Ardından Efe'ye döndü.
— Sen ne düşünüyorsun?
Efe kahvesini bıraktı.
— Ben mi? Bence insanların birbirine saygılı davranması gerekiyor. Ama biri sana kötü davranırsa sen de onu susturmalısın.
Derin kaşını kaldırdı.
— Hukuki tavsiyen bu mu?
— Ücretsiz danışmanlık istiyorsan bu kadar.
Derin güldü.
Efe de ona eşlik etti.
Onları izlerken bir şeyi fark ettim: Efe, Derin'in yanında normalden daha fazla konuşuyordu. Gerçi kardeşim zaten sessizliği doldurmak konusunda doğuştan yetenekliydi ama bu kez anlattığı her şeye karşılık buldukça daha da neşeleniyordu.
Derin de onun şakalarını yalnızca nezaketen dinlemiyordu. Gerçekten eğleniyordu.
İkisinin arasında henüz adını koyabilecekleri bir şey yoktu.
Ama bir başlangıç vardı.
Bazen bir şeyin başlangıcı, insanın farkında olmadan attığı küçük bir adımdan ibaretti.
O akşam Efe'nin attığı adımın ne kadar ileri gideceğini bilmiyordum.
Kendi attığım adımın nereye çıkacağını da…
Kafeden ayrılmaya hazırlandığımız sırada Derin'in telefonu çaldı.
Ekrana baktığında yüzündeki ifade değişti.
— Defne arıyor, dedi.
Telefonu açtı.
— Efendim?
Karşı taraftan gelen sesi duyamıyordum. Derin'in yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.
— Ne demek arabayı bulamıyorsun?
Bir süre dinledi.
— Defne, lütfen bana yine şoförünü beklemeden çıkmadığını söyle.
Kısa bir sessizlik oldu.
Derin gözlerini kapatıp nefes verdi.
— Tabii. Çünkü neden olmasın?
Efe bana baktı. Ben de omuz silktim.
Derin konuşmasını sürdürdü.
— Tamam, olduğun yerde kal. Sana konum gönderiyorum. Hayır, taksiye binme. Biraz bekle, geliyorum.
Telefonu kapattıktan sonra çantasını aldı.
— Kusura bakmayın. Kardeşim konser sonrası bir yerde kalmış. Şoförüyle buluşması gerekiyormuş ama yanlış çıkıştan çıkmış.
Efe hemen ayağa kalktı.
— İstersen seni bırakabiliriz.
Derin tereddüt etti.
— Gerek yok, kendi başıma halledebilirim.
— Zaten biz de çıkıyorduk, dedi Efe. Hem aynı yöne gidiyoruz.
Derin ona baktı.
— Gerçekten aynı yöne mi gidiyorsunuz?
Efe bir an durdu.
— Yani… gitmemiz çok zor değil.
Derin gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Ben ceketimi aldım.
— Bırakalım, dedim. Sorun değil.
Derin bana döndü.
— Emin misiniz?
— Evet.
— O zaman teşekkür ederim.
Dışarı çıktığımızda hava serinlemişti. Arabaya doğru yürürken Efe, Derin'le yan yana ilerliyordu. Bir şeyler anlatıyor, Derin de arada bir cevap veriyordu. Ben birkaç adım önde yürüdüm.
Derin'in gönderdiği konum, konser alanına yakın bir caddeyi gösteriyordu.
Haritaya baktım.
Sonra bir an durdum.
Burası, önceki gece Defne'yle karşılaştığım geçidin bulunduğu yerin birkaç sokak ötesindeydi.
Bunun hiçbir anlamı yoktu.
Ankara büyük bir şehirdi. İnsanların aynı caddelerde bulunması şaşırtıcı değildi. Üstelik Defne'nin orada olması da işinin doğal bir sonucuydu.
Yine de içimde, adını koyamadığım o küçük dikkat kıpırtısı yeniden belirdi.
Arabaya bindik.
Efe direksiyona geçti, Derin ön koltuğa oturdu. Ben arkaya geçtim.
Yol boyunca Efe ile Derin konuşmayı sürdürdü. Derin, kardeşinin bazen işini gereğinden fazla ciddiye aldığını, Efe de Derin'in herkese avukat gibi yaklaştığını söyledi. Birbirlerine laf yetiştirirken ikisinin de yüzünde samimi bir neşe vardı.
Bir ara Derin arkasına dönüp bana baktı.
— Siz hep böyle sessiz misiniz?
— Genellikle.
— Peki Efe Bey sizin yerinize de mi konuşuyor?
— Çoğunlukla.
— Çok yorucu olmalı.
— Alışıyorsunuz.
Derin güldü.
— Bunu daha önce de söylediniz.
— Demek ki doğru.
Başını salladı.
— Belki de sizinle anlaşmak düşündüğümden kolay olacak.
Cümlesi sıradandı.
Ama ben, o akşam ikinci kez, bir gün yeniden görüşmemiz gerektiğini ima eden bir söz duymuştum.
İlkini Derin söylemişti.
İkincisini de.
Ve ben ikisinin de üzerinde gereğinden fazla durduğumu fark ediyordum.
Konumun gösterdiği yere ulaştığımızda Defne kaldırımın kenarında bekliyordu.
Üzerinde bu kez sade, koyu renk bir palto vardı. Saçları omuzlarına dökülüyordu. Bir elinde telefonu, diğerinde küçük bir çanta taşıyordu. Etrafta birkaç kişi vardı ama hiçbiri ona yaklaşmıyordu.
Araba durdu.
Derin kapıyı açtı.
— Defne!
Defne başını kaldırdı. Kardeşini görünce yüzündeki gerginlik azaldı.
— Sonunda geldin.
— Sana olduğun yerde kal dedim.
— Ben de kaldım.
Derin ona baktı.
— Burası mı olduğun yer?
Defne çevresine göz gezdirdi.
— Yaklaşık olarak.
— Defne!
Defne gülmeye başladı.
İşte o an onu sahnedeki hâlinden farklı gördüm.
Sahnedeyken yüzünde bir ölçü, her hareketinde bir dikkat vardı. Şimdi ise kardeşinin karşısında daha rahat görünüyordu. Gülüşü daha doğaldı; omuzlarındaki gerginlik azalmıştı.
Derin arabaya bindi, Defne de kapıya yöneldi.
Sonra gözleri benim bulunduğum tarafa kaydı.
Bir an durdu.
Beni tanımıştı.
Bunu, yüzündeki küçük değişimden anladım. Bakışları önce yüzümde kaldı, ardından gözlerime yükseldi. Birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
— Siz…
Başımı hafifçe eğdim.
— İyi akşamlar.
Defne'nin bakışlarında kısa bir şaşkınlık, ardından hatırlamanın verdiği bir sıcaklık oluştu.
— Dün geceki beyefendi.
— Evet.
— Beni hatırladınız mı diye soracaktım ama sanırım gereksiz bir soru oldu.
— Hatırladım.
Bunu söylerken sesimin her zamanki gibi sakin kalmasına dikkat ettim.
Defne arabanın kapısının yanında duruyordu.
— Dün gece geçerken yol vermiştiniz. Teşekkür etme fırsatım olmuştu ama yine de tekrar teşekkür edeyim.
— Rica ederim. Önemli değil.
— Yine de nazik bir davranıştı.
Kısa bir sessizlik oldu.
Arabanın dışında Ankara'nın akşam trafiği akıp gidiyordu. Uzakta bir araç kornaya bastı, kaldırımın karşısında iki kişi konuşarak yürüdü. Hayat, bu birkaç saniyenin benim için taşıdığı anlamdan tamamen habersizdi.
Defne ise hâlâ bana bakıyordu.
— Bu arada, ben Defne, dedi.
Adını zaten biliyordum.
Ama bunu yüzüne söylemek yerine elimi uzattım.
— Ali Demir.
Elimi sıktı.
Dokunuşu kısa ve ölçülüydü.
— Memnun oldum, Ali Bey.
— Ben de memnun oldum.
Derin araya girdi.
— Siz birbirinizi tanıyor musunuz?
Defne başını iki yana salladı.
— Hayır. Dün gece konserde kısacık karşılaştık.
Efe arkasını dönüp bana baktı.
Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, arabadan iner inmez başıma gelecekleri şimdiden tahmin edebiliyordum.
Onu görmezden geldim.
Defne, Efe'ye döndü.
— Siz de Derin'in arkadaşları mısınız?
— Efe Demir, dedi kardeşim. Ali'nin ikiziyim.
Defne'nin gözleri büyüdü.
Önce Efe'ye, sonra bana baktı.
— Gerçekten mi?
Efe göğsünü kabarttı.
— Evet. Ama ben daha yakışıklıyım.
Derin gözlerini devirdi.
— Bu ailede herkesin kendi kendini övme alışkanlığı var galiba.
Defne güldü.
— Onu fark ettim.
Efe elini kalbine götürdü.
— Daha tanışalı beş dakika olmadı, ikiniz de bana saldırmaya başladınız.
— Çünkü malzeme veriyorsun, dedi Derin.
Defne başını salladı.
— Hem de bol bol.
Bir anlığına hepimiz güldük.
Ben bile.
Çok kısa sürdü ama Defne bunu fark etti. Bakışları yüzümde durduğunda, gülümsememin kaybolmasını bekler gibi bir an daha baktı.
Sonra yüzündeki ifade yumuşadı.
— Sizi tekrar gördüğüme sevindim, Ali Bey.
Bu cümleyi öylesine mi söylemişti, yoksa gerçekten mi böyle düşünüyordu, bilmiyordum.
Bildiklerim sınırlıydı.
Onunla iki kez karşılaşmıştım.
İlkinde birkaç kelime konuşmuştuk.
İkincisinde adlarımızı öğrenmiştik.
Bunun ötesinde hiçbir şey yoktu.
Ama bazen insanın zihninde yer eden şey, yaşananların büyüklüğü değil, yaşanırken hissettikleriydi.
— Ben de, dedim.
Defne arabaya binmeden önce başını hafifçe eğdi.
— İyi akşamlar.
— İyi akşamlar.
Kapı kapandı.
Efe motoru çalıştırdı. Derin ve Defne arka koltukta değil, önde yan yana oturuyorlardı; bu nedenle ikisinin konuşmalarını rahatça duyabiliyordum. Defne, kardeşine neden yanlış çıkıştan çıktığını anlatıyor, Derin de onu azarlamaya devam ediyordu.
Ben camdan dışarı baktım.
Defne'nin yansıması, yan camın karanlığında bir an belirdi.
Sonra sokak lambalarının ışığı yüzünü örttü.
Defne'yi evine bıraktıktan sonra Derin de arabadan indi.
— Bu akşam için teşekkür ederim, dedi. İkinize de.
Efe hemen cevap verdi.
— Her zaman. Yani… uygun olduğumuzda. Yani istersen yine—
Durdu.
Derin'in gülümsemesi genişledi.
— Ne demek istediğini anladım, Efe Bey.
— Güzel. Çünkü ben de tam olarak ne demek istediğimi bilmiyordum.
Derin kahkaha attı.
— İyi geceler.
— İyi geceler.
Derin uzaklaşırken Efe onu izlemeyi sürdürdü. Ancak birkaç adım sonra durup arkasına döndüğünde, Efe hemen önüne baktı.
Ben başımı koltuğa yasladım.
— Çok belli ediyorsun.
Efe bana döndü.
— Neyi?
— Hiçbir şeyi.
— Güzel. Çünkü ortada hiçbir şey yok.
— Elbette.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Efe direksiyonu kavrayıp derin bir nefes aldı.
— Derin çok iyi biri.
— Daha yeni tanıştınız.
— İnsan bazen bazı şeyleri anlamak için çok uzun zamana ihtiyaç duymaz.
Başımı ona çevirdim.
Bu kez şaka yapmıyordu.
Yüzündeki ifade alışık olduğumdan daha sakindi. Derin'in yanında kendisini rahat hissetmişti. Onunla konuşurken gösteriş yapmaya çalışmamış, yalnızca kendisi olmuştu.
Efe için bu önemliydi.
Çünkü o da ne kadar neşeli görünürse görünsün, herkesi hayatına kolayca almazdı.
— İyi biri gibi görünüyor, dedim.
Efe gülümsedi.
— Bence de.
Sonra yüzünü bana çevirdi.
— Senin için de aynı şeyi söyleyebilirim.
Kaşlarımı çattım.
— Ne demek istiyorsun?
— Defne.
— Ne olmuş Defne'ye?
— Kadın sana ikinci kez teşekkür etti, adını öğrendi, seni tekrar gördüğüne sevindiğini söyledi. Sen de ona aynı şeyi söyledin.
— Efe, bu son derece normal bir konuşmaydı.
— Tabii. Ben de zaten olağanüstü bir şey yaşandığını iddia etmedim.
— O hâlde neden konuşuyoruz?
Efe gülümsedi.
— Çünkü sen bu kadar basit bir konuşmayı bile kafanda defalarca tekrarlayacaksın.
Cevap vermedim.
Çünkü bu kez söylediği şeyin doğru olup olmadığını ben de bilmiyordum.
Efe arabayı hareket ettirdi.
— Rahat ol, kardeşim. Kimse senden yarın evlenmeni istemiyor.
— Seni susturmak için gerçekten bir yöntem bulmam gerekiyor.
— Beni susturamazsın. Ben senin diğer yarınım.
Camdan dışarı baktım.
— Ne yazık ki.
Efe kahkaha attı.
Ben ise akşamın sessizliğine döndüm.
Defne'yi yeniden görmeyi planlamamıştım.
Onunla yeniden karşılaşacağımı da bilmiyordum.
Ama artık adımı biliyordu.
Ben de onun elini ikinci kez tutmuştum.
Bunlar küçücük şeylerdi.
Bir hikâye başlatmaya yetmeyecek kadar küçücük.
Yine de o gece yatağıma uzandığımda, aklıma ilk gelen şey görevlerim, ertesi günün planları ya da Efe'nin bitmek bilmeyen şakaları olmadı.
Bir çift ela göz geldi aklıma.
Ardından sakin bir ses:
“Sizi tekrar gördüğüme sevindim, Ali Bey.”
Gözlerimi kapattım.
Kendime bunun yalnızca bir nezaket cümlesi olduğunu söyledim.
Bir yabancının başka bir yabancıya söyleyebileceği sıradan bir cümle.
Sonra yastığımda biraz döndüm ve uyumaya çalıştım.
O gece ilk kez, bir insanın hayatıma girip girmeyeceğini düşünmek yerine, hayatıma girmesini isteyip istemediğimi düşündüm.
Bu sorunun cevabını henüz bilmiyordum.
Ama bir şeyi biliyordum.
Defne Yılmaz artık yalnızca sahnede gördüğüm ünlü bir kadın değildi.
Artık benimle konuşmuştu.
Adımı biliyordu.
Ve ben, istemesem de, onu yeniden görme ihtimalini düşünmeye başlamıştım.
Bazen bir hikâye, iki insanın birbirini sevmesiyle başlamaz.
Bazen yalnızca bir yabancının, artık tamamen yabancı olmaktan çıkmasıyla başlar.
Bölüm etkileşimi
