7. bölüm / 9
TUTUN SEN BANASON BAĞ
Bölümler 9Şu an: SON BAĞ
7.BÖLÜM:Son Bağ
Salon birkaç saniyeliğine tamamen sessizliğe gömüldü. Hepimiz aynı anda, büyük bir şaşkınlıkla ona baktık.
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. Birkaç saniye gerçekten doğru duyup duymadığımdan emin olamadım.
"N-Ne?" diye fısıldayabildim sadece.
Poyraz’ın yüzünde en ufak bir tereddüt ya da pişmanlık belirtisi yoktu. "Yanımda güvende olursun," dedi. Sesi yine son derece sakin ve kontrollüydü. Sanki biraz önce hayatımı tamamen değiştirecek bir teklifte bulunmamış gibi devam etti: "Ayrıca borcunu daha hızlı ödersin."
Kalbim istemsizce hızlandı. Bu adam bazen her şeyi o kadar düz, o kadar net söylüyordu ki, sözlerinin ağırlığı insana ancak birkaç saniye sonra çarpıyordu.
Egemen dramatik bir şekilde iç çekti. "Ya neden çalıyorsun benim en değerli hazinemi?" diye söylendi Poyraz'a bakarak.
Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz, Tuğba’nın yüzündeki ifade hafifçe değişti. Çok kısa sürdü belki ama yakaladım. Dudaklarındaki o zoraki gülümseme iyice küçüldü ve bakışları bir anlığına yere kaydı.
O an içimde garip bir mahcubiyet hissi oluştu. Çünkü Egemen bunu büyük ihtimalle tamamen şakayla, iş dünyasındaki bir yeteneği kastetmek için söylemişti ama Tuğba için bazı şeyler o kadar basit değildi.
Egemen de yarattığı etkiyi fark etmiş olacak ki, yüzündeki o rahat ifade bir anda bozuldu. Bakışlarını hemen Tuğba’ya çevirdi. "Yani… Şirket açısından dedim," diye toparlamaya çalıştı aceleyle.
Tuğba başını kaldırıp zoraki bir şekilde güldü. "Tabii canım. Ne sandın?" dedi. Ama sesindeki o küçücük kırıklık salondaki herkes tarafından hissediliyordu.
Egemen birkaç saniye daha suçlu gözlerle ona baktıktan sonra bakışlarını kaçırdı.
Ve o kısa sessizlikte, o ikisinin arasında yıllardır söylenmeyen, biriktirilen şeylerin ağırlığını ilk kez bu kadar net hissettim.
Poyraz arkasına yaslanıp elindeki bardağı masaya bıraktı. "Kendine başka hiperpoliglot bul kardeşim," dedi. Sesi bu kez tamamen ciddi değildi; sanki az önce odada oluşan o buruk gerginliği kendi tarzıyla dağıtmaya çalışıyordu.
Egemen gözlerini devirerek sitem etti: "Sanki sokakta üç tane daha geziyor."
Tuğba onun bu haline hafifçe gülerken, ben istemsizce bu teklif üzerine düşünmeye başladım. Aslında… son derece mantıklıydı. Gürkan’ın beni okul çıkışında bile adım adım takip ettirdiğini çok iyi biliyordum. Artık dışarıda tek başıma bir yerlere gidip gelmek, iş aramak ya da sıradan bir yerde çalışmak gerçekten büyük bir risk taşıyordu. Poyraz’ın yanında olmak, en azından sürekli göz önünde ve güvende olmamı sağlayabilirdi.
Hem… borç meselesi vardı. Kimseye, en çok da bu adama karşılıksız bir minnetle bağlı kalmak istemiyordum.
Bakışlarımı yeniden Poyraz’a çevirdim. "Aslında haklısın," dedim. Kendi söylediğim şeye, bu kadar çabuk teslim olmama ben bile şaşırmıştım. "Böylelikle sana olan borcumu çok daha hızlı öderim."
Poyraz, yine o sinir bozucu sakinliğiyle başını hafifçe salladı. Ne “iyi fikir” dedi ne de başka bir şeyle beni onayladı; sanki bu kararı vereceğimi zaten en başından beri biliyormuş gibi rahat bir havası vardı.
Tuğba aniden yerinde doğruldu. "Bir dakika… Bizim şirkette mi çalışacaksın?" diye sordu şaşkınlıkla.
Bir anda bütün gözler yeniden bana döndü. "E-Evet…" diye mırıldandım, ani kararımın getirdiği çekingenlikle.
Tuğba birkaç saniye yüzümü inceledikten sonra işaret parmağını uyarırcasına havaya kaldırdı. "Önce polis. Sonra şirket, Asya," diyerek kırmızı çizgisini net bir şekilde çekti.
İstemsizce derin bir iç çektim. "Tamam Tuğba, tamam," dedim, onun bu korumacı inadına karşı pes ederek.
Tuğba hâlâ tam olarak ikna olmuş görünmüyordu ama en azından bir planımızın olması onu biraz rahatlatmıştı. Bense, farkında olmadan bakışlarımı yeniden Poyraz’a doğru çevirdim. Ve onun da o çimen yeşili gözlerini benden ayırmadan bana baktığını görünce, kalbim göğüs kafesimde saçma bir şekilde hızlandı.
Tam ortam biraz olsun sakinleşmişken dışarıdan gelen araba sesleri duyuldu. Bir değil, birkaç tane araba geliyordu belli ki. Far ışıkları salonun büyük camlarına kısa süreliğine yansıyınca bütün vücudum anında ok gibi gerildi. Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı.
"Ne oluyor?" dedim, sesimdeki panikle.
Tuğba da oturduğu yerde huzursuzca doğruldu. "Geri mi geldiler yoksa?" diye mırıldandı, korkuyla camdan dışarı bakmaya çalışarak.
Poyraz ise en ufak bir panik belirtisi göstermeden başını ağır ağır kapıya doğru çevirdi. "Sakin olun," dedi, sesi o kadar net ve rahattı ki insanı sakinleştirmeye yetiyordu. Sonra oldukça normal bir şey söylüyormuş gibi devam etti: "Güvenliği arttırdım sadece. Birkaç adam koruma için kapıda bekleyecek."
Şaşkınca yüzüne baktım. "Gerek var mıydı?" diye sordum.
Poyraz bakışlarını doğrudan bana çevirdi. "Şimdilik böyle olsun. Zamanla bakarız," dedi.
“Zamanla.”
Sanki burada sadece birkaç gün misafir olarak kalmayacağım da, uzun süre kalacağım çoktan kesinleşmiş gibi konuşuyordu.
Egemen koltuğa iyice yayılıp dramatik bir şekilde iç çekti. "Ben de mi burada kalsam?" diye sordu, ortamı yumuşatmak ister gibi.
Poyraz hiç düşünmeden, kestirip atarak cevap verdi: "Tüm odalarım dolu maalesef."
Egemen sahte bir alınmayla kaşlarını kaldırdı. "Kocaman evde bana yer yok mu yani? 'Koyun koyuna yatarız kardeşim' dersin sanıyordum," diyerek abisine takıldı.
Poyraz’ın yüzünde nihayet hafif bir gülümseme belirdi. "Evimde misafirden hoşlanmıyorum dedikçe evdeki kişi sayısı artıyor zaten," dedi.
Tuğba lafı üzerine alınıp hemen atıldı: "Beni de mi kovdun şu an yani?"
Poyraz gözlerini ona çevirdi, sesindeki o abilik tonu geri gelmişti. "Saçmalama bücür. Annen burada kalmandan pek hoşlanmıyor zaten," dedi.
Duyduğum şeyle bir an duraksadım. “Annen.” Nedense o kelime kulağıma çok yabancı, çok farklı takılmıştı. Kaşlarım hafifçe çatılırken, farkında olmadan sessizce sordum: "Annen mi?.."
Poyraz bunu hemen duydu tabii. Başını yavaşça bana çevirdi. "Evet. Tuğba’nın annesiyle babam, ben yedi yaşındayken evlendi," dedi, hiçbir şeyi gizleme gereği duymadan.
Birkaç saniye gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Onlar üvey kardeşlerdi... Ve buna rağmen… Poyraz’ın Tuğba’ya olan o düşkünlüğü, bakışındaki korumacı tavır, onun her lafını ciddiye alışı ve ses tonundaki o sarsılmaz abilik hissi…
İçimde garip, çok derin bir sızı oluştu. Çünkü benim öz abim bile bana hiçbir zaman böyle davranmamıştı. Benim abim beni korumak yerine, o adamın eline teslim etmiş, beni resmen satmıştı. Poyraz ise arada hiçbir kan bağı olmadığı halde Tuğba’ya dünyayı karşısına alacakmış gibi davranıyordu.
İstemsizce içimde bir imrenme duygusu büyüdü. "Tuğba ne kadar şanslısın," dedim, bakışlarımı onlara çevirerek. "Hepimiz abi konusunda o kadar şanslı olamıyoruz sanırım."
Ben bunu söylerken olabildiğince normal davranmaya çalışmıştım ama içimdeki o kırıklığı gizleyememiş olacağım ki, Tuğba’nın yüzü bir anda düştü, gözlerindeki neşe söndü.
"Ya Asya yapma böyle… Benim abim ikimize de yeter," dedi, sıcak bir sesle bana yaklaşarak.
İstemsizce kısa bir kahkaha attım ama aynı anda içimde rahatsız edici, beni huzursuz eden bir düşünce kıpırdadı. Çünkü sorun tam olarak buydu galiba. Poyraz’ın bana böyle kol kanat germesini, beni korumasını basit bir abilik olarak mı görmem gerekiyordu, bilmiyordum… Ama nedense kalbim ve mantığım bunu o sınıfa koymakta pek başarılı değildi.
Egemen ortamı neşelendirmek için araya girdi. "Tamam tamam sakin olun hanımlar. Ona ben abilik yapacağım, koruyacağım," diyerek koltuğa iyice yayıldı ve kendince karizmatik görünmeye çalıştı. "Zaten hep Asya gibi güzel ve akıllı bir kardeşim olsun istemiştim."
Tuğba anında kucağındaki yastığı ona doğru fırlattı. "Kes sesini ya! Sen önce kendini korumayı öğren!" diye bağırdı.
Egemen kahkaha atarken ben de istemsizce gülmeye başladım; onların bu didişmesi sayesinde ortamın o kasvetli ağırlığı bir anda dağılmıştı.
Tam o sırada Poyraz’ın derin ve ödün vermez sesi salonda yankılandı. Bakışları doğrudan gözlerimin içine kenetlenmişti.
"Bu evde benimle kalıyorsun. Ve seni korumak için bir sıfata ihtiyacım yok benim."Bunu söylerken sesi öyle sakindi ki sanki dünyanın en normal cümlesini kuruyordu. Ama nedense o an ilk kez gerçekten güvende hissettim.
***
Aradan birkaç gün geçmişti. Ne Hikmet’ten bir haber gelmişti ne de Gürkan’dan.
Bu sessizlik normalde içimi rahatlatmalıydı belki ama tam tersine, beni her geçen gün daha fazla geriyordu. Çünkü Gürkan gibi adamlar sessiz kaldığında, insan fırtına öncesi sessizliği yaşıyormuş gibi arkasından çok daha kötü bir şeyin geleceğini hissederdi. Tuğba’nın resmen zorlamasıyla emniyete gidip uzaklaştırma kararını da çıkartmıştık. Ama içten içe hepimiz aynı acı gerçeği biliyorduk: Bu kağıt parçası Gürkan’ı durdurmayacaktı; sadece onu biraz daha öfkelendirecekti.
Bugün ise üzerimde bambaşka bir stres vardı. Poyraz’ın şirketindeki ilk iş günümdü.
Duştan yeni çıkmıştım. Üzerimde ince bir sabahlık vardı. Saçlarımı yarım saattir kurutmama rağmen uçları hâlâ hafif nemliydi. Dolabın önünde durmuş, ne giyeceğime bir türlü karar veremiyordum. Gerçi buna “karar vermek” denirse... Hayatım boyunca bu kadar lüks ve pahalı görünen kıyafetlerin olduğu bir dolabım olmamıştı. Hangi parçaya dokunsam, “bunu kesin yanlışlıkla mahvederim” korkusu uyanıyordu içimde.
Tam o sırada odanın kapısı yavaşça tıklandı. Kaşlarım hafifçe kalktı. Tuğba’nın geldiğini düşünerek arkama bile dönmeden seslendim: "Gel!"
Kapı hafifçe aralandı ama duyduğum ses beklediğim kişiye ait değildi. "Benim," dedi Poyraz.
O tok sesi duyduğum an elim refleksle sabahlığımın yakasına gitti, kumaşı iyice göğsüme doğru çektim. Allah kahretsin. Başımı hızla kaldırıp üzerimdeki sabahlığa baktım. Çok açık bir gecelik değildi ama yine de… Bu halde, korumasız bir şekilde Poyraz’la aynı ortamda bulunmak bile içimde garip bir karmaşa yaratmıştı. Saçma bir şekilde utandım.
"G-Gel…" diye mırıldandım, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek.
Poyraz kapıyı biraz daha açıp içeri girdi. Elinde oldukça büyük, siyah ve son derece şık bir kutu vardı. Bakışlarım şaşkınlıkla elindeki pakete kaydı.
"Tuğba senin için gönderdi," dedi, adımları yatağın kenarında dururken.
Duyduğum şeyle içim istemsizce yumuşadı. Tuğba, yanımda olmasa bile her detayımı ince ince düşünmüştü. Gerçekten de bu hayatta sahip olduğum en değerli, en temiz kalpli insandı. Dudaklarımda sıcak, küçük bir gülümseme oluştu.
"Teşekkür ederim," diyerek kutuyu ondan teslim almak için öne doğru uzandım.
Tam o sırada, kutunun altından parmaklarımız birbirine değdi. Ve o kısacık temasla birlikte tenime anlık, kor bir sıcaklık yayıldı. O kadar kısa, o kadar anlık bir andı ki normalde üzerinde durmamam gerekirdi; ama elektrik çarpmış gibi geri çekilen ilk kişi yine ben oldum.
Kalbim göğüs kafesimin içinde anlamsız bir hızla çırpınmaya başlarken, gözlerim istemsizce Poyraz’a kaydı. O da duraksamış, o çimen yeşili gözleriyle doğrudan bana bakıyordu.
Bakışlarımız birkaç saniye, gereğinden çok daha uzun bir süre birbirinde asılı kaldı.
İlk gözlerini kaçıran, o yoğunluğun altında ezilerek yine ben oldum. Kutuyu iki elimle sıkıca göğsüme doğru bastırırken boğazımı temizledim. Kalbimin neden durup dururken bu kadar hızlı, bu kadar deli gibi attığını kendime bile açıklayamıyor, bunu anlamamaya çalışıyordum.
Poyraz, o her zamanki sakin ve mesafeli tavrıyla sessizliği böldü: "Ne zaman hazır olursun?"
Hızlıca zihnimden bir süre hesapladım. "Yarım saate?" dedim, sesimin düz çıkmasına gayret ederek.
Poyraz başını hafifçe salladı. "Tamam. Benim önden çıkmam lazım," dedi. Ceketinin cebine telefonunu yerleştirirken duraksamadan devam etti: "Araba kapının önünde bekleyecek. Seni doğrudan şirkete getirecek."
Şaşkınca ona baktım, yine o her şeyi üstlenme hali beni mahcup etmişti. "Gerek yoktu aslında, ben kendim de—"
"Gerek vardı," diyerek sözümü kesti. Cümleyi öyle baskın ve net söylemişti ki, devamını getirmeye cesaret edemedim.
Bakışlarım tekrar kucağımdaki siyah kutuya kaydı. Poyraz, gözleriyle elimdeki paketi işaret ederek, "Kutunun içinde yeni bir telefon var. İçine yeni bir sim kart da takılı," dedi.
Bir an gerçekten ne diyeceğimi, nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Yeni bir telefon mu almıştı bana?
Poyraz ise sanki dünyanın en sıradan, en normal şeyinden bahsediyormuş gibi sarsılmaz bir rahatlıkla konuşmaya devam etti: "Benim ve Tuğba’nın numarası içinde kayıtlı. Şirkete gelince beni ararsın."
İçimde yeniden o yoğun, insanı ezen mahcubiyet hissi yayıldı. Çünkü hayatım boyunca kimse benim güvenliğim, benim rahatım için bu kadar ince düşünmemiş, bu kadar uğraşmamıştı. Parmaklarım kutunun sert kenarını sıkıca kavrarken gözlerimi yeniden ona kaldırdım.
"Teşekkür ederim…" dedim. Sesim istemsizce, içimden gelen minnetle yumuşacık çıkmıştı. "Hakkınızı nasıl ödeyeceğimi gerçekten bilmiyorum."
Poyraz birkaç saniye durup öylece bana baktı. Sonra yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu; tam bir gülümseme bile sayılmazdı belki ama o yüzündeki keskin, buz gibi sertlik bir anlığına kırılmıştı.
"Rica ederiz Asya," dedi, sesindeki o gizli yumuşaklıkla. Ve bunu söyledikten sonra arkasını dönüp sakin adımlarla odadan çıktı.
Hazırlanıp aynanın karşısına geçtiğimde birkaç saniye gerçekten kendime baktım.
Tuğba resmen kafayı yemişti. Çanta, ayakkabı, takı… Her şeyi en ince ayrıntısına kadar birbirine uyacak şekilde hazırlamıştı. Üzerimdeki kıyafetler o kadar kaliteli ve lüks görünüyordu ki, yanlışlıkla bir yere sürtünsem maddi kriz yaşayacakmışım gibi hissediyordum. Ama işin garip tarafı… Çok güzel görünüyordum. Hayır, gerçekten güzel. Uzun zamandır ilk kez aynada korkmuş, köşeye sıkışmış bir kız çocuğu değil de güçlü duran bir kadın görüyordum.
Tam o sırada yatağın üzerinde duran yeni telefondan mesaj sesi geldi. Kaşlarım hafifçe kalktı. Bu numarayı henüz kimse bilmiyordu. O yüzden mesaj ya Tuğba’dan ya da Poyraz’dan gelmiş olmalıydı. Gerçi… Poyraz’ın öyle kolay kolay mesaj atan biri olduğunu hiç sanmıyordum.
Telefonu açıp ekrana baktığımda istemsizce gülümsedim.
“İlk iş günün kutlu olsun bebeğim 💋 Ortama girince CEO sensinmiş gibi yürü.”
Tuğba. İçim istemsizce, onun bu tükenmez enerjisiyle yumuşadı. Hızlıca, “Teşekkür ederim deliii ❤️” yazıp telefonu çantama attım.
Tam aşağı inip evden çıkacaktım ki, kapının önünde bekleyen korumalardan biri bana doğru yaklaştı. "Asya Hanım… Kapıda abiniz olduğunu söyleyen bir adam geldi," dedi.
Duyduğum kelimeyle kalbim anında hızlandı. Bir saniye önce içimi kaplayan o bütün huzur darmadağın oldu. Gerçekten Hikmet miydi, yoksa Gürkan’ın oyunlarından biri mi?
Temkinli ve mesafeli bir sesle sordum: "Nasıl biri?"
"Bir yetmiş beş civarı. Esmer. Otuz yaşlarına yakın bir beyefendi," dedi koruma.
İçimdeki o ilk gerginlik biraz olsun gevşedi. Gürkan değildi, Hikmet’ti. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. "Nerede şu an?"
"Güvenlik kapıda bekletiyor."
Birkaç saniye düşündüm. Ne kadar öfkeli olursam olayım, o benim abimdi. Bana gerçekten, fiziksel olarak zarar vermezdi değil mi? Başımı kaldırdım. "Alın içeri."
Koruma talimatı yerine getirmek için uzaklaşırken istemsizce ellerimi önümde kenetledim. Birkaç dakika sonra büyük dış kapı açıldı. Hikmet içeri girdiğinde, gözleri ilk olarak evin o göz alıcı, lüks içine kaydı. Sonra bakışları doğrudan beni buldu. Ve birkaç saniye hiçbir şey söylemeden, olduğumuz yerde öylece durduk.
Bakışları baştan aşağı üzerimde dolaştı. Kıyafetlerimde, çantamda, ayağımdaki topuklu ayakkabılarda… Kaşları hafifçe çatıldı. "Nereye?" diye sordu, sesindeki o hesap soran tonla.
Çantamın askısını omzumda düzeltip sakin kalmaya çalıştım. "İşe gidiyorum," dedim net bir sesle.
Hikmet’in yüzündeki ifade anında değişti, şaşkınlık ve öfke birbirine karıştı. "İşe mi başladın?"
"Evet."
Kısa ve ağır bir sessizlik oldu salonun girişinde. Sonra sesini biraz daha yükselterek sertçe konuştu: "Hadi dön eve Asya. Uzatmayalım şu işi artık."
İçimdeki o eski korkuya rağmen bu kez geri adım atmadım. "Abi, dönmeyeceğim. Vazgeçin artık benden," dedim.
Hikmet’in çenesi gerildi, gözleri nefretle kısıldı. "O adam mı gönderdi seni böyle?" diye sordu, üzerimdeki kıyafetleri kastederek. Sinirlenmeye başlamıştı ama bu kez bende korkudan çok, hayal kırıklığının getirdiği bir öfke vardı.
"Abi… Bu nasıl bir iyilik? Yapma artık, yalvarırım yapma," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak.
Hikmet sert bir nefes verdi, sabrı tamamen tükenmişti. "Dönmüyor musun yani?" diye sordu son kez.
"Hayır." Telefonumun saatine baktım, gerçekten şirketteki ilk günüme geç kalıyordum. "Çıkmam lazım abi."
O an Hikmet’in yüzündeki o sakin kalmaya çalışan ifade tamamen silindi. Bir anda üzerime doğru yürüyüp kolumdan sertçe tuttu. "Sen beni aleme rezil mi etmeye çalışıyorsun?!" diye kükredi.
Zonklayan kolumun acısıyla irkildim. "Abi bırak—"
Ama bırakmadı. Tam tersine, beni kendine doğru büyük bir hırsla, sertçe çekti. O ani hareketle bileğim anormal bir şekilde arkaya doğru döndü. İnce, korkunç bir acı kolumun içinden yukarı, omzuma doğru yayıldı.
Ağzımdan istemsiz, acı dolu bir ses kaçtı: "Ah—!"
Gözlerim anında dolarken nefesim tamamen kesildi. Hikmet öfkeden gözü dönmüş bir halde hâlâ kolumu bırakmıyordu. "Aklını başına topla artık Asya!" diye bağırıyordu yüzüme doğru.
O sırada durumu dışarıdan izleyen korumalardan biri hızla içeri girip araya girdi. "Beyefendi, bırakın hanımefendiyi!" diyerek Hikmet’in kolunu tuttu.
Hikmet, korumanın müdahalesiyle sonunda kolumu bıraktığında acının etkisiyle birkaç adım geriye doğru sendeledim. Bileğim deli gibi zonkluyordu. Parmaklarımı hafifçe hareket ettirmeyi denediğim anda canımdan can gitti, ince bir sızı tüm bedenimi sardı.
Hikmet birkaç saniye bana, o acı çeken halime baktı. Yüzünde anlık bir pişmanlıkla sarsılmaz bir öfke birbirine karıştı. Ama yine de özür dilemedi, her zamanki gibi hatasını kabul etmedi.
Sadece sertçe, "Bu iş burada bitmeyecek," dedi. Sonra da arkasını dönüp hızla evden çıktı.
Dış kapı arkasından büyük bir gürültüyle kapandığı anda, sağlam olan elim istemsizce incinen bileğime gitti. Ve içimde, çocukluğumdan beri taşıdığım o son bağ, çok net bir şekilde kırıldı. Çünkü o an şunu çok acı bir şekilde fark etmiştim: Kanımdan, canımdan olan abim bile artık bana zerre kadar güven vermiyordu.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm etkileşimi
