6.bölüm— Bir de bana bakarken söyle

Vaveyla Yazarı: Hira Nur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 6.bölüm— Bir de bana bakarken söyle

Yağız

“Hazır ol, Yağız.”

Telefon ekranındaki mesajı bir kez daha okudum.

Sanki ilk okuyuşumda anlamamışım gibi.

Mesajın kimden geldiğini biliyordum. O gece ringin kenarında dikilen, herkesten farklı davranan adamdan. Adını bile bilmiyordum ama şimdiden başıma bela olacağını anlamıştım.

Telefonu tezgâhın üzerine bıraktım.

Sabahın ilk ışıkları tamirhanenin kirli camlarından içeri sızıyordu. Bütün gece doğru düzgün uyuyamamıştım. Bir yandan maçın yorgunluğu, diğer yandan kafamın içindeki düşünceler...

Bir de Yağmur vardı.

Dün gece buraya geldiğinde yüzündeki ifadeyi unutamıyordum. Bana kızmıştı. Hem de öyle böyle değil. Ama gözlerinin içindeki endişeyi de görmüştüm.

Bir insanın kendisi için bu kadar endişelenmesine alışık değildim.

Hele ki Yağmur gibi birinin.

O kızın hayatıma girdiğinden beri bir şeyler değişiyordu. Tamirhaneye geldiğinde sessizliğim bozuluyordu. Konuştuğunda cevap vermek istemiyordum ama sustuğunda da neden sustuğunu merak ediyordum.

En kötüsü de bazen onu görmeyi bekliyordum.

Bunu kendime bile itiraf etmek istemiyordum.

Telefonumu elime alıp mesajı sildim. Sonra tezgâhın üzerindeki anahtarları topladım.

Bugün tek yapmam gereken işime odaklanmaktı.

Başka hiçbir şey düşünmeyecektim.

Özellikle de Yağmur'u.

Kapının zili çaldı.

Başımı kaldırmadan konuştum.

— Daha açılmadık.

— Günaydın sana da, asık suratlı beyefendi!

Elimdeki anahtar yere düştü.

O sesi tanıyordum.

Hem de fazlasıyla.

Başımı kaldırdığımda kapının önünde Yağmur'u gördüm. Üzerinde açık renk bir ceket, omzunda çantası vardı. Yüzünde de insanın sinirini bozacak kadar kendinden emin bir gülümseme.

— Senin burada ne işin var?

Kaşlarını kaldırdı.

— Vay be. İnsan bir hoş geldin der.

— Hoş geldin.

— Böyle mi?

— Nasıl söylememi istiyorsun?

Bir adım yaklaştı.

— Mesela biraz sevinerek?

— Sevindim.

Yağmur etrafına bakındı, sonra yeniden bana döndü.

— Hiç belli olmuyor.

— Belli etmek zorunda mıyım?

— Değilsin tabii. Ama ben gelince biraz yüzün gülsün istiyorum.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Yağmur bunu fark etmiş olacak ki gülümsemesi büyüdü.

— Aaa, sustun!

— Yağmur...

— Efendim, Yağız Bey?

Sesindeki o alaycı tatlılık yüzünden gözlerimi kaçırdım.

— Başlama sabah sabah.

— Daha yeni başladım.

Çantamı tezgâhın üzerine bıraktı ve etrafına bakındı.

— Ee, arabam ne durumda?

— Hazır.

— Gerçekten mi?

— Evet.

— Harika! O zaman anahtarları alayım.

Elimi uzatıp anahtarı verdim.

Yağmur anahtarı aldı ama gitmedi.

Olduğu yerde durup bana baktı.

— Bir şey mi oldu? dedim.

— Oldu.

Kaşlarımı çattım.

— Ne oldu?

— Dün gece beni korkuttun.

İçimdeki hafiflik bir anda kayboldu.

Bakışlarımı yüzüne çevirdim.

— Yağmur...

— Tamam, tamam. Yine o ciddi sesinle konuşmaya başlamadan önce söyleyeyim. Sana kızgın değilim.

— Dün bayağı kızgındın.

— Dün başka, bugün başka.

— Neden?

Omuzlarını kaldırdı.

— Çünkü bugün seni görünce kızgınlığım geçti.

Bunu öyle doğal söyledi ki birkaç saniye cevap veremedim.

Yağmur başını hafifçe yana eğdi.

— Ne oldu? Yine mi sustun?

— Sen hep böyle misin?

— Nasıl?

— Çok konuşan.

Gözlerini kocaman açtı.

— Şaka yapıyorsun herhâlde!

İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı.

Yağmur hemen parmağını bana doğrulttu.

— İşte! Gördüm!

— Neyi?

— Gülümsedin!

Yüzümü yeniden ciddileştirdim.

— Hayal görüyorsun.

— Hayır, gördüm. Hatta istersen tekrar güldürebilirim.

— Hiç sanmıyorum.

Yağmur biraz daha yaklaştı.

— İddialaşalım mı?

— Seninle iddiaya girmem.

— Korktun mu?

— Senden mi?

— Evet, benden.

Başımı iki yana salladım.

— Sen gerçekten baş belasısın.

Yağmur kahkaha attı.

— Bunu iltifat olarak kabul ediyorum.

İşte o an anladım.

Bugün benim için uzun bir gün olacaktı.

Çünkü Yağmur'un gitmeye hiç niyeti yoktu.

Ve ben, nedense, bunu düşündüğüm kadar kötü bulmuyordum.

***

Yağmur

Yağız'ın yüzüne baktıkça gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

Bu adamın iki hâli vardı.

Birincisi, dünyayı tek başına sırtında taşıyormuş gibi davranan, kimseye kolay kolay yaklaşmayan Yağız.

İkincisi ise ben biraz üzerine gittiğimde ne yapacağını şaşıran Yağız.

İkincisini daha çok seviyordum.

Çünkü o zaman karşımda yalnızca soğuk bir tamirci değil, duyguları olan gerçek bir insan duruyordu.

Hem biraz utandığında yüzündeki ifadeyi görmek de hoşuma gidiyordu.

Bunu yüzüne söyleyecek miydim?

Elbette.

Ben fırsatları kaçırmazdım.

— Yağız?

— Ne var?

— Sana bir şey soracağım.

— Sor.

— Beni görünce neden hemen ciddileşiyorsun?

Elindeki bezi tezgâha bıraktı.

— Ciddiyim zaten.

— Hayır, normalde de ciddisin ama ben gelince daha da ciddileşiyorsun.

— Öyle bir şey yok.

— Var.

— Yok.

— Var.

— Yağmur, araba hazır. İstersen gidebilirsin.

Elimi göğsüme götürdüm.

— Beni kovuyor musun?

— Kovmuyorum.

— Ama git diyorsun.

— Araban hazır dedim.

— Belki biraz daha kalmak istiyorum.

Yağız'ın eli havada kaldı.

Çok kısa bir andı ama gördüm.

Gülümsedim.

— Ne oldu?

— Hiçbir şey.

— Yüzün değişti.

— Değişmedi.

— Yağız, ben insan kaynakları yöneticisiyim. İnsanların yüz ifadelerini okumayı bilirim.

— Benim yüzümden ne okuyorsun peki?

Bir an düşündüm.

Sonra ona doğru hafifçe eğildim.

— Bence benden hoşlanıyorsun.

Yağız'ın gözleri büyüdü.

— Ne?

Gülmemek için dudağımı ısırdım.

— Ne oldu? Duymadın mı?

— Duydum.

— E o zaman?

— Yağmur, kendine gel.

— Geldim zaten. Hatta gayet iyiyim.

Yağız yüzünü başka tarafa çevirdi.

Kulaklarının kızardığını fark ettiğimde içimde küçük bir zafer kazandım.

İşte buydu!

— Yağız?

— Ne?

— Kulakların kızardı.

Hemen bana döndü.

— Kızarmadı.

— Kızardı.

— Hava sıcak.

Başımı kaldırıp tavandaki ışıklara baktım.

— Tabii. Ekim ayında tamirhanede kutuplardaki hava sıcaklığı var zaten.

Yağız istemeden güldü.

Sonra gülümsemesini saklamaya çalıştı.

Ben de kollarımı göğsümde birleştirip onu izledim.

— Çok tatlı gülüyorsun, biliyor musun?

Bu kez gerçekten afalladı.

Bir şey söylemek için ağzını açtı ama sonra vazgeçti.

Benimse yüzümdeki gülümseme büyüdükçe büyüyordu.

— Ne oldu? Laf mı bulamadın?

— Seninle konuşmak imkânsız.

— Ama konuşuyorsun.

— Mecbur kalıyorum.

Elimi kalbimin üzerine koydum.

— Ah, kalbimi kırdın.

Yağız başını eğip güldü.

— Allah sabır versin bana.

— Amin. Özellikle de benim gibi birine katlanmak zorunda olduğun için.

Bir süre ikimiz de güldük.

Sonra gözlerim yüzündeki yaraya takıldı.

Gülümsemem yavaşça kayboldu.

Dün geceki korkum yeniden içime oturdu.

Yanına yaklaştım.

— Gerçekten iyi misin?

Yağız bana baktı.

Bu kez şaka yapmadığımı anlamıştı.

— İyiyim.

— Yüzündeki yara?

— Geçer.

— Başka bir yerin acıyor mu?

— Hayır.

Gözlerinin içine baktım.

— Bana doğruyu söylüyorsun, değil mi?

Bir süre sustu.

Sonra başını salladı.

— Evet.

Ona inanmak istiyordum.

Ama Yağız'ın hayatında bilmediğim çok fazla şey vardı.

Ve o şeylerin bir gün başımıza iş açacağından korkuyordum.

Yine de bugün onu sorguya çekmeyecektim.

Bugün biraz gülmesini sağlayacaktım.

Belki de böylece içindeki yükün küçücük bir kısmını hafifletebilirdim.

— Güzel, dedim. Çünkü bir daha böyle gelirsen seni kendim hastaneye götürürüm.

— Gerek yok.

— Sana sormadım.

— Yağmur...

— Yağız...

Birbirimize baktık.

Sonra o başını iki yana salladı.

— Seninle baş etmek mümkün değil.

Gülümsedim.

— Ama denemesi eğlenceli, değil mi?

Yağız cevap vermedi.

Fakat yüzündeki hafif gülümseme kaybolmadı.

Benim için bu yeterliydi.

Şimdilik.

***

Yağız

Saat öğlene yaklaşıyordu.

Yağmur hâlâ gitmemişti.

Üstelik tamirhanenin içinde kendine ait bir köşe bulmuş, sanki yıllardır burada çalışıyormuş gibi rahat davranmaya başlamıştı.

Önce masanın üzerindeki dergileri karıştırdı.

Sonra kahve makinesinin nerede olduğunu sordu.

Ardından dolabın üstündeki kutuların içinde ne olduğunu merak etti.

En son da yanıma gelip elindeki tornavidayı gösterdi.

— Bunun adı ne?

Başımı kaldırıp eline baktım.

— Tornavida.

— Biliyorum. Şaka yapıyorum.

— Komik değildi.

— Senin mizah anlayışın gerçekten çok kötü.

— Senin de fazla enerjin var.

— Teşekkür ederim!

— İltifat etmedim.

— Ben ettin sayıyorum.

İç çektim.

Yağmur tornavidayı tezgâha bıraktı ve yanıma geldi.

— Sana yardım edebilir miyim?

— Hayır.

— Neden?

— Çünkü ne yaptığını bilmiyorsun.

— Öğret o zaman.

Elimdeki parçayı bıraktım.

— Yağmur, burası oyun alanı değil.

Yüzündeki gülümseme biraz azaldı.

Bir an fazla sert konuştuğumu düşündüm.

Sonra omuzlarını kaldırdı.

— Tamam. Sen bilirsin.

Arkasını dönüp masaya doğru yürüdü.

İşte bunu hiç sevmemiştim.

Az önce konuşurken beni deli ediyordu ama şimdi sessizleşmesi daha kötüydü.

Elimdeki işi bıraktım.

— Yağmur.

Döndü.

— Efendim?

Sesi normaldi ama yüzündeki ifadeden biraz alındığını anlayabiliyordum.

— Gel.

Kaşlarını kaldırdı.

— Nereye?

— Buraya.

Yanıma geldiğinde tezgâhın üzerindeki küçük parçayı gösterdim.

— Bu parçanın ne işe yaradığını anlatayım.

Yüzü bir anda aydınlandı.

— Gerçekten mi?

— Evet.

— Bana bir şey öğreteceksin yani?

— Öğreteceğim.

— Vay be. Tarihe geçecek bir gün.

Gülümsememek için kendimi tuttum.

— İstersen vazgeçebilirim.

Hemen yanıma sokuldu.

— Hayır, hayır. Öğretmenim, sizi dikkatle dinliyorum.

Öğretmenim mi?

Başımı kaldırıp ona baktım.

Yağmur göz kırptı.

Yine başladı.

Ona parçanın ne işe yaradığını anlatırken beni gerçekten dinlediğini fark ettim. Arada sorular soruyor, anlamadığı yerleri tekrar açıklamamı istiyordu.

Bir noktada elini uzatıp parçayı almak istedi.

— Dur, dedim. Şöyle tut.

Elimi uzatıp parçayı nasıl kavrayacağını gösterdim.

Parmaklarımız kısa bir an birbirine değdi.

Yağmur başını kaldırıp yüzüme baktı.

Ben hemen elimi geri çektim.

— Böyle, dedim. Anladın mı?

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

— Anladım.

— Güzel.

— Yağız?

— Ne?

— Elimi tutunca neden hemen bıraktın?

Neredeyse elimdeki parçayı düşürüyordum.

— Ne diyorsun sen?

Yağmur masum bir ifadeyle gözlerini kırpıştırdı.

— Sadece sordum.

— Çünkü gösterecektim.

— Elimi tutarak mı?

— Yağmur!

Kahkaha attı.

Ben de başımı eğip istemsizce gülümsedim.

Bu kız beni gerçekten mahvedecekti.

Ama işin kötü tarafı, bundan şikâyetçi olduğumdan emin değildim.

***

Öğleden sonra tamirhaneye bir müşteri geldi.

Yağmur, tezgâhın yanında duran sandalyeye oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Müşteriyle konuşup arabasını teslim ettikten sonra yanıma döndüm.

Yağmur telefonunu bıraktı.

— Yağız?

— Efendim?

— Acıktım.

— Ee?

Yüzüme inanamayarak baktı.

— Ee mi?

— Ne yapmamı istiyorsun?

— Bir insan “Acıktım,” dediğinde ne yapılır?

— Yemek yenir.

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

— Seninle gerçekten uğraşmak gerekiyor.

— Ben sana yemek yemeni söyledim.

— Birlikte yiyelim demeni bekliyordum.

Bir an durdum.

Sonra saate baktım.

— Olur.

Yağmur'un yüzü aydınlandı.

— Gerçekten mi?

— Evet. Yakında bir yer var.

Ayağa fırladı.

— Tamam! Hadi gidelim.

— Önce şurayı toparlayayım.

— Ben yardım ederim.

— Sen otur.

— Ama—

— Yağmur.

— Peki, peki. Ne kadar otoriter bir adamsın.

Ben tezgâhı toparlarken o da çantasını aldı. Kapıya yöneldiğimde yanıma geldi.

Dışarı çıktık.

Hava serindi. Yağmur ceketinin yakasını düzeltti ve bana döndü.

— Arabamla mı gidelim, senin arabanla mı?

— Yürüyelim. Yakın.

— Seninle yürümek de güzelmiş.

Adımlarım bir an yavaşladı.

Yağmur sanki hiçbir şey söylememiş gibi önüne döndü.

Ben de gözlerimi yoldan ayırmadım.

— Her cümlenin sonuna böyle bir şey eklemek zorunda mısın? diye sordum.

— Nasıl bir şey?

— İşte böyle...

— Güzel şeyler söylemek mi?

Cevap vermedim.

— Yağız?

— Ne?

— İstersen söylemem.

Ona baktım.

Bu kez sesinde şaka yoktu.

— Öyle demedim.

Gülümsedi.

— Biliyorum.

Sonra koluma hafifçe dokundu.

— Sadece seni biraz kızdırmak hoşuma gidiyor.

— Fark ettim.

— Peki, başarılı mıyım?

Başımı iki yana salladım.

— Fazlasıyla.

Yağmur kahkaha attı.

Ben de istemeden gülümsedim.

Yan yana yürürken kendime itiraf etmek istemediğim bir şeyi düşündüm.

Onunla böyle yürümek güzeldi.

Ne maç vardı ne de gizemli mesajlar.

Sadece Yağmur'un sesi vardı.

Ve ben uzun zamandır ilk defa kafamın içindeki sesleri biraz olsun susturabiliyordum.

***

Yağmur

Gittiğimiz yer küçük bir lokantaydı.

İçeride birkaç masa doluydu. Pencereden sokağı görebiliyorduk. Yağız karşıma oturduğunda menüyü elime aldım.

Bir süre inceledim.

Sonra başımı kaldırdım.

— Yağız?

— Efendim?

— Buraya daha önce geldin mi?

— Evet.

— Kiminle?

— Tek başıma.

— Hiç arkadaşınla gelmedin mi?

— Pek gelmem.

Menüyü masaya bıraktım.

— Senin sosyal hayatın gerçekten çok üzücü.

— Seninki benimkine yeter.

Bir an durdum.

Sonra gülümsedim.

— Bu iltifat mıydı?

Yağız ne söylediğini yeni fark etmiş gibi bana baktı.

— Hayır.

— Ama öyle duyuldu.

— Yanlış duymuşsun.

— Olabilir. Ben güzel şeyleri duymayı seviyorum.

Yağız başını eğdi.

Gülümsemesini saklamaya çalışıyordu.

Garson geldiğinde siparişlerimizi verdik. Ben yemek beklerken Yağız'ı izlemeye başladım.

Bunu fark edince kaşlarını çattı.

— Neden bakıyorsun?

— Bakamaz mıyım?

— Bakabilirsin.

— O zaman bakıyorum.

— Yağmur...

— Yağız...

İç çekti.

— Bir şey söyleyeceğim.

— Söyle.

— İnsanları bu kadar rahatsız etmekten keyif alıyor musun?

Biraz düşündüm.

— Herkesi değil.

Kaşlarını kaldırdı.

— Peki kimi?

Gülümsedim.

— Seni.

Yağız'ın yüzündeki ifade değişti.

Bir an gözlerime baktı, sonra bakışlarını masaya indirdi.

— Neden?

Dirseğimi masaya dayayıp biraz yaklaştım.

— Çünkü sen kızınca bile çok sakinsin. Ama bazen seni şaşırtabiliyorum.

— Şaşırtmıyorsun.

— Az önce menüyü ters tuttuğunu fark etmedin bile.

Yağız hemen menüye baktı.

Gerçekten de menü ters duruyordu.

Kahkahayı bastım.

— ŞAKA YAPIYORUM!

Yağız başını kaldırdı.

Birkaç saniye bana baktı.

Sonra o da güldü.

Gerçekten güldü.

Öyle kısa, göstermelik bir gülümseme değildi bu. Yüzündeki bütün sertlik bir anlığına kaybolmuştu.

Ben de sustum.

Çünkü onu ilk defa böyle görüyordum.

Yağız gülmeyi bıraktığında bakışlarımız karşılaştı.

— Ne oldu? diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

— Hiç.

— Niye öyle bakıyorsun?

Gülümsedim.

— Gülünce yüzün değişiyor.

Bu kez bakışlarını kaçırdı.

— Yemek geliyor.

Etrafa baktım.

— Daha kimse gelmedi.

Yağız gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.

Ben kahkaha attım.

— Yağız, sen utanıyor musun?

— Hayır.

— Bence utanıyorsun.

— Bence çok konuşuyorsun.

— Konuyu değiştirdin!

— Yağmur, lütfen.

— Tamam, sustum.

İki saniye bekledim.

— Ama çok tatlı oluyorsun.

Yağız başını kaldırdı.

— Sen gerçekten susmayacaksın, değil mi?

Gülümsedim.

— Hayır.

Yemekler geldiğinde nihayet başka şeylerle ilgilenmek zorunda kaldık.

Ama arada Yağız'ın yüzüne bakıyor, onu yeniden güldürmek için küçük şakalar yapıyordum.

Bazen karşılık veriyor, bazen başını iki yana sallıyordu.

Yine de artık ilk tanıştığımız günkü kadar mesafeli değildi.

Ve ben bu değişimi seviyordum.

Çünkü Yağız'ın duvarlarının ardında kimsenin görmediği bir tarafı vardı.

Ben de o tarafı tanımak istiyordum.

Yalnızca biraz.

Şimdilik.

***

Yağız

Yemekten sonra hesabı ödeyip dışarı çıktık.

Yağmur kapının önünde durup bana döndü.

— Güzel vakit geçirdim.

— Ben de.

Bu kez söylediğim şey doğruydu.

Yağmur'un yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

— Bak, bunu söylerken yüzün bile güldü.

— Her şeyi incelemek zorunda mısın?

— Sen söz konusu olunca evet.

Cevap vermedim.

Çünkü bu cümle, düşündüğümden daha fazla hoşuma gitmişti.

Tamirhaneye doğru yürümeye başladık.

Sokağın köşesine geldiğimizde telefonum titredi.

Ekrana baktım.

Bilinmeyen numara.

Yine.

Mesajı açtım.

“Güzel bir gün geçiriyorsun, Yağız.”

Adımlarım durdu.

Bir sonraki mesaj hemen geldi.

“Umarım bu kızın başına bir şey gelmez.”

İçimdeki bütün sıcaklık bir anda kayboldu.

Başımı kaldırıp sokağın karşısına baktım.

Park etmiş arabalar.

Kaldırımda yürüyen insanlar.

Bir dükkânın önünde konuşan iki adam.

Ama tanıdık bir yüz göremedim.

— Yağız?

Yağmur'un sesiyle kendime geldim.

Telefonu kapattım.

— Ne oldu?

— Bir anda durdun.

— Bir şey yok.

Gözlerini kıstı.

— Bana yine yalan mı söylüyorsun?

— Hayır.

Bana birkaç saniye baktı.

Sonra koluma girdi.

Hareketi o kadar beklenmedikti ki bütün bedenim gerildi.

Yağmur bunu fark etti.

Başını kaldırıp bana baktı.

— Ne oldu?

— Bir şey olmadı.

— Koluna girdim diye mi şaşırdın?

— Hayır.

— Yağız, kolun taş gibi oldu.

Elini çekmedi.

Aksine, biraz daha rahat yerleşti.

— Rahat ol. Seni kaçırmıyorum.

Ona baktım.

Yağmur gülüyordu.

Ben de kendimi toparlamaya çalıştım.

— İnsan bir haber verir.

— Koluna girmek için izin mi alayım?

— En azından...

Cümlemi tamamlayamadım.

Yağmur yüzüme dikkatle baktı.

Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı.

— Aaa.

— Ne?

— Sen gerçekten utanıyorsun.

— Yağmur, yürüsene.

Kahkaha attı.

— Tamam, tamam. Ama bunu unutmayacağım.

Kolum hâlâ onunkinin içindeydi.

Onu uzaklaştırmak için hiçbir şey yapmadım.

Birkaç dakika böyle yürüdük.

Yağmur bana işinden bahsetti. Şirketindeki bir toplantıyı, çalışanlarından birinin yaptığı komik bir hatayı anlattı. Ben de arada sorular sordum.

Onu dinlerken bir kez daha fark ettim.

Yağmur konuşurken bütün yüzü değişiyordu.

Bir şeyi anlatırken gözleri parlıyor, komik bir yere geldiğinde kendi anlattığı şeye ilk kendisi gülüyordu.

Ve ben onu dinlemeyi seviyordum.

Bu, başıma açılabilecek en büyük sorunlardan biri olabilirdi.

Çünkü birine alışmak, onu kaybetmekten korkmak demekti.

Benimse korkacak başka yeterince şeyim vardı.

Telefonum cebimde yeniden titredi.

Bu kez bakmadım.

Yağmur hâlâ konuşuyordu.

Ona birkaç dakika daha eşlik etmek istedim.

Sadece birkaç dakika.

***

Yağmur

Tamirhaneye geldiğimizde Yağız'ın kolundan ayrıldım.

Ama ayrılmadan önce ona baktım.

— Bugün güzel bir gündü.

— Evet.

— Bir daha yapalım mı?

Yağız anahtarlarını çıkardı.

— Neyi?

Gözlerimi devirdim.

— Birlikte yemek yemeyi, beyefendi.

— Bakarız.

— Bakarız mı?

— Evet.

Elimi belime koydum.

— Yağız, ben seninle bir şey planlamak istiyorum. Sen bana “bakarız” mı diyorsun?

— Ne dememi istiyorsun?

Bir adım yaklaştım.

— Mesela “Tabii Yağmur, seninle her zaman yemek yerim,” diyebilirsin.

Yağız'ın yüzüne baktım.

Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.

Sonra hafifçe gülümsedi.

— Tabii Yağmur. Seninle her zaman yemek yerim.

Bir an durdum.

Bunu gerçekten söylemesini beklemiyordum.

— Sen...

Kaşlarını kaldırdı.

— Ne?

Gülümsememi saklamaya çalıştım.

— Sen bazen çok tehlikeli oluyorsun.

— Neden?

— Böyle şeyler söyleyince insanın aklını karıştırıyorsun.

Yağız başını eğdi.

Bu sefer utanması daha belirgindi.

— Sen başlattın.

Gözlerimi büyüttüm.

— Bana laf mı yetiştiriyorsun?

— Biraz öğrendim.

Kahkaha attım.

— Aferin sana! Yakında benim seviyeme ulaşırsın.

— O kadar da değil.

— Bak, yine laf soktu!

Yağız güldü.

Sonra tezgâhın üzerindeki anahtarları aldı.

— Arabanı kontrol et. Her şey yolunda.

— Tamam.

Arabaya doğru yürüdüm ama kapıyı açmadan önce tekrar döndüm.

— Yağız?

— Efendim?

— Yarın seni görebilir miyim?

Soru ağzımdan çıkınca içimde küçük bir heyecan oluştu.

Yağız birkaç saniye bana baktı.

Sonra cevap verdi.

— Tamirhanedeyim.

Gülümsedim.

— Bu, evet demek mi?

— Evet.

Yüzümdeki gülümsemeyi saklayamadım.

— Güzel. O zaman yarın görüşürüz.

— Görüşürüz, Yağmur.

Arabaya bindim.

Motoru çalıştırmadan önce camı indirdim.

Yağız hâlâ kapının önünde duruyordu.

— Yağız!

Başını kaldırdı.

— Ne oldu?

Ona gülümsedim.

— Yarın biraz daha gülümse. Sana yakışıyor.

Sonra camı kapatıp arabayı çalıştırdım.

Dikiz aynasından ona son bir kez baktım.

Hâlâ olduğu yerde duruyordu.

Ve yüzünde küçük bir gülümseme vardı.

Kendi kendime güldüm.

Bu adamı tanımak sandığımdan çok daha eğlenceli olacaktı.

Ama içimde küçük bir ses, her şeyin bu kadar kolay olmayacağını söylüyordu.

***

Yağız

Yağmur gittikten sonra tamirhanenin kapısını kapattım.

Bir süre dışarıda durdum.

Arabasının sesi sokakta kaybolana kadar bekledim.

Sonra içeri girdim.

Az önce oturduğu sandalyeye baktım.

Masada bıraktığı peçeteyi gördüm. Üzerine bir şeyler çizmişti.

Peçeteyi elime aldım.

Ortada kocaman bir yüz vardı.

Yanında da şu yazıyordu:

“Gülümsemeyi unutma, asık suratlı beyefendi.”

İstemeden güldüm.

Başımı iki yana sallayıp peçeteyi tezgâhın üzerine bıraktım.

Bu kız gerçekten aklımı karıştırıyordu.

Telefonum titredi.

Gülümsemem kayboldu.

Ekranda yine aynı numara vardı.

Mesajı açtım.

“Yarın gece. Son uyarım.”

Ardından bir mesaj daha geldi.

“Bu kez yalnız gel.”

Telefonu sıkıca tuttum.

Sonra ekrana üçüncü bir mesaj düştü.

“Yanındaki kızı da düşün.”

İçimdeki öfke yavaşça yükseldi.

Demek beni izliyordu.

Yağmur'la nerede olduğumu biliyordu.

Onu görmüştü.

Ve şimdi onu kullanarak beni tehdit ediyordu.

Telefonu cebime koydum.

Bir süre hareketsiz kaldım.

Sonra Yağmur'un bıraktığı peçeteye baktım.

“Gülümsemeyi unutma.”

Keşke bu kadar kolay olsaydı.

Keşke onu bu işlerden uzak tutmak, hayatımı eskisi gibi yaşamak mümkün olsaydı.

Ama artık bir şeyden emindim.

Bu adamın kim olduğunu öğrenecektim.

Benden ne istediğini de.

Ve Yağmur'un bu işin ortasında kalmasına izin vermeyecektim.

Ne pahasına olursa olsun.

***

Yağmur

Eve geldiğimde hâlâ gülümsüyordum.

Anahtarlarımı masaya bıraktım, çantamı koltuğa koydum.

Sonra telefonumu çıkardım.

Yağız'ın numarasını buldum.

Bir süre ekrana baktım.

Ne yazacaktım?

“Bugün çok eğlendim.”

Fazla mı açıktı?

“Yarın görüşürüz.”

Bunu zaten yüzüne söylemiştim.

Biraz düşündükten sonra mesajımı yazdım.

Yağmur: Yarın beni görünce yine surat asarsan kahvemi sana ısmarlatırım. ☕️

Gönderdim.

Telefonu masaya bıraktım.

Sonra dayanamadım, tekrar elime aldım.

Mesaj görülmüştü.

Ama cevap yoktu.

— Hadi bakalım, Bay Soğuk Adam.

Telefonu bıraktım.

Tam başka bir işle ilgilenecekken ekran aydınlandı.

Yağız: Kahveni kendin alırsın.

Kaşlarımı kaldırdım.

Hemen cevap yazdım.

Yağmur: Vay! Mesaj atmayı da biliyormuşsun.

Cevap birkaç saniye sonra geldi.

Yağız: Bazen.

Gülümsedim.

Yağmur: Yarın sana bir şey söyleyeceğim.

Bu kez cevap biraz geç geldi.

Yağız: Ne?

Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.

Yağmur: Söylersem sürprizi kalmaz.

Yağız: Yağmur.

Yağmur: Efendim, Yağız Bey?

Yağız: Başlama yine.

Kahkaha attım.

Yağmur: İyi geceler, asık suratlı beyefendi. 🌙

Telefonu masaya bıraktım.

Bu kez cevap beklemeyecektim.

Ama ekran birkaç saniye sonra yeniden aydınlandı.

Yağız: İyi geceler, Yağmur.

Mesajı okudum.

Sonra bir kez daha.

Bilmiyorum, belki de küçücük bir mesajdı.

Ama Yağız gibi biri için bunun bile önemli olduğunu hissediyordum.

Gülümsedim.

Yarın onu yeniden görecektim.

Ve aklımda ona söyleyeceğim çok şey vardı.

Özellikle de o güzel gülüşü hakkında.

***

Yağız

Telefonu yatağımın yanındaki masaya bıraktım.

Yağmur'un son mesajı hâlâ ekrandaydı.

“İyi geceler, asık suratlı beyefendi.”

Başımı yastığa yasladım.

Gülümsediğimi fark edince yüzümü tavana çevirdim.

Bu kız beni kendime yabancılaştırıyordu.

Ama bir yandan da uzun zamandır hissetmediğim bir şeyi hatırlatıyordu.

Normal olmayı.

Bir günün sonunda yalnızca yorulmuş olmayı.

Birini düşünmenin her zaman kötü bir şey anlamına gelmediğini.

Gözlerimi kapatacakken telefonum yeniden titredi.

Bu kez mesajı açmadım.

Kim olduğunu tahmin ediyordum.

Yine de birkaç saniye sonra dayanamadım.

Ekrana baktım.

Bilinmeyen Numara: Yarın gece seni bekliyoruz.

Altında ikinci bir mesaj vardı.

Bilinmeyen Numara: Bu sefer yanında kimse olmayacak.

Telefonu kapattım.

Yüzümdeki gülümseme tamamen kaybolmuştu.

Yarın gece ne olacağını bilmiyordum.

Ama bir şeyden emindim.

Bu iş sandığımdan daha büyük bir hâl alıyordu.

Ve ben, hayatıma yeni giren o kızın bu karanlığın içinde kaybolmasına izin vermeyecektim.

Yağmur'un yüzü gözümün önüne geldi.

Bana bakışı.

Gülüşü.

Her fırsatta beni utandırması.

İçimden derin bir nefes aldım.

“Yarın görüşürüz, Yağmur.”

Bunu sesli söylemedim.

Yalnızca içimden geçirdim.

Sonra gözlerimi kapattım.

Ama o gece uykuya dalmam uzun sürdü.

Çünkü bir yanda beni bekleyen karanlık vardı.

Diğer yanda ise fark etmeden hayatımın en güzel karmaşasına dönüşen bir kız.

Ve ben ilk defa hangisini kaybetmekten daha çok korktuğumu bilmiyordum.

BÖLÜM SONU.

Nasıl olmuş bacımsularrrr 3 gündür bölümü yayınlamaya çalışıyorum ama uygulama kabul etmiyordu bu güne nasipmişşş yorumlarınızı ve beyenilerinizi bekliyorum

Bir sonraki bölüm görüşmek üzere sizi seviyorumm 🫶🏻🤎

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.