15. bölüm · Toprak'ta Lema

15.Bölüm:Toprak Yağmura

velorya _

Toprak yağmura, ben sana... aşık olduk yeniden.

3 Mayıs 2021

Sabah güneşi, ince tüllerin arasından sessizce süzülerek mutfağın seramik zeminine düştü. Işık, pencereden içeri girerken havada süzülen toz zerrecikleriyle birlikte altın bir bulut gibi parlıyordu. İçerisi o kadar sessizdi ki, sadece rüzgârın hafif uğultusu ve dışarıdaki kuş cıvıltıları duyuluyordu. Ancak içimde bir hareket vardı, sanki dünyada sadece benim için var olmuş bir his... Karnımda dört aylık küçük bir yaşam kıpırdanıyordu.

Sabah uyandığımda midemde tuhaf bir karışım vardı; ne açlık, ne bulantı tam anlamıyla hâkim. Ama birden içime yayılan istek dayanılmazdı: limonlu kek. Sıradan bir kek değil, üstü çatlamış, içi yumuşacık, evde pişmiş ve tarçınla hafifçe tatlandırılmış... Hayalimde her detay netti. Tabağı, çatlamış üstü, o mis gibi koku.

Birden telefona uzandım. Toprak o sırada askeriyedeydi. Normalde böyle şeylerde onu rahatsız etmemeye çalışırdım, ama bu sefer dayanamadım. Telefon çalarken kalbim hızla atıyordu.

"Alo?" dedi Toprak, sesi yorgun ama tanıdık ve sıcak.
"Toprak... çok önemli bir şey var." dedim, sesim bir an ciddi bir ton aldı.

"İyi misin? Bir şey mi oldu?" sesinde paniği hissediyordum, bana veya kızımıza bir şey olacak diye ödü kopuyordu.

"Hayır, bir şey olmadı. Ben sadece aşerdim... limonlu kek istiyorum."

Bir sessizlik oldu. Telefonun ucunda onun nefes alışını hissedebiliyordum, ardından hafif bir kahkaha patladı: "Limonlu kek mi? Şu an işteyim yavrum."

"Biliyorum," dedim, "Ama sadece senin yardımına ihtiyacım var. Yapamazsam deliririm."

Toprak bir an durdu. "Ne yapacağım ben şimdi?" diye düşündüğünü duyabiliyordum neredeyse. Ardından biraz daha gülerek: "Tamam, yarım saat içinde çıkıyorum. Seni yalnız bırakamam."

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten." dedi ve gülüşü telefonun ucundan içeri doldu.

Bir süre telefonu elimde tutup gülümseyerek karnımı okşadım. "Bak kızım," dedim, "Baban işini bırakıp geliyor, sırf bizim için." Karnımın altındaki minik kıpırtıyı hissettim, sanki o da babasının geleceğine sevinmiş gibi.

Henüz yarım saat dolmadan kapı açıldı. Toprak üniformasının içinde, ciddi ama bir o kadar heyecanlı bir ifade ile içeri girdi. Bir eliyle poşetleri taşıyor, diğer eliyle kapıyı kapatıyordu. Üzerindeki parfümü ve barut kokusu, mutfağa sanki bir başka boyut getirmişti.

"Emredin, aşeren anne adayı!" dedi, malzemeleri tezgaha bırakırken. Yumurtalar, un, süt, limon ve tahmin ettiğim gibi bir kavanoz tarçın. Bu adam gerçekten bana kek mi yapacaktı?

"Hadi, gel bakalım."

Birlikte mutfağa geçtik. Üniformasının üstünü çıkarttı, ellerini yıkadı. Ben tezgâha yaslandım, karnımı okşuyordum. O sırada içimden gelen hafif bir titreme vardı; hem mutluluk, hem de şaşkınlık... Bu adam, benim adamım, işini bırakıp limonlu kek yapmak için gelmişti.

Kek fırına verildiğinde mutfak, limon ve tarçın kokusuyla dolmuştu. Toprak yanıma geldi, elleri biraz un içindeydi. Bir elini karnıma koydu.

"Küçük hanım, annenin krizini atlattık. Bundan sonra biraz sakin olalım, tamam mı?"

Karnımın altından bir kıpırtı hissettim. "Sanırım cevap verdi," dedim fısıldayarak. Toprak gözlerime baktı, eğilip karnıma bir öpücük kondurdu. "O zaman, bu da babasından bir ödül."

Kek piştiğinde ilk lokmayı birlikte yedik. Fazla limonluydu ama dünyanın en güzel keki gibi geliyordu. Toprak bana baktı, gözlerinde çocukça bir parıltı vardı: "Bu kek, tarihe geçecek, Lema."

"Neden?" diye mırıldandım ağzım kekle doluyken.

"Çünkü hayatımda ilk kez işimi limonlu kek için yarıda bıraktım. Aslında karım ve kızım için." Gülüştük. Sonra sessizlik oldu, sadece nefeslerimiz ve mutfaktaki hafif tıkırtılar vardı. Toprak elini yine karnıma koydu: "Bu keki, bu kokuyu, bu anı... unutma, tamam mı?"

"Unutmam." fısıldadım.

Ve bilmiyordum ki bazı anılar, o kadar güzel olur ki yıllar sonra bile aynı kokuyla geri döner.

3 Haziran 2025

T.Ç.

Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri sızarken gözlerimi açtım. O anın sessizliği ne şehirdeki sabah gürültülerine ne de kışlada alıştığım soğuk disipline benziyordu. Burada sessizlik, insanın içine doğru işleyen bir şeydi. Dışarıda kuş sesleri ince bir yankıyla birbirine karışıyor, rüzgâr hafifçe ağaçların arasından geçiyor, uzaklarda bir yerlerde bir köpek havlıyordu. Ama bütün bu seslerin ötesinde, ben kendi içimdeki uğultuya uyanıyordum her sabah; geçmişin kırık sesine.

Yanımda Lema uyuyordu. Sol omzu yorganın dışına çıkmış, saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Bir tutamı alnına düşmüş, nefesi yavaş ve ritmikti. O kadar huzurlu görünüyordu ki, bir an nefes almayı bile unuttum. Uyandığını, kabus görüp aniden irkilmediğini görmek bile bir mucizeydi artık. Hâlâ her gece kontrol ediyorum; bazen uykusunun derinliğini bozmamak için sadece göğsünün hafifçe inip kalktığını izliyorum. Sanki bir parçam hâlâ inanmıyor bu huzura. Benimle aynı yatağa uzanmasına, yeniden güvenmesine...

Elimi yavaşça uzattım, saçının bir tutamını parmaklarımın ucuyla kulağının arkasına doğru ittim. O kadar hafif dokundum ki uyanmasın diye içimden dua ettim. Parmağımın ucunda o tanıdık sıcaklığı hissettim; yıllardır aşina olduğum bir ev hissi. Ama hemen ardından, içimde tanıdık bir sızı kıpırdadı. O günler... onu ölümümle kandırdığım, yalnız bıraktığım, kendi kendime ihanet ettiğim o uzun, taş gibi günler.

Gözlerimi pencereden dışarı çevirdim. Bahçedeki zeytin ağacı yapraklarını yeni güne doğru uzatıyordu. Rüzgâr, dalları arasında belli belirsiz bir serinlik taşıyordu. Derin bir nefes aldım, göğsüm genişledi ama tam dolmadı sanki.

Bir ses duydum o sırada; ince, hafif bir patırtı. Kapı aralığından başını uzatan küçük bir figür: Lina. Saçları dağılmış, elinde beyaz taşıyla bize bakıyordu. O an bütün içimdeki gerginlik bir anda çözüldü.

"Baba..." dedi fısıltıyla.

"Gel bakalım meleğim." dedim, sesimin içindeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. Koşarak geldi, sessizce yatağın kenarına tırmandı, sonra aramıza girdi. Küçük elleri yorganı çekiştirirken, Lema hafifçe kıpırdandı ama uyanmadı. Lina başını göğsüme yasladı, kalbimin atışını dinler gibi.

O an, yıllar önce onu kucağıma ilk alışımı hatırladım; hastanenin o soğuk odasında, Lema'nın yorgun ama ışıl ışıl gülümsemesiyle uzattığı minicik paketi. Bir yanda görev, bir yanda aile... ikisi arasında kalışımın, hep bir tarafı eksik bırakışımın hikâyesiydi bu.

"Annem hâlâ uyuyor mu?" diye sordu Lina, gözleri kısık, uykulu.

"Evet," dedim, saçlarını okşayarak. "Biraz daha uyusun, olur mu?"

"Peki," dedi. Ama sonra başını kaldırıp bana baktı, o saf merakıyla: "Sen neden her sabah erken uyanıyorsun, baba?"

Bir an sustum. Cevap basit olabilirdi: "alışkanlık," derdim. Ama bu çocuk, basit cevapları hak etmeyecek kadar büyüktü; yaşadıklarından sonra. "Çünkü bazen, gün başlamadan önce düşünmek gerekiyor," dedim sonunda.

"Ne hakkında?"

"Sevdiklerin hakkında... ve onları nasıl koruyacağın."

Lina başını göğsüme geri yasladı. "O zaman ben de senin gibi erken uyanacağım," dedi. Gülümsedim ama içimde bir şey kırıldı. O cümlede, onun ne kadar şey yaşadığını duydum. Çocukluğunu koruyamamıştım tam olarak. Şimdi o, kendi yaşından büyük kelimeler kuruyordu.

Yavaşça doğruldum, Lina'yı kollarıma alıp yere bıraktım. Lema'nın yüzüne baktım; hâlâ uyuyordu. Gün ışığı yanağında altın bir çizgi bırakmıştı. Kalktım, sessizce banyoya geçtim. Aynada kendime baktım. Sakallarım uzamış, göz altlarım morarmıştı. Ama en kötüsü, bakışlarımda o tanıdık savaşçı sertliği hâlâ vardı. Sanki içimdeki asker, bir türlü terhis olamıyordu.

Musluğu açtım, soğuk suyu yüzüme çarptım. Ellerim titredi bir an. Aynada su damlalarının arasından kendi gözlerime baktım. "Şimdilik bitti," dedim kendi kendime, alçak sesle. "Tehdit yok, görev yok. Sadece onlar var." Ama içimde bir ses hemen fısıldadı: "Tehdit yoksa neden hâlâ tetikte uyanıyorsun, Toprak?"

Bu sesi susturamadım hiçbir sabah.

Mutfaktan gelen tıkırtıları duydum. Lina sandalye çekmiş, sütünü kendi bardağına dökmeye çalışıyordu. Yanına gittim, başını kaldırdı, gülümsedi.

"Kahvaltıyı ben hazırlıyorum, babacığım," dedi, gururlu bir tonla.

"Yardım edeyim mi, komutanım?" dedim şaka yollu.

"Hayır," dedi ciddi bir sesle, "Sen dinlen. Ben hepimize kahvaltı hazırlayacağım."

O an gülümsedim. O kadar küçük ama o kadar büyük davranıyordu ki... tıpkı annesi gibi. Lema'nın sesi o sırada koridordan geldi, uykulu ama yumuşak:

"Kahvaltıyı kim hazırlıyor bakalım?"

Lina hemen, "Ben!" diye bağırarak.

Lema mutfak kapısında göründüğünde, saçları dağılmış, sabahlığı omzundan kaymıştı. Gözlerimizin kesiştiği o saniye... kalbim sıkıştı. Hâlâ aynıydı. Hâlâ ilk tanıdığım günkü gibi bir ışığı vardı. Ama o ışığın arkasında şimdi daha derin bir şey duruyordu; hayatta kalmanın bilgeliği.

O bana baktı, ben ona. Sessiz ama anlamı dolu bir bakıştı bu. İçimden şu geçti: "Benim cehennemim, onun gözlerinde son buldu."

Ama aynı anda başka bir şey daha hissettim: Ona bu kadar çok şeyi borçluyken, ben hâlâ kendimi affedemiyordum.

Lina kahkaha atarak, "Kahvaltı hazır!" diye bağırdı. Hepimiz güldük. Mutfak penceresinden içeri dolan güneş, ekmek ve kahve kokusuna karıştı.

Bahçeye çıktım. Sabahın serinliği cildime hafifçe dokunuyor, göğsüme dolan hava sanki içimdeki o günler süren sıkışmışlığı biraz olsun dağıtıyordu. Lina çoktan Mercimek'in peşine düşmüştü; eşekle birlikte koşuyor, bağırıyor, kahkahaları havaya karışıyordu. O sesi duymak... içimdeki o tıkanıklığı bir an olsun çözüyordu. Bir sigara yaktım, dumanı yavaşça göğe bırakırken Lina'yı izledim. Bazen gözüme çarpan güneşin yapraklardan süzülen ışıkları, her şeyin bir anlığına durduğu, zamanın yavaşladığı hissini veriyordu.

Lema sessizce yanıma geldi. Yavaş adımlarla yürüdü, sanki bahçedeki tüm sesler onun için durmuş gibiydi. Kollarını belime doladı, başını omzuma yasladı ve hiçbir şey söylemeden öyle durdu. Ben de bir kolumu ona doladım. Sadece ben vardım, o vardı ve dünya sessizleşmişti.

Sigaramın ucunu dudaklarına yaklaştırdım. Eskiden birlikte içtiğimiz o anlar aklıma geldi; o zamanlar her şey ne kadar basit görünürdü. Lema küçük bir tebessümle içti dumanı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Hava, duman ve sabah güneşi... Üçü bir araya gelmiş gibi, geçmişi ve bugünü aynı anda hissettiriyordu.

"Uzun zamandır içmemiştim," dedi alçak bir sesle, nefesini duyacak kadar yakın.
"Ben de," dedim, gülümsemeye çalışarak ama sesim titrek çıktı.

Göz ucuyla onu izledim. Dudaklarında o eski çocukça gülüş vardı; ama gözlerinin derinliği, yakın geçmişin gölgelerini saklıyordu. Elini omzumdan yavaşça indirip sigarayı işaret etti.

"Tek başına güzel olmuyor, sensiz içmem," dedi, hafif bir alaycılıkla ama sessizliğin içinde bir sıcaklık bırakarak.

Bir an sustuk, sadece duman havada dönüyordu. Sonra sigaramı ona verdim. Parmaklarımızın temas ettiği o kısa an, bir zamanlar kaybettiğim her şeyi hatırlattı bana. Lema sigarayı dudaklarına götürdü, kısa bir nefes aldı ve yüzünde o eski, ama olgun bir tatmin ifadesi belirdi.

"Bana hatırlatıyor..." dedi alçak sesle, sigarayı geri uzatırken. "Bütün o yaşananları..." diye ekledi. Gözleri gözlerimi aradı, tam anlamıyla bana kilitlendi. "Ama şimdi... şimdi farklı. Şimdi buradayız."

İçimde bir sıkışıklık, sonra hafif bir gevşeme oldu. O kadar çok şeyi kaybettik, o kadar çok şey yaşadık ki... her nefeste geçmişin ağırlığını hissediyordum. Ama Lema yanımdaydı, Lina bahçede kahkahalar atıyordu; her şeye rağmen birlikteydik.

"Farklı evet," dedim sonunda, yavaşça, elim yanağına doğru hareket etti. "Ama hâlâ seninle..."

Sessizlik bir kez daha indi üzerimize. Sadece hafif rüzgârın sesi vardı, Mercimek'in ara sıra anırması ve Lina'nın kahkahaları. Ama o sessizlik, bir huzur doluydu; yoğun, tatlı, ama bir o kadar da kırılgan.

Gözlerimi kapattım. Sigaranın sonunu küllükte söndürdüm. Lema'yı sıkıca tuttum, o da karşılık verdi. Kollarımız birbirine dolanmıştı; günlerce kaybolmuş bir bağ, şimdi yeniden hayat buluyordu.

İçimdeki savaşçı bir an sessizleşti. Bazen, sadece bazen, hayatın en basit anlarında buluyorsun kendini. Bir sigara, bir sarılma, bir çocuğun gülüşü... İşte o anlarda, kaybettiğin her şeyi bir anlığına buluyorsun.

Gökyüzü, o sabahın dinginliğini bozacak ilk işareti çok sessiz verdi: bir rüzgâr... Önce hafifti, sonra yaprakların arasına girip uğuldayan bir tona dönüştü. Başımı kaldırdım. Ufukta, griye dönmeye başlayan bulutlar vardı. Güneşin sarı ışığı, sanki bir perde arkasına gizleniyormuş gibi yavaş yavaş soldu. Havanın kokusu değişti; toprak kokusu, yağmurun habercisi olan o keskin, nemli koku doldu ciğerlerime.

Lema da hissetti bunu. Başını omzumdan kaldırdı, gözleri gökyüzüne çevrildi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Yağacak galiba," dedi.

"Evet," dedim, derin bir nefes alarak.

Sanki gökyüzü bizi dinliyordu. O an, ilk damla Lema'nın eline düştü. İnce, serin, utangaç bir dokunuş gibiydi. Sonra bir tane daha... bir tane daha... ve bir anda, dünya suyun altına girdi.

Lina çığlık attı; korkudan değil, sevinçten. Mercimek'in burnuna düşen damlalar eşeği irkiltti, sonra o da coşkun bir kahkaha gibi koşmaya başladı. Lina, kollarını açıp yağmurun altına daldı. Gülüyordu, saçları yüzüne yapışmıştı, elbiseleri ıslanmıştı ama umurunda değildi. Küçük bir kızın saf neşesi, o an gökyüzündeki bütün karanlığı dağıtabilecek kadar güçlüydü.

Lema yanımda durmuş, bu manzarayı izliyordu. Yağmur saçlarından süzülüyordu; alnına düşen her damla bir anıya dönüşüyor gibiydi. Ellerini yana açtı, yüzünü göğe kaldırdı. Birkaç saniye sonra döndü, bana baktı. "Hadi," dedi fısıltıyla, "Ne duruyorsun?"

Ben daha bir şey diyemeden elimi tuttu ve çekti. Yağmurun altına çıktık. Lema'nın elleri sıcaktı ama cildi ıslanmıştı; parmaklarımız birbirine dolandı. Çocukça bir an, ama özlemini çektiğim o saflığın ta kendisiydi.

Birlikte Lina'ya doğru yürüdük. O hâlâ Mercimek'in etrafında dönüyordu, kahkahası gökyüzündeki gök gürültüsüne karışıyordu. O ses... benim için hayatta kalmanın sebebiydi artık.

Lema, "Bak," dedi, yağmur damlaları arasında nefes nefese, "Lina hiç korkmuyor."

"Sen de korkmuyorsun," dedim, yüzüne bakarken. Bir günah gibi gülümsedi; zaten günahın ta kendisiydi. Benim günahım.

Bir adım attım ona doğru, kollarımı beline doladım. Yağmur artık bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Elbiselerimiz sırılsıklam olmuştu, saçlarımızdan su akıyordu ama umurumda değildi. Lema başını göğsüme yasladı, kalbimin ritmini dinliyordu. Elimi başının arkasına koydum, o tanıdık kokuyu içime çektim; yağmur, duş jeli, onun teni, geçmiş... hepsi bir aradaydı.

"Lema..." dedim, sesim boğuk çıktı.

"Hm?" diye mırıldandı, biraz cilveyle. "Bazen düşünüyorum da... biz bu kadar kırıldıktan sonra bile, nasıl hâlâ birbirimize döndük?"

Cevap vermedi. Sadece ellerini göğsümün üzerine koydu, orada tuttu. Birkaç saniye sessizlik geçti. Yağmurun sesi, gök gürültüsü, Lina'nın kahkahaları arasında o sessizlik bile güzeldi. Sonra başını kaldırdı, gözleri gözlerime değdi.

"Çünkü," dedi kısık sesle, "Hiç gitmedik. Sadece kaybolduk, o kadar."

O anda, içimde bir şey çözüldü. Taşıdığım ağırlık, yavaşça eridi sanki. Lema'nın saçlarından akan suyu elimle sildim, başını avuçlarımın arasına aldım. Dudaklarımız birbirine değdiğinde, gökyüzü bir kez daha gürledi. Yağmur, sanki bizim için yağıyordu artık.

Lina uzaktan, "Anne, baba bakın!" diye bağırıyordu. Başımızı çevirdik; o, Mercimek'in sırtına tırmanmış, iki kolunu havaya kaldırmıştı. O hâliyle bile bir mucizeydi. Lema güldü; gözlerinden akan yaş mıydı, yoksa yağmur mu, anlamadım.

"İşte," dedim, başımı Lema'nın omzuna yaslayarak, "Bizim hikâyemiz tam bu: yağmurun altında, çocuğumuzun kahkahasıyla."

"Ve her şeye rağmen..." dedi Lema, sözümü tamamlayarak, "Hayatta kalan üç kalp."

O an zaman durdu. Yağmur, toprağı doyuruyor, gökyüzü kararıyor ama içimiz aydınlanıyordu. Belki de hayat böyle bir şeydi: bir sabahın sessizliğiyle başlayıp, beklenmedik bir yağmurun altında yeniden doğmak. Ve ben o anda, bütün geçmişin acısını, bütün eksiklikleri unuttum.

Elimi uzatıp Lema'nın saçını kulağının arkasına ittim. "Bir daha," dedim, "Yağmur ne zaman yağarsa, birlikte ıslanacağız."

Lema başını hafifçe salladı, gülümsedi."Söz." dedi.

Yağmur akşama doğru dindiğinde, çiftlik evinin bahçesi taze bir nefes gibi kokuyordu. Toprak kokusu, ıslanmış otların ferahlığı, yeni kesilmiş odunların hafif reçineli kokusu... Hepsi birbirine karışmıştı. Gökyüzü, az önceki fırtınanın ardından sakin bir mor-maviye dönmüş, uzaklarda hâlâ hafif gök gürültüleri yankılanıyordu.

Lina çoktan suyuklamaya başlamıştı. Mercimek'in yelesine sarılmış, yorgunluktan göz kapaklarını açık tutamaz hâle gelmişti. Lema onu kucaklayıp içeri götürürken, ben de arkasından sessizce baktım. Bir baba olarak, kızımı bir annesinin kollarında güvende görmek... bu dünyada tarif edemeyeceğim bir huzurdu.

Lema Lina'yı yavaşça yatağına yatırdı. Küçük kız, battaniyesinin içine gömülüp mırıldanır gibi bir nefes verdi. Dudaklarının kenarında bir tebessüm vardı; çocuk rüyalarının o saf, korunaklı hali. Kapıyı sessizce kapatıp dışarı çıktığında, Lema'nın elinde bir battaniye vardı.
"Üşüyeceksin," dedi. "Sobanın yanına geçelim."

Sobanın çıtırtısı içeride yankılanıyordu. Kırmızımsı ışığı, duvarlardaki gölgeleri dans ettiriyor, odanın içinde sıcak bir loşluk yaratıyordu. Dışarıda yağmurdan kalan damlalar hâlâ pencereden aşağı süzülüyor, camın kenarında çizgiler bırakıyordu.

Lema battaniyeyi omzuma doladı, sonra kendi yanına çekti. İkimiz de koltuğa oturduk, birbirimize çok yakın, ama aramızda hâlâ o görünmez temkin perdesi vardı. Bir süredir yeniden birbirimize alışıyor, yeniden tanıyorduk.

Bir süre konuşmadık. Sadece ateşin çıtırtısını dinledik. Sonra Lema sessizce konuştu: "Yağmurun altında... olmak benim için çok güzeldi. Hep birlikte, eski günlerdeki gibi."

Sesi kısık, yorgun ama bir o kadar da samimiydi. Elimi uzattım, parmaklarım saç tellerine dokundu. Yağmurdan sonra kurumuş ama hâlâ nemliydi. "Benim için de güzeldi," dedim. "Sanki... sonunda evime dönmüş gibiyim."

Lema başını bana çevirdi. "Ev mi?" dedi fısıltıyla.

"Sen," dedim, "ve Lina. Siz benim evimsiniz."

Bir süre bana baktı, bakışları gözlerimin içine değdiğinde nefesim daraldı. Sonra başını yavaşça göğsüme yasladı. "Toprak..." dedi, "Ben seni her zaman sevdim. Öldüğünü sandığımda bile... nefret etmeye çalıştım ama edemedim. Çünkü kalbimin bir tarafı hep seni çağırıyordu."

Parmaklarımı saçlarına geçirdim, başını biraz daha kendime yaklaştırdım. "Ben de seni sevmeyi hiç bırakmadım, Lema. O uzak kaldığımda bile... içimden senin sesin gitmiyordu. Her adımda, seni düşünmeden tek bir şey yapamadım."

Lema gözlerini kapattı. Nefesi göğsüme vuruyordu. Bir anlık sessizlikten sonra, fısıltıyla sordu: "Peki... şimdi ne olacağız?"

O soru... kalbimi ikiye böldü. Çünkü cevabı bilmiyordum. Ama o an biliyordum ki, ne olursa olsun, birlikteydik.

Elimi çenesinin altına koydum, başını hafifçe kaldırdım. Gözlerinde soba ışığı titriyordu. "Şimdi," dedim, "Sadece burada olacağız. Geçmişin gürültüsü dinene kadar, sadece sen, ben ve Lina. Başka hiçbir şey düşünmeden."

Lema dudaklarını araladı, gözleri dolu ama gülümsüyordu. "Bunu özlemişim."

"Neyi?"

"Senin sesindeki o sakinliği... her şeyi düzelteceğine inandıran o tınıyı."

Yavaşça eğildim. Dudaklarımız birbirine yaklaştığında, nefesi tenime değdi. Ve o an, hiçbir kelimeye gerek kalmadı. Ne geçmişin acıları, ne gelecek korkuları... sadece o anın varlığı, o sıcaklık. Dudaklarımız dokunduğunda, kalbimin içindeki boşluk doldu.

Öpücük, bir yemin gibiydi; sessiz, sade ama derin. Sobanın ışığı tenine vuruyor, gözlerindeki o eski sevda yeniden yanıyordu. Bir an geri çekildi, alnını alnıma dayadı.

"Her şeyi yeniden kaybetmekten korkuyorum." dedi.

"Ben de," dedim dürüstçe. Ama sonra ellerini tuttum, parmaklarımız birbirine geçti. "Ama bu sefer bırakmayacağım, ne olursa olsun."

Lema gözlerini kapattı. "Sadece bu cümleyle bile, içim biraz daha iyileşti."

Ben de gözlerimi kapadım, sessizce onun nefesini dinledim. Sobanın sıcaklığı, dışarıdaki yağmurun kokusu, Lina'nın odasından gelen derin nefes alışları... Hepsi bir aradaydı. Anladım ki, bazen iyileşmek; büyük sözlerle, büyük mucizelerle değil... sadece sevdiğin insanın sessizliğini paylaşmakla oluyordu.

"Seni seviyorum..." diye fısıldadı Lema.

"Ben de..." hafifçe omzuna öpücük bıraktım; yıllardır yaptığım gibi. Lema'nın dudaklarından memnuniyet dolu bir nefes çıktı. Eli tişörtümü kavradı, onu hayata bağlayan bir şeymiş gibi sıkıca tuttu.

Belki de öyledir; o beni nasıl hayata bağlıyorsa, ben de onu bağlıyorumdur.