6. bölüm · TUTUN SEN BANA

GÜVENLİ LİMAN

reyni ☔️

6.BÖLÜM: Güvenli Liman
Bir anda ciğerlerimdeki bütün hava çekilmiş gibi hissettim.
Gürkan’ın sesi, haftalardır kaçmaya çalıştığım o karanlık gibi salonun içine yayılmıştı. Parmak uçlarım buz keserken yerimden bile kıpırdayamadım. Sadece ona bakıyordum. Daha doğrusu… bakmak zorunda kalıyordum. Çünkü o adam nereye girse, insanların nefes alışını bile değiştiriyordu.
Poyraz, o kendinden emin adımlarla yeniden salona girdi. Yüzünde en ufak bir panik yoktu. Sadece çene hattı iyice sertleşmişti ve bakışları Gürkan’ın üzerinde sabitlenmişti. Çimen yeşili gözleri normalden bile soğuk görünüyordu.
Egemen hiç vakit kaybetmeden yanıma geldi. Koltuğun kenarında durup bedenini hafifçe önüme kırdı; bu hareketi tamamen bir refleksti. Tuğba da hemen diğer yanıma geçti.
"Siz burada ne arıyorsunuz?!" diye bağırdı Tuğba, sesindeki öfkeyi gizlemeyerek.
Gürkan’ın bakışları hâlâ bendeydi. Tek bir saniye bile gözlerini kaçırmıyordu. Bu bile tek başına midemi bulandırmaya yetmişti.
"Seni evimize götürmeye geldim," dedi, sesindeki o sinir bozucu rahatlıkla.
Evimiz.
O kelimeyi duyduğum an boğazım düğümlendi. Orası hiçbir zaman benim evim olmamıştı; altın kaplamalı bir kafesten başka bir şey değildi.
İstemsizce gözlerim Poyraz’a kaydı. Bir şey söylemesini bekleyip beklemediğimi bilmiyordum ama baktım işte. O ise hâlâ olduğu yerde duruyordu. Çok sessizdi. Fazla sessiz... Ancak o sessizliğin altında insanın içini geren bambaşka bir şey vardı. Sadece Gürkan’a bakışıyla bile ortamın bütün tansiyonunu değiştiriyordu.
"Asya’yı hiçbir yere götüremezsin! Defol git buradan!" diye çıkıştı Tuğba tekrar.
Gürkan sonunda bakışlarını benden ayırıp Tuğba’ya çevirdi. Dudaklarında sinir bozucu, küçümseyen bir gülümseme belirdi. "Asya… Canım sıkılmaya başladı. Ve bu iş fazla uzadı," dedi.
İçimdeki korku büyürken Gürkan bana doğru birkaç adım daha attı. Refleksle geriye çekilmek istedim ama o çoktan tam önümde durmuştu. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O ağır parfüm kokusu burnuma dolduğu anda midemin bulantısı katlandı.
"Kimsenin canının yanmasını istemiyorsan benimle gel," diye fısıldadı. Cümlesi biter bitmez de koluma sertçe yapıştı.
O an salonun içindeki bütün hava bir saniyede yön değiştirdi.
"Çek elini ondan."
Poyraz’ın sesi yüksek değildi, bağırmamıştı. Ama hayatımda ilk kez bir insanın bu kadar sakin konuşarak nasıl bu kadar tehditkâr olabileceğine şahit oluyordum.
Gürkan, Poyraz’ın uyarısına rağmen elini kolumdan çekmedi. Parmakları hâlâ tenime baskı yapıyordu; sanki beni bırakırsa anında kaçacakmışım gibi. Zaten kaçmıştım.
Poyraz bir anda bulunduğu yerden hareket etti. Bu kez ağır değil, son derece hızlı yürüdü. Birkaç saniye içinde yanımızda bitti.
"Çek elini dedim. Duymadın mı?" dedi, sesi bir öncekinden daha da derinden geliyordu.
Gürkan’ın yüzündeki o umursamaz ifade anında değişti. Çene hattı sertleşti, gözleri karardı. O tanıdık bakışı görür görmez mideme keskin bir korku saplandı.
Çünkü ben o bakışı çok iyi biliyordum. Düğünden birkaç gün önce, sırf kendisine ters baktı diye bir adamı nasıl hastanelik edene kadar dövdüğünü gördüğüm gece de tam olarak böyle bakmıştı. Önce sessizleşmiş, sonra tamamen kontrolden çıkmıştı.
Nefesim sıkıştı, göğsüm daraldı. "P-Poyraz… Siz karışmayın…" diye mırıldandım. Sesim düşündüğümden daha kısık, daha çaresiz çıkmıştı.
Poyraz, gözlerini bir an bile Gürkan’dan ayırmadan konuştu: "Ne demek karışmayın Asya? Akşamın bir vakti evime geliyor, seni zorla alıp götüreceğini söylüyor."
Evime.
O kelimeyi söylerkenki tonunda, korumacı bir sahiplenmekten ziyade geçilmesi imkansız net bir sınır vardı. Ve garip bir şekilde, haftalardır ilk kez kendimi tamamen yalnız hissetmedim.
O sırada dakikalardır kapının önünde sessizce duran abim öne çıktı. "Asya… Hadi abicim, gidelim," dedi, sesi titreyerek.
Kafamı ona çevirdiğim anda içimdeki öfke, korkunun önüne geçti. Gerçekten bunu gözlerimin içine bakarak söylüyor olamazdı.
Egemen sert bir nefes verdi, sabrı taşmak üzereydi. "Sen kendine abi mi diyorsun? Göz göre göre kardeşini bu adama mı teslim ediyorsun?" diye çıkıştı.
Hikmet’in yüzü gerildi ama geri adım atmadı. "Onun için neyin en iyisi olduğunu ben bilirim," diye homurdandı.
Tuğba sinirden çıldırmış gibiydi artık. "Yeter artık! Hemen gitmezseniz polisi arayacağım!" diye bağırdı, telefonu eline alarak.
Gürkan sonunda kolumdaki baskıyı biraz gevşetip başını Tuğba’ya çevirdi. Dudaklarının kenarı küçümseyici bir şekilde kıvrıldı. "Ben bana ait olanı almadan hiçbir yere gitmeyeceğim," dedi, kendinden emin bir tonda.
Salonun içindeki hava iyice ağırlaştı, nefes almak zorlaştı.
Poyraz bu kez tamamen Gürkan’ın karşısına dikildi. Aralarında yalnızca birkaç adım kalmıştı artık. Çimen yeşili gözleri buz gibi, bakışları sabitti. "Burada kimse senin gelinin değil. Burası da senin çöplüğün değil. Siktir olup gitmeniz için tam beş dakikanız var," dedi.
Gürkan, Poyraz’ın bu sert çıkışına karşılık hafifçe sırıttı. O sırıtış… İnsanları küçümseyen, her ortamda paradan ve güçten ötürü üstün geleceğine inanan bir adamın sırıtışıydı. Aralarındaki yaş farkının, sahip olduğu servetin ona dokunulmazlık verdiğini düşünüyordu.
Başını hafifçe yana eğip Poyraz’a baktı. "Mülkiyet hukukunu pek bilmezsin sanırım yabancı," dedi, sesindeki o iğrenç üstten bakışla. "Benim olanın nerede durduğunun bir önemi yok. Biz bir anlaşma yaptık. Ben annesinin tedavisini üstlendim… O da benimle evlenmek zorunda."
Poyraz’ın sesi bu kez daha da sert çıktı: "Ödediğiniz parayı size geri ödeyeceğim."
Salon birkaç saniyeliğine tamamen sessizleşti. Gürkan’ın yüzündeki o küçümseyen ifade yavaşça kaybolurken gözleri karardı. Gerçekten sinirlenmişti bu kez; hem de çok tehlikeli bir şekilde. Çünkü Gürkan paradan ziyade başka bir şeye takılmıştı: Bir adamın benim için onun karşısına dikilmesine.
Ders çıkışı sınıftan bir erkek arkadaşım sırf benimle kahve içti diye saatlerce kriz çıkaran bu adamın, başka bir erkeğin beni korumasına sakin kalması zaten mümkün değildi. Bakışları yavaşça bana, sonra yeniden Poyraz’a kaydı. Çene kası sertçe oynadı.
"Sana ne oluyor?" diye sordu; sesi düşüktü ama öfkesini artık saklamıyordu. "Sen kimsin de nişanlımı evine alıyorsun? Borcunu ödemeyi teklif ediyorsun?"
İçimdeki huzursuzluk yeniden büyürken Poyraz en ufak bir geri adım atmadı. "Ben onun en yakın arkadaşının abisiyim," dedi. Sesi sakindi, fazla sakindi. "Ve size hesap vermek zorunda değilim."
Gürkan tam konuşacak gibi oldu ama Poyraz bu kez sözünü keserek devam etti: "Son kez uyarıyorum. Evimden siktir olup gitmeniz için tam beş dakikanız var. Yoksa sonu hiç hoş olmayacak."
Egemen de sonunda tamamen devreye girdi. Gürkan’ın karşısına geçip sertçe, "Duydunuz. Hemen çıkın buradan," diyerek kapıyı işaret etti.
Gürkan bir süre hiçbir şey demedi. Sadece baktı; önce Poyraz’a, sonra doğrudan bana. O bakışı gördüğüm an içim buz kesti çünkü Gürkan sustuğunda her zaman daha korkutucu olurdu. Gözlerindeki öfkeye şimdi başka bir şey daha karışmıştı: Kıskançlık. Sanki beni zorla kaçırmışlar gibi bakıyordu; burada kendi isteğimle bulunmamın onun gözünde hiçbir önemi yoktu.
Sonra aniden hafifçe güldü. Sinir bozucu, kısa bir gülüştü bu. "Tamam," dedi.
Kimse bunu beklemiyordu. Gürkan başını yavaşça sallayıp birkaç adım geri çekildi ama gözlerini hâlâ benden ayırmamıştı. "Madem bu kadar sahip çıkıyorsunuz… Bedelini de birlikte ödersiniz."
Duyduğum tehditle boğazım düğümlendi. Abim Hikmet ise huzursuzca yerinde kıpırdandı ama tek kelime etmedi.
Gürkan kapıya yöneldi, tam çıkacakken durdu. Başını hafifçe çevirip son kez bana baktı. "Seni almadan bitmeyecek bu iş, Asya," dedi. Sonra da arkasını dönüp gitti.
Dış kapı kapandığı anda, salonun içindeki o sessizlik eskisinden çok daha ağır bir hal aldı.
Kapı kapandığı anda dizlerimdeki güç çekilmiş gibi hissettim. Birkaç saniye daha ayakta kalmaya çalıştım ama beceremedim; yavaşça koltuğa çöktüm. Nefesim düzensizleşirken gözlerim hızla dolmaya başladı.
Kendimi tutmaya çalışıyordum, gerçekten çalışıyordum ama olmuyordu. Çünkü haftalardır ilk kez onunla aynı ortamda bulunmuştum. Sesini duymuş, bana o üstten bakan nefret dolu bakışını görmüştüm. Ve en kötüsü… beni bulmuştu.
Tuğba hemen yanıma gelip dizlerinin üzerine çöktü. Hiç düşünmeden kollarını boynuma doladı. "Asya… Ağlama kuzum. Korkma, tamam mı? Seni kimse alamaz buradan. Burada güvendesin," dedi.
Bu cümleyi o kadar içten, o kadar korumacı bir sesle söylemişti ki içimdeki baraj tamamen yıkıldı. Hıçkırığım istemsizce dudaklarımdan kaçtı.
Gözlerimi kaldırıp Poyraz’a baktım. Hâlâ birkaç metre ötede, salonun ortasında duruyordu. Gözleri üzerimdeydi ama ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Yüzü yine o alışık olduğum soğuk ifadesinin arkasına saklanmıştı; sanki az önce yaşananlar onu zerre etkilememiş gibiydi.
Ama etkilemişti, bunu çene hattındaki o gergin sertlikten çok iyi anlayabiliyordum. Yine de tek bir kelime etmedi. Sadece birkaç saniye daha bana baktıktan sonra arkasını döndü ve sessiz adımlarla üst kata çıktı.
Onun gidişini istemsizce izledim.
Egemen masanın üzerindeki su şişesini alıp bana uzattı. "Al. İç biraz," dedi, sesindeki o her zamanki neşeden eser kalmamıştı.
Titreyen elimle şişeyi aldım, kapağını açarken bile parmaklarım birbirine dolanıyordu. Bir yudum su içtim ama boğazımdaki o kaskatı düğüm hâlâ geçmiyordu.
Egemen gözlerini kısa süreliğine merdivenlere çevirdi. "Ben bir Poyraz’a bakayım," diyerek izin istedi.
Tuğba hafifçe başını sallayınca o da yukarı, abisinin arkasından çıktı.
Salon yeniden ikimize kaldığında nefes almakta daha da zorlandım. Parmaklarımın titremesini durduramıyordum. "Nasıl kurtulacağım ben bu adamdan…" diye mırıldandım, sesim hıçkırıklarımın arasına karışıp yok olurken.
Tuğba saçlarımı geriye doğru şefkatle okşadı. "Sabah emniyete gideriz. Uzaklaştırma kararı çıkartırız," diyerek bir çözüm yolu bulmaya çalıştı.
Gözlerimi kapatıp çaresizce başımı iki yana salladım. "Bu… onu daha da sinirlendirir," dedim.
Ve Gürkan sinirlendiğinde masum insanların canı yanıyordu; bunu bu dünyada en iyi ben biliyordum.
Tuğba hâlâ bir kolunu omuzlarımda tutuyordu. Sanki beni bırakırsa anında parçalanacakmışım gibi dikkatli davranıyordu.
"Polise gitmek en mantıklısı," dedi, sesindeki endişeyi saklamayarak. "Asya, şimdilik sakin duruyor gibi ama o manyağın bir sonraki adımda ne yapacağını hiçbirimiz kestiremeyiz."
Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim hâlâ aldığım havayı yetersiz buluyordu. "Haklısın ama… bilmiyorum," diye mırıldandım çaresizce.
Çünkü Gürkan normal biri değildi. Normal insanlar reddedilmeyi bir şekilde kabul eder, yoluna bakardı. Gürkan ise reddedilmeyi kendine yapılmış bir hakaret ve doğrudan bir savaş ilanı olarak görüyordu.
Merdivenden gelen ayak sesleriyle başımı kaldırdım. Poyraz ve Egemen yeniden salona inmişlerdi. Egemen’in yüzü yukarı çıkışına göre biraz daha sakindi ama Poyraz’ın ifadesi hâlâ çözülemeyecek kadar kapalı, duvar gibiydi.
Poyraz doğrudan bana baktı ve adımları tam karşımda durdu. "Annenin tedavi parası o adama geri ödenecek," dedi, kelimelerin üzerine basarak.
Kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Kulaklarıma inanamıyordum. "Ne? Nasıl?" dedim, sesim titreyerek.
Poyraz’ın yüzünde en ufak bir mimik bile oynamadı. Ben tam konuşacakken Tuğba hızla araya girdi. "Abi, o adamın derdi para değil ki! Görmediniz mi? Asya’ya resmen takıntılı o."
Egemen kollarını göğsünde bağlayarak koltuğun kenarına yaslandı. "Fark ettik onu," dedi ciddi bir sesle. Bakışları kısa süreliğine bana kaydı, içimi rahatlatmak ister gibi devam etti: "Ama bir şey yapamaz. Korkmayın."
“Bir şey yapamaz.”
Keşke ben de içimden bir kez olsun buna inanabilseydim.
Tam o sırada Poyraz’ın cebindeki telefonu çaldı. Ekrana kısa bir bakış attıktan sonra aramayı onaylayıp kulağına götürdü. "Efendim," dedi. Sesi yine o iş dünyasındaki profesyonel, sakin tonuna dönmüştü.
Karşı tarafı birkaç saniye dinledikten sonra, salonun arka tarafındaki açık cam kapıya doğru yöneldi. Konuşmasına dışarıda devam ederek bahçeye çıktı.
Aralık kalan kapıdan içeriye gecenin ayazı dolarken, istemsizce onun arkasından baktım. O karanlığın içinde bile dik duran omuzları ve mesafeli silueti netçe seçiliyordu.
Tuğba derin bir nefes verdi, üzerindeki gerginliği atmak ister gibi yerinden doğruldu. "Ben içecek bir şeyler hazırlayayım. Hepimizin tansiyonu oynadı," dedi.
Egemen de ona eşlik etmek için hareketlendi. "Ben de yardım edeyim," diyerek Tuğba’nın peşine takıldı.
İkisi birlikte mutfağa doğru giderken salon bir anda derin bir sessizliğe gömüldü. Ve ben, elimde hâlâ yarısı dolu olan su şişesiyle, tek başıma kalmışken, arka bahçede telefonla konuşan o adamı izlemeye devam ettim.
Bir süre salonda öylece oturdum. Sessizlik çöktükçe kafamın içindeki düşünceler daha da büyüyordu. Gürkan’ın bakışları, söyledikleri, Poyraz’ın “parayı geri ödeyeceğiz” derkenki o net tavrı… Hiçbiri kafamda yerine oturmuyordu.
Sonunda daha fazla dayanamadım. Elimdeki su şişesini masaya bırakıp yavaşça ayağa kalktım. Açık cam kapıdan bahçeye çıktığım anda gece ayazı tenime vurdu ve beni hafifçe titretti.
Poyraz birkaç metre ileride, havuzun kenarına yakın bir yerde duruyordu. Telefon hâlâ kulağındaydı. Ben yaklaşınca kısa süreliğine göz ucuyla bana baktı ama konuşmasına ara vermedi.
"Tamam. Sabaha halledin. Ne kadarsa öğrenin ve hepsini geri ödeyin," dedi. Sesi o kadar net ve sakindi ki, sanki milyonlardan değil de alelade bir market hesabından bahsediyordu.
Telefonu kapattıktan sonra cebinden sigara paketini çıkardı. Bir dal sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip çakmağı yaktı. Ve beynim o an, gerçekten hiç sırası değilken çok saçma bir ayrıntıya takıldı.
Bir adamın sigara yakışı bile bu kadar karizmatik olabilir miydi? İnsan kendine zarar verirken bile bu kadar iyi görünebilir miydi?
Hemen sonra kendi kendime sinirlendim. Toparlan Asya. Çok daha büyük sorunların var.
Boğazımı temizleyerek varlığımı tamamen belli ettim. "Gelebilir miyim?" diye sordum usulca.
Poyraz sigarasından derin bir nefes çekip dumanı yavaşça havaya bıraktı. "Gel," dedi, bakışlarını bana çevirerek.
Yanına doğru birkaç adım attım. Bahçedeki loş ışık yüzünün sert hatlarını, keskin çenesini daha belirgin gösteriyordu. Çimen yeşili gözleri bu zifiri karanlıkta her zamankinden daha koyu, daha derindi.
Üşüdüğümü hissederek kollarımı birbirine sardım. "Gördünüz… O adam normal değil," dedim. Sesim düşündüğümden çok daha yorgun, çok daha kırılgan çıkmıştı. "Eğer isterseniz, sabah buradan dönebilirim."
Poyraz bu sözüm üzerine kaşlarını hafifçe çattı. "Saçmalama Asya. Hiçbir yere gitmiyorsun," dedi. Cümleyi öyle baskın ve net söylemişti ki, birkaç saniye ne cevap vereceğimi bilemedim.
Bakışlarımı utançla yere indirdim. "Para konusunda ciddi misin? Çok yüklü miktarda ödedi diye biliyorum," dedim, durumun ağırlığını hatırlatarak.
Poyraz sigarasından bir nefes daha çekti. "Evet. Geri ödeyeceğiz," diyerek kestirip attı.
Şaşkınca yüzüne baktım. "Ama ben o parayı sana geri ödeyemem," dedim dürüstçe. Benim şu halimle öyle bir meblağın altına girmem imkansızdı.
Poyraz başını hafifçe iki yana salladı. "Böyle bir şey istemiyorum zaten," dedi.
Rüzgâr hafifçe eserken sigara dumanı yüzünün önünden dağıldı. O an, neden bu adamın yanında kendimi tehlikeden uzak ve güvende hissettiğimi sorgulamak, bunu anlamlandırmak istemedim.
"Olmaz öyle. Size borçlu kalamam," diye üsteledim. Bu kadar büyük bir iyiliğin altında ezilmek istemiyordum.
Poyraz kısa bir süre sustu. Sonra sigarayı parmaklarının arasında çevirip doğrudan gözlerimin içine baktı. "Sen şimdilik okuluna ve kendine odaklan. İleride işe girince ödersin," dedi, ses tonunu ilk kez bu kadar yumuşatarak.
İçim istemsizce sıkıştı, göğsüme bir ağırlık oturdu. "O zamana kadar hayatımda neler olacak inan bilmiyorum," diye fısıldadım. Gürkan’ın bizi öylece rahat bırakmayacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk aslında.
Poyraz sigarasından son bir nefes çekip izmariti yerdeki küllükte söndürdü. "Şimdi bunları düşünme," dedi, konuyu kapatmak ister gibi. Sonra başını hafifçe eve doğru çevirdi. "Hadi. İçeri girelim, üşüyorsun."
İçeri girdiğimizde Tuğba ve Egemen mutfaktan yeni çıkıyordu. Tuğba’nın elinde büyük bir tepsi vardı. Kahve ve birkaç bardak su hazırlamışlardı belli ki. Salondaki ağır havayı dağıtmaya, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyorlardı ama yaşananlardan sonra bunun pek mümkün olmadığını hepimiz çok iyi biliyorduk.
Herkes sessizce yeniden koltuklara yerleşti.
Ben elimdeki bardağa bakarken gözlerim istemsizce Egemen’e kaydı. Az önce bahçede Poyraz ile yaptığım konuşma ve Egemen'in sabah söyledikleri aklıma geldi. Aslında bunları konuşmak için korkunç bir zamandı ama benim adıma başka bir seçenek de kalmamıştı. Aynen Poyraz'a dediğim gibi, kimseye borçlu kalamazdım.
Boğazımı temizleyip sessizliği böldüm. "Egemen… Sabah bana bir iş teklifinde bulunmuştun."
Egemen elindeki bardağı bırakıp başını bana çevirdi.
"Onda ciddi miydin?" diye sordum, sesimin titrememesine gayret ederek.
Egemen hiç düşünmeden, son derece net bir şekilde cevap verdi: "Ciddiyim tabii." Koltukta biraz öne doğru yaslandı. "Seni kaçırmak aptallık olur. Okulunu bitir, benimlesin."
O kadar rahat ve kendinden emin söylemişti ki, istemsizce utandım. Ama geri adım atamazdım. "Ben… Hemen şimdi başlasam?" dedim.
Tuğba tam içeceğinden bir yudum alıyordu ki duyduğu şeyle bir anda öksürmeye başladı. "Öhö— Ne?!" diye kalakaldı.
Egemen şaşkınlıkla kaşlarını kaldırırken ben utançla bakışlarımı masaya kaçırdım. Poyraz ise hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. O sessiz bakışları, insanı konuşmaktan çok daha fazla geriyordu bazen.
Tuğba sonunda kendini toparlayıp elini göğsüne koydu. "Şey… Şaşırdım sadece," diye mırıldandı bana bakarak.
Derin bir nefes aldım ve kararımı açıkladım: "Annenin tedavi parasını abine geri ödemem gerekiyor zaten." Bakışlarım kısa süreliğine Poyraz’a kaydı, ardından tekrar Egemen'e döndüm. "Bir de burada kalarak zaten size rahatsızlık veriyorum. O kadar büyük parayı biriktirmek için çok çalışmam gerek. Ve şimdiden başlamalıyım."
Egemen, durumun ağırlığını hafifletmek ister gibi başını hafifçe iki yana salladı. "Asya… Poyraz o parayı senden geri almaz," dedi.
Kaşlarım hemen çatıldı. "Neden almasın?" diye sordum. Sesim düşündüğümden daha sert, daha dik bir tonda çıkmıştı. "Ayrıca ben kabul etmem böyle bir şeyi. Ama mezun olmadan çalışmamı istemiyorsan, haklısın tabii."
Egemen halime hafifçe güldü. "Saçmalama Asya, tabii ki çalışabilirsin. Ama önce şu anki güvenliğinden emin olmamız lazım," dedi, Gürkan tehlikesini kastederek.
Tam o sırada, dakikalardır sessizce bizi izleyen Poyraz konuştu. Sesi odadaki tüm mırıltıları bıçak gibi kesti:
"O zaman benimle çalış."
-BÖLÜM SONU-