8. bölüm · TUTUN SEN BANA

İNCE SIZI

reyni ☔️

8.BÖLÜM: İNCE SIZI

Evden çıktığım anda sabahın serin havası yüzüme vurdu ama bu esinti bileğimdeki zonklamayı bastırmaya yetmedi. Canım acıyordu, hem de çok. Ama şu an acı çekecek lüksüm yoktu. İşe geç kalıyordum ve bugün Gürkan’a ya da abime yenilmiş, ezilmiş gibi görünmeye hiç niyetim yoktu. Dik durmalıydım.
Kapının önünde bekleyen siyah, ağır araç beni görür görmez hareketlendi. Korumalardan biri aceleyle inip arka kapıyı açtı. Kendimi koltuğa bırakır bırakmaz derin, titrek bir nefes verdim.
Araba sessizce yola koyulurken zihnim anında Poyraz’a kaydı. Cebimden o yeni, siyah telefonu çıkarıp rehbere girdim. "Poyraz" yazıp aratacakken gördüğüm isimle dudaklarımda istemsiz, buruk bir tebessüm belirdi. Kendini rehberime soyadıyla birlikte, jilet gibi kaydetmişti:
“Poyraz Hanedanoğlu.”
"Bu adam şaka mı?" diye mırıldandım kendi kendime.
Onun bu sarsılmaz ciddiyeti ve her detayı kontrol etme isteği bazen beni gerçekten delirtiyordu. Parmaklarımla hızlıca bir mesaj yazdım: ‘Arabadayım. Geliyorum.’
Mesajı gönderip telefonu çantama atarken bileğim yeniden feci şekilde sızladı. Harika bir ilk gün başlangıcıydı gerçekten.
Şirketin önüne geldiğimizde arabadan indim. Plazanın devasa cam cephesinden yansıyan sabah güneşi gözlerimi kamaştırdı. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. Topuklu ayakkabılarım parlak mermer zeminde tok ve kararlı sesler çıkarırken adımlarımı biraz hızlandırdım. İçimi kaplayan şey tatlı bir iş heyecanı mıydı, yoksa Poyraz’ın sınırlarına girmenin yarattığı o tuhaf gerilim mi, ayırt edemiyordum. Tek bildiğim, bileğimin hâlâ deli gibi zonkladığıydı.
Döner kapıdan girer girmez, takım elbiseli genç bir adam doğrudan bana doğru adımladı. En fazla yirmi beş yaşlarındaydı, kibar ama profesyonel bir duruşu vardı.
"Asya Hanım?" dedi, hafifçe eğilerek.
"Evet, benim."
"Ben Batuhan. İşi tamamen öğrenene kadar size eşlik edip yardımcı olacağım."
"Memnun oldum," dedim, yüzüme yerleştirdiğim sakin gülümsemeyle.
Batuhan eliyle asansörleri işaret etti. "Poyraz Bey’in odasına çıkalım önce. Sizi bekliyordu."
Poyraz Bey.
Onun bu plazadaki ağırlığını, çalışanların üzerindeki o mutlak saygıyı Batuhan’ın ses tonundan bile hemen anlayabiliyordum. Asansöre doğru yürürken elim refleksle yeniden bileğime gitti, parmaklarımla o sızlayan eklemi hafifçe ovdum. Acı, her nabız atışımda kendini hatırlatıyordu.
Asansör en üst kata ulaştığında kapılar sessizce açıldı. Batuhan beni koridorun en sonundaki o ağır, koyu renkli ahşap kapının önüne kadar götürdü. Kapının yanındaki duvarda sadece metal, küçük ve siyah bir tabela asılıydı. Üzerinde yazan o tek isim bile insanın sırtını istemsizce dikleştirmeye yetiyordu.
Batuhan kapıyı hafifçe tıklatıp araladı, geçmem için kenara çekildi. Ben de nefesimi tutup onun arkasından içeriye ilk adımımı attım.
Ve o devasa oda... Tam anlamıyla Poyraz’a benziyordu.
"Asya Hanım geldi Poyraz Bey," dedi Batuhan, kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girerek.
Poyraz başını önündeki dosyalardan yavaşça kaldırdı. "Geç kaldın Asya," dedi. Sesi her zamanki gibi tok, mesafeli ve sorgulayıcıydı.
"Şey… Özür dilerim. Bir daha olmaz," diye mırıldandım çekinerek.
Tam konuştuğum sırada bileğim yeniden feci şekilde sızladı. Acıyla yüzümü ekşitmemek için kendimi zor tutarken, refleks olarak diğer elimle bileğimi kavradım. Poyraz’ın o keskin, çimen yeşili gözleri bir anlığına doğrudan bu hareketime, sargılı bileğimin olduğu yere kaydı. Çok kısa, neredeyse saliseler süren bir andı ama dikkatinden kaçmadığını çok net hissettim. Ardından hiçbir şey olmamış gibi bakışlarını yeniden yüzüme çıkardı.
"Olmayacağını biliyorum," dedi. Ses tonu sert değildi ama sarsılmaz bir uyarı barındırıyordu yine de. Bakışlarını benden çekip Batuhan’a yöneltti. "Asya genellikle benimle çalışacak. Tercüme ve iş görüşmelerinde doğrudan yanımda olmasını istiyorum."
Batuhan ciddiyetle başını salladı. "Anlaşıldı efendim."
Poyraz devam etti: "Ona yaptığımız anlaşmaları ve üzerinde çalıştığımız projeleri anlat. Bugün öğleden sonraki toplantıya öncelik ver. Konuya henüz tam hâkim olmasa da benimle birlikte toplantıya katılsın."
Duyduklarımla içimdeki heyecan bir anda iki katına çıktı. Bugün mü? Henüz ilk günümdü ve beni doğrudan onunla birlikte büyük bir toplantıya mı sokuyordu?
"Anlaşıldı efendim," dedi Batuhan tekrar.
Efendim. Buradaki hiyerarşi ve saygı, dışarıdaki o tekinsiz dünyadan tamamen farklı, son derece profesyonel bir tondaydı. Poyraz birkaç saniye düşündükten sonra ekledi:
"Odasını da göster. Ve güvenlik konusunda ekstra dikkatli olalım. Uzaklaştırma kararı olan o adamı güvenliğe resmen bildir. Asya ile görüşmek isteyen kim olursa olsun, önce bana yönlendirilecek."
Duyduklarımla kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu kadarı... biraz fazla korumacı, hatta baskıcı değil miydi? Kendimi yine bir kafese kapatılmış gibi hissetmek istemiyordum. "Ama Poyraz— yani Poyraz Bey…"
Kendi kendimi alelacele düzeltmek zorunda kalınca yanaklarımın ısındığını hissettim, daha da gerildim. Poyraz ise itiraz edeceğimi çoktan öngörmüş gibi sözümü anında kesti.
"Toplantıya az vakit kaldı Asya." Masasının üzerindeki kalın dosyalardan birini bana doğru uzattı. "Dosyaya çalışmaya başlasan iyi olur."
Söyleyecek bir şey bulamadım. Batuhan’la birlikte odadan çıktığımız anda, omuzlarımdaki o görünmez baskı hissinin yavaşça hafiflediğini hissettim. Poyraz’ın odası, ya da doğrudan kendisi, insanı farkında olmadan yoğun bir gerginliğin içine çekiyordu.
Batuhan asansöre doğru yürürken bana dönüp hafifçe gülümsedi. "İlk günler biraz korkutucu görünür ama alışırsın," dedi sevecen bir sesle.
"Bu kadar belli oluyor mu korktuğum?" diye sordum, kendime engel olamayarak.
"Biraz," dedi dürüstçe. Asansörün kapısı açılırken eliyle geçmem için işaret etti. "Ama haklısın. Poyraz Bey’in yanında ilk hafta su içerken bile izin alasım geliyordu benim."
Onun bu benzetmesiyle yüzümde samimi bir gülümseme belirdi. Garip bir şekilde rahatladığımı hissettim. Normalde yeni tanıştığım biriyle bu kadar hızlı ısınamaz, hele son zamanlarda yaşadıklarımdan sonra insanlara yaklaşmaya bile korkardım. Ama Batuhan’ın enerjisi çok farklıydı. Samimiydi ve içtenliği insana hemen güven veriyordu.
Geniş, modern bir alana girdik. Taze çekilmiş kahve kokusu bütün ortama yayılmıştı.
"Burası kafeterya kısmı," dedi Batuhan, eliyle şık tasarlanmış barı işaret ederek. "Burada çalışanların yarısı kahveyle hayatta kalıyor zaten."
"Diğer yarısı?" diye sordum merakla.
"Poyraz Bey'in korkusuyla..."
Kahkahayı zor tuttum. Batuhan da sırıttı. "Şaka yapıyorum. Biraz."
Başımı iki yana sallayıp etrafa baktım. Şirket gerçekten etkileyiciydi. Her şey fazla düzenli, fazla profesyoneldi. İnsan burada en ufak bir hata yapınca direkt ülke ekonomisi etkileniyormuş gibi hissediyordu.
Koridorun devamındaki geniş cam kapıları açıp beni terasa çıkardı Batuhan. Temiz hava yüzüme çarparken bir an durup manzaraya baktım. Şehir, bütün görgüsüyle ayaklarımın altındaydı resmen.
"Burası inanılmazmış," diye mırıldandım.
"Özellikle akşamları çok güzel oluyor. Çalışanların çoğu stres atmak için buraya çıkıyor. Ama Poyraz Bey’i burada pek göremezsin."
"Neden?"
"Çünkü adamın stres atmayı bildiğini sanmıyorum."
İstemsizce yine güldüm. Ve uzun zamandır ilk kez… gerçekten normal, sıradan bir genç kadın gibi hissettim. Üzerimdeki o ağır gölge bir anlığına dağılmıştı.
Batuhan nihayet koridorun sonundaki açık renk kapılardan birinin önünde durdu. "Ve burası da senin odan."
"Benim… odam mı?"
Birkaç saniye gerçekten öylece kalakaldım. Sonra yavaşça içeri adım attım. Bir an bunun benim hayatım olduğuna inanamadım. Daha birkaç hafta önce, bu şehirde annemin ilaç parasını düşünüp geceleri yatağımda sessizce ağlıyordum. Şimdi ise Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birinde, bana ait şık bir odada duruyordum. Üstelik daha mezun bile olmadan.
İçimde istemsizce garip, gururlu bir his oluştu. Evet, buraya geliş sebebim berbattı. Bir kaçıştı, bir mecburiyetti. Ama yine de… Başarmış gibi hissettim bir anlığına. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum.
"Tamamdır," dedi Batuhan, beni hayallerimden çekip alarak. "Şimdi seni şirkete maruz bırakmaya başlıyoruz."
"Korkmalı mıyım?"
"Bu sefer evet."
Sonraki birkaç saat boyunca birlikte dosyalara gömüldük. Batuhan düşündüğümden çok daha iyi anlatıyordu; dili çok pratikti. Arada espri yapıyor, şirket içindeki karakterleri özetliyor, benim sıkıldığımı ya da yorulduğumu hissettiği an hemen konuyu değiştirip kafamı dağıtıyordu.
Tam önümdeki notlara odaklanmışken Batuhan saatine baktı. "Öğle arası oldu. Gel, yemek yiyelim."
İşe dalınca bileğimdeki o sızıyı gerçekten unutmuştum. Ya da zihnim beni korumak için bunu arka plana itmişti. Ama öğle yemeğinde işin rengi tamamen değişti. Çatalı bile doğru düzgün tutamıyordum. Bileğim artık ciddi ciddi morarmaya başlamıştı ve her hareketimde, parmak uçlarımdan kolumun içine yayılan ince, yakıcı bir sızı uyanıyordu.
Buna rağmen Batuhan fark etmesin diye acımı gizlemeye, son derece normal davranmaya çalışıyordum. Çünkü bugün benim ilk günümdü. Ve ilk günden insanlara aciz görünmek, "Merhaba, galiba abim bileğimi burktu" diyerek dikkat çekmek istemiyordum.
Yemekten sonra odama döndüğümüzde Batuhan masadaki birkaç dosyayı toparladı. "Tamamdır. Yarım saate toplantı başlayacak. Bence fazlasıyla hazırsın."
İçimdeki o tatlı heyecan anında geri geldi. Allahım. Gerçek bir toplantı. Gerçek iş insanları ve gerçek bir şirket... Heyecandan bayılacaktım galiba.
"Bunlar da toplantı dosyaları."
Dosyaları almak için elimi uzattığımda bileğimden yayılan o keskin acıyla yüzüm istemsizce gerildi. Ama kendimi hemen topladım. Sorun yokmuş gibi davran Asya, sık dişini.
Koridora çıktığımızda şirket her zamanki gibi hızlı bir tempoyla uğulduyordu. İnsanlar ellerinde tabletler ve kahvelerle koşturuyordu. Ben ise elimde dosyalarla toplantı odasına doğru ilerliyordum.
Ta ki koridorun sonunda Poyraz’ı görene kadar.
Bir yandan kulağındaki telefonla konuşuyor, diğer yandan hızlı adımlarla bize doğru yürüyordu. Üzerindeki o kusursuz takım elbiseyle, etrafına yaydığı o sarsılmaz güçle koridordaki herkesi gölgede bırakıyordu. Bir insan, neden her saniye bu kadar karizmatik görünmek zorundaydı? Gözleri tam o anda bizi buldu.
"Tamam, toplantı sonrası tekrar konuşuruz," diyerek telefonu kapattı Poyraz. Telefonu ceketinin cebine koyarken bakışları doğrudan bana kaydı.
"Hazır mısın?" diye sordu.
"Sanırım..." diye mırıldandım.
Tam o sırada, sargılı bileğimin güçsüzlüğü yüzünden elimdeki dosyalardan biri kayıverdi. Dosya yere düşmesin diye refleksle iki elimle birden havada yakalamaya çalıştım. Fakat o ani hareketle bileğimden yukarı doğru öyle keskin bir acı yayıldı ki, acıyla istemsizce nefesim kesildi.
"Ah—"
Sesim çok kısık çıkmıştı ama o sessiz koridorda Poyraz’ın duymasına fazlasıyla yetti. Çimen yeşili gözleri anında aşağı indi, doğrudan bileğime kilitlendi. Ben dosyayı panikle düzeltmeye, durumu kurtarmaya çalışırken gömleğimin manşeti hafifçe yukarı sıyrıldı.
İşte o an, abimin parmaklarının bıraktığı o koyu, moraran parmak izleri tamamen ortaya çıktı.
Poyraz’ın yüzündeki ifade milisaniyeler içinde değişti. Az önceki mesafeli ve sakin hali bir anda buz kesti, gözlerinde fırtına öncesi bir karanlık belirdi.
"Koluna ne oldu Asya?" diye sordu, sesindeki tonu duymak bile tüylerimi diken diken etmeye yetti.
"Hiiiiç…" diyerek bakışlarımı hızla ondan kaçırdım. Ama bunun hiçbir işe yaramadığını, aksine beni daha suçlu gösterdiğini ben de çok iyi biliyordum.
"Asya. Doğruyu söyle. Bu ne zaman ve nasıl oldu?"
Soruyu sorarken üzerime doğru bir adım attı. O an zihnimde bir anda abimin o öfkeli yüzü canlandı. Bahçede kolumu hoyratça tutuşu, canımı yakışı, beni kendine doğru sertçe çekişi… İçimdeki o korkuyu bastırmak için hızla toparlanmaya çalıştım.
"Sabah… Şey, acele ederken kapıya çarptım, galiba o sırada burktum," dedim.
Allahım, hayatımda daha kötü bir yalan söylememiştim herhalde. Poyraz’ın yüzündeki o sarsılmaz ifadeden bana zerre kadar inanmadığı o kadar net okunuyordu ki, yutkunamadım bile.
"Ve sen bu halde revire gitmedin mi?" diye sordu, sesindeki o kontrolcü tını daha da belirginleşirken.
"İlk günden sorun çıkarmak, zayıf görünmek istemedim," diye mırıldandım, dürüstçe.
Poyraz birkaç saniye hiçbir şey söylemeden öylece yüzüme baktı. O sessizleştiğinde, omuzlarındaki o otoriter ağırlık daha da korkutucu bir hal alıyordu gerçekten. Tek bir kelime bile etmeden elimdeki kalın dosyaları tek bir hamlede çekip aldı.
"Revire gidiyoruz," dedi, geri dönülemez bir tonda.
"Gerek yok gerçekten. Toplantı başlayacak zaten, geç kalacağız," diyerek direnmeye çalıştım.
Poyraz adımlarını durdurdu, başını hafifçe yana eğerek gözlerini gözlerime dikti. Yüzündeki o mermer sertliği hiç değişmedi.
"Bu bir rica değildi küçük hanım," dedi, sesi koridorda yankılanırken.
Batuhan birkaç adım gerimizde durmuş, şaşkınlıkla karışık bir sessizlikle bizi izliyordu. Ben hâlâ kendi kendime "iyiyim" diye fısıldayarak kurtulmaya çalışırken, Poyraz sözümü tamamlamama izin bile vermeden dosyaları arkasındaki Batuhan’a uzattı.
"Toplantıyı on dakika erteleyin."
Batuhan hemen toparlanıp başını salladı. "Tamam efendim."
Öz abim beni korumak yerine canımı yakarken, henüz yeni tanıdığım bu yabancı adamın benim için koca bir toplantıyı ertelemesi içimde tarif edemediğim bir hissin uyanmasına neden oldu. İstemesem de, Poyraz’ın o heybetli gölgesinin yanında, sessizce revire doğru yürümeye başladım.
Revire girdiğimiz anda üzerimize keskin bir antiseptik kokusu yayıldı. Burası bir hastane kadar büyük değildi ama son derece düzenliydi.
İçeride, tahminen yirmili yaşlarının sonunda, kumral saçlı genç bir kadın vardı. Bizi kapıda görünce şaşkınlıkla hemen ayağa kalktı. "Poyraz Bey, ne oldu?" dedi.
Poyraz, o mesafeli ama her şeyi kontrolü altında tutan sesiyle yanıtladı: "Kolay gelsin doktor hanım. Bileğine bakar mısınız?"
Sessizce sedyenin kenarına iliştim. Poyraz ise içeri girmek yerine kapının yanında kaldı. Kollarını göğsünde bağladı, omzunu kapı pervazına yaslayıp doğrudan beni izledi. Gözlerini bir an bile üzerimden çekmedi.
Doktor dikkatlice, parmak uçlarıyla bileğimi kavradığında canım acıyla yandı. Dudaklarımdan istemsizce küçük bir sızı döküldü: "Ah…"
"Özür dilerim. Nasıl oldu bu?" diye sordu doktor, son derece nazik bir ses tonuyla.
Bakışlarım refleksle bir anlığına Poyraz’a kaydı. Hâlâ kapının önünde, gözünü kırpmadan bana baktı. O morluğun altındaki parmak izlerinin ne anlama geldiğinin ikimiz de farkındaydık.
"Sabah acele ederken galiba ters bir hareket yaptım. Burktum sanırım," diye mırıldandım.
Doktor birkaç saniye sessiz kaldı. Parmak izi şeklindeki o koyu renkli morluğu incelerken yüzündeki o profesyonel ifade hafifçe değişti. "Hm…" dedi sadece. O "hm" sesi, bu yalana zerre inanmadığını söylemenin en kibar yoluydu.
Bileğimi biraz daha hareket ettirmeye çalışınca acıyla yüzüm gerildi. "Acısına dayanmak da zor olmuştur. Şişme ve morarma çoktan başlamış çünkü," diye ekledi doktor.
Bakışlarımı ısrarla Poyraz'dan kaçırdım. Doktor hazırladığı buz torbasını dikkatlice bileğime yerleştirdiğinde soğuğun ani etkisiyle yeniden irkildim. "Birkaç gün çok dikkatli kullanmanız lazım. Fazla yük bindirmeyin."
İçimden buruk, kısa bir kahkaha attım. Fazla yük bindirmemek mi? Hayat son birkaç haftadır üstümden kamyonla geçmişti zaten, bir bilek sızısı bunun yanında neydi ki?
Doktor son kez kontrol edip şeffaf, serinletici bir jeli dikkatlice sürdü. Ardından elastik bandajla bileğimi sıkıca sardı. Bandajın desteğiyle bileğimi hareket ettirmek artık biraz daha kolaylaşmıştı ama o derindeki sızı hâlâ zonkladı.
"Geçmiş olsun. Çok ağrınız olursa tekrar kontrole gelin mutlaka," dedi doktor.
İstemsizce derin bir iç geçirdim. Poyraz doktora kısa bir teşekkür edip kapıyı açtı. Sessizce, onun o koruyucu ama bir o kadar da gergin gölgesinde revirden çıktık.
Koridor, plazanın diğer katlarına kıyasla çok daha sessiz ve sakindi. Topuklu ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı hafif sesler boşlukta yankılanırken, yanımdaki adam tek bir kelime bile etmeden yürüyordu.
Bu sessizlik, omuzlarıma çöken o görünmez ağırlığı daha da artırıyor, beni gittikçe daha fazla geriyordu.
Birkaç adım sonra Poyraz aniden durdu. Ben de refleksle adımlarımı kesip ona döndüm. O keskin, çimen yeşili gözleri doğrudan yüzüme kilitlendi. Kaçacak hiçbir yerim kalmamıştı.
"Asya," dedi, sesi koridorun serinliğinde buz gibi çınlarken. "Son kez soruyorum ve doğruyu söyleyeceğini umuyorum. Kim yaptı?"
Yalan söylemeye, bahanelerin arkasına sığınmaya devam edebilirdim belki ama bunun artık hiçbir anlamı yoktu. Poyraz çoktan bir şeylerin ters gittiğini, o morluğun basit bir sakarlık olmadığını anlamıştı. Hem onun o her şeyi okuyan bakışlarından kaçmak gerçekten imkansızdı.
"Abim…" diye fısıldadım.
Sözüm biter bitmez gözlerinden öyle koyu, öyle tehlikeli bir karartı geçti ki istemsizce bir adım geriledim. Çene hattı, dişlerini birbirine bastırmasından dolayı kaskatı kesilmişti.
"Nasıl?" diye sordu, sesindeki her kelime bir kırbaç gibi keskindi. "Nerede görüştünüz?"
"Sabah tam çıkacağım zaman eve gelmiş."
"S*ktiğimin şerefsizi…" diye tısladı Poyraz. Sesindeki o çiğ öfke koridorda yankılandı. "Evime gelip sana bunu mu yaptı?"
Cevap vermedim. Gözlerimi yere diktim. Bu vahşi gerçeğin böyle yüksek sesle, yabancı bir adamın ağzından dökülmesi bile midemi bulandırmaya yetiyordu.
"Nasıl girdi içeri?" diye sordu Poyraz, adeta kendi kendini sorgular gibi. "Kapıda adamlar vardı. Kimse görmedi mi sizi?"
"Abisiyim demiş. Koruma bana sordu… Ben de alın dedim."
Gerçekten de büyük bir hata yapmıştım. Ama ne kadar kızgın olursam olayım abimdi işte... Belki de içten içe pişman olmasını, her şeyin düzelmesini bekleyen o aptal çocukça umuda yenilmiştim.
"Sonuçta… Abimin bana gerçekten zarar vereceğini düşünmedim," diye mırıldandım, kendimi savunmaya çalışarak.
Poyraz birkaç saniye daha bana baktı. O an, gözlerinde şimşek gibi çakan o öfkenin aslında bana olmadığını fark ettim. Kendisineydi. Bu açığa, bu sızmaya izin veren herkese karşı duyduğu bir öfkeydi bu.
Sonra hiçbir şey söylemeden ceketinin cebinden telefonunu çıkardı. Numarayı tuşlarken ses tonu yeniden o bildik, sarsılmaz haline bürünmüştü. Soğuk, kontrollü ve tamamen tartışmaya kapalı.
"Size iki kişinin fotoğrafı gönderilecek," dedi telefondaki kişiye. Yeniden yürümeye başlamıştık; ben onun geniş adımlarına ayak uydurmaya çalışırken o talimatlarını sıralıyordu. "Evin yüz metre yakınına bile yaklaşmayacaklar. Yaklaştıkları an haberim olacak. Bugün çalışanlarla da ayrıca görüşeceğim."
Karşı tarafı birkaç saniye dinledi. Sadece gözlerindeki kararlılık bile hattın diğer ucundaki adamı ezmeye yeterdi.
"Tekrarı olursa sorumlusu siz olursunuz," dedi ve aramayı saniyesinde sonlandırdı.
Şaşkınca ona baktım. "Onların bir suçu yoktu ki… Bana sordular, içeri girmesini ben istedim," dedim, suçluluğu üzerime almaya çalışarak.
"Bileğini bu hale getirirken neredelerdi?" diye sordu Poyraz, bakışlarını bir an bile yola çevirmeden. "Onları süs olsunlar diye kapıya dikmedim Asya."
İçimde tarif edemediğim, ezici bir suçluluk hissi oluştu. Haklıydı. Ama yine de abimin bana gerçekten fiziksel olarak zarar verebileceğine inanmak, bunu kendime itiraf etmek canımı yakıyordu.
Poyraz birkaç adım daha attıktan sonra nihayet durdu ve yavaşça bana doğru döndü. O sert çehresi hafifçe yumuşar gibi oldu.
"Canın çok yandı mı?"
Soru o kadar hiç beklemediğim, o kadar yumuşak bir yerden gelmişti ki birkaç saniye afalladım, ne diyeceğimi bilemedim.
"Biraz acıdı ama…" dediğimde sesim yavaşça kısıldı.
O an kendime çok kızdım. Neden bunu ona anlatıyordum ki? Neden onun yanındayken, kurduğum o aşılmaz savunma duvarları birer birer yıkılıyordu?
"Ama ne Asya?"
Sesi bu kez daha sakindi. Daha dikkatli, daha derinden geliyordu. İnsan onun böyle, o mesafeli zırhını esneterek konuştuğu anlarda kendini toparlamakta çok daha fazla zorlanıyordu.
"Gururum daha çok kırıldı galiba…" dedim, gözlerimi ondan kaçırarak. "Abime olan o son güvenim tamamen yok oldu."
Poyraz yavaşça bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe iyice kapandığında, plazanın o devasa camlarından süzülen ışık ikimizin arasına düştü.
"Gururun neden kırılıyor Asya?" dedi, sesinde en ufak bir acıma ya da küçümseme kırıntısı olmadan. "Sen bu yaşta tek başına, herkese ve her şeye karşı durmuş bir kadınsın."
İlk kez biri bana kırılıp dökülecek, korunmaya muhtaç zayıf bir kız çocuğu gibi değil de gerçekten güçlü bir kadınmışım gibi bakıyordu. Bu bakış, içimdeki o yıkıntıların arasından taze bir gücün filizlenmesine neden oldu.
"Seni onlardan koruyacağımı söyledim ama mesele sadece bu değil. Sen korunmaya muhtaç biri değilsin," diye devam etti Poyraz, çimen yeşili gözlerini gözlerime sabitleyerek. "Senin tek ihtiyacın olan şey… Yanında duracak birileri."
Hayatım boyunca hep yalnız savaşmıştım. Kapalı kapılar ardında dillerle kendime sığınaklar kurarken de, annemin hastalığıyla tek başıma boğuşurken de hep tektim. Şimdi biri karşıma geçmiş, sadece "yanında duracağım" diyordu. Bunun içimde yarattığı o büyük sarsıntıyı tarif edecek tek bir kelime bile bilmiyordum.
"Bugün olanlar için üzgünüm," dedi.
"Senin suçun değil ki."
"Ama benim evimde oldu. Ve bir daha böyle bir şeyin yaşanmayacağına dair sana garanti veriyorum."
Poyraz bana biraz daha yaklaştı. O çimen yeşili gözler yüzümdeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi dolaşırken nefes almak bile güçleşiyordu. Sonra eli yavaşça havaya kalktı. Bir an ne yapacağını anlayamadım ama parmak uçları, bandajlı bileğimin hemen altındaki çıplak tenime dikkatle, adeta tüy gibi hafifçe dokundu. Canımı yakmaktan öyle çok çekiniyordu ki, o kaba ve güçlü elleri tenimde adeta eriyor gibiydi.
"Bundan sonra biri sana zarar vermeye kalkarsa…" dedi, sesi derinlerden gelen bir yemin gibiydi. "Önce beni karşısında bulur."
O dokunuşun sıcaklığı tüm vücuduma yayılırken, koridorun diğer ucundaki hareketlilik bizi gerçek dünyaya döndürdü. Birkaç çalışanın bize doğru geldiğini fark ettim. İnsanların meraklı bakışları kısa süreliğine üzerimizde durup ardından hemen önlerine dönmesi bile, dışarıdan nasıl göründüğümüzü anlamama yetmişti.
Poyraz bakışlarını ağır bir tavırla onlara çevirdi. Ardından derin bir nefes verip elini yavaşça bileğimden çekti. Gözlerindeki o yoğun ifadeyi saniyeler içinde o bildiğim profesyonel maskenin arkasına gizledi.
"Toplantıya geçelim," dedi.
-BÖLÜM SONU-

Y.N:
💛 Selamlar! 🌸

Son zamanlarda hayatımda çok önemli ve bir o kadar da güzel gelişmeler yaşandı. Bu yüzden zamanımın büyük bir kısmını kendime ve bazı özel işlerime ayırmak zorunda kaldım. Açıkçası bilgisayarı açıp başına oturamadım bile...🥹

Bu süreç bir süre daha devam edecek. Yine de kendimi biraz daha iyi hisseder hissetmez yeni bölümü hazırlayıp hemen sizlerle paylaşmak istedim. 🥹✨

Bir sonraki bölümün tam olarak ne zaman geleceğine dair söz veremiyorum. Ancak sizi daha fazla bekletmemek için elimden geleni yapacağım ve mümkün olan en kısa sürede yeni bölümü yüklemeye çalışacağım. 📖💕

Sabrınız, anlayışınız ve desteğiniz için her birinize gönülden teşekkür ederim. İyi ki varsınız. 🫶🏻🌷