11. bölüm · Umut'un şarkısı
Kalanlar için
Sahnedeki ışıklar göz kamaştırıcıydı. Kalabalık, grubun ismini haykırıyor; ritim, adeta bir kalp atışı gibi salonun içinde yankılanıyordu. Umut, mikrofonun arkasında ayakta durmuş, gözlerini seyircilere dikmişti. Yüzünde ifadesiz bir gülümseme vardı—provalarda yüzlerce kez yaptığı o bakış, o duruş… Ama bu gece bir şey farklıydı. İçinde bir yerde, uğuldayan bir karanlık sessizce büyüyordu.
Grup, yani Jade, Noah, Leo ve Umut, artık yalnızca bir müzik grubu değil; bir ses, bir dalga, bir harekete dönüşmüştü. Şarkılarının sözleri sosyal medyada paylaşılmaya, konserleri dakikalar içinde tükenmeye başlamıştı. Herkes onlardan bahsediyordu. Herkes onları konuşuyordu. Ama aynı zamanda… Umut’u da konuşuyorlardı.
Başarı geldikçe, sorular da beraberinde gelmişti. Kimdi bu genç? Nereden çıkmıştı? Neden geçmişi hakkında bu kadar az şey biliniyordu? Merak, hayranlığın gölgesinde büyüyen bir tür şüpheye dönüşmeye başlamıştı.
Bir gece, turne otobüsünün cam kenarına başını yaslamış, sessizce ekranını kaydırırken, o yorumu görmüştü. Sıradan bir hayran sayfasında paylaşılmıştı; yazının dili soğuk, keskin ve suçlayıcıydı:
“Uygur Türkü olduğunu söylüyor ama ne yaptığıyla gurur duyuyor gibi. Kamplardan kaçmak, aileni geride bırakmak, gerçekten cesaret mi? Yoksa sadece kendini düşünmek mi? O, kendini kurtardı. Ama ya kalanlar?”
Umut’un gözleri satırlara takılı kalmıştı. Göğsünde bir sıkışma hissetmiş, elleri titremeye başlamıştı. Kalbi bir anlığına sanki ritmini şaşırmıştı. Ekranı kapatmak istemişti ama parmakları buna itaat etmemişti. Yazının altındaki yorumlara göz attı.
Bazıları onu savunuyordu, bazılarıysa daha da acımasızdı.
Hiçbir şey yazmadan telefonu sessize aldı ve gözlerini cama dikti. Dışarıda şehir ışıkları akıp geçiyordu ama Umut’un içinde zaman durmuştu. İçinden gelen o eski, tanıdık fısıltı yeniden konuşmaya başlamıştı:“Kaçtın. Onları orada bıraktın.”
O gece kimseyle konuşmadı. Otobüs bir sonraki şehre vardığında, diğerleri lobide check-in yaparken o, odasına kapanmıştı. Perdeleri bile açmadan yatağa uzanmış, gözlerini tavana dikmişti. Saatlerce hareket etmeden yatmış, sessizce ağlamıştı. Gözyaşları yastığına karışırken, zihni geçmişte dolanıyordu—annesi, küçük kız kardeşi, onları son görüşü, sınırda duyduğu son bağırışlar…
Sabaha kadar uyuyamamıştı.
⸻
Ertesi gün grup, şehir dışındaki bir stüdyoya prova yapmak için toplanmıştı. Leo gitarını ayarlarken Jade bir köşede oturmuş, notasına not ekliyordu. Noah, her zamanki gibi bilgisayar başında ses sistemini kontrol ediyordu.
Umut içeri girdiğinde, yüzünde alışılmadık bir solgunluk vardı. Gözaltları mora çalıyordu; saçları dağınık, elleri cebindeydi.
“İyi misin?” diye sordu Jade, göz ucuyla ona bakarak.
Umut başını sallamıştı.
“Sadece biraz yorgunum,” demişti, sesi neredeyse bir fısıltı kadar cılızdı.
Prova başladı. Gitar, klavye ve davul eş zamanlı yükselirken, Umut mikrofonun başında sadece bekledi. Şarkının ilk cümlesi onunla başlamalıydı ama o hiçbir şey söylemedi. Müzik durdu.
Leo gitarını bıraktı.
“Umut? Neler oluyor?”
Umut başını eğdi. Dudakları titriyordu ama gözlerini kimseye çevirmiyordu. Birkaç saniye sessizlikten sonra zorla konuştu:
“Biraz hava almam lazım… sadece birkaç dakika.”
Cümle tamamlandığında çoktan yürümeye başlamıştı. Kimse peşinden gitmedi; belki birkaç dakikalığına yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu düşündüler. Ama Umut’un her adımı, o merdivenleri çıkarken daha da ağırlaşıyordu.
Stüdyonun çatısına açılan metal kapıyı ittiğinde karşısına gri bir gökyüzü çıktı.
Hafif bir rüzgar esiyordu. Teras boştu. Beton zemine yavaş adımlarla yürüdü, demirlere yaklaştı ve başını eğdi.
Rüzgar saçlarını savuruyordu ama Umut hiçbir şey hissetmiyordu. Sadece yorgundu. İçinden taşan o yorumlar, o suçlamalar, hepsi beyninde yankılanıyordu.
“Kaçtın. Onları bıraktın. Kendini düşündün.”
Gözyaşları sessizce süzülmeye başladı. İlk damla yanağını yaktı. Sonra bir diğeri… Ayakta kalmakta zorlanıyordu. Gözleri karardı, dizleri çözülür gibi oldu ve o an… yere çöktü. Betona yığıldı. Bilinci bulanıklaştı, sonra her şey karardı.
⸻
Aşağıda Leo saatine baktı. Yirmi dakikadan fazlası geçmişti.
“Ben bir bakayım,” dedi, endişeli bir tonda. Gitarını bırakıp merdivenlere yöneldi. Kalbi aniden hızlanmıştı.
Teras kapısını itip çıktığında gördüğü manzara, kalbini sıkıca kavradı. Umut, yerde hareketsiz yatıyordu. Yüzü solgundu, nefesi neredeyse hissedilmiyordu.
“UMUT!” diye bağırdı Leo. Koşarak yanına çöktü, dizlerinin üzerine fırladı. Ellerini Umut’un yüzüne götürdü, titreyerek nabzını yokladı. Zayıftı… ama vardı.
Ellerini cebine attı, telefonunu çıkarıp hızlıca acil servisi aradı.
“Lütfen… Çabuk olun. Arkadaşım bayıldı. Solunum yavaş. Yer: Silverlake Stüdyoları… Terastayız…”
Gözleri dolmuştu. Elleri hâlâ Umut’un üzerinde, başını yukarı kaldırıp etrafa bakarken içinden geçen tek cümle şuydu:
“Geç kalmadık… lütfen geç kalmamış olalım…”
