2. bölüm / 9
TUTUN SEN BANABEDEL
Bölümler 9Şu an: BEDEL
2.BÖLÜM: BEDEL.
Annemi uğurlamak, sanki göğüs kafesimi açıp kalbimi sökerek onun valizine yerleştirmek gibiydi. Şimdi odamda, yatağımın kenarına ilişmiş bir halde ağlıyordum. Ne zaman döneceğini, döndüğünde beni bıraktığı yerde bulup bulamayacağını bilmiyordum. Tek sığınağım da gitmişti. Duvarlar üzerime geliyordu sanki; bu oda, bu ev, hatta bu şehir nefesimi kesmek için ant içmişti.
Tam o sırada odamın kapısı açıldı. Gözyaşlarımın arasından baktığımda, bu dünyada beni gerçekten anlayan tek insanın, Tuğba’nın içeri girdiğini gördüm.
Tuğba, şehrin en zengin ailelerinden birinin kızıydı ama o parıltılı hayatın arkasında hep yalnız bir çocuk gibiydi. Ailesiyle arasındaki uçurum hiçbir zaman kapanmamış, aksine her geçen yıl daha da derinleşmişti. Onun tek dayanağı, üzerine titrediği abisiydi. Abisi uzun zamandır yurt dışındaydı, döneli birkaç hafta olmuştu ama Tuğba’nın anlattıklarından tanıdığım o adamla henüz hiç denk gelmemiştik.
Tuğba hiçbir şey söylemeden yanıma geldi ve kollarını sıkıca boynuma doladı. Onun şefkati, Gürkan'ın tehditleriyle buz kesmiş ruhuma biraz olsun sıcaklık üfledi.
"Buradayım Asya... Buradayım canım benim," diye fısıldadı saçlarımı okşayarak. "Ağla, boşalt içini."
"Gitti Tuğba..." hıçkırıklarımın arasından konuşmaya çalıştım. "Annem gitti ve ben burada, o adamın ellerinde tek başıma kaldım. Ne yapacağım ben? Nasıl nefes alacağım bu kafeste?"
Tuğba yavaşça geri çekilip elleriyle yüzümü kavradı, parmak uçlarıyla yaşlarımı sildi. Gözlerinde, kendi ailesine karşı kazandığı o buruk ama sert direnç vardı.
"Tek başına değilsin. Ben yanındayım," dedi, sesi hiç titremeden. "Bak, annene en iyi doktorlar bakacak, iyileşip dönecek. Sen sadece bugünü, şu anı atlatmaya odaklan. Gerisini sonra düşüneceğiz."
"Bu akşam..." dedim, titreyen dudaklarımla. "Sanki kendi ölüm fermanımı imzalayacakmışım gibi hissediyorum."
"Biliyorum tatlım, biliyorum. Ama sen tanıdığım en güçlü kızsın. O Gürkan denilen adama sonsuza kadar mahkum kalmayacaksın, bir yolunu bulacağız. Gerekirse o yolu beraber inşa edeceğiz."
Onun desteği, o sarsılmaz dostluğu olmasa abimin vicdansızlığı ve Gürkan’ın kurduğu bu tuzağın içinde çoktan yıkılıp giderdim.
Akşam, hayatımın en ağır yükünü sağ elimin yüzük parmağında hissettim. Gürkan’ın parmağıma geçirdiği o yüzük, pırlantasının ışıltısına tezat, ruhuma bir kelepçe gibi soğuk ve merhametsizce oturdu. Kurdele kesilip o kırmızı bağ koptuğunda, abim Hikmet’in yüzündeki memnuniyet, kazandığı bu kirli zaferin en somut kanıtıydı. Gürkan ise koleksiyonuna paha biçilemez bir parça katmış gibi gururla gülümsüyordu.
Tuğba elimi sımsıkı tutuyordu. Parmaklarının arasından bana aktardığı o güç olmasa, dizlerimin bağının çözülüp oracığa yığılacağını biliyordum. Kendi aramızda, daha çok bir cenaze törenini andıran o kısa ve ruhsuz seremoniden sonra Gürkan, asıl bombayı patlattı.
"Bundan sonra Asya'nın bizim evde kalmasını istiyorum," dedi, sanki sıradan bir yer değişikliğinden bahsediyormuş gibi. "Kocaman ev hazırlıklar için daha rahat olur. Hem düğün öncesi her şeyi beraber planlarız, birbirimize alışırız."
Duyduklarımla başımı hızla kaldırdım. Alışmak mı, yoksa teslim olmak mı? Bu kadarı fazlaydı. Daha nişanlanalı beş dakika bile olmamışken, özgürlüğümün son kırıntılarının da elimden alınmasına sessiz kalamazdım.
"Ama... Evlenmeden olmaz ki," diye kekeledim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Ben kendi evimde, okulumun yakınında kalmalıyım..."
Sözümü bitirmeme, o cılız itirazımı tamamlamama fırsat bile kalmadan abim, dünden razı bir tavırla araya girdi. Sanki benden ve vicdan azabından kurtulmak için saniyeleri sayıyordu.
"Olur tabii Gürkan Bey, neden olmasın! Çok daha iyi olur," dedi abim, yüzünde eğreti bir nezaketle. "Asya da hem eve alışır hem oradaki düzene ayak uydurur. Bizim için hiçbir sorun yok, değil mi Asya?"
Gürkan ise cevabı çoktan satın almış olmanın rahatlığıyla bana dönüp hafifçe gülümsedi. O gülüşte, itiraz kapılarını kapatan bir kesinlik vardı.
"Güzel... O zaman eşyalarını toparla. Yarın sabah seni gelip aldıracağım."
Yine bana sormamışlardı. Yine benim adıma, benim geleceğim hakkında ben orada hiç yokmuşum gibi karar vermişlerdi. Tuğba’nın elini daha sıkı sıktım, tırnaklarımı avucuna geçirdim. Bu evden kurtulmayı, bu odadan kaçmayı yıllarca hayal etmiştim; ama bir hapishaneden çıkıp, etrafı daha yüksek duvarlarla çevrili başka bir hapishaneye girmek için değil.
Yarın sabah o devasa eve, Gürkan'ın kurallarıyla yönetilen o yabancı dünyaya adım atacaktım. Geri dönüşü olmayan o yola girmeden önceki son gecem, hayallerimin özgür olduğu o küçük odadaki son saatlerimdi.
Gürkan’ın evinde geçirdiğim o birkaç hafta, her köşesi pırlantalarla süslenmiş bir hapishanede geçen upuzun aylar gibi ruhumu sömürmüştü. "Düğün hazırlığı" dedikleri o gürültülü süreç, aslında her günümü, her nefesimi milim milim kontrol altına alma operasyonuydu. Okula gitmemi bile artık açıkça istemiyorlardı; hayatımın ipleri tamamen Selvi’nin o soğuk ellerindeydi. Ben ise sadece onun seçtiği kumaşların ortasında, içi boşaltılmış bir manken gibi geziniyordum.
Yarın nikah günüydü.
Günün o sahte kalabalığından ve yüzüme yapıştırdığım o donuk maskeden sıyrılıp bana verilen yabancı odaya sığındım. Geceliğimi giyip yatağa uzandığımda, zihnimdeki tek dua şuydu: Lütfen, gözlerimi açtığımda bunların sadece kötü bir kâbus olduğunu göreyim. Ancak kapının o hafif ama kararlı tıklatılması, kâbusun gerçekle yer değiştirdiği o andı.
Tık, tık...
Cevap vermedim. Nefesimi tutup bekledim; belki vazgeçer, gider diye düşündüm. Ama kapı yavaşça açıldı ve içeriye Gürkan girdi. Adımları düzensizdi, ağır ve mide bulandırıcı bir alkol kokusu ondan önce odaya dolmuştu.
"Gürkan? Senin burada ne işin var?"
Hızla doğruldum, üzerimdeki ince örtüyü bir zırh gibi göğsüme kadar çektim.
"Nasıl geçti günün?" diye sordu Gürkan. Sesi boğuktu ve kelimeleri ağzında yuvarlıyordu. "Çok mu yordular seni?"
"Yorucu... Çok yorucu bir gündü," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Lütfen odadan çıkar mısın? Uyumak istiyorum."
Ancak o durmadı. Bana doğru bir adım daha attı, bakışlarındaki o bulanık parlaklık beni hapsediyordu. O yaklaştıkça ben yatağın başlığına kadar geri çekildim. Sırtım buz gibi duvara değdiğinde, kaçacak hiçbir deliğin kalmadığını anladım.
"Ben senin tüm yorgunluğunu alabilirim Asya..." dedi, sesindeki o tehlikeli yumuşaklıkla. "Hepsini unutturabilirim sana."
"Ne... Ne diyorsun sen? Sarhoşsun, ne dediğini bilmiyorsun. Git lütfen, yalvarırım."
Gürkan yatağın kenarına oturdu; o kadar yakındı ki, alkol kokulu sıcak nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Gözlerindeki o kontrolsüz arzu, hayatım boyunca gördüğüm her şeyden, abimin öfkesinden bile daha ürkütücüydü.
"Dayanamıyorum artık Asya!" diye inledi, sanki canı yanıyormuş gibi. "Bu kadar yakınımda olup da sana dokunamamaya, kokunu içime çekememeye dayanamıyorum. Yarını beklemek istemiyorum artık. Sen benimsin, benim karımsın... Bunu şimdi, tam şu an anlamanı istiyorum."
Eli titreyerek bacağıma doğru uzandığında, odadaki tüm oksijenin bir anda çekildiğini hissettim. Hayır, diye çığlık attı içimdeki ses. Bu anlaşmanın bir parçası değildi. Bu, annemin hayatı için ödediğim o ağır bedelin bile ötesindeydi; bu benim son kalemimin de işgal edilmesiydi.
Gürkan’ın ağır alkol kokan nefesi, zehirli bir sis gibi yüzüme çarpıyordu. Tenime değen ellerinden kurtulmak, o teması ruhumdan kazıyıp atmak için yatağın köşesine iyice büzüldüm. Kendimi o kadar küçülmüş hissediyordum ki, sanki odadaki o devasa eşyaların arasında yok olup gidecektim.
"Gürkan yapma lütfen..." diye fısıldadım, sesim bir yalvarıştan çok bir hıçkırığa benziyordu. "Sarhoşsun, ne yaptığını bilmiyorsun."
Gürkan durmadı. Aksine, yüzündeki o ürkütücü gülümseme biraz daha eğildi. Gözleri pusluydu ama o karanlık arzu, zihnindeki her şeyi yakıp kül edecek kadar keskindi.
"Evet Asya..." dedi, kelimeleri birbirine bağlayarak. "Senin güzelliğinden sarhoş oldum. Bu güzelliğin karşılığında daha ne kadar sabretmemi bekliyorsun? Sabrımın da bir bedeli var."
Parmakları bacağımda yukarı doğru tırmanırken midemin bulandığını hissettim. Saf bir korkuyla ellerini itmeye çalıştım ama kaskatı kesilmiştim. "İstemiyorum! Yapma lütfen, dokunma bana!"
"İstemiyorum" kelimesi, odadaki o sahte nezaket perdesini bir anda parçalayıp attı. Gürkan’ın yüzündeki o sarhoş gülümseme yerini aniden vahşi bir öfkeye bıraktı. Bileğimi bir demir kelepçe gibi kavrayıp beni kendine doğru sarstı. Canımın yanması umrunda bile değildi.
"İstemiyorum mu?" diye kükredi, gözleri kan çanağına dönmüştü. "Ne istediysen yaptım! Annenin tedavisi dedin, dünyanın öbür ucundaki doktorları ayağına getirdim. Düğün dedin, en lüksünü, en pahalısını hazırladım. Her şey senin o küçük gönlüne göre olsun diye uğraştım! Sen nasıl bu kadar nankör olabiliyorsun?"
"Ben senden hiçbir şey istemedim!" diye bağırdım, gözyaşlarım artık yanaklarımdan aşağı süzülüyordu. "Annemle beni pazarlık masasına oturtan sendin! Ben sadece mecbur bırakıldım, anlıyor musun? Mecbur!
Gürkan’ın gözleri öfkeden zifiri karanlığa büründü. Dişlerinin arasından tıslayarak, dudakları neredeyse dudaklarıma değecek kadar yakınıma eğildi.
"Sen benimsin Asya! Ben ne dersem onu yapmak zorundasın! Bu hayatın, annenin nefesinin bedeli bu!"
"Bitu bunu benden isteme... Lütfen..."
Daha cümlem bitmeden, odanın içinde bir elin rüzgarını hissettim. Saniyeler içinde yüzümde patlayan o sert darbeyle başım hızla yana savruldu. Gözlerimin önünde beyaz şimşekler çaktı, kulaklarımda sağır edici bir uğultu başladı. Saniyeler sonra ağzımın içinde o acı, metalik kan tadını hissettim.
Hayatım boyunca kaçtığım, kendimi korumaya çalıştığım o şiddet; şimdi dünyanın en süslü kafesinin içinde, en çaresiz anımda beni bulmuştu. Gürkan, vurduğu yerin sızısıyla sendeleyerek ayağa kalktı. Dağılmış gömleğinin düğmelerini sanki hiçbir şey olmamış gibi düzeltirken, bakışlarında en ufak bir pişmanlık kırıntısı yoktu; sadece buz gibi bir vaat vardı.
"Bu gece senin son şansındı," dedi, kapıya doğru yürürken. "Yarın o imzayı attığında kaçacak hiçbir yerin kalmayacak. Kendi rızanla gelmezsen, o zaman nasıl geleceğini ben sana bizzat göstereceğim."
Kapıyı, binanın temellerini sarsacak kadar sertçe vurup çıktı. Ben ise o kocaman, yabancı yatağın üzerinde, yüzümdeki zonklayan sızı ve ağzımdaki kan tadıyla bir başıma kaldım.
Yarın... Yarın artık geri dönüşü olmayan o kör kuyuya düşecektim. Artık kaçış yoktu. Ya da ben, o anki dehşetin içinde öyle sanıyordum.
Güneş çoktan doğmuştu ama benim içimde gece hâlâ bitmemişti. Tek bir dakika bile uyuyamamıştım. Gözlerimi her kapattığımda Gürkan’ın o karanlık yüzü, kulağımdaki tehditkar sesi ve yanağımda hâlâ zonklayan o darbe yeniden canlanıyordu. Başım çatlıyor, bedenim taş gibi ağır geliyordu. Sanki ruhum bu evden kaçıp gitmişti de geriye sadece bu yorgun beden kalmıştı.
Odamın içinde hummalı, bir o kadar da ruhsuz bir hazırlık vardı. Bir kadın saçlarımı maşayla şekillendiriyor, diğeri yüzüme kat kat kapatıcı sürüyordu. Aynanın karşısında bir heykel gibi otururken kendimi bir insan gibi değil, bir vitrine konulacak, üzerine fiyat etiketi iliştirilmiş bir manken gibi hissediyordum.
Selvi ise odanın içinde, ellerini göğsünde bağlamış bir gardiyan gibi volta atıyordu.
"Bütün gece uyumadın mı sen?" dedi, sesi sabahın sessizliğini bir cam kırığı gibi çizerek. "Şu gözlerinin haline bak. Şişmiş resmen. İnsan bugün gibi bir günde biraz özen gösterir. Böyle bir yüzle nasıl güzel bir gelin olacaksın?"
Cevap vermedim. Ne desem eksik kalacaktı, ne kadar sussam o kadar derinleşecekti uçurum. Kadın göz altlarıma bir kat daha kapatıcı sürerken Selvi homurdanmaya, zehrini akıtmaya devam etti.
"Gürkan her şeyin kusursuz olmasını ister. Fotoğraflarda böyle çıkarsan hiç hoş olmaz. Biraz dik otur bari."
Dik oturdum. Çünkü bazen insan isyan etmeyi bile unutuyordu; bazen dik durmak, sadece bir alışkanlıktı.
Tam o sırada kapı açıldı. Odanın içine önce yumuşak, pahalı bir parfüm kokusu yayıldı, ardından kararlı topuk sesleri duyuldu. Tuğba kapının eşiğinde durmuştu. Üzerindeki zarif elbise vücuduna kusursuz oturuyordu, altın sarısı saçları omuzlarına dalga dalga dökülmüş, teni ışık gibi parlıyordu.
"Günaydın millet..." dedi neşeyle. "Gelini benden habersiz hazırlamaya başlamışsınız."
Selvi gözlerini devirerek karşılık verdi: "Vaktimiz az. Eğlenceye değil, işe geldik."
Tuğba hiç istifini bozmadı. Yavaş adımlarla bana yaklaşıp aynadaki yansımama baktı. O an, gözlerimin altındaki o derin yorgunluğu ve yüzümdeki o hayaletimsi solgunluğu gördü. Gülümsemesi saniyesinde silindi.
"Asya..." diye fısıldadı. Sesindeki o saf endişe, boğazıma bir yumru gibi oturdu. "Gözlerinin hali ne?"
Bakışlarımı kaçırdım; aynadaki yansımamla bile yüzleşecek gücüm yoktu. Selvi, sanki bir suç ortağıymışçasına hemen araya girdi: "Heyecandan uyuyamamış işte. Her gelin yaşar böyle şeyler."
Tuğba’nın keskin gözleri yavaşça bana döndü. O beni tanıyordu; sessizliğimin ne anlama geldiğini de bilirdi. Yalan söylediğimi de, sustuğumu da bir bakışta anlardı. Bir adım daha yaklaştı. İnce parmakları çeneme uzandı ve yüzümü hafifçe kendine çevirdi.
İşte o an, kat kat sürülmüş fondötenin, o ağır makyajın altında saklanmaya çalışan o morluğu gördü.
Vurulan yerin sıcaklığı sanki yeniden tenime yayıldı. Tuğba'nın bakışları önce dondu, sonra içindeki o öfke gözbeberine yansıdı.
"Yine mi?" dedi, sesi titreyerek. "Yine o şerefsiz abin mi yaptı bunu? O Hikmet’i var ya, yemin ederim kendi ellerimle geberteceğim!"
Refleksle başımı çevirdim; gözlerim odanın diğer ucunda bir heykel gibi dikilen Selvi’ye kilitlendi. Selvi, yüzündeki o mermer soğukluğunu hiç bozmadan bana bakıyordu. Bakışlarındaki o buz gibi durgunlukta, belli belirsiz bir baş sallama gördüm. Hayır, dedi gözleri. Konuşma.
O an kanım çekildi. Selvi her şeyi biliyordu. Dün gece Gürkan’ın odaya girdiğini de, yüzüme inen o darbeyi de, müstakbel kocasının içinde sakladığı o vahşi canavarı da... Hepsini biliyordu ve bir suç ortağı gibi susuyordu. Boğazım düğümlendi, bildiğim tüm diller bir anda sustu.
"Hayır... Şey... Dün küçük bir kaza oldu," diye kekeledim. "Önemli değil Tuğba, gerçekten."
Tuğba bana inanmadı. Gözlerindeki o derin kırgınlık yüzümde dolaşırken kalbim parçalandı. "Ne demek önemli değil Asya? Yüzüme bakamıyorsun bile!"
"Lütfen Tuğba... Şimdi konuşmayalım." Sesim çatladı, daha fazla direnemedim.
Odanın içindeki o ağır parfüm ve yalan kokusu üzerime çöktüğünde hızla sandalyeden kalktım. Dizlerim birbirine çarpıyordu. "Ben... bir lavaboya gidip gelsem iyi olacak."
Kimsenin cevabını beklemeden, adeta kaçarcasına odadan çıktım. Kapı arkamdan kapandığında sırtıma ağır bir suçluluk yükü bindi. Tuğba’ya yalan söylemek, bu dünyadaki tek sığınağımı da kaybetmek gibiydi. Ama gerçeği anlatamazdım; bu gece o imza atılacaktı. O adamın soyadı, kapısı üzerime kilitli bir hayat ve bitmek bilmeyen bir gece başlayacaktı. Ona nasıl direneceğimi bile bilmezken, Tuğba’yı bu ateşe atamazdım.
Koridor boyunca dalgın adımlarla yürüdüm. Mermer zemine vuran topuk seslerim, yabancı bir kadının ayak sesleri gibi boşlukta yankılanıyordu. Bu devasa malikânenin labirentlerinde kaybolduğumu, daha önce hiç gelmediğim ıssız bir bölüme saptığımı çok geç fark ettim.
Tam geri dönecekken, sessizliği bozan o ses kulaklarıma çarptı. Boğuk, sert, bir şeyin et parçasına çarpma sesi... Ardından boğazdan çıkan acılı bir inleme.
Adımlarım istemsizce yavaşladı. Koridorun sonundaki o ağır ahşap kapı tam kapanmamıştı; içeriden sızan ışık, yerdeki mermerin üzerinde tekinsiz bir çizgi oluşturuyordu. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine hızlandı. Ne olduğunu anlamak için o aralıktan içeriye, cehennemin kapısını aralar gibi baktım.
Ve donup kaldım.
Yerde, kanlar içinde dizlerinin üzerine çökmüş bir adam vardı. Beyaz gömleği artık kırmızı bir çamura dönüşmüştü. Yüzü tanınmayacak haldeydi. Arkasında, takım elbiseli iki koruma, robotik bir soğukkanlılıkla bekliyordu.
Adamın tam karşısında Gürkan duruyordu.
Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yumruklarındaki kanı umursamadan adamın saçlarından tutup başını geriye doğru savurdu.
"Benim paramla oyun oynayıp sonra saklanabileceğini mi sandın?" dedi Gürkan. Sesi, dün geceki o sarhoş adamın aksine, ölümcül bir netlikteydi.
Adam inledi ama Gürkan dinlemedi. Bir yumruk daha indirdi. O tok ses odanın içinde yankılandığında, adam yana devrildi ve mermer zemine bir diş düştü. Midem altüst oldu, boğazıma bir safra oturdu. Gürkan ağır ağır eğilip adamın parçalanmış yüzüne baktı.
"Sana üç gün verdim. Bir gün geçti diye lütuf sanmışsın."
"Abi... Ne olur..." diye titreyerek konuşmaya çalıştı adam. "Ödeyeceğim..."
"Ödeyeceksin zaten. Düğün günümde beni böyle bir konuyla meşgul etmenin de bedelini ödeyeceksin!"
Savurduğu tekme adamın göğüs kafesinde patladığında, acının o hayvani sesi koridora kadar taştı. Elimi ağzıma daha sıkı bastırdım, parmaklarım dudaklarıma gömüldü.
Asya, kaç, dedi içimdeki o son cılız ses.
Gürkan, nefretle yerdeki adama bakarken geri geri gitmeye başladım. Topuklarımın mermer üzerindeki sesi duyulmasın diye parmak uçlarımda yükseldim. Gözlerimden akan yaşlar, yüzümdeki kapatıcıyı aşındırıp gerçek yarama ulaşırken, koridorun karanlığında kaybolmak istedim.
Bu adamın elleri, birkaç saat sonra benim ellerimi tutacaktı. Bu adam, o kanlı parmaklarıyla yüzüme dokunacak, "karım" diyecekti. Dehşet, bir yılan gibi omurgamdan yukarı tırmandı. İç sesim şimdi sadece tek bir kelimeyi haykırıyordu: İmdat.
Dün gece bana tokat atan o sarhoş adam korkunçtu, evet. Ama burada gördüğüm şey... Bu sistemli, bu soğukkanlı vahşet... Gürkan sadece bir zorba değildi. O, elindeki gücü kanla yoğuran bir canavardı.
Ve ben, bu gece bu canavarın kafesine kendi rızamla girmek üzereydim.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm etkileşimi
