TUTUN SEN BANA kitap kapağı

1. bölüm / 9

TUTUN SEN BANA

PAZARLIK

Yazar: reyni ☔️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: PAZARLIK

1.BÖLÜM: PAZARLIK.
Ben Asya.
Hayatım boyunca kitapların o güvenli satır aralarına sığındım. Neden mi? Çünkü kapının ardındaki dünya benim için her zaman ucu bucağı olmayan yasaklarla örülmüştü. Ben bir hiperpoliglotum. Yani dillerin dünyasında, sınırların olmadığı bir evrende yaşıyorum. Benim için diller sadece gramer kuralları ya da kelime yığınları değil, özgürlüğe açılan gizli kapılardı.
İngilizce, Fransızca, Rusça ve Japonca… Ana dilimle birlikte tam beş farklı dilde rüya görebiliyordum. Her yeni dil, bu evden, abimin bitmek bilmeyen baskısından ve geleneğin o boğucu nefesinden kaçabilmemi sağlayacak sihirli birer anahtardı sanki.
Annem… O benim bu dünyadaki tek sığınağımdı. Ama şimdi o sığınak, amansız bir hastalığın pençesinde günden güne eriyip gidiyordu.
Zihnimdeki bu ağır düşünceleri odada bırakıp salona geçtiğimde, annemi koltukta tüm gücü çekilmiş bir halde buldum. Beni görünce bakışları yumuşadı. O an içimden bir parça koptu; canım annem, bu kadar acı çekerken bile bana gülümsemeye çalışıyordu.
"Asya… Güzel kızım, gel yanıma," dedi fısıltı gibi çıkan sesiyle. Güçlükle ekledi: "Su verir misin biraz?"
Hemen yanına diz çöktüm. Bardağı uzatırken ellerimin titremesine engel olamıyordum. Hadi Asya, dik dur, dedim kendi kendime. Ona korkunu belli etme. "Buradayım anneciğim, buradayım. Yorulma sen, ben her şeyi hallederim," diye mırıldandım. Ama aslında hiçbir şeyi halledemediğimi biliyordum.
Tam o sırada dış kapı sertçe açıldı. İçeriye nefes nefese, gözlerinde tekinsiz bir parlaklıkla abim girdi.
"Müjde! Buldum… Tedavi masrafları için gereken parayı buldum!"
Bir umut ışığı mıydı bu? "Nasıl? Abi ciddi misin? Kredi mi çıktı yoksa bir yerden borç mu buldun?" diye sordum, sesimdeki heyecanı bastıramayarak.
Abim bakışlarını bana çevirdi. Ama bu bir kardeş bakışı değildi. Sanki bana değil de, kendisine ait, satmayı düşündüğü bir mülke bakıyordu.
"Kredi falan değil. Bir anlaşma yaptım. Annem en iyi hastanelerde tedavi görecek, hiçbir eksiğimiz kalmayacak."
İçimi bir huzursuzluk kapladı. Bu kadar iyilik, bu dünyada bedelsiz gelmezdi. "Kimden buldun bu kadar parayı abi? Kim karşılıksız bu iyiliği yapar?"
Abim birden sırıttı; o gülüş iliklerimi dondurdu. "Gürkan Bey… Şehrin en güçlü adamlarından biri. Karşılıksız değil elbet Asya. O parayı annemin hayatı için verdi, karşılığında da seni istedi. Evleneceksin onunla."
Elimdeki bardak dizlerime devrildi. Su üzerime yayıldı ama o ıslaklığı hissetmedim bile. Zihnim sadece o korkunç cümleye kilitlenmişti: Karşılığında seni istedi.
"Şaka mı yapıyorsun abi? Satılık bir eşya mıyım ben? 'Söz verildi' ne demek? Kimin hayatı üzerine kime söz veriyorsun?"
Bir hışımla yerinden fırladım. Öfkem korkumu yutmuştu o an. Abim ise o kadar rahattı ki, sanki büyük bir iş başarmış gibi arkasına yaslandı.
"Haddini bil Asya! Gürkan Bey sana krallar gibi bir hayat sunacak. Hem bu iş bitti, itiraz istemiyorum."
"İstemiyorum o hayatı!" diye bağırdım. Sesim duvarlarda yankılanırken kendi sesimden bile korktum. "Ben okuyorum, hayallerim var benim! Ben tanımadığım bir adamla pazarlık konusu olamam!"
Annem, o zayıf elini hafifçe havaya kaldırdı. Gözlerinden bir damla yaş süzülürken fısıldadı: "Hikmet... Yapma oğlum... Ben ölürüm gerekirse, ama Asya..."
"Anne sen karışma!" diyerek sözünü kesti Hikmet. "Senin yaşaman için yapıyorum bunu! Asya’nın inadı yüzünden seni mezara mı gömelim?"
Üzerime yürüdü abim, gözlerimin içine o tavizsiz öfkesiyle baktı. "Bak Asya, bu evde son sözü ben söylerim. Ya o adamla evlenir anneni yaşatırsın ya da onun ölümünü izlerken vicdan azabından boğulursun."
Annem hıçkırarak yüzünü kapattı. Abim en zayıf noktamı, annemi bir silah olarak kullanmıştı.
Kendimi odama zor attım. Kapıyı kapatıp sırtımı ahşaba yasladığımda nefesim kesiliyordu. Ama yalnız kalmama bile izin yoktu. Kapı yine o vahşi güçle açıldı. Hikmet içeri girdi ve cebinden çıkardığı bir tomar parayı, yıllarımı verdiğim sözlüklerimin tam ortasına fırlattı.
Kirli bir elin, kutsal saydığım her şeye dokunması gibiydi o an.
"Ne bu abi? Ne bu paralar?"
"Al bunu," dedi buyurgan bir tonda. "Akşama güzel bir şeyler al kendine. Akşam seni görmeye gelecekler."
"Kabul etmedim abi! Etmiyorum!" diye haykırdım paraya tiksinerek bakarken.
Abim alaycı bir tavırla gülümsedi. "Gürkan Bey senin için verdi. Müstakbel eşinin eksiği olmasınmış..."
"Ben satılık mal değilim!"
Hikmet üzerime yürüdü, odamdaki o son güvenli hava kırıntısı da dağıldı. "Annemin durumunu görmüyor musun? Kadın eriyip gidiyor! Adamın gücü senin hayal bile edemeyeceğin her şeye yeter Asya!"
"Abi..." Sesim kısıldı. Boğazımdaki düğüm o kadar büyüdü ki, bildiğim hiçbir dilde bu acıya karşılık verecek tek bir kelime bulamadım.
"Seçim çoktan yapıldı Asya. Bu evden çıkışın ya o adamla olacak ya da annemin tabutuyla."
Çıktı gitti. Masanın üzerindeki o paralarla baş başa kaldım. Özgürlüğüm için biriktirdiğim kelimeler, o kağıt yığınlarının altında ezilip gitmişti. Ama sonra bir an durdum. Eğer bu evden bir kurtuluşum olacaksa, bu ancak kendi ayaklarımın üzerinde durmamla mümkün, diye düşündüm.
"Bu parayı sadece bir elbise için harcamak aptallık olur," diye fısıldadım kendime. Madem bu kirli oyuna dahil edildim, o zaman bu parayı ileride işime yarayacak, beni güçlü gösterecek bir şeyler için kullanmalıydım.
Parayı çantama tıkıştırıp evden kaçarcasına çıktım. Ayaklarım beni lüks bir mağazaya götürdü. İçerideki ipek gömleklerin yumuşak dokusunda parmaklarımı gezdirirken, bir sesle irkildim.
Uzun boylu, jilet gibi takımıyla inanılmaz yakışıklı bir adam telefonda Japonca bir şeyler mırıldanıyordu. Ama o kadar yanlış konuşuyordu ki!
"Hayır, hayır! 'Kore wa gomi desu' diyorum!" diye bağırdı telefona.
Ciddi misin? diye geçirdim içimden. Adam o kadar yakışıklı ve sert duruyordu ki, söylediği şeyin saçmalığı yüzümde küçük bir tebessüme sebep oldu.
"Siktir! Şu salak Japon’la bir türlü anlaşamıyorum!" diye saçlarını karıştırdı. Sinirli hali bile o kadar karizmatik görünüyordu ki, normalde asla yapmayacağım o çılgınlığı yaptım.
"Aslında..." dedim çekinerek. "Az önce ona projenin değerli olduğunu değil, 'bir çöp' olduğunu söylediniz."
Beklemediği bu sesle bir an duraksadı ve o keskin çimen yeşili gözlerini bana dikti. Öyle bir bakışı vardı ki, sanki tüm ruhumu saniyeler içinde analiz ediyordu.
"Ne?"
" 'Gomi' Japoncada çöp demektir," diye açıkladım. "Siz muhtemelen 'Komi' demek istediniz ama vurguyu yanlış yapınca adama projenizin atık olduğunu söylemiş oldunuz."
Telefonu yavaşça kulağından indirirken, o delici bakışları beni olduğum yere adeta çiviledi.
"Sana fikrini sorduğumu hatırlamıyorum küçük hanım," dedi, sesi buz kütlelerinin birbirine çarpması gibi ruhumu dondurarak.
"Japonca bilmen, benim konuşmamı bölebilme hakkını vermez sana."Neye uğradığımı şaşırmıştım. İçimdeki o saf, yardımsever heyecan; yerini anında buz gibi bir utanca ve hemen arkasından sinsi bir yılan gibi sokulan ince bir öfkeye bıraktı. Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum.
Aferin Asya, dedim kendi kendime. Hiç tanımadığın birine dil dersi vermeye kalkarsan, böyle payını alırsın işte.
"Şey... Ben sadece yardımcı olmak istemiştim," diye mırıldandım. Sesim titremesin diye dudaklarımı birbirine bastırıyordum. "Yanlış anlaşılınca işiniz bozulmasın diye..."
Çimen yeşili gözlü adam, bakışlarındaki o kontrolcü ağırlığı üzerimden bir saniye bile çekmedi. Dudaklarının kenarında alaycı, hafif de küçümseyen bir kıvrılma belirdi."Bak sen şu işe... Küçük bir dil dersi, hem de hiç beklemediğim bir anda."Cümlesini bitirir bitirmez, sanki ben orada hiç yokmuşum gibi büyük bir kayıtsızlıkla tekrar telefonuna döndü.
Daha fazla orada kalıp o delici, insanı çıplak bırakan bakışların hedefi olmaya tahammülüm yoktu. Hızla arkamı dönüp mağazanın derinliklerine, askıdaki elbiselerin güvenli siperine doğru adeta kaçtım.
Kumaşların, renklerin arasına saklanmak, o boğucu ama bir o kadar da büyüleyici auradan kaçmak istiyordum.
Askıdaki ceketlere, pantolonlara bakıyor gibi yapıyordum ama bir gözüm sürekli onda, o çimen yeşili gözlerdeydi.
Manyak mıydı bu adam? diye geçirdim içimden öfkeyle. Kim ona yardım eden, işini büyük bir yıkımdan kurtaran birine bu kadar mesafeli, bu kadar "sen de kimsin" der gibi davranırdı ki? Kontrol takıntısı mı vardı, yoksa egosu boyundan da mı büyüktü?
Sinirden alt dudağımı ısırdım. Hem o kadar karizmatik durup hem de insanı bir saniyede yerin dibine sokmayı nasıl başarabiliyordu bu kibir abidesi? Onu incelemeyi bırakıp kendime gelmeye çalıştım. Daha fazla rezil olmaya, onun o keskin bakışları altında ezilmeye niyetim yoktu.
Başımı hızla yana çevirip rastgele bir askıya yöneldim. İşte o an, mağazadaki tüm o karmaşa, o adamın yarattığı o tuhaf gerginlik bir anda sustu.Sanki mağazadaki her şey flulaştı ve sadece o kaldı. Resmini daha önce bir dergide gördüğüm ama gerçekte çok daha büyüleyici duran o parça...
O saten dokusu, bir şelale gibi akan kol kesimi ve boynundaki o zarif dekoltesiyle beni benden aldı. Az önce yaşadığım o aşağılanma hissi bir anda silindi gitti. Elbisenin ipek kumaşı parmaklarımın ucunda kayarken, o an hissettiğim tek şey saf hayranlıktı. Karşımda bir kıyafet değil de sanki bir sanat eseri duruyordu ve ben o eserin içine sığınmak istiyordum.
Ödeme için beklerken, dükkanın sahibi olduğunu düşündüğüm, bakır rengi saçları omuzlarına dökülen çok şık bir kadın yanıma yaklaştı. Yüzünde profesyonel ama mesafeli bir gülümseme vardı.
Beni baştan aşağı süzerken, "Çok özel bir parça seçmişsiniz," dedi. "Kumaşı ve kesimi tam sizin için üretilmiş gibi... Emin olun, size çok yakışacak.
""Teşekkür ederim, çok naziksiniz," diyerek mahcubiyetle başımı öne eğdim.
Cüzdanımdaki o kirli paraları çıkarmak için yutkundum; o paraların her bir kuruşu, abimin hırsı uğruna özgürlüğümden çalınmış birer parça gibiydi. Tam o sırada arkamdan o tanıdık, tok ve otoriter sesi tekrar duydum ve tüm tüylerim diken diken oldu."Ödeme almayalım Merve."
Hızla arkama döndüm. Elleri cebinde, çimen yeşili gözlerini üzerime dikmiş bir şekilde tam karşımda duruyordu. Bakışlarındaki o buz gibi hava biraz olsun dağılmış gibiydi; şimdi daha çok keşfedilmeyi bekleyen bir gizem, hatta hafif muzip bir pırıltı vardı."
Küçük hanım bugün çok önemli bir hatamı fark etmemde bana yardımcı oldu," dedi kadına hitaben ama gözlerini bir an bile benden ayırmadan.
"Bu elbiseyi ona hediye etmek istiyorum."Merve’nin yüzündeki o profesyonel ifade bir anda dondu. Bakır saçlarının altındaki o güzel yüzü gerildi, bakışları kıskançlık dolu sert bir ifadeye büründü. Aralarında sadece iş arkadaşlığı olmadığını hissetmek için dahi olmaya gerek yoktu.
O kıskançlık dalgası bana çarptığında, az önce yediğim fırçanın da etkisiyle sinirle atıldım:"Az önce bana fikrimi sormadığınızı söylemiştiniz!"
Adam, beklemediği bu dik çıkışım karşısında hafifçe kaşlarını kaldırdı. Sesindeki o aşırı rahatlık beni daha da geriyordu.
"Evet sormadım," dedi rahat bir tavırla. "Ama fikrin işimi kurtarmama yardımcı oldu. Sadece küçük bir teşekkür bu, uzatmayalım."
Ruh hastası mı acaba bu adam? diye geçirdim içimden. Bir saniye önce beni yerin dibine sokup, bir saniye sonra hiçbir şey olmamış gibi kahramanlık taslaması akıl kârı değildi.
"Gerek yok. Ben kendi ödememi kendim yapabilirim."
Merve, dudaklarını bükerek ve sesine yapay bir sevecenlik katarak araya girdi: "Yine çok cömertsin Poyrazcım ama hanımefendi kendi ödemek istiyor, baksana... Israr etme istersen."
İsmini ilk kez o an duydum; Poyraz... Esip geçen, sert ama çarptığı yeri tazeleyen o rüzgâr gibi... İsmi ona gerçekten çok yakışıyordu ama bu, şu an ondan nefret etmeme engel değildi.
Yeşil gözleri hâlâ üzerimdeydi, sanki ne yapacağımı merakla bekleyen bir avcı gibiydi. Daha fazla bu gerilimin ortasında kalamazdım.
Çantamdan o kalın, utanç dolu para destesini hızla çıkarıp tezgâhın üzerine adeta fırlattım."Lütfen, ödemeyi buradan alır mısınız?"
Poyraz’ın bakışlarının bir anda ciddileştiğini, o keskin gözlerin para destesiyle benim aramda hızla gidip geldiğini hissettim. Bu kadar nakit paranın benim gibi sıradan görünen bir kızda ne aradığını sorguladığı her halinden belliydi.
O anki şüpheli bakışı, az önceki kibrinden bile daha çok canımı yaktı. Ne sanıyorsun? diye bağırmak istedim. Senin dünyanda sadece senin paraların mı gerçek?
Paketlenen elbiseyi ve para üstünü kaptığım gibi kaçmak istedim. "İyi günler," diyerek arkamı döndüm ve mağazadan fırladım.
O an için sadece o mağazadan değil, Poyraz’ın o büyüleyici ama tehlikeli aurasından, o her şeyi sorgulayan yeşil gözlerinden kaçıyordum.
Ama biliyordum ki; ne o bakışları ne de o "Poyraz" ismini unutmam pek mümkün olmayacaktı. Artık ruhumda yeni bir fırtınanın izi vardı.
Hazırlanma vakti gelmişti. Üzerimdekileri bir kenara bırakıp aynadaki yansımama uzun uzun baktım. İnce belim, orantılı vücudum ve uzun bacaklarımla aslında ne kadar dikkat çekici olduğumu biliyordum. Okulda, arkadaşlarımın arasında her zaman fısıldanan bir gerçekti bu; güzeldim. Ama bu güzellik benim için hiçbir zaman bir gurur kaynağı, bir lütuf olmamıştı. Aksine, sanki her an başıma bir dert açacakmış gibi saklamaya çalıştığım bir emanetti.
Erkekler hep etrafımdaydı. Benimle konuşmak, tanışmak için fırsat kollayan çok olmuştu. Ancak ben hepsinden, sanki birer vebaymışçasına uzak durmuştum. Hayatımda abim Hikmet gibi yıkıcı bir fırtına varken, bir de erkek belası eklemek yapacağım son işti. Kendimce sarsılmaz bir kural koymuştum: Bu evden kurtulup kendi özgürlüğümü kazanmadan hayatıma kimseyi almayacaktım.
Kalbimin anahtarını, özgürlüğümün anahtarıyla aynı çekmeceye kilitlemiştim.
Ama şimdi o kilit, hiç tanımadığım bir adamın parasıyla acımasızca kırılıyordu. Gürkan denilen o adam, sadece bu dış görünüşümün güzelliği yüzünden mi beni bir eşya gibi satın almak istemişti? Bu düşünce midemi bulandırıyor, sanki tenimi kirletiyordu.
Yavaşça yatağımın üzerine serdiğim saten elbiseye uzandım. Göğüslerim çok dolgun değildi ama bu elbisenin zarif dekoltesiyle, bir sanat eseri gibi tam bir uyum içindeydi.
Şu an bir "görücü" bekleyen o uysal genç kızdan çok, hayatının en sert iş görüşmesine hazırlanan soğukkanlı bir profesyonel gibi görünüyordum.
"Zaten bu da bir nevi iş görüşmesi sayılmaz mı Asya? Hayatını, geleceğini ve ruhunu satacağın o masaya oturmaya gidiyorsun."
Hazırdım. Ya da hazır olduğuma kendimi inandırmak zorundaydım.
Salona adımımı attığımda, abimin bakışları zehirli bir ok gibi doğrudan üzerime kilitlendi. Beni baştan aşağı süzdü; ancak yüzünde bir beğeni kırıntısı yerine, o her zamanki çiğ hoşnutsuzluk belirdi.
"Kız bu ne hal?" dedi, sesindeki o kaba tınıyı gizleme gereği bile duymadan. "Daha hanım hanımcık bir şeyler bulamadın mı? İş görüşmesine mi gidiyorsun, koca karşısına mı çıkıyorsun belli değil!"
İçimdeki o son isyan kırıntısı dile geldi. "Sen giy hanım hanımcık elbise abi," dedim buz gibi bir sesle. "Madem bu kadar meraklısın."
Abimin yüzü bir anda öfkeden kıpkırmızı kesildi. Dişlerini birbirine sürterek üzerime yürüdü ve elini hızla havaya kaldırdı. O çok iyi bildiğim, çocukluğumdan beri ruhumu ezen korku dalgası tüm vücudumu sardı. İstemsizce omuzlarımı çöktürdüm, gözlerimi sıkıca kapatıp gelecek olan o sert darbeyi bekledim. Hadi vur, diye geçirdim içimden. Ruhumu sattın zaten, bedenimin ne önemi var?
"Senin dilin çok uzadı Asya! Kestirme bana o dili şimdi!" diye kükredi.
Tam o anda kapının zili, o gergin sessizliği keskin bir bıçak gibi böldü. Abim, havada kalan elini yavaşça indirdi ama gözlerindeki o hırçın, cani bakış milim değişmedi. Dudaklarına iğrenç, yapay bir gülümseme yerleştirdi; maskesini takmıştı.
"Şanslısın..." diye fısıldadı tiksinç bir sesle. "Kurtarıcın geldi."
Kapıyı açmak için hamle yaptı. Birkaç saniye sonra içeriye Gürkan ve yanında oldukça şık bir kadın girdi. Gürkan, otuz beş yaşlarında, sert ve keskin yüz hatlarına sahip bir adamdı. Abimden daha heybetli, kesinlikle çok daha karanlık ve tehlikeli görünüyordu. Yanındaki kadın ise ondan birkaç yaş küçük, asaleti her halinden akan ama bir o kadar da buzdan bir kuleyi andıran soğukluktaydı.
"Hoş geldiniz Gürkan Bey, hoş geldiniz Selvi Hanım. Buyurun, geçin şöyle," dedi abim, az önceki o canavar kendisi değilmiş gibi bir nezaketle.
Gürkan’ın gözleri salona girer girmez, hedefi şaşmayan bir avcı gibi beni buldu. Bir anda parlayan o gözler, sanki bir müzayedede paha biçilemez bir antikayı, bir koleksiyon parçasını inceliyormuş gibi üzerimde gezindi. Bakışları o kadar uzun ve o kadar cüretkârdı ki, üzerimdeki o koruyucu saten elbiseye rağmen kendimi bir anda çırılçıplak ve savunmasız hissettim.
Selvi ise bana bakarken yüzündeki o mesafeli, donuk ifadeyi hiç bozmadı. Bakışlarında sakladığı şeyin ne olduğunu çözemedim; bir küçümseme miydi bu, yoksa çok derinlerden gelen sessiz bir acıma duygusu mu? Belki de o, benden birkaç sayfa ilerideki geleceğimin yansımasıydı.
Mutfaktaki o sessiz savaşın ardından, ellerim titreyerek kahveleri servis ettim. Salonun ortasındaki atmosfer o kadar kurşun gibi ağırdı ki, her nefes alışımda ciğerlerimin daraldığını hissediyordum. Abim ve annem bir koltukta yan yana sığınmışlardı; annem adeta yok olmuş gibiydi, abim ise zafer kazanmış bir komutan edasıyla dikleşiyordu. Onların tam karşısında ise Gürkan ve Selvi oturuyordu. Kahveleri verdikten sonra onlara yaklaşmak yerine, sanki her an kapıdan dışarı fırlayıp kaçacakmışım gibi girişin hemen dibindeki sandalyeye adeta iliştim.
Gürkan, önüne bıraktığım kahveden bir yudum bile almadan gözlerini doğrudan bana dikti. O sert yüz hatları ve yaydığı o karanlık güç, sığındığım o uzak köşeyi bile saniyeler içinde baskısı altına almıştı.
"Neden orada duruyorsun Asya?" diye sordu, sesi odanın içinde otoriter bir tınıyla yayıldı. "Gelsene şöyle, yanımıza otur."
"İyiyim böyle," dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile beklediğimden daha soğuk ve mesafeli gelmişti.
Abim Hikmet, oturduğu yerden bana doğru dişlerini sıkarak tısladı: "Asya! Geç yerine otur çabuk! Terbiyesizlik etme!"
Ben olduğum yerde, sanki bir taşa dönüşmüşüm gibi kıpırdamazken Gürkan hafifçe yana eğilip yanındaki kadına sessiz bir işaret yaptı. Ses tonu, her şeyin çoktan karara bağlandığını, itirazın bir seçenek bile olmadığını belli eden o ürkütücü sakinlikteydi.
"Selvi, yüzükleri verir misin?"
Duyduğum kelime beynimde binlerce parçaya bölündü. Yüzük mü? Şokla gözlerimi açtım, olduğum yerde bir yay gibi doğruldum. Ne yüzüğüydü bu? Daha birbirimizin ismini doğru düzgün telaffuz etmemiştik; ben daha "evet" kelimesini zihnimde bile canlandırmamıştım. Adam resmen cebinde benim hayatımı mühürleyecek o yüzükle gelmişti!
"Ne yüzüğü?" diye sordum, sesim titreyerek.
Gürkan, Selvi’nin uzattığı o siyah kadife kutuyu eline aldı. Kapağı yavaşça açtığında içindeki pırlantanın parıltısı, odadaki tüm o çaresizliğimi ve satılmışlığımı bir tokat gibi yüzüme vurdu. Gürkan, sanki hava durumundan bahsediyormuşçasına rahat bir tavırla bana baktı.
"Süreci fazla uzatmaya gerek yok. Biz anlaşmamızı yaptık. Bugün yüzükleri takacağız, haftaya da düğün hazırlıklarına başlarız."
O an, salonun duvarlarının üzerime yıkıldığını, tavanın beni ezmeye başladığını hissettim. Gözlerim çaresizce anneme kaydı ama o sadece başını öne eğmiş, sessizce ağlıyordu. Abim ise bir malı en yüksek fiyata satmış olmanın huzuruyla iğrenç bir şekilde gülümsüyordu. Düşün Asya, dedim kendi kendime. Dillerin efendisisin, bir çıkış yolu bul! Zaman kazanmalıydım, en azından bir nefeslik boşluk yaratmalıydım.
"Annem tedaviye gidene kadar," dedim, sesimi olabildiğince dikleştirerek. "O hastaneye yatana kadar bu yüzüğü takmam. Madem bir bedel ödüyorum, karşılığını görmeden bu anlaşmaya imza atmam."
"Düzgün konuş Asya!" diye bağırdı Hikmet yerinden fırlayarak.
Onu tamamen duymazdan geldim. Bakışlarımı doğrudan Gürkan’ın o keskin, her şeyi okuyan gözlerine diktim. "Karşılıksız bir bedel ödemeyeceğim."
Gürkan kahvesini masaya bıraktı. Sesindeki o sarsılmaz özgüven tüylerimi diken diken ediyordu. "İşlemlere çoktan başladık Asya. Haftaya bu zamanlar annen yurt dışında, en iyi klinikte tedaviye başlamış olur."
"O zaman yüzükleri de haftaya, o haber gelince takarız."
Selvi, beklenmedik bir şekilde araya girdi: "Bence de bu kadar acele etmeye gerek yok Gürkan. Kızı daha fazla korkutmayalım, baksana titriyor."
"Olmaz öyle şey! Bu yüzükler bugün takılacak dedik, konu kapandı!"
Abimin o kaba sesi odada yankılanırken, Gürkan elini hafifçe kaldırarak onu tek bir hareketle susturdu. Gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu; sanki içimdeki o isyankar ruhu seyretmekten zevk alıyordu.
"Asya nasıl uygun görürse öyle olacak Hikmet," dedi Gürkan, sesi buz gibi ama kesindi. "Bu süreçte her şey onun istediği gibi ilerleyecek. O ne zaman hazır hissederse, yüzükler o zaman takılır."
Duyduklarım karşısında donup kaldım. Beni savunmuştu. Kendi kurbanına merhamet gösteren bir cellat gibiydi. Bu, bana sunduğu bir lütuf muydu yoksa daha büyük, kaçışı olmayan bir tuzağın başlangıcı mıydı, kestiremiyordum. Ama bir haftalık bir nefes almıştım. Bir hafta... Özgürlüğümün, kelimelerimin ve Asya olmamın son yedi günü.
O yedi gün, hayatımın en uzun, en sancılı ve en tuhaf zaman dilimiydi. Gürkan gerçekten de dediğini yapmış, işlemleri akılalmaz bir hızla halletmişti. Anneme artık şehrin en iyi doktorları bakıyordu. Sanki rengi yerine gelmiş, o solgun ve yorgun yüzü biraz olsun canlanmıştı. Ya da ben, kendimi feda edişimin boşa gitmediğine inanmak için öyle görmek istiyordum. Yine de annemle her göz göze geldiğimizde, o derin vicdan azabını görüyordum. Sağlığının bedelinin benim özgürlüğüm olduğunu bilmek, ikimizin arasında konuşulmayan ama yüreklerimizi dağlayan sessiz, kanlı bir anlaşmaydı.
Okuldan çıktığım puslu bir öğleden sonra, kampüsün çıkışına doğru dalgın adımlarla yürürken arkamdan gelen o aşina sesi duydum.
"Asya! Bekle, yetişemedim!"
Sınıftan arkadaşım Kerem, nefes nefese yanıma geldi. Kerem her zaman nazik, çizgiyi aşmayan ve dikkatli biriydi. Elimdeki ağır kitapları göğsüme daha sıkı bastırarak ona döndüm.
"Bu hafta çok dalgındın, derslerde bir hayalet gibiydin," dedi Kerem, endişeli bir gülümsemeyle. "Kaçırdığın ya da not tutamadığın kısımları senin için toparladım."
Diyerek bana birkaç sayfa yazı dolu kağıt uzattı. Şaşkınlıkla o kağıtlara baktım. Derslerden geri kalmak, bu hayatta tutunabildiğim son dalın da kırılması demekti benim için. Bu ince düşünceli tavrı, kurak kalbime bir damla su gibi gelmişti. Bir anlığına da olsa omuzlarımdaki o devasa yükün hafiflediğini hissettim.
"Şaka yapıyorsun..." dedim, yüzümde yorgun bir tebessümle. "Çok teşekkür ederim Kerem. Gerçekten çok ihtiyacım vardı, bu iyiliğini sana nasıl ödeyeceğim?"
"Birlikte bir kahve içebiliriz mesela? Hem biraz kafan dağılır," diye teklif etti.
İçimde zehirli bir tereddüt uyandı. Gürkan’ın gölgesi, attığım her adımda, bastığım her toprakta peşimdeymiş gibi geliyordu. Ama bir yandan da sadece normal bir üniversite öğrencisi gibi davranmaya, o kimliği hatırlamaya o kadar açtım ki...
"Aslında bu aralar pek müsait değilim Kerem, biliyorsun annemin durumu..."
"Eğer vaktin varsa hemen kampüsün çıkışındaki kafeye gidebiliriz. Sadece yarım saat?"
Saatime baktım. Akşamki o karanlık randevuya, özgürlüğümün boynuna ilmeğin dolanacağı o törene daha vakit vardı. Belki de bu, "Asya" olarak geçireceğim son hür saatimdi. "Bir saat vaktim var aslında. Tamam, gidelim," dedim.
Kerem’le geçirdiğim o bir saat, çölde bulduğum serin bir vaha gibiydi. Sadece derslerden, zorlayıcı hocalardan ve vizelerden bahsettik. O anlarda ne bir bedel karşılığı satılmış kadındım ne de çaresiz bir evlat; sadece başarılı olmaya çalışan, hayalleri olan bir hiperpoliglottum. Ancak veda edip kafeden ayrıldığımda, gerçeklik buz gibi bir duş etkisiyle ruhuma geri döndü.
Tam sokağın köşesini dönmüştüm ki, siyah, lüks bir araç tam önümde lastiklerini inleterek durdu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken şoför koltuğundan bir adam indi ve arka kapıyı açtı. İçeride, o karanlık ve sert ifadesiyle Gürkan oturuyordu.
"Gel Asya, bin," dedi; bu bir davet değil, emirdi.
Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu ama itiraz etmenin bir intihar olduğunu bilerek arka koltuğa geçtim. Kapı kapandı ve araç sessizce, sanki bir cenaze alayıymış gibi hareket etmeye başladı. Gürkan, yüzüme bile bakmadan, sesini buzla kaplayarak sordu:
"O kimdi?"
"Kim kim? Anlamadım..." diye mırıldandım, kalbim ağzımda atarken.
"O çocuk, Asya. Yanında oturan çocuk kimdi?"
O an damarlarımdaki kanın donduğunu, göğsümdeki o nefes aldırmayan sıkışmanın geri geldiğini hissettim. Öfkeyle ona döndüm. "Sen... Sen beni mi takip ettirdin?"
"Cevap ver Asya," dedi sesi daha da alçalarak. Bu sakinlik, fırtına öncesindeki o tekinsiz sessizlikti.
"Sınıftan arkadaşımdı. Bu hafta gidemedim diye bana ders notlarını getirmiş. Ben de nezaketen, teşekkür etmek için bir kahve ısmarladım. Ne var bunda?"
Gürkan yavaşça başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o mutlak sahiplenici ve karanlık ifade, beni bir mülk, bir eşya gibi gördüğünün en somut kanıtıydı.
"Eğer benim eşim olacaksan, çevrende benden başka hiçbir erkek olmayacak Asya. Yoksa okul konusunda seninle anlaşamayız."
"Sen benim okuluma karışamazsın!" diye bağırdım, sesim titreyen ellerime inat sert çıkmıştı. "Eğitimim benim her şeyim, bu anlaşmanın bir parçası değildi bu kısıtlamalar!"
Gürkan hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte bir mezar sessizliği vardı. Elini koltuğun kenarına vurdu, sesi artık bir tehdit senfonisine dönüşmüştü. "Annen henüz gitmedi Asya. Yarın sabah uçağı var. Eğer biz seninle bu basit kurallar konusunda bile anlaşamazsak, bütün plandan vazgeçerim. Kadın burada kalır, tedavisi de biter."
Nefesim kesildi. Annem... Günlerdir gitme umuduyla yüzüne renk gelen, "iyileşeceğim" diye gözleri parlayan o kadın... Onu bu umudun kıyısından, tam kurtulacakken çekip alamazdım. Gürkan, en zayıf noktamı avuçlarının içinde bir hamur gibi oynuyordu.
"Tamam..." dedim, her bir kelimeyi dişlerimin arasından söküp alarak. "Dikkat ederim. Bir daha olmayacak."
Bu cevap, özgürlüğümden kopan bir parça daha demekti. Gürkan, kazandığı mutlak zaferin edasıyla önüne döndü. Ben ise camdan dışarı akan şehre bakarken, içine hapsedildiğim bu altın kafesin sandığımdan çok daha dar, nefes alınamaz bir yer olduğunu bir kez daha anladım.

- BÖLÜM SONU –

Bu hikâyeye başlamadan önce sizinle küçük ama önemli bir şey konuşmak istiyorum. Okuyacağınız bazı sahneler canınızı yakabilir… çünkü ne yazık ki bir yerlerde gerçekten Asya gibi kadınlar var. Bu hikâyeyi yazma sebebim tam da bu: Yok sayılan, değersizleştirilen bir kadının aslında ne kadar güçlü olduğunu ve küllerinden nasıl yeniden doğabileceğini göstermek.
Unutmayın, hiçbirimiz kimsenin malı ya da bir borcun bedeli değiliz. Hepimizin içinde, en karanlık anlarda bile ayağa kalkabilecek bir güç var. Belki bu hikâyede kendinizden bir parça bulacaksınız, belki de sadece bir kadının yeniden doğuşuna tanık olacaksınız…
İyi okumalar 🤍✨

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.852okunma 184beğeni 43yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…