2. bölüm · Toprak'ta Lema

2.Bölüm:Geri Dön

velorya _

Her şey bana seni hatırlatır unutmak isterken.

12 Temmuz 2019

Madrid sokaklarının dar taş döşemeli yollarında el ele yürüyorduk Toprak'la. Sabahın erken saatleriydi; şehrin uyanan sessizliği, çanların hafif vuruşu ve kahve kokusuyla karışmış taze ekmek kokusu, sanki sadece bizim için hazırlanmıştı. Toprak'ın eli, her zamanki gibi güçlü ve güven vericiydi; avucumun içinde. Bütün dünya kaybolmuş gibi yalnızca ikimiz vardık.

Caddelerden birinde küçük bir kafeye girdik. İçerisi sıcacıktı, ahşap masalar ve yumuşak sandalyelerle doluydu. Toprak bana bakıp hafifçe gülümsedi; gözlerindeki o sıcaklık, yorgunluğu ve sorumluluğu bir anda unutturuyordu. "İster misin, bugün sadece senin istediğin bir şeyler yapalım?" dedi. Ben, kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarparken başımı salladım. "Fark etmez. Seninle olduğum sürece ne yapacağımız önemli değil, Toprak." dedim.

Masamızda gelen kahve ve taze kruvasanlar, sadece tatlarıyla değil, kokularıyla bile beni büyüledi. Toprak kruvasanını tabaktan alıp küçük bir parça kopardı, gülümseyerek bana uzattı. Dudaklarım onun parçasını alırken göz göze geldik; o an gözlerimiz konuştu, dudaklarımız sustu.

Kahvaltı sonrası Plaza Mayor'a doğru yürüdük. Meydan, sabah güneşiyle aydınlanmış, renkli binaların gölgeleri taş döşemeli zemine düşüyordu. Turist kalabalığı yavaş yavaş artıyordu ama biz birbirimize öyle dalmıştık ki, çevremizdeki her şey silikleşmişti.

Bir ağacın altındaki banka oturduk. Ben başımı onun omzuna, o da başını benim başımın üstüne yasladı. Göğsünün ritmik inip kalkışı, kalbimin düzensiz heyecanını dengeledi. "Lema..." dedi, sesi hafif titrek ama yumuşak ve güven vericiydi. "Böyle anları asla unutmayacağım. Seninle her anı, her nefesi paylaşmaktan vazgeçmeyeceğim. Kaç sene geçerse geçsin." İçimden bir şey koptu; o sözler, benim için hem bir güven hem de tarifsiz bir mutluluk dalgasıydı.

Güneş yavaş yavaş yükselirken, sokaklardaki küçük mağazaların önünden geçtik. Toprak bir ara elini cebine attı, küçük bir kutu çıkardı. "Bunu sana daha önce verecektim ama doğru anı beklemek istedim." dedi. Kutuyu açtım; içinde balayımızın minik bir hatırası, altın renginde küçük bir anahtarlık vardı. Üzerine oyulmuş incecik bir kalp, kalbin üstünde ikimizin isimleri, içimizdeki sessiz bağlılığı hatırlatıyordu. Gözlerim doldu, ellerim titredi. "Toprak... bunu hep saklayacağım," dedim, nefesimi tutarak.

Öğle saatlerinde Retiro Park'a doğru yürüdük. Ağaçların arasından süzülen güneş ışığı, yaprakların arasından dans ederek yüzümüze düşüyordu. Toprak çimenlerin üstünde boş bir alan buldu; bu sefer oraya oturduk. Küçük göletin kenarında ördeklerin suya yaptığı hafif dalgalar, sanki bizim sessizliğimizle yarışıyordu.

Toprak, yüzümü elleriyle nazikçe tuttu; gözlerimin içine bakarken gülümsedi. "Biliyor musun, canım... senin yanında olmak, dünyanın en huzurlu yerinde olmak gibi. Her ne olursa olsun, seni kaybetmek istemiyorum." Dudaklarımı onun dudaklarına yasladım, uzun ve sessiz bir öpücük.

Akşamüstü, güneş sarıya çalarken Gran Via boyunca yürüdük. Vitrinlere yansıyan ışıklar, Toprak'ın gözlerindeki parıltıyla birleşiyor, her adımımızı daha da anlamlı kılıyordu. Ben onun koluna sıkıca dolanmış, başımı omzuna yaslamıştım; sanki tüm dünya bize fısıldıyor, sadece bizim aşkımızın varlığını kutluyordu.

Ve gece, odamızda yorgun ama mutlu bir şekilde yan yana uzandık. Toprak'ın kolu belimde, başım onun göğsünde, kalplerimiz uyum içinde atıyordu. Madrid'in sessiz gece ışıkları penceremizden içeri sızarken, ben düşünmeden, sadece "Seni seviyorum..." diye fısıldadım.

16 Nisan 2025

Evimizde sabahın ilk ışıkları yavaşça süzülüyordu. Hafif kuş cıvıltıları ve pencereden gelen ılık rüzgâr, güne yeni bir enerji katıyordu. Lina hala odasında uykudaydı, ben yatağın kenarında oturmuş Toprak'ı izliyordum.

Toprak, askeriyeye gitmek için hazırlanıyordu; üniformasını dikkatle giymesi, her düğmenin yerli yerine oturmasına özen göstermesi her zamanki titizliği... Ama gözlerindeki o hafif gülümseme, bana hala sevdiğim adam olduğunu hatırlatıyordu.

Yavaşça yanına yürüdüm, elimi koluna doladım ve hafifçe omzuna yaslandım. "Toprak, bu akşam erken gel olur mu? Sürprizimiz var." dedim gülümseyerek.

Toprak başını bana çevirdi, gözlerindeki sıcaklık ve derinlikle, "Gelirim, nefesim." dedi. Ardından alnıma kısa bir öpücük kondurdu. İçimde tarif edilemez bir huzur hissettim; küçük bir an, günün geri kalanını anlamlı kılacak kadar güçlüydü.

O hazırlanırken yanında durup ona son bir kez baktım. Üniformasının her kıvrımına, kemerinin ve apoletlerinin düzgünlüğüne bakarken içimde hem gurur hem hafif bir tedirginlik vardı. Üniformasını tamamladı bana kısa bir bakış attı. "Seni seviyorum, bunu unutma tamam mı?" dedi.

"Ben de seni seviyorum... Doğum günün kutlu olsun." dedim. Bu sefer, her sabah yaptığı gibi bana sarılmadı ve Lina'nın yanına da gitmedi, belki de unutmuştu. Kapıya yöneldiğinde ona eşlik ettim.

Kapıdan çıkmadan küçük bir gülümseme verdi bana ve kapı kapanınca ardında bıraktığı boşluk bir an için ağır geldi. Ama gülümseyerek derin bir nefes aldım; Lina'yı uyandırmam ve güne başlamamız gerekiyordu.

Odasının kapısını açtığımda Lina hala gözlerini ovuşturuyordu. "Günaydın, meleğim." dedim. Onu kucağıma aldım, saçlarını okşadım ve kahvaltı için mutfağa doğru yürüdüm. Evden çıkıp arabaya yöneldik. Lina, sevimli çantasıyla heyecanla adımlarını hızlandırıyor ara sıra bana dönüp gülümseyerek konuşuyordu. "Anne, bugün ne yapacağız?"

"Bugün kreş günü, meleğim," dedim gülümseyerek. "Ama akşam sürprizimiz var, hatırlıyor musun?" Lina'nın gözleri parladı. "Evet! Babamın doğum günü sürprizi!"

Arabaya binince, emniyet kemerini kontrol ettim, Lina'ya kısa bir öpücük kondurdum ve direksiyona geçtim. Ankara'nın sabah trafiği hafif hareketliydi; yavaş yavaş caddeyi takip ederken, Lina camdan etrafı merakla izliyordu. Araba içi sessizliği, arada sırada onun tatlı soruları ve radyodan gelen kısık müzikle doldu.

Kısa bir süre sonra kreşe vardık. Lina'yı kucaklayıp minik bir öpücük verdim. "Hadi bakalım, güzel bir gün geçir." dedim. Ona sarıldım, sonra adım adım geriye çekilip el salladım. Lina, gülümseyerek kapıya doğru koştu, bana el salladı ve hızla içeri girdi. Öğretmeni onu karşılarken arkasını dönüp bana baktığında gözlerindeki mutluluk, küçük bir dünyayı aydınlatacak kadar parlaktı. Arabaya geri döndüm ve hastaneye doğru sürdüm.

Birkaç gündür sabah bulantılarım vardı bir de gün içinde halsizliklerim oluyordu. Aklım ihtimallerle dolduğu için, kontrol yaptırıp emin olmak gerekliydi.

Hastanenin kapısından içeri adım attığımda, hafifçe titreyen ellerimle çantamı tuttuğumda bile içimde bir merak ve tedirginlik vardı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen ortam hafif kalabalıktı; hemşirelerin telaşı, monitörlerin hafif bip sesi ve steril kokular bir araya gelerek alışılmış bir düzenin varlığını hissettiriyordu. Derin bir nefes aldım, kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Sekreterin güler yüzüyle karşılandım, randevumu onayladıktan sonra bekleme alanına yönlendirildim. Beklerken, Lina'nın neşeli sabahı aklımdan geçti; babasının doğum günü sürprizi, onun mutluluğu ve Toprak'ın her zamanki sakin güveni... Ama bir yandan da içimde garip bir huzursuzluk vardı. Kalbim hızlı hızlı atıyor, ellerim soğuyordu.

Doktor çağırdığında derin bir nefes daha aldım ve muayene odasına girdim. Beyaz önlüğü, sakin tavırları ve o profesyonel gülümsemesiyle beni karşıladı. Kısa bir konuşmanın ardından testleri yaptık; kan tahlilleri ve ultrason hazırlıkları. Ultrason makinesinin ekranına bakarken, kalbim tuhaf bir hızla çarpmaya başladı. Ekranda beliren küçük, titreyen görüntüye odaklandım; kalp atışı... minik bir yaşamın ilk sesi.

"Lema Hanım, tebrik ederim," dedi doktor yumuşak bir sesle, "Hamilesiniz."

Dudaklarım hafifçe aralandı, gözlerim nemlendi. Önce inanamadım, bir süre ekrana kilitlendim. "Ne kadar... ne kadar ilerlemişim?"

"Tam olarak yedi haftalık." diye cevapladı doktor.

İçimde tarifsiz bir sevinç dalgası yayıldı. Ellerimi göğsüme bastırdım, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Bir an her şey durmuş gibiydi; sadece ben ekrandaki minik kalp atışı ve içimde büyüyen mutluluk vardı.

Bunu ona hemen söylemek... yok, sürpriz olmalı, diye düşündüm kendi kendime. İçimde hem sabırsızlık hem de gizleme arzusu vardı. Akşam sürprizimizle birleştirmek, Toprak'ın doğum gününü daha da özel kılacaktı.

Odayı terk ederken, kalbimdeki bu yeni hayatın verdiği sıcaklık ve heyecanla dolup taştım. Ve bir gülümseme yayıldı yüzüme; her şey, sanki bir anda daha anlamlı, daha değerli olmuştu. Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç...Ve biz, artık üç değil, dört kişilik bir aile olacaktık.

Arabaya bindiğimde derin bir nefes aldım ve direksiyona oturdum. Toprak'a bu haberi akşam açıklarken onun şaşkın bakışları ve sonra yüzünde belirecek o tarifsiz mutluluk... Sadece hayalini kurmak bile içimi ısıtıyordu.

Gözlerimi kapatıp kısa bir an için sessizce dua ettim; hem kendim hem bebeğimiz için, hem de Lina ve Toprak için... İçimdeki huzur, sabahın sessizliğiyle birleşince, hayatın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hissettim.

İçimde hala minik kalbin atışı ve yeni bir hayatın verdiği heyecanla büroya geçtim. Bilgisayarımı açıp gelen e-postaları, dava dosyalarını ve toplantı notlarını kontrol ettim. Konsantre olmaya çalışırken, aklımın bir köşesinde hala hastanede yaşadığım mutluluk vardı. Parmaklarım klavyede dans ederken, her bir imla ve madde, kalbimin heyecanını biraz olsun sakinleştiriyordu.

Saatler ilerledikçe, rutin iş temposu biraz olsun içimdeki coşkuyu dengeledi. Tam bir dosyayı kapatıp bir sonraki toplantı notlarını hazırlarken, telefonum hafifçe titreşti.

Bildirime baktım, Toprak'tı.

"Öğleden sonra önemli bir toplantı var. Bir görev ile alakalı. Akşama geç kalabilirim."

Gözlerim birkaç saniye mesaja kilitlendi sonra hafifçe gülümsedim. Geri cevap yazdım:

"Tamam, hayatım. Eve döndüğünde sürprizi göreceksin."

Toprak hemen cevapladı:

"Sürpriz... çok merak ediyorum. Seni çok seviyorum, Lema. Lina'ya sarılmayı unutma."

Mesajını okurken, kalbimde hafif bir sıcaklık ve aynı zamanda bir sızı hissettim. Her zamanki sakin ve güven veren Toprak'ımın bu kısa mesajlarda bile bana sevgisini hissettirmesi, içimi hem rahatlatıyor hem de derinden etkiliyordu.

"Ben de seni çok seviyorum, Toprak. Unutmam. Akşama görüşürüz."

Telefonu masaya bıraktım, başımı sandalyemin arkasında yaslayıp derin bir nefes aldım. İşe devam ettim ama aklım, Toprak'ın kısa görevinde, onun yanında olamamanın getirdiği hafif bir endişe ile doluydu. Her şeye rağmen sabah öğrendiğim yeni hayatın verdiği mutluluk, içimde hala en güçlü duygu olarak kalıyordu.

Akşamüstü güneşinin hafif sıcaklığı Ankara semalarını yavaşça sararken, işten çıktım. Lina'yı almak için kreşe vardığımda, minik kızımın sevinçle bana koşuşunu izlemek kalbimi eritti. "Anne! Hadi eve gidelim, sürpriz hazırlayacağız!" dedi, küçük eliyle elimi sıkıca tuttu. Gülümseyerek başımı salladım; evet, sürpriz hazırlayacaktık. Ama içimde, henüz kimseye söylemediğim bir başka mutluluk da vardı karnımda taşıdığım minik sır, yeni bir hayatın habercisi.

Eve dönerken Lina'nın neşesi arabada yankılanıyordu. Küçük sorular, ufak kahkahalar ve arada camdan dışarıyı merakla izleyişi... Her şey, akşam için hazırladığımız sürprizin heyecanını biraz daha artırıyordu.

Kapıdan içeri girdiğimizde derin bir nefes aldım. Mutfağın ve salonun ışıkları, Lina'nın minik elleriyle hazırladığımız renkli süsler ve balonlarla birleştiğinde, evimiz bir kutlama alanına dönüşmüştü. Masa özenle kuruldu; taze çiçekler, tabaklar, peçeteler, yemekler ve Toprak'ın pastası. Lina sandalyeye çıkıp minik elleriyle bazı süsleri yerleştirirken gözlerinde heyecan ve tatlı bir gizem vardı. "Anne, bak buraya... babam bunu çok sevecek!" diyerek küçük bir kahkaha attı. İçim eridi, gülümsemem yüzümde sabitlendi.

Bir süre sonra kapı çaldı. Önce Toprak'ın anne-babası geldi; Cemil ve Selma Çelikkan. Cemil baba her zamanki dimdik duruşuyla, hafif gülümsemesiyle içeri girdi; Selma anne ise elinde küçük bir hediye poşeti vardı. "Lina, canım benim, seni görünce birden gençleşiyorum." dedi Selma anne, Lina'yı kucaklayıp sarılırken. Cemil baba ise bana bakıp kısa bir baş selamı verdi; gözlerindeki sıcaklık, sessiz ama güven vericiydi.

Ardından kendi ailem geldi. Babam Mert ciddiydi ama gözlerinde hafif bir tebessüm vardı; annem Ayla ise, içeri girer girmez bana sarıldı. "Lema, her şey mükemmel görünüyor." dedi. Sıcaklığı, içimi daha da yumuşattı. Lina onların gelişini görünce heyecanla koştu, küçük ayak sesleri evin içinde yankılandı.

Herkes yerini aldı; masa başında kısa sohbetler, tatlı espriler, Lina'nın minik soruları ve sevinç çığlıklarıyla birlikte, evde bir mutluluk balonu şişiyordu. Ben her an Toprak'ın kapıdan girmesini bekliyordum; her ufak ses duyduğumda kalbim biraz daha hızlı çarpıyor, her adımda yüzümde umut dolu bir gülümseme beliriyordu. Ama saatler ilerledikçe, kapı sessizliğe gömüldü. Toprak gelecek miydi gerçekten?

İçimde bir hüzün dalgası yükseldi; bir an için boğazımda düğüm oluştu. Ama hemen toparlandım. Evet, Toprak şuan yanımızda olmasa da, eninde sonunda gelecekti. Lina'nın tatlı kahkahaları, annem ve babamın neşeli sohbetleri, Toprak'ın anne-babasının sessiz şefkati... Hepsi bir araya gelince, o hüzün bir nebze de olsa yumuşadı.

Lina bana bakıp sordu: "Anne, babam neden gelmedi?" Gözlerindeki küçük merak ve hafif üzüntü yüreğimi sıkıştırdı. Dizlerimin üzerine çöktüm onun göz hizasına geldim ve gülümsedim. "Baban biraz meşguldü ama gelecek. Ve geldiğinde çok mutlu olacak, söz veriyorum." Lina başını salladı ve küçük elleriyle yüzüme dokundu sonra güvenle bana sarıldı.

Telefonum çaldığında kalbim bir kez daha sevinçle çarptı. "Toprak arıyor." dedim kendi kendime, yüzümdeki gülümsemeyle. Telefonumu elime aldığımda beklediğim adı görmedim. Toprak değildi. Onun yerine +312 ile başlayan bir numaraydı.

Çağrıyı cevaplayıp kulağıma koydum, "Alo?"

Hatta bir an sessizlik oldu ardından yumuşak sesli bir kadın konuştu, "Merhaba, ben Ankara Devlet Hastanesinden arıyorum. Lema Derin Çelikkan ile mi görüşüyorum?"

İstemsizce ürperdim. İçime korku ve endişe dalgası yavaşça yayıldı, "Evet, benim."

Kadın dikkatle seçilmiş kelimelerle konuştu: "Lema Hanım... üzülerek bildirmek zorundayım...eşiniz Toprak Çelikkan, bir araba kazası geçirdi. Ve tüm müdahalelere rağmen maalesef kurtulamadı."

O an, tüm dünya sustu.

Gözlerim karardı, sanki yer çekimi kaybolmuş gibi dizlerimin üzerine çöktüm. Telefon elimden yere düştü. Dudaklarım titredi, boğuk bir çığlık çıkmak istedi ama sadece kesik kesik nefes alabiliyordum. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslattı, nefesim düzensiz ve acıyla doluydu.

"Toprak..."

Lina küçük elleriyle koluma dokundu, anlamasa da bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti. "Anne... babam?" dedi, sesi titrek ve korkmuştu. Onu kucaklamak istedim, ama kendimi tutamıyordum, kollarım titriyordu.

Babam hızla yanımıza geldi. Lina'yı kucaklayıp kollarına aldı, yumuşak ama güçlü bir şekilde, "Her şey yolunda, tatlım. Endişelenme." dedi, onu hemen ortamdan uzaklaştırdı.

Selma anne bana baktı, "Kızım...ne oluyor? Toprak'ıma ne olmuş?"

"Toprak... kaza... diyorlar... öldü diyorlar..." diye bildim sadece. O kelimeleri söylemek istemiyordum, olamazdı ki. Toprak bizi bırakmazdı. O güçlüydü, dayanırdı, ölmezdi. Olmaz.

O sırada Cemil baba yere düşen telefonumu almış büyük ihtimalle hâla hatta olan kadınla konuşuyordu. Selma anne... Selma anne tamamen yıkılmıştı. Dizlerinin üzerinde duramayacak gibi titriyordu, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce ağlıyordu.

Nefesimin kesildiği hissettim. Toprak'ı kaybettiğimi, bir daha asla yanında olamayacağımı, o sıcak bakışlarını, o güven veren ellerini bir daha hissedemeyeceğimi... düşündükçe aklımı kaybediyordum. Ellerim titredi, "Toprak... Hayır, hayır, olamaz..." diye tekrarladım, dudaklarımın arasından boğuk çığlıklar çıktı, gözlerim yanaklarımı yakacak kadar ıslandı.

Annem yanımdaydı, omuzlarımdan tuttu. "Lema, derin nefes al. Buradayım." dedi. Sesi titrek ama güçlü olmaya çalışıyordu. Ona sarıldım ama hiçbir teselli yeterli değildi; hiçbir söz bu boşluğu dolduramıyordu. Dolduramazdı... kimse Toprak'ımın yerini dolduramazdı.

Gözlerimden akan yaşlar, sanki hiç durmayacakmış gibi akıyordu. Kalbim göğsümün içinde düzensiz şekilde çarpıyor, nefesim kesiliyor, her nefeste acı daha derinleşiyordu. Toprak... Sıcak bakışları, güven veren elleri, sessiz güldüğü anlar... Hepsi bir anda yok olmuştu. Hayatımdaki tüm renkler silinmiş, dünya gri bir boşluğa dönüşmüştü.

Dizlerimin üzerinde otururken, ellerim titriyordu. Tırnaklarım avuçlarıma batıyordu ama acıtmıyordu, kalbimdeki acıdan büyük hiçbir şey yoktu. Lina'nın seslerini biraz uzaktan duyuyordum, onun masumluğu içimdeki acıyı daha da büyütüyordu. Onu kucaklamak istedim ama kollarım kalkmıyordu, bedenim artık benim değildi.

Beni tek düzeltebilecek şey Toprak'tı; sesi, kokusu, dokunuşu. Gözlerimi kapattım, "Toprak..." diye fısıldadım. Onun sesini duymak istedim ama sessizlik... sadece boğuk nefeslerim ve çığlık atmak isteyen ama çıkmayan bir boğazım vardı. İçimde derin bir boşluk açılmıştı; sanki göğsümden bir parçayı söküp atmışlar orada bir şey eksilmiş, yerini hiçbir şey dolduramayacak bir acı kaplamıştı.

Aklıma ilk tanıştığımız anlar geldi. Kitap okurken bana gösterdiği o küçük gülümseme, Lina'yı kucağımıza alıp ilk kez tanıştığımız an... Hepsi bir anda, acının karanlığında kayboldu. Nasıl olacak? Nasıl yaşayacağım bundan sonra?

Ellerimle yüzümü kapattım; sanki gözlerimi kapatırsam acı kaybolacaktı ama hayır... Her şey daha da kesinleşmişti. Toprak yoktu. Bir daha asla dönmeyecekti. Hiçbir kahkaha, hiçbir sarılma, hiçbir güven veren bakış... Artık sadece anılar vardı ve onlar bile acıyı hafifletmiyordu.

Kalbim acıyı yutarken, dünyam parçalanmıştı. "Toprak..." dedim bir kez daha, fısıltım bir çığlığa dönüşmeden önce boğazımda sıkıştı. "Gel... geri gel..."

Annem yanımda kaldı, elleri hala sıcaktı ve beni tuttu. Ama ben o sıcaklığı bile hissetmiyordum. Sanki bedenim başka bir yerde, ruhum ise Toprak'la gitmişti. Dizlerimin üzerindeydim hâlâ, saçlarım yüzüme düşmüştü ve her nefes almaya çalışmam acıyı biraz daha artırıyordu. Her nefeste, onun yokluğunu daha derin hissettim.

Başım döndü, yer altımdan kaydı sanki. Beni tutan tek şey annemin elleriydi ama ben onları da hissedemiyordum, gözlerim kararmaya başladı. Nefesim kesildi, hareket bile edemiyordum. Sesler uzaklaşıyor, kendi zorlu nefesim dışında bir şey duymuyor, kalp acım dışında hiçbir şey hissetmiyordum.

Bedenim artık beni taşımıyordu... yavaşça bilinçsizliğe süzüldüm. Bayıldım. Annemin kollarına. Sanki tüm acı, tüm kayıp, tüm dünya sessiz bir karanlığa gömüldü. Sadece içimde Toprak'ın yokluğunun derin ve sarsıcı yankısı kaldı; geri kalan her şey, bilinçsiz bir boşlukta eriyip gitti.

Gözlerim ağır ağır açıldı, nefesim kesik kesikti, kalbim hala düzensiz atıyor, göğsümde bir ağırlık hissediyordum. İlk başta ne zaman ve nerede olduğumu bile anlayamadım; zaman sanki durmuştu. Artık yerde değil, kanepedeydim. İçimdeki boşluk hala derindi, ama bilinç parçacıkları yavaş yavaş geri geliyordu. Bir titreşim, bir sıcaklık, annemin elinin elimi tuttuğunu fark ettim. Onun varlığı, acının ortasında bir köprü gibi duruyordu hem güven veriyor hem de kaybın keskinliğini hatırlatıyordu.

Başımı hafifçe kaldırmaya çalıştım, ama her hareket küçük bir acı dalgası gönderdi vücuduma. Gözlerim annemin yüzüne takıldı; endişeli ama yumuşak bakışları, sessizce bana "Buradayım." der gibiydi. İçimde bir ağrı, bir boşluk ama aynı zamanda hafif bir rahatlama hissettim. Nefesimi derinleştirmeye çalıştım ciğerlerim ağır ve eksik doluyor gibiydi.

"Toprak..." adı dudaklarımın ucunda titrek bir fısıltı gibi dolaştı. Onu aradım gözlerimle, ama boşluk hala vardı. Kalbimdeki acı sarsıcı ve yakıcıydı; öylesine keskin bir sızı ki, nefes almak bile güçtü. Her hatırası, her küçük gülüşü, her güven dolu bakışı zihnimde dönüp duruyordu. Gözlerimi kapattım bir an için, çünkü açmak, onu bir kez daha göremeyeceğimi kabullenmek demekti. Ben kabullenmek istemiyordum.

"Anne..." Lina'nın sesini duyunca istemsizce açtım gözlerimi. Annemin yanında durmuş minik ellerini bana uzatmıştı. O an, içimde hala sarsıcı bir acı olmasına rağmen, yattığım yerden istemsizce elimi onun ellerine uzattım. Parmağımı minik parmaklarının arasına geçirirken, titrek bir, "Merhaba, tatlım..."çıkabildi dudaklarımdan.

Lina hafifçe gülümsedi ve bana sarıldı; başını omzuma yasladığında, nefesi hafifçe titriyordu. Ben yıkılmıştım ama o küçük kollar beni hayata bağlamaya çalışıyordu.

O gece evimizde zaman sanki durdu. Salonun ışıkları kısık, masa üzerindeki süsler ve pasta ise sadece bir hatıra olarak duruyordu. Lina, yavaşça kollarımda uyuya kalmıştı; minik nefesleri ve hafif titreyen bedeni, acının ortasında bana bir bağ, bir amaç veriyordu. Başımı onun başının üstüne yasladım ve gözlerimi kapatıp sadece nefesini dinledim. Her nefesi, sanki hala yaşamın varlığını hatırlatıyordu bana.

Annem sessizce yanıma oturmuştu; ara sıra göz ucuyla beni kontrol ediyor, bir ihtiyacım olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Babam sessizce bir köşede duruyor, Cemil baba ve Selma anne de birbirine destek olarak sessizliği paylaşıyordu. Hepimizin gözlerinde aynı acı vardı.

Gece ilerledikçe herkes yavaşça sessizliğe gömüldü. Annem Lina'yı yakındaki kanepeye yatırdı ve üzerini örttü, ben ise hala aynı kanepede oturuyordum, onu izliyor ve gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. Her damla, kalbimdeki boşluğu hatırlatıyor, Toprak'ı kaybetmenin ağırlığını yeniden hissettiriyordu.

O gece boyunca, zamanın akışı benim için anlamsızdı. Saatler geçiyor ama acı her saniye taze kalıyordu. Sadece nefes alışlar, küçük hırıltılar ve ara sıra gelen hafif adım sesleri vardı. Her ses, gerçekliğin sert bir hatırlatıcısıydı; Toprak artık bizimle değildi. Ama yine de onun sevgisi, hatıralarıyla, evin sessiz köşelerinde hala vardı.

Sabah olmadan önce, annem yanımdayken sessizce bana, "Birlikteyiz, kızım." dedi. Ben başımı ise sadece başımı salladım. Biliyordum birlikteydik ama Toprak yoktu. Diğer yarım burada değildi, kapıdan içeri girip adımı seslenmeyecek, bana gülümseyemeyecek, beni öpüp sarılamayacaktı.

Okuduğu kitapları kitaplıkta, kıyafetleri dolabımızda benimkilerinin yanında, en sevdiği kupa mutfak dolabında benimkinin yanında, ayakkabıları ayakkabılıkta hiç dokunulmadan kalacaktı. Her zaman oturduğu kanepe ve en kötüsü yatağın onun tarafı bomboş kalacaktı. Bir daha orada olmayacaktı. Uyurken bana sarılamayacak, sabah uyandığında alnıma öpücük bırakamayacak ve kalbimi her defa mest eden sözler söylemeyecekti.

Sabahı nasıl ettim bilmiyorum. Perdeler aralıktı ama gün ışığı bile sanki eve girmemek için çekiniyordu. Annem üzerime siyah bir şeyler giydirirken, nefesim titredi. Siyah...daha dün beyazın içinde ona "Evet." demiştim, şimdi ise siyahın içinde onu uğurlamaya hazırlanıyordum.

Cami avlusuna vardığımızda, kalabalığın uğultusu önce bir perde gibi üzerime kapandı. Başsağlığı dilekleri, tanıdık yüzler, tanımadık yüzler...Hepsi bulanık. Hepsi uzak. Ortada, kırmızı ve beyazın en yakıcı haliyle duran bir tabut... O bayrağın altındaki sessizlik, bütün sesleri boğuyordu.

Yaklaştım. Ayaklarım sanki yere yapışmıştı. Tabutun yanındaki Toprak'ın arkadaşları, kısık bir sesle, "İsterseniz... yüzünü son kez görebilirsiniz." dedi. Boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı. Kimliğini doğrulamak için hastaneye ben baygınken Cemil baba gitmiş, o yüzden ben son kez görememiştim. Başımı hafifçe salladım.

Tabutun kapağı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Gözlerim istemsizce kapandı, sonra yavaşça aralandı. Oradaydı... Bembeyaz kefenin içinde, yüzü huzurlu görünen adam... ama gözleri kapalı. Toprak. Bir zamanlar bana bakan, gülüşüyle içimi ısıtan gözler, şimdi karanlığın ardındaydı. Elimi uzattım; bir an dokunmaya cesaret edemedim. Sonra saçlarının kenarına dokundum ardından yavaşça yanağına; soğuktu. Her zaman sıcacık olan bu ten şimdi buz gibiydi. "Toprak..." dedim, "Kalk da gidelim buradan."

Ama kalkmadı.

Eğildim, alnına, yanaklarına... yüzünün her yerine öpücük bıraktım. Bir yandan kokusunu içime çekmeye çalışırken gözyaşlarım çılgınca yüzümden akıyordu, "Gitme. Toprak'ım...gitme. Sensiz yaşayamam, nefes alamam. Beni bırakma..." acı dolu sözlerim sessizlikte yankılanırken, ona sıkıca tutunmaya çalıştım, ama annemin elleri beni yavaşça ondan uzaklaştırmaya çalıştı.

"Bırak beni. Onu bırakamam orada... olmaz..." elinden kurtulmaya çalıştım ama o kadar güçsüzdüm ki, karşı bile koyamıyordum o nazik ellere. Kolları bedenimi sardı, ikimiz yere çöktük. Kollarında sessizce ağlamaya devam ettim, dudaklarımdan hıçkırıklar ve inlemeler duyuldu.

Kapağı tekrar kapattıklarında, kalbimden bir şeyin koptuğunu duydum. Sanki o ses, caminin taş duvarlarına çarptı, yankılandı ve geri geldi bana. Artık sadece bayrak görünüyordu. Benim sevdiğim adam, hayatımın anlamı, ülkemin kırmızı al bayrağına sarılıydı.

Kulaklarımdaki uğultu yerini birden, minarenin tepesinden yükselen o ezgili sarsıntıya bıraktı. Sela... Kelimeler boğazımı düğüm düğüm eden, göğsüme taş gibi oturan bir selaydı bu. Her harf, içimdeki yarayı biraz daha derinleştiriyor, nefesimi daraltıyordu. Toprak'ın adı, hoparlörden çıkıp bütün sokağa yayılırken, o ses sanki benim içimden kopup gidiyordu. İnsan, sevdiğinin adını böyle duyduğunda sağlam durmaya çalışır mı, yoksa paramparça mı olur, bilmiyordum. İkisi de aynı anda yaşanabiliyormuş, onu öğrendim.

Eller, tabutun kenarlarına uzandı. Kırmızı örtünün ortasındaki ay-yıldız, güneş ışığında parıldıyor, rüzgarla hafifçe titriyordu. Bir hareketle, altı çift omuz tabutu kaldırdı; babam, Cemil baba, Özgür, Halit abi. O an, dünyadaki en kutsal yük onlara emanet edilmiş gibiydi. Her adımlarında, sanki bütün yeryüzü o ritme uyuyor, sessizce geri çekiliyordu. Ben, o adımların sesiyle kalbimin atışını karıştırıyordum.

Mezarlığa vardığımızda, toprağın kokusu havaya karıştı. Kazılmış çukurun başında durduğumda dizlerim titredi; bu toprağın onu benden alacağı gerçeği, bütün ağırlığıyla üzerime çöktü. Dualar okunuyor, dudaklar kıpırdıyor, gözler doluyordu. Ama ben sadece Toprak'ın yüzünü, gülüşünü, sesini duyuyordum içimde. Kefen tabuttan çıkarılıp yavaşça aşağı indirildiğinde, içimden yükselen çığlık boğazımda düğümlendi.

Toprak, kara toprağa emanet ediliyordu.

Bir avuç toprak aldım. Elimden süzülen o soğuk, nemli parçalar, parmaklarımın arasından akıp giderken, kalbimden de bir şeyler kopuyordu. "Hakkını helal et..." dedim sessizce, dudaklarım zar zor kıpırdayarak. Cevap gelmedi, gelmeyecekti. Artık bütün konuşmalarımız içimde olacaktı.

Her şey birer vedaydı. İnsan kalabalığı yavaş yavaş dağıldığında, ben hala orada, toprağın başında kaldım. Çünkü biliyordum ki, oradan bir adım attığım an, Toprak'sız bir hayata yürümeye başlayacaktım.

Mezarın dibine diz çöktüm, ellerim tahtayı kavradı:

TOPRAK ÇELİKKAN

16.04.1996-16.04.2025

Benim Toprak'ım... doğdu gün ölmüştü. Mezarının dibinde otururken, toprağın soğuk nemi dizlerime ve ellerime işliyordu. Her nefes alışımda acı daha da derinleşiyor, göğsümün içinde sıkışmış bir ağırlıkla nefes almak neredeyse imkânsız hale geliyordu. Ellerimi toprağa bastım, parmaklarım o soğuk parçacıkların arasında kayboldu; sanki Toprak'ın benden alınan bir parçasını tutuyordum.

"Toprak...neden? Neden gittin böyle...bana, bana söylemeden. Gitme...dön." diye boğuk bir sesle fısıldadım. Kelimeler boğazımda düğümlendi, her hece acımı daha da büyütüyordu. Başımı toprağa yasladım, alnımın sıcaklığı ve gözlerimden süzülen yaşlar, bu soğuk toprağın üzerinde kayıp gidiyordu. Sanki her damla gözyaşım, içimdeki boşluğu biraz daha büyütüyordu; her hıçkırık, içimdeki çığlığı dünyaya duyuruyordu.

Annemi hissettim yanımda; elleri titrek ama güven verici bir şekilde omuzlarıma ve sırtıma dokunuyor, "Kızım, derin nefes al. Buradayız seninle..." diyordu. Babam ise yanımda dimdik duruyor, gözleri kararlı ama derinlerde aynı acıyı saklıyordu. Onların varlığı, içimdeki boşlukla boğuşurken bir nebze olsun tutunmamı sağlıyordu. Ama tutunmak yetmiyordu. Yalnızca Toprak'ı istiyordum; onu görmek, dokunmak, nefesini hissetmek istiyordum.

"Toprak, bak buradayım. Sana söyleyecek çok şeyim vardı. Sarılmak, birlikte gülmek...hepsi...hepsi eksik kaldı, sensiz..." dedim. Sesim titrek, hıçkırıklarla karışık çıkıyordu. Toprak'ın yokluğu, kelimelere sığmayacak kadar büyüktü. Dizlerimden yükselen ağrı, toprağa çökmüş bedenimi sanki daha da parçalıyordu.

Annemin elleri hala omuzlarımda, başımı nazikçe kaldırmaya çalışıyor, ama ben gözlerimi mezardan alamıyordum. Babam sessizce diz çöktü yanımda, bir elini omzuma koydu, diğeriyle dizinden destek aldı. Sanki sessiz bir anlaşmayla, bana dayanacak güç vermeye çalışıyorlardı. Ama ne annemin ne babamın gücü, Toprak'ın yokluğunu dolduramazdı.

"Toprak...buradayım. Lütfen bana bak, bana gül, bana sarıl, bana..." dedim ve bir an, içimde, onu hala burada, benimle birlikte varmış gibi hissettim. Ama sonra, mezarın soğuk sessizliği, o tahtadaki yazı, buz gibi toprağın kokusu... gerçekliği çarptı yüzüme.

Elleriyle saçımı okşayan annemin varlığı, gözlerindeki nem, babamın sessiz ama güçlü duruşu... hepsi bana yaşamın devam ettiğini hatırlatıyordu ama içimdeki çığlık, hiçbir şekilde dinmek bilmiyordu. Toprak'la konuşmak, onunla paylaşmak istediğim tüm kelimeler boğazımda sıkışıyor, sadece hıçkırıklar ve sessiz inlemeler çıkıyordu.

"Ben...sana bir şey söyleyecektim. Sana gösterecektim, sana..." dedim. Sesim yine titredi, gözlerimden akan yaşlar yüzümü bir kez daha yıkadı. "Ben...ben sana her şeyi anlatacaktım. Sana bakacaktım...artık...artık sana bakamayacağım. Artık..." boğuk bir çığlıkla feryat ettim, toprağın başına yığıldım. Elleriyle beni uzaklaştırmaya çalışan annemin ellerini hissetsem de onları fark etmiyordum; sadece Toprak'ı istiyordum.

Babam yanımda sessizce duruyor arada bana kısa bakışlar atıyordu; gözlerindeki acı, benimle paylaştığı kederi, değeri ve önemi yansıtıyordu. Annem ise yavaşça saçımı okşuyor, "Kızım, birlikteyiz, sana söz veriyorum. Birlikte atlatacağız." diyordu. Ama ben hâlâ Toprak'ı istiyordum; onu kaybetmenin ağırlığı, kelimelerin ve tesellinin ötesindeydi.

Toprak, benim sıcak bakışlarım, güven veren ellerim, sessiz gülüşlerim, hepsi artık yoktu. Sadece mezarın soğuk toprağı ve içimde kopan çığlıklar vardı. Dizlerimin üzerinde, ellerim toprağa gömülü, gözyaşlarıyla ıslanmış bir halde, onunla konuşmaya devam ettim:

"Toprak, beni bırakma... bana gel. Bana bak, dön bana. Ben hala buradayım, seni seviyorum, hep seveceğim ama ben sensiz ne yapacağım..."

Annemin kolları yavaşça bedenimi sardı, babam sessizce yanımda durdu ama ben hala oradaydım, Toprak'ın mezarının başında, onun varlığıyla konuşan, feryat eden ve parçalanan bir kadın olarak.

Hâlâ mezarın başında dizlerimin üzerinde oturuyor, ellerimle toprağa sıkıca tutuyor, dudaklarımla Toprak'ın adını defalarca tekrar ediyordum. Gözlerimden akan yaşlar, yanaklarımı ıslatıyor, nefesim düzensiz ve acıyla doluydu. Annemin kollarında sarsılarak ağlamaya devam ediyordum; o sıcak kucak, bana bir nebze güven veriyor ama acımı asla dindiremiyordu.

O an, karnımın derinlerinden başlayan garip bir sızı hissettim. Önce hafif bir baskı, sonra daha yoğun bir ağrı...Nefes almak bile zorlaşmıştı. "Anne... karnım..." diyebildim, ama sesim titriyordu. Annem hemen ellerimi kavradı, gözleri korkuyla doldu. "Tatlım... sakin ol, sakin ol..." dedi ama içindeki panik açıkça yüzüne yansıyordu.

Birdenbire, sıcak ve yoğun bir şey hissettim... bir sıvının vücudumdan akışı. Şok ve korku içime doldu; gözlerim aniden açıldı, elim karnıma gitti ve...kan. Bir damla değil, bir akış...içimdeki minik hayat...gidiyordu.

"Hayır! Hayır... hayır!" diye feryat ettim. Sesim mezarın taşlarına çarpıp geri geliyordu. Annem ve babam birden üzerime eğildiler, elleri titreyerek ama güçlü bir şekilde bana sarıldılar.

"Lema! Sakin ol! Sakin ol canım, hemen hastaneye gidiyoruz!" Annem titreyen sesiyle söyledi.

Ama nefes alamıyordum, acı o kadar büyüktü ki, her nefeste karnımda bir kasılma, sanki içimden bir parçam kopuyordu. Annem hala ellerimi tutuyordu, babam kollarıyla beni destekliyordu; âmâ bir yandan bedenim, kendiliğinden acının şiddetiyle titriyordu. "Beni... bırakmayın. Onun da... gitmesine izin vermeyin..." diye fısıldadım.

Toprak'ı kaybetmiştim ve şimdi, içimde büyüyen bir acıyla, başka bir hayatı da kaybetmek üzereydim. Göğsümün ortasında bir boşluk, karnımda bir delik, her nefes alışımın acıyı çoğalttığını hissediyordum.

"Hayır, hayır, hayır... bebeğim... bebeğim!" diye kıvrandım acı içinde. Annem ve babamın yüzleri bembeyaz, gözlerinde korku ve panik vardı. Ellerim boşluğa uzanıyor, ama hiçbir yere tutunamıyordum.

Babam beni kollarına aldı, annem de önden yolu açıyordu. Araba içinde, her sarsıntı, her viraj acıyı çoğaltıyordu. Annemin elleri karnımda nazik ve güven verici şekilde geziniyordu ama hissettiğim her kasılma beni daha da çaresiz kılıyordu. "Toprak...bebeğimiz. Anne... yardım edin... lütfen..." diye fısıldadım, kelimelerim acıyla boğuluyordu.

Hastanenin kapısından girerken, panik ve acı bir araya geldi; her adımımda içimdeki sızı daha da büyüyordu. Hem acıdan hem de korkudan titriyordum. Doktor ve hemşireler hemen yanıma koştular. Annem ve babam hala ellerimi tutuyordu, âmâ gözlerimdeki dehşet ve çaresizlik, hiçbir kelimenin anlatamayacağı bir yoğunlukta parlıyordu.

"Lema Hanım, sakin olun! Sizi hemen müdahale odasına alıyoruz!" doktorun sesi kulağımda yankılandı. Ama ben sadece acıyı, kaybı ve boşluğu hissedebiliyordum; içimdeki minik yaşam gidiyordu ve hiçbir şey yapamıyordum.

Bedenim hala titriyordu, nefes almak daha da zorlaşmıştı. Annem ve babam yanımda...ikisi de korkuyla gözlerime bakıyorlardı. Ellerimle karnıma sarıldım, belki de kaybolan minik kalbi duyabilmek için. Gözlerimden akan yaşlar, korku ve çaresizlikle birleşiyordu. İçimde hem Toprak'ı kaybetmenin acısı ve bebeğimizi kaybetmenin korkusu vardı ve ben sadece çığlık atmak, ağlamak ve dua etmek istiyordum, ama sesim artık nefesim kadar zayıftı.

Kendime geldiğimde, etrafımı beyaz duvarlar, acil ekipmanları ve telaşlı doktorlar çevirmişti. Karnımdaki acının yerini artık daha donuk, ama içimi kemiren bir boşluk almıştı. Gözlerim, sedyemin yanındaki monitörlerdeki sabit sayılara takıldı; kalp atışım düzensiz, nefesim hızlıydı. Doktorlardan biri yanımda durarak, "Kanaman kontrol altına alındı, artık güvendesin, ama üzgünüm bebeği kaybettik." dedi. Sözler, beynimde yankılandı ve aniden her şey üstüme yıkıldı.

Bebeğimiz. İçimde taşıdığım minik varlık, bir anlığına bile hissettiğim sıcak kalp atışı, artık yoktu. Ağır bir taş gibi düştü omuzlarıma, nefesimi kesiyor, göğsümü ezip parçalıyordu. Toprak'ın mezarının başındaki acı hâlâ taze, ama şimdi bir parçam daha kopmuştu. İçimde bir çığlık yükseldi ama boğazımda düğümlenmişti; titremeler, nefes alamama ve panik dalgası aynı anda beni sardı.

Annem ve babam sedyemin iki yanında durmuş, ellerimi ellerine almıştı."Lema, canım... sakin ol. Biz varız." diyorlardı ama sesi bile yankılanıyor, beni sakinleştiremiyordu. Her nefes alışım panik atak gibi hissediliyor, kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Elleri titreyerek yüzümü elleriyle tuttular, ama ben hala boşlukta, hem Toprak'ı hem bebeğimizi kaybetmenin karmaşası içinde kaybolmuştum.

Kendimden geçmemek için uğraşırken, doktorlar sakinleştirici hazırladı. İğneyi koluma yerleştirdiklerinde içimde hem bir rahatlama hem de korku hissettim.

Sakinleştiricinin etkisini göstermesiyle; nefes alışım yavaşlamaya, kalbimin ritmi biraz düzen kazanmaya başladı. Ellerim annemin ellerinde, gözlerim yavaşça kapanırken içimdeki feryat figan ağlamalar da donuk bir uğultuya dönüştü. Panik atak dalgaları bir nebze azalmıştı; ama bilinç altımda kayıpların ağırlığı hala yoğun, kabullenmesi imkânsız bir gerçek olarak duruyordu.

Gözlerim kapalı, nefesim derin ve ağır bir ritimde, bilinç bulanık bir karanlığa süzülüyordu. İçimdeki boşluk ve acı, hâlâ keskin, hâlâ yıkıcıydı; ama artık bedenim sakinleştiricinin etkisiyle biraz olsun teslim olmuş, ruhum ise Toprak'ı ve bebeğimizi kaybetmenin dehşetiyle sessizce titriyordu.

Gözlerim ağır ağır kapandı, nefesim yavaş ve derinleşiyordu. Sakinleştiricinin etkisi hem bedenimi hem zihnimi yumuşatıyor, acıyı biraz olsun köreltiyordu. Tam bu bulanık huzurun içinde, zihnim kendi kendine bir pencere açtı; rüya... sanki Toprak'ın varlığını geri getiren bir rüya.

İlk başta bulanıktı her şey. Güneş hafifçe parlıyor, rüzgâr saçlarımı okşuyordu. Ama bir adım attım ve gördüm onu; Toprak... gözleri her zamanki gibi sıcak ve derindi. O sessiz gülüşü, içimi ısıtan bakışları... Sanki yanımdaydı. Uzandım, elimi uzattım, parmaklarımız birbirine değdi. Titrek bir dokunuş ama gerçekliğinden kuşku duymadığım bir dokunuş.

"Lema..." dedi, sesi yumuşak, güven veren bir fısıltı gibi kulaklarımda yankılandı. Gözlerim doldu ama bu kez ağlamıyordum. Acı, bir anlığına sanki rüyanın içine hapsolmuştu. O sadece oradaydı, yanımda, nefesimi hissettiriyor, kalbimin ritmine eşlik ediyordu.

Elimi onun yüzüne götürdüm, yanaklarını okşadım. Sıcaklığı vardı; öyle gerçek, öyle yakıcı bir gerçeklik ki, içimde hem huzur hem özlem aynı anda büyüyordu. "Toprak... beni böyle bırakma... lütfen, kal...." dedim sessizce. Ama o sadece gülümsedi, beni sakinleştiren bir gülümseme.

Rüya yavaş yavaş derinleşti; etrafımız çiçeklerle dolu bir bahçeye dönüştü. Lina koşarak geldi, küçük elleriyle Toprak'ın elini tuttu. "Baba..." diye seslendi. Toprak onun boyuna denk gelmek için yavaşça eğildi ve Lina'yı kucakladı, gülüşleri rüyada bile içimi yumuşattı. Bir an, her şeyin hala mümkün olabileceğini düşündüm. Ama rüyanın sınırları vardı; yine de bu an, kısa bir teselli, kısa bir huzur verdi.

Toprak bana döndü, gözlerinin derinliğinde aynı güven vardı. "Buradayım, Lema... hep buradayım." dedi. Ve o sözlerle, bilinç altımda bir yerlerde, kaybın ağırlığını bir anlığına unuttum. Sakinleştiricilerin etkisiyle, rüyanın sıcaklığı ve onun varlığı arasında, gözlerimi kapatıp tamamen uykuya teslim oldum.

Gözlerim ağır ağır açıldığında, dünyayı bulanık ve uzak bir perde üzerinden görüyordum. Nefes almak güçtü, göğsümde boşluk, kalbimde tarifsiz bir sızı vardı. Etrafımda ışık vardı, ama sanki bu ışık bana ulaşamıyor, sadece varlığını hatırlatıyordu. Sesi duyuyordum, yumuşak ama kesik kesik.

"Lema... tatlım." Annemin sesi. Omzumu tuttuğunu fark ettim; sıcak, güven veren elleri ama artık eskisi gibi bir teselli veremiyordu. Göğsümün içinde bir boşluk, kalbimin parçalanmış hissi, her dokunuşta kendini daha da hatırlatıyordu.

Başımı kaldırdığımda babamı gördüm. Sessiz ama gözlerindeki acı ve korku her şeyden fazlaydı. Yanımda Lina...minik bedeni yorgun ama hala gözlerinde merak ve sevgi vardı. Bana sarılmak istiyordu, ama ben...ben artık hiçbir şeye tutunamaz gibiydim.

"Anne... baba..." dudaklarım titredi, sesim sığ nefeslerimle kesildi. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Kalbim hala acıyordu ama bu acı artık sadece kaybın değil, içimdeki boşluğun, geleceğin kararmasının acısıydı.

Lina küçük elleriyle parmaklarımı tuttu, gülümsemeye çalıştı ama gözlerindeki endişe ve korku her şeyi ele veriyordu. Ona bakarken kalbim tekrar acıdı ama bu sefer... acıdan başka bir şey değildi. Artık sevinç, umut ya da teselli hissedemiyordum. Kalbim sökülmüş gibiydi, sadece göğsümde yankılanan bir boşluk vardı.

Kendimi hareketsiz hissettim, bedenim var ama ruhum hala Toprak'ın mezarında, göğsümde bir parçayla birlikte gitmişti. Annemin hafifçe saçlarma dokunuşu, babamın sessiz nefesi, Lina'nın küçük sıcaklığı... hepsi uzak birer yankı gibiydi. Ben buradaydım ama artık ben değildim; sadece boşluk ve acı vardı.

Kalbim boştu. İçimde bir sızı, bir çukur... ve o çukurun içinde yalnızca acı vardı. Sanki hayatımdaki bütün renkler çekilmiş, sadece gri ve siyah kalmıştı. Lina'yı düşünüyordum; ona nasıl sarılacağımı, nasıl güven vereceğimi... Ama kendim bile ayakta duramıyordum.

Karnımdaki minik hayat gitmişti, Toprak'ım; o gitmişti ve ben...ben artık eksik bir kadındım, yarım kalmış bir ruh, boşlukta sürüklenen bir gölge.

Hiçbir söz, hiçbir dokunuş... Toprak'ı geri getiremiyordu. Kalbim o mezarda, onunla gömülmüştü.

Bir düşünce daha geldi aklıma...Lina büyüdüğünde, ona babasını anlatacağım. Ama anlatırken içimdeki bu boşluğu nasıl saklayacağım? Ona sevgi verecek, güven verecek gücü nasıl bulacağım, kendim bile kendime güvenemezken?

İçimde bir fısıltı yükseldi, sessiz ama keskin; Artık bir parçam eksik, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Gözlerim tekrar kapandı. Artık uyumak istemiyordum ama uyanmak da istemiyordum. Her şey, sadece bir sessizlik ve boşluk içinde eriyip gidiyordu.