3. bölüm / 9
TUTUN SEN BANAANLAŞMA
Bölümler 9Şu an: ANLAŞMA
3.BÖLÜM: ANLAŞMA.
Metninin uzunluğunu ve olay örgüsünü milim bile kısaltmadan, sadece anlatımı hantallaştıran tekrarları ve tempoyu düşüren ağır betimlemeleri eledim. Diyalogların vuruş gücünü koruyarak sahneleri çok daha akıcı ve sinematik bir ritme kavuşturdum:
Kapıyı hızla açıp kendi odama girdiğimde soluğum göğsüme sığmıyordu. İçeride Selvi yoktu; kuaförler son hazırlıkları telaşla tamamlıyor, Tuğba ise aynanın kenarında beni bekliyordu. Beni görür görmez yüzündeki ifade bir anda değişti, gözleri endişeyle büyüdü.
"Asya, ne oldu? Rengin bembeyaz," dedi Tuğba.
Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Boğazıma görünmez, devasa bir düğüm oturmuş gibiydi. "Şey... ben..." diye mırıldandım. Tuğba hiç üstelemeden hemen sehpanın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurdu, telaşla yanıma gelip bardağı ellerime tutuşturdu.
"Al, iç canım... Yavaşça iç," diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı.
Titreyen parmaklarımla bardağı kavradım, suyu dudaklarıma götürürken dişlerimin birbirine vurduğunu hissediyordum. Tuğba sonra kuaför kızlara döndü, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışsa da içindeki gerginlik her halinden belli oluyordu.
"Bizi biraz yalnız bırakır mısınız?" diye sordu.
Kuaförlerden biri, "Ama Selvi Hanım’ın kesin emri var, hazırlık bitmeden çıkamayız," diye karşı çıktı.
Tuğba bir şey söylemek üzereydi ama ben başımı hafifçe salladım. Gücüm tartışmaya bile yetmiyordu. Sessizce yürüyüp aynanın karşısındaki koltuğa oturdum. Bu adamla evlenemezdim. Bu adamın karısı olamazdım. Bu adamın isteklerini yerine getiremezdim.
Yüzüme yeniden fırça darbeleri inerken, saçlarım şekillendirilirken, üzerime o ağır beyaz kumaşlar düzeltilirken ben sadece aynadaki o yabancı kıza bakıyordum. Gözlerimin kenarında biriken tek damla yaş sessizce yanağıma süzüldü. Hızla elimi kaldırıp sildim. Tuğba fark etmedi. Ya da fark edip belli etmedi.
Kuaför kızlar son rötuşları da tamamlayıp odadan çıktığında Tuğba ile ikimiz kaldık. Selvi henüz gelmemişti. Tuğba yanıma gelip omzuma dokundu; birazdan konuşacak, beni zorlamadan içimde ne varsa dökmemi bekleyecekti. Tam o anda kapı iki kez tıklandı. İkimiz de aynı anda kapıya döndük. Kapı açılmadan içeri giren o tanıdık ses, omurgamdan aşağı buz gibi bir ürperti indirdi.
"Müsait miyiz?" dedi Gürkan.
Tuğba hızlıca toparlanıp yapay bir neşeyle kapıya yöneldi. Gürkan içeri adımını atarken yüzünde ölçülü bir gülümseme vardı; sanki birkaç dakika önce bir adamı yerde süründüren kişi o değilmiş gibi kusursuz görünüyordu.
"Aaa, gelini nikahtan önce görmek uğursuzluk getirir. Kusura bakmayın, şimdi göremezsiniz," dedi Tuğba.
Gürkan hafifçe gülümsedi. O gülümsemenin altında sert, buyurgan bir çizgi saklıydı. "Böyle şeylere inanmayın hanımlar," dedi. Bakışları doğrudan bana kaydı, sonra yeniden Tuğba’ya döndü. "Gelinimle beni birkaç dakika yalnız bırakır mısın?"
Kalbim göğsümde çırpınmaya başladı. Ellerim istemsizce birbirine kenetlendi. Gözlerim Tuğba’ya döndü; gitme diye haykırmak istiyordum ama dudaklarım kımıldamadı. Tuğba bir an tereddüt etti. Gürkan’ın yüzündeki o yumuşak görünen ama itiraz kabul etmeyen ifadeyi görünce omuzları hafifçe düştü.
"Şey... tabii. Ben de dışarıya bakayım, ne durumda..." dedi ve bana kısa, tedirgin bir bakış attıktan sonra çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz odadaki hava değişti. Az önce insanların bulunduğu yer, bir anda daralmış bir kafese dönüştü. Gürkan iki elini duvarın iki yanına koyarak beni arasına aldı. Üzerime eğildiğinde o keskin parfüm kokusunun altında dün geceden kalan alkol ve sertlik hâlâ hissediliyordu.
"Çok güzel olmuşsun," dedi. Ses tonu yumuşaktı ama içindeki sahiplenme çok daha ürkütücüydü. "Hayalimdeki gelinsin."
Cevap vermedim. Gözlerimi yere diktim, nefesimi bile sessiz almaya çalışıyordum. Parmakları çeneme uzandı. Sertçe tutup yüzümü yukarı kaldırdı. İstemesem de göz göze geldik.
"Benden uzak durma Asya," dedi. Başparmağı çenemde gezdi, sesini alçaltarak devam etti: "Bundan sonra bakacağın tek yüz de, alacağın tek koku da benimki olacak."
Midem kasıldı. Ellerim titrerken yüzümü ondan çekmeye çalıştım ama tutuşu daha da sertleşti. "Canımı acıtıyorsun..." dedim fısıltıyla.
Gürkan’ın gözlerinde en ufak bir yumuşama olmadı. Aksine, parmakları çeneme biraz daha sıkıldı. Kemiklerimin birbirine baskı yaptığını hissediyor, bir an sonra çenemin kırılacağına inanıyordum. Acı gözlerimi yaşartırken nefesim kesildi. Gürkan yüzüme dikkatle baktı, sanki korkumu izlemekten keyif alıyordu.
Sonra bir anda elini çekti. Serbest kalan çenem zonklarken daha rahatlayamadan yüzüme eğildi ve dudağımın kenarına kısa, soğuk bir öpücük bıraktı.
"Acıyı da benden göreceksin, şefkati de küçüğüm," dedi.
Bir adım geri çekildi, ceketinin düğmesini ilikledi; sanki az önce yaptıkları sıradan bir sohbetten ibaretmiş gibi sakindi. "Hadi toparlan. Kıymamız gereken bir nikah var. Gecemiz uzun olacak."
Kapıya doğru döndüğünde dizlerimdeki güç tamamen çekildi. Gözlerim bulanıklaştı, yanaklarımdan sessizce yaşlar süzülmeye başladı. Gürkan bunu fark edip yeniden bana baktı.
"Ağlama..." dedi. Sesi bu kez yumuşak çıkmıştı ama o yumuşaklık bile tehdit gibiydi. "Asya, ağlama. O güzel gözlerinden yaş süzülmesine izin vermem."
İçimdeki korku daha da büyüdü. Bu adamın öfkesi kadar şefkati de korkunçtu. Tam o anda kapı tıklandı. Gürkan bakışlarını üzerimden çekti. Ben telaşla ellerimi yüzüme götürüp gözyaşlarımı silmeye çalıştım. Kapı aralandı, içeri Tuğba girdi.
"Gürkan Bey... Bir beyefendi geldi, sizi soruyor," dedi Tuğba.
Gürkan birkaç saniye bana baktı, sonra sakin bir ifadeyle başını salladı. "Aşağıda seni bekliyor olacağım."
Kapı kapanır kapanmaz nefesimi sanki ilk kez alabildim. Tuğba hızla yanıma geldi, yüzümün önüne çömeldi. "Asya, iyi misin? Ne oldu? Sorun ne?" dedi.
Daha fazla tutamadım. Dudaklarım titrerken ellerini yakaladım. "Tuğba... Yapamam. Bu adamla evlenemem," dedim. Gözlerim yeniden doldu. "O tam bir canavar... Ruh hastası. Bana yapacaklarından korkuyorum."
Tuğba’nın bakışları yüzümde dolaşırken çenemdeki kızarıklıkta takılı kaldı. Yüzü bir anda değişti. "Bu ne? Ne oldu buna?" dedi dehşetle.
"O yaptı..." dedim.
Sözlerim dudaklarımdan güçlükle dökülürken Tuğba birkaç saniye bana boş gözlerle baktı. Sanki duyduğunu anlamaya çalışıyordu. Sonra yüzündeki ifade bir anda değişti. "Ne? Nasıl yapar bunu?" dedi. Titreyen elleri yüzüme uzandı, çenemdeki kızarıklığa baktıktan sonra yanağımdaki ize baktı. Gözleri öfkeyle büyüdü. "Dur... Bu da mı onun eseri?"
"Evet," dedim.
Tuğba küfür ederek arkasını döndü, saçlarının arasına parmaklarını geçirdi. Odanın içinde iki adım attıktan sonra yeniden bana döndü. "Hasiktir ya! Vay o döl israfı, aşağılık herif! Bunu gerçekten yaptı mı sana? O eli koparırım ben Asya, yemin ederim koparırım!"
Tuğba’nın bu denli kontrolden çıkması bile içimdeki o buz kütlesini eritmeye yetmiyordu. "Sen bu adamla evlenemezsin Asya. Olmaz, bu orospu çocuğunun senin hayatını karartmasına izin vermeyeceğim," dedi.
"Ne yapacağız? Biliyorsun o çok güçlü," dedim.
"Kaçalım..." dedi Tuğba.
"Nereye kaçacağız Tuğba? Bu evden çıkamayız bile," dedim çaresizlikle.
"Bir yolunu buluz," dedi Tuğba.
O an kapının dışından ağır ayak sesleri geçti. İkimiz de sustuk. Tuğba bana daha da yaklaştı, sesi fısıltıya döndü. "Eğer burada kalırsan seni mahvedecek."
"Yakalanırsak?" diye sordum.
"Yakalanmayacağız tatlım," dedi.
Ve ilk kez, sabah başladığından beri içimde küçük bir umut kıpırdadı. Tam dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecekti ki kapı yeniden açıldı. Selvi içeri girdiğinde odanın havası bir anda değişti. Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Saçları tek tel bozulmamış, yüzünde en ufak duygu kırıntısı taşımayan o soğuk ifadeyle bizi süzüyor; sanki burada geçen her şeyi tek bakışta anlamış gibi dimdik duruyordu.
"Hazırlık tamam mı?" diye sordu Selvi.
"Evet," dedi Tuğba.
Selvi ağır adımlarla yanıma geldi, gelinliğimin omzunu düzeltti, duvağımı eliyle geriye attı. Beni bir insan değil de teslim edilecek pahalı bir eşya gibi incelerken dudaklarını kıstı. "Güzel. Beş dakika sonra aşağı iniyoruz."
Beş dakika... Hayatımın geri kalanına sürükleneceğim süre sadece beş dakikaydı. Dudaklarımı güçlükle araladım. "Lavaboya gitmem lazım," dedim.
Selvi rahatsız olmuş gibi kaşlarını çattı, gözlerini devirdikten sonra birkaç saniye yüzüme baktı. "Şimdi mi?" diye sordu.
"Lütfen..." diye yalvardım.
"İki dakika. Makyajını bozma," dedi Selvi.
Tuğba anında ayağa kalktı, sesine yapay bir rahatlık katmaya çalışarak yanıma geldi. "Ben de geleyim, gerekirse rujunu tazeleriz," dedi.
Selvi bizi son kez süzdü, sonra kapıya yönelip sert bir ses tonuyla konuştu: "Çabuk olun. Herkes aşağıda bekliyor."
Kapı kapanır kapanmaz Tuğba bana döndü, gözlerindeki kararlılık korkusundan çok daha büyüktü. "Kaçış zamanı," dedi. Elimi tuttuğu gibi kapıya yöneldi. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlayacaktı.
Koridora çıktığımızda malikanenin içi düğün telaşıyla uğulduyordu. Alt kattan gelen insan sesleri, tabak çanak gürültüsü, uzaktan duyulan müzik sesi birbirine karışıyor; herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kimse bize bakmıyordu. Kimse gelinin kaçmayı düşündüğünü aklının ucundan bile geçirmiyordu. Tuğba beni gerçekten lavabo tarafına doğru götürdü ama koridorun köşesine geldiğimizde bir anda kolumu çekip başka yöne kıvırdı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum.
"Bilmiyorum ama buradan çıkıyoruz," dedi Tuğba.
Dar, gösterişsiz bir koridora saptık. Burası malikanenin görünmeyen yüzüydü, buraya misafirler gelmezdi. Tam hızlanacakken köşeden erkek sesleri duyuldu. Tuğba refleksle kolumu çekip yan taraftaki küçük bir odaya soktu bizi. Kapıyı tamamen kapatmaya cesaret edemedi, hafif aralık bıraktı. İkimiz de nefesimizi tutup dışarıdaki ayak seslerini dinledik.
"Patron birazdan inecekmiş," dedi adamlardan biri.
Diğeri ise, "Gelin hazır mıymış? Selvi Hanım kontrol edecekti," diye cevap verdi.
Sesleri tamamen uzaklaştığında depodan çıktık. Dizlerimdeki titreme hâlâ geçmemişti ama durmaya da cesaretimiz yoktu. Koridorun sonunda açık duran çift kanatlı kapıdan yoğun yemek kokuları, metal çarpma sesleri ve telaşlı bağırışlar geliyordu. Mutfak oradaydı. Tuğba kapının önünde bir an durdu, içerideki hareketliliğe göz ucuyla baktıktan sonra başını sertçe iki yana salladı. "Hayır, oradan geçersek biteriz," dedi.
Haklıydı. Gelinliğim, elimde tuttuğum topuklu ayakkabılar ve yüzümdeki o dehşet ifadesiyle o kalabalığın içine bir adım atmamız bile infial yaratırdı. Herkes dönüp bize bakardı. Tam geri çekilecekken mutfak kapısının yanındaki dar koridorda gri renkli başka bir kapı dikkatimi çekti. Üzerinde silinmeye yüz tutmuş harflerle “PERSONEL GİRİŞİ” yazıyordu.
Tuğba da aynı anda fark etmiş olmalıydı. Hiç düşünmeden kapıya yöneldi, kolu bastırdı. Kilitli değildi. Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldığında önümüzde loş ışıklı, dar bir geçit belirdi. Duvar diplerinde temizlik kovaları, katlanmış koliler ve deterjan kutuları duruyordu. Malikânenin ihtişamlı yüzünün arkasındaki o ham gerçeklik buydu işte.
İçeri girer girmez kapıyı sessizce kapattık. Burada sesler boğuk geliyordu. Uzaklardan müzik uğultusu ve arada bir çarpan tabak sesleri duyuluyor ama hepsi duvarların ardında kalıyordu. Sadece floresan lambaların cızırtısı ve ikimizin düzensiz nefesi bize eşlik ediyordu.
"Ya çıkmazsa?" diye sordum, sesim korkudan incelmişti.
Tuğba yürümeye devam ederken omzunun üzerinden bana baktı. "Çıkacak. Çıkmak zorunda."
Gelinliğimin etekleri her adımda yere dolanıyor, beni yavaşlatıyordu. Tuğba bir anda durup arkasını döndü, duvağımı başımdan adeta çekip aldı. "Ne yapıyorsun?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Seni kilometre öteden ele veriyor bu tül parçası!" dedi. Duvağı kolunun altına sıkıştırdı, sonra gelinliğimin kabaran katlarını toparlayıp belime doğru kıvırdı.
"Üzerimde gelinlik var sanki tek sorun o!" diye sitem ettim.
Koridorun sonunda ağır demir bir kapı belirdi. Altından ince bir ışık sızıyordu. Dışarısı... Kalbim boğazıma kadar yükseldi. Tuğba kapıya uzandı, kolu bastırdı. Kapı açılmadı. İçimdeki umut bir anda yere çakıldı. "Kilitli..." dedim. Tuğba dişlerini sıktı, tekrar bastırdı, sonra eliyle üst taraftaki mandalı yokladı. Parmakları metalin üzerinde gezdi, bir şey bulmuş gibi hızla çekti. Kapı bir anda gevşedi. "Çocuk kilidi gibi bir şey varmış, hallettim," dedi.
Birlikte ittik. Kapı sessizce aralandı ve yüzüme o hürriyet kokan serin hava çarptı. O an neredeyse dizlerimin üzerine çöküp ağlayacaktım. Karşımızda geniş arka bahçe uzanıyordu. Özgürlük hâlâ uzaktaydı ama ilk kez bu kadar somuttu. Tuğba elimi yeniden tuttu. "Koşmuyoruz. Normal yürüyoruz," dedi.
"Beni bu halde normal yürütmeye çalışma, kalbim duracak şimdi," diye yakındım.
Tuğba gerginliğin ortasında kısa bir nefes güldü, gözlerindeki o hırçın korumacılık hâlâ oradaydı. "Şikâyet etmeyi kes de gel hadi."
Bahçeyi mümkün olduğunca sakin adımlarla geçtik. Akşamın karanlığı malikânenin devasa gölgesini üzerimize bir yorgan gibi örtmüştü; bu karanlık şu an tek dostumuzdu. İçimdeki panik her saniye beni koşmaya zorlasa da Tuğba’nın eli bileğimde bir fren gibiydi. Başımı eğmiş, kirlenmiş gelinliğimin eteklerini ellerimle toplamış halde onun peşinden yürürken, her an bir korumanın sesini duyacak, arkamızdan biri adımı haykıracak sanıyordum. Ama kimse seslenmedi. Kimse bizi durdurmadı.
Servis araçlarının park edildiği bölüme ulaştığımızda Tuğba uzaktan kumandaya bastı; siyah renkli küçük spor araba kısa bir bip sesiyle kilidini açtı. Tuğba direksiyona geçtiği anda ellerinin de benimkiler kadar titrediğini fark ettim. Kontağı çevirdi, motor çalıştı ve birkaç saniye sonra araç, o sahte pırıltılarla dolu malikânenin arka yolundan sessizce uzaklaşmaya başladı.
"Nereye gidiyoruz Tuğba? Kaçtığımı fark ederse peşimize düşecek. İlk bakacağı yer senin evin olur," dedim endişeyle.
Tuğba gözünü yoldan ayırmadan başını salladı. Yüzündeki ifade ilk kez bu kadar ciddi ve olgundu. Şımarık, rahat arkadaşım gitmiş; yerini hızlı düşünmek zorunda kalan, çelik gibi sinirlere sahip başka bir kadın almıştı. "Haklısın," dedi. "Ben seni tek başıma koruyamam. Ama koruyabilecek birini tanıyorum."
"Koruyabilecek biri mi? Nereye gidiyoruz?" diye sordum.
"Birazdan görürsün tatlım. Güven bana," dedi.
Cevap vermemişti ama ses tonundaki o sarsılmaz güven, içimdeki korkunun arasına istemsizce bir merak sızdırdı. Şehrin ışıkları camdan bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Ben ise ön koltukta, kucağımda toplanmış bir gelinlikle, nereye gittiğini bilmeyen bir kaçak gibi oturuyordum. Az önce o masaya sürüklenen bendim, şimdi ise geceye karışıyordum.
Tuğba bir anda ekranı açtı, arabanın sisteminden bir numara çevirdi. Hoparlörden gelen o "dıt" sesi, sessizliği bıçak gibi kesti. Sonra karşı taraftan bir erkek sesi duyuldu. Derin, kendinden emin ve nedense içimde bir yere dokunacak kadar tanıdık o ses: "Efendim prenses?"
Bu sesi daha önce duymuştum. Nerede, ne zaman, nasıl...
"Abi, neredesin? Yanına gelmem lazım. Önemli bir durum var," dedi Tuğba.
Abi mi? İçimden geçen düşünceyle şok içinde Tuğba'ya döndüm.
Karşı taraftaki erkek hafifçe güldü. "Eve geçiyorum abicim. Hayırdır?" dedi.
"Tamam. Oraya geliyorum," dedi Tuğba.
Telefon kapanırken ben olduğum yerde donup kalmıştım. Bir yandan Gürkan’ın bizi fark edip etmediğini, arkamızda bir araç olup olmadığını düşünürken; diğer yandan zihnim tek bir soruya saplanmıştı. Ben bu adamın sesini nereden tanıyordum?
Yaklaşık yirmi dakikalık yol boyunca ne ben konuşabildim ne de Tuğba doğru düzgün bir şey söyledi. Şehrin kalabalığı geride kalıp daha sakin, daha seçkin bir semte girdiğimizde camdan dışarı baktım; yüksek ağaçların gölgelediği sokaklar, sessiz villalar ve kapıların ardında saklanan gizli hayatlar önümden geçiyordu. İçimdeki korku dinmemişti, sadece şekil değiştirmişti.
Tuğba geniş, taş cepheli ama gösterişten uzak bir evin önünde yavaşça durdu. Ev, lüks olduğunu her detayından belli ediyordu; büyük pencereleri ve zarif mimarisiyle pahalıydı ama Gürkan’ın malikânesindeki gibi insanı ezen o görgüsüz ihtişamı yoktu. Burada para bağırmıyor, sadece sessizce varlığını hissettiriyordu. Tıpkı sahibi gibi; mesafeli ve sarsılmaz. Motor sustuğunda ona döndüm.
"Neden buradayız Tuğba?" diye sordum.
Tuğba emniyet kemerini çözüp kapıyı açarken bana sabırsızca baktı. Bakışlarında "başka çaremiz yok" der gibi bir ifade vardı. "Gel hadi Asya, acele et. Vakit kaybediyoruz," dedi.
Hâlâ üzerimde o kirlenmiş gelinlik, saçlarım darmadağın, ayaklarım çıplak halde arabadan indim. Akşamın serinliği tenime vururken kendimi gerçek dışı bir rüyanın içinde gibi hissediyordum. Tuğba beni kolumdan çekerek kapıya götürdü. Kapının yanındaki panele hızlıca birkaç rakam girdi, elektronik kilit kısa bir bip sesiyle açıldı.
İçeri girer girmez ferah ve ağır bir parfüm kokusu yüzüme çarptı. Evin içi modern ama yaşanmış görünüyordu; ahşap detaylar ve her köşeye sinmiş o disiplinli düzen duygusu... Burası bir evden çok, bir kaleydi sanki.
Tuğba ayakkabılarını fırlatıp içeri doğru seslendi. Sesi evin sessizliğinde yankılandı: "Abi! Ben geldim, neredesin?"
Üst kattan o tok, rahat ama duyduğum anda omuzlarımı geren erkek sesi yankılandı: "Geliyorum."
O sesi yeniden duyar duymaz olduğum yere çivilendim. Arabada hoparlörden gelen sesle mağazadaki o buz gibi ton zihnimde birleşti. Aynı sesti. Beni "küçük hanım" diyerek susturan o adam. Tuğba bana dönüp aceleyle konuştu: "Asya, mutfak şurada. Sen bir su iç, sakinleşmeye çalış. Ben hemen geliyorum."
Parmağıyla salonun yanındaki mermer ada tezgâhlı mutfağı gösterdi. Hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışarak oraya doğru yürüdüm. Tezgâhın üzerindeki bardaklardan birini alıp su doldurdum. Ellerim o kadar titriyordu ki, su taşarak parmaklarına döküldü. Tam bardağı dudaklarıma götürmüştüm ki merdivenden gelen o kendinden emin ayak seslerini duydum. Ağır, ritmik ve sarsılmaz adımlar...
"Tuğba, ne oluyor abicim? Bu saatte ne bu telaş?" dedi Poyraz.
Tuğba’nın sesi bu kez ciddi ve neredeyse yalvarır gibiydi: "Abi, bir sorun var. Çok büyük bir sorun."
Adımlar durmadı, merdivenlerin sonuna yaklaştığını hissedebiliyordum. "Korkutma beni. Kiminle başın belada yine?"
"Benim değil... Yardımına ihtiyacımız olan biri var. Asya, gelir misin?"
Boğazımdaki o koca düğümü yutarak mutfaktan çıktım, salona doğru birkaç adım attım. Ve başımı kaldırdığım anda sanki yer ayağımın altından çekildi. Merdivenlerin son basamağında duran adamı görür görmez nefesim kesildi.
Üzerindeki koyu renk gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamış, elindeki içki bardağını hafifçe sallayarak bana bakıyordu. Keskin çene hattı, dimdik duruşu ve insanın ruhunu analiz eden o sert bakışlar... Ama beni olduğum yere mıhlayan şey yüzü değil, o çimen yeşili gözleriydi. Mağazada beni o kibriyle ezip geçen, sonra günlerce zihnimden atamadığım o adam tam karşımdaydı. Poyraz.
Boğazım bir anda kurumuştu. Dudaklarımı araladım ama sesim beklediğimden çok daha cılız çıktı: "Sen... Sen Tuğba’nın abisi misin?"
Tuğba’nın şaşkın bakışları hızla ikimizin arasında gidip geldi. Bir abisine, bir bana bakıyordu. "Siz... Siz tanışıyor musunuz?" diye sordu.
Aynı anda konuştuk: "Hayır," dedim ben. "Evet," dedi Poyraz.
Tuğba’nın kaşları iyice çatıldı, ellerini çaresizce iki yana açtı: "Biriniz evet diyor, diğeriniz hayır! Neler oluyor? Ben hiçbir şey anlamıyorum!"
Poyraz merdivenin son basamağından indi. Hareketlerinde, bir avcının sakinliği ama aynı zamanda bir cerrahın titizliği vardı. Ağır adımlarla aramıza doğru yaklaşırken gözlerini bir saniye bile benden ayırmadı. "Küçük hanımla bir kez... mecburiyetten karşılaşmıştık," dedi.
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında, beni mağazada yerin dibine sokan o tanıdık sertlik vardı. Bakışlarımı kaçırdım; üzerimdeki gelinlik, dağılmış saçlarım ve o anki perişan halimle onun karşısında duruyor olmak, gururumu yavaş yavaş paramparça ediyordu.
"Tanışıyoruz sayılmaz. Sadece... isminizi biliyorum. O kadar," dedim.
Kısa, gergin bir sessizlik oldu. Salonun içindeki hava ağırlaştı. İçimdeki huzursuzluk yeniden yükselirken başımı kaldırıp Tuğba’ya baktım: "Neyse... Bu konunun bir önemi yok. Zaten daha önemli bir sorunumuz var."
Poyraz’ın bakışları anında keskinleşti. O an, yüzümdeki tokat izini fark ettiğini anladım. Gözleri bir anlığına o morluğa takıldı; ifadesi değişmedi ama bakışındaki soğukluk, bir buz kütlesi gibi odanın ortasına düştü. "Onu görebiliyorum. Ama burada ne işiniz var, onu henüz anlamadım," dedi.
Tuğba hemen araya girdi, ortamdaki elektrik çarpacak kadar yoğunlaşmıştı: "Gelin oturalım, böyle ayakta konuşmayalım."
Başımı sertçe salladım. Gitmeliydim. Bu ev, Poyraz’ın bu sert, yargılayıcı bakışları... Hepsi bana çok fazlaydı. "Gerek yok Tuğba... Ben gideyim. Başka bir yer bulurum."
Bu ev, bu adam… hepsi fazla bilinmez, fazla tehlikeliydi. Gürkan’ın yüzü gözlerimin önüne geldi. Onun öfkesi, kontrolü, her şeyi öğrenme şekli… Bu adamı bu işe bulaştıramazdım.
Tuğba bir adım önüme geçti, yüzü ciddileşti: "Asya saçmalama. Çoktan bizi aramaya çıkmışlardır. Nereye gideceğiz?"
Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Ama bu daha kötüydü. Gözlerim istemsizce Poyraz’a kaydı. Onu daha yeni tanıyordum… ya da tanımıyordum. Ama Gürkan’ın neler yapabileceğini tahmin ediyordum. Benim yüzümden birine daha zarar gelmesini istemiyordum.
"Tuğba..." dedim. Tam devam edecektim ki Poyraz araya girdi: "Bana neler olduğunu anlatmanız gerekmiyor mu?" Bir an durdu, sonra başını hafifçe yana çevirip ekledi: "Hadi gelin içeri."
Cevabımızı beklemeden arkasını döndü ve salona doğru yürüdü. Ses tonu sakindi ama tartışmaya açık değildi. Sanki karar çoktan verilmişti ve biz sadece peşinden gitmek zorundaydık.
"Tuğba... gidelim," dedim, sesim bu kez daha da zayıftı.
Tuğba gözlerini devirdi, kolumu sertçe tuttu: "Saçmalama Asya." Beni hiç beklemediğim bir güçle çekti. "Şu an güvende olacağın tek yer burası."
Direnemedim. Ya da belki direnmek istemedim. Tuğba beni koltuklardan birine oturttu, ben de refleksle ellerimi kucağımda birleştirdim. Parmaklarım birbirine kenetlendi, tırnaklarımın ucuyla derimi fark etmeden yolmaya başladım. Canım yanıyordu ama içimdeki korkunun yanında o acı hiçbir şeydi.
Tuğba hemen Poyraz’ın yanına oturdu… ama Poyraz’ın bakışları kardeşinde değildi. Bendeydi. Daha doğrusu ellerimde. Kanayan, titreyen, kendimi ele veren o ellerde. İçimden onları saklamak istedim ama yapamadım.
Tuğba derin bir nefes aldı, sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama altında bir telaş vardı: "Abicim… Asya benim üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım. Biliyor musun, o hiperpoliglot… tam beş dil biliyor."
Gözlerimizi kapatmak istedim. Şu an bundan mı bahsediyoruz? Ne söyleyeceğini bilemiyor, zamanı uzatıyordu.
"Annesi çok hastaydı… ve tedavisi için çok para gerekiyordu. Asya da Gürkan denilen bir iş adamıyla evlenmek zorunda kaldı," dedi Tuğba.
Poyraz’ın bakışları tekrar üzerimdeki gelinliğe kaydı. O bakışın ağırlığını omuzlarımda hissettim. "Ama abi… o adam korkunç biri. Zaten bizden 15 yaş büyük. Dün Asya'nın odasına gelmiş alkollüymüş. Asya birlikte olmak istemeyince tokat atmış."
Poyraz'ın gözleri ilk kez dudağımın kenarındaki o kapatılmaya çalışan yaraya kaydı. Bu kadarını… bu şekilde… onun önünde… Dayanamadım. "Tuğba, lütfen—" dedim.
Sözümü Poyraz kesti: "Devam et Tuğba."
Tuğba bir an durdu, sonra daha hızlı konuşmaya başladı: "Bugün gelin odasına gelince de ona şiddet uygulamış. Ayrıca Asya onu birini öldüresiye döverken de görmüş. Evlenince ona neler yapar düşünmek bile istemiyorum. O yüzden… kaçtık. Asya’nın o adamdan saklanması gerekiyor. Ve benim de aklıma… kahraman abim geldi."
Poyraz sadece bana bakıyordu. Uzun ve dikkatli. Sanki söylediğimiz her şeyi tartıyor, bir yere yerleştiriyor, karar veriyordu. "Neden polise gitmediniz?" diye sordu.
"Abi, o adam çok güçlü. Polis falan dinlemez ki... Geri verirler ona!" dedi Tuğba.
"Ben ne yapabilirim?" diye sordu Poyraz.
Tuğba yutkundu, bir anlık sessizlikten sonra cesaretini topladı: "Burada kalsa bir süre… "
Poyraz’ın gözleri kısıldı, sesindeki o otoriter tını daha da belirginleşti: "Evimde yabancılardan hoşlanmadığımı biliyorsun."
O an içime bir ağırlık çöktü. Ama haklıydı... Bu işe bulaşmak zorunda değildi. Ona bu yükü yüklemeye hakkım yoktu. "Tuğba, o haklı. Bu iyi bir fikir değil," dedim.
"Hayır, iyi bir fikir!" dedi Tuğba. Sonra yeniden Poyraz’a döndü, sesi bu kez yalvarır gibi değil, neredeyse emreder gibiydi: "İhtiyacı olan bir kadına yardım etmek zorundasın abi! Kim koruyacak onu? Kumar bağımlısı, onu para karşılığı o adama satan abisi mi? Bizden başka kimse koruyamaz işte!"
Birkaç saniye daha geçti. Sessizlik odanın içinde ağır bir sis gibi çöktü, boğazımdaki yumruyu her yutkunuşumda daha da büyüttü. Sonunda Poyraz yavaşça arkasına yaslandı, dirseklerini koltuğun kenarına dayadı. Orman kadar derin bakışlarını bana sabitledi.
"Kaçtığınızı anladım," dedi, sesi derin ve soğuk bir tınıyla. "Ama ne kadar ileri gidebileceğinizi anlamadım."
Tuğba hemen atılıp bir şeyler söylemek istese de, Poyraz elini hafifçe kaldırarak onu susturdu. Gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu. "O adam seni bulur ve bulduğunda, bu sefer sadece tehdit etmez," diye devam etti. "O yüzden bana cevap vermelisin."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Ne cevabı?" diye sordum.
"Saklanmak mı istiyorsun… yoksa kurtulmak mı?"
Aramızdaki farkı çok iyi biliyorum. Saklanmak geçiciydi, sürekli arkana bakarak yaşamak demekti. Kurtulmak ise savaşmak, o kafesi tamamen parçalamak demekti. Parmaklarım yeniden birbirine kenetlendi. Canım yandı ama bu kez elimdeki acı değil, önümdeki ihtimal korkuttu beni. Gözlerimi kaldırıp ilk kez doğrudan, çekinmeden ona baktım.
"Kurtulmak istiyorum," dedim.
Poyraz’ın gözlerinde çok kısa bir şey parladı; bir onay mıydı yoksa gizli bir savaş isteği mi, anlayamadım. Yavaşça başını salladı. "O zaman kurallar değişir."
-BÖLÜM SONU-
Bölüm etkileşimi
