16. bölüm · Toprak'ta Lema

16.Bölüm:Al Ömrümü

velorya _

Al ömrümü koy ömrünün üstüne... Senden gelsin ölüm başım üstüne.
27 Haziran 2025

Ev, üç haftada yeniden nefes almayı öğrenmiş gibiydi. Sessizlik artık korkutucu değildi; bir dinginlik hâline dönüşmüştü. Ankara'ya döndüğümüz ilk gün, eşyaların tozunu silerken içimden, "Biz hâlâ buradayız," dedim kendi kendime. Perdeler açıldığında içeri dolan ışık bile farklıydı artık.

Kahvemi yudumlarken takvime baktım; 27 Haziran, günlerden Cuma.

Biraz sessizliği dinlerken mutfağa Toprak girdi. Gözlerimiz birbirini bulduğunda ikimizin de dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Birkaç adımda yanıma geldiğinde burnumu tıraş losyonun kokusu doldurdu. Bir süredir uzayan sakallarını kesmiş, keskin çene hatlarını ortaya çıkartmıştı. Saçlarını da birazcık kısaltmıştı.

Elimi uzattım, artık pürüzsüz olan yanağına dokundum. Hiç vakit kaybetmeden dokunuşuma eğildi, gözlerini kapattı. Pencereden içeri giren batan güneş ışığı yüzüne gölge düşürdü. Kendimi tutamadım ve yavaşça dudaklarına minik bir öpücük bıraktım.

Geri çekildiğimde gözlerini açtı. Kahverengi hareleri adeta sevgiyle parlıyordu. Başını biraz çevirerek avucuma sıcak ve nazik bir öpücük kondurdu. Memnuniyet dolu bir nefes bıraktım. Elimdeki kupayı tezgaha koyduktan sonra Toprak'a yasladım bedenimi. Düşünmeden sardı kolları beni, çenesi başımın üstüne yerleşti. İkimiz de konuşmadık; aramızdaki sessizlik rahatsız edici değil, aksine rahatlatıcıydı.

"Hazırlanalım mı?" diye fısıldadı, sanki bu anı bozmaktan korkar gibi.

Başımı göğsüne doğru salladıktan sonra, yüzüne bakacak kadar geri çekildim. "Hazırlanalım." onun gibi fısıldadım. Bu akşam Toprak'ın timinden olan Kaan'ın düğününe katılacaktık. Uzun zaman olmuştu düğüne gitmeyeli, daha doğrusu bir yere gitmeyeli. Olanlardan sonra tek gittiğimiz yer çiftlik eviydi. Orada da zaten sadece üçümüz vardık.

Yatak odasına geçtim, dolabımdaki birden fazla elbise seçeneğini taradı gözlerim. İlk elbiseyi elime aldım: koyu yeşil, saten dokulu, vücuda tam oturan bir modeldi. Omuzlarından dökülen ince askılar, zarif ama bir o kadar da iddialıydı. Aynada üzerime tuttuğumda, kumaşın yansıttığı parlaklık fazla geldi; güzel ama fazla resmiydi.

Ardından ikinci elbiseye uzandım. Açık bej tonlarında, diz hizasında biten, uçları dantelle tamamlanmış bir elbiseydi. Daha sade, daha yumuşak... ama aynaya baktığımda gözlerim donuk kaldı. Bu elbise, sakin bir günü anlatıyordu.

Üçüncüye sıra geldiğinde elim biraz duraksadı. Derin lacivert bir kumaş... dokunduğumda serin ama ipek gibi akıcıydı. Sırtı hafif açık, bel kısmı zarifçe oturuyor, etekleri dizin biraz üstüne kadar dökülüyordu. Kumaşın hareketi bile nefes alır gibiydi.

Elbiseyi üzerime giydiğimde aynadaki yansımama bir an baktım; artık bakabiliyordum. Uzun zaman sonra kendime böyle baktığımı fark ettim: incitilmiş ama dimdik duran, kalbinde hâlâ sevgi taşıyan bir kadın. Saçlarımı gevşek bir topuz yaptım, birkaç tutam bilerek bıraktım yüzüme düşsün diye. Hafif bir makyaj, biraz rimel, dudaklara solgun bir pembe ton ruj... Sanki her fırça darbesiyle eski benliğime değil, yeni bir benliğe dokunuyordum.

Tekrar aynada kendime baktım. Tam o sırada kapının eşiğinde Toprak belirdi. Lacivert ceketinin kollarını yeni ilikliyordu, kravatını henüz takmamıştı. Kıyafet seçimimizdeki renk uyumu içimi ısıttı. Gözleri üzerimde bir anlığına durdu, sonra dudak kenarında o tanıdık, sessiz gülümseme belirdi.

"Hazır mısın?" dedi, sesinde bir hayranlık vardı. Elbisemin eteğini hafifçe düzelttim, küçük bir adım attım ona doğru.

"Evet, hazırım." dedim.

Toprak birkaç saniye sustu, sonra bana yaklaştı. Elimi tuttu, başparmağıyla avucumun içini okşadı. "Çok güzel olmuşsun, nefesim." dedi alçak bir sesle. Ardından omzuma bir öpücük bıraktı.

"Sen de çok yakışıklı olmuşsun." dedim, parmağımla gömleğinin ilk düğmesine, oradan çenesine, oradan da gözlerine yürüyen o tanıdık çizgiyi izleyerek.

Sabır dilermiş gibi iç çekti ve mırıldandı: "Sen böyle bakmaya devam edersen, bu akşam düğüne hiç gidemeyeceğiz." Sesi, hafif bir tebessümle kırılmıştı ama içinde gizli bir ciddiyet de vardı; o, kendi kontrolünü korumaya çalışırken gözleri hâlâ üzerimdeydi.

Kahkaha attım, kısa, yumuşak bir kahkaha. "O kadar uğraştım hazırlanmak için, gitmezsek yazık olur," dedim, hafif bir cilveyle.

Toprak başını eğip gülümseyerek alnımı öptü. O tanıdık, güven veren sıcaklıkla. "Tamam, tamam..." dedi alçak bir sesle, ama eli hâlâ elimdeydi, gitmeye hiç niyeti yokmuş gibi. Sonra derin bir nefes aldı, elini nazikçe çekti.

"Ama dönüşte bu bakışın hesabını sorarım." diye fısıldadı, sesi ipek kadar yumuşak ama altında belli belirsiz bir tutku saklıydı.

Bir kere daha kahkaha attım, o kravatını takmaya gitti; ben de Lina'yı hazırlamaya. O düğüne bizle gelmeyecek, babaannesine bırakacaktık. Tahminen düğünde geç saate kalacaktık; Lina'nın da uykusunu gelip oralarda, sandalye tepelerinde uyumasını istemiyorduk.

Lina'yı hazırladıktan sonra evin içinde son bir göz attım; oyuncaklar yerli yerindeydi, mutfakta bulaşıklar toplanmış, salon ve koridor tertemizdi. Küçük bir nefes alıp çantamı ve cüzdanımı kaptım. Toprak kapının önünde hazır bekliyordu; artık kravatını düzgünce bağlanmıştı. Gözleri üzerimdeydi, sanki içimdeki heyecanı ve mutluluğu ölçüyor gibiydi.

Lina ona doğru koştu, hemen elini tuttu. "Hadi, gidelim." dedi Toprak, sesi sakin ama güven doluydu. Yavaş adımlarla dışarı çıktık. Güneş hâlâ hafif bir sıcaklık yayıyor, gökyüzü yavaş yavaş akşamın altın tonlarına bürünüyordu.

Arabaya bindik. Motorun sesi ile sessizlik birbirine karıştı. İlk önce Lina'yı babaannesine bıraktık, ardından düğün salonuna geçtik.

Salonunun önüne geldiğimizde akşam ışıkları yavaş yavaş yanıyordu. Sarı-turuncu ışıklar, salonun dış cephesinde sıcak bir hâl yaratıyor, bahçedeki küçük fenerler yolu aydınlatıyordu. Toprak arabayı park ettiğinde birlikte indik. Elini bana uzattığında hemen parmaklarım onun elini sıkıca kavradı.

Salona girdiğimizde içerisi canlı ve hareketliydi. Misafirler kendi aralarında sohbet ediyor, kahkahalar yükseliyordu. Canlı çiçekler masaları süslüyor, küçük ışık zincirleri tavandan sarkıyordu. İçerisi, Toprak ile benim için uzun bir sürenin ardından biraz yabancı, biraz da yeni bir dünyanın kapısı gibiydi.

Toprak'ın timinin ve onların partnerlerinin oturduğu masaya doğru yürüdük. Hepsi Toprak'ı gördüğünde ayağa kalktı; bu, onların komutanlarına duyduğu saygıydı. Toprak, başını sallayarak onlara oturmalarını işaret etti.

"Komutanım, hoş geldiniz." dedi Özkan.

"Hoş bulduk, koçum." yanıtladı Toprak onu. Ardından benim için sandalyemi çekti, ona gülümseme sunduktan sonra sandalyeye oturdum. Kendisi de hemen yanımda yerleşti, kolunu benim sandalyemin arkasına koydu. Bu bir nevi koruyucu bir hareketti.

Yanımda oturan Lale'nin, "Lema... nasılsın?" sorusunu duyduğumda başımı ona çevirdim. Siyah saçları her zamankinden farklı olarak salıktı, dalgalı şekilde omzundan aşağı dökülüyordu. Koyu yeşil gözleri keskindi fakat biraz yumuşamıştı. Üzerinde tamamen onun benliğini yansıtan siyah sade bir elbise vardı. Gerçekten güzel bir kadındı; hemcinsim diye demiyorum.

Yılların tanışıklığından dolayı artık aramızda bir resmiyet yoktu. Nazikçe gülümsedim, "İyiyim, sen nasılsın?" dedim.

"İyiyim ben de. Bildiğin gibi," dedi, dudaklarının kenarında kısa bir kıvrılmayla. Ardından bardağındaki beyaz şaraptan bir yudum aldı; ince parmakları cama vurduğunda çıkan hafif tını müzikle karıştı. Gözleri bir anlığına Toprak'a kaydı, sonra tekrar bana döndü. "Sizi böyle görmek güzel," dedi sessiz ama içten bir sesle.

Bir an başımı eğdim, sözleri içimde yankılandı. "Zaman aldı," dedim sessizce, dudaklarımın kenarındaki gülümseme hem yorgun hem de minnettardı.

Lale başını salladı, sanki ne demek istediğimi çok iyi anlıyordu. "Zaman bazen geç kalıyor ama sonunda kendini affettiriyor."

Halit o sırada bir şeyler anlatıyordu; timin içindeki eski bir görevden, yanlış giden bir telsiz frekansından, hep birlikte nasıl saatlerce ormanda beklediklerinden... Toprak ara sıra gülümseyip başını sallıyordu. Bir ailenin bir arada olması gibi bir şeydi bu.

Müzik biraz yükseldi, düğün başladı. Gelin ile damat dans piste doğru yürümeye başladığında herkes alkışladı. Asu, bembeyaz tül içinde bir zarafetti adeta. Elbisesi klasik bir gelinlikten öte, sade ama ruhu olan bir modeldi; omuzlarından zarifçe dökülen ince danteller, sırtında küçük düğmelerle tamamlanıyordu. Kumaş, ışığın her dokunuşunda inci gibi parlıyor, sanki her kıvrımıyla geceye ait bir hikâye anlatıyordu. Saçlarını tepede gevşek bir topuz yapmış, aralarına minik beyaz çiçekler iliştirmişti. Boynunda tek bir inci kolye, bileğinde ince bir gümüş bilezik... Fazlasına gerek yoktu; Asu, sade bir güzelliğin vücut bulmuş hâliydi.

Kaan ise, neredeyse hiç gülmeyen o ciddi yüzüyle bile bu akşam farklıydı. Üniforması yerine ilk defa takım elbise giymişti ve belli ki bu durum bile ona tuhaf geliyordu. Siyah takımın içinde daha geniş, daha dik görünüyordu. Kravatını biraz gevşek bağlamış, yakasını fazla sıkmamıştı; belli ki rahat etmek istemişti. Ama gözleri... gözleri sadece Asu'daydı. Kadına baktığında yüzündeki her kas gevşiyor, sanki tüm görevlerin, emirlerin, savaşların uzağında bir anlığına sadece "adam" oluyordu.

Piste doğru yürürlerken, etraftaki alkışlar arasında bir uğultu yayıldı. Birkaç kişi duygulanmış, kimileri gözyaşlarını silmekle meşguldü. Ben o an onları izlerken fark ettim; gözlerim dolmuştu ama ağlamıyordum. Sadece içim yumuşamıştı.

Kaan, Asu'nun elini tuttu; parmakları birbirine geçtiğinde, müzik yavaşladı. İlk dans başlıyordu. Şarkı eski bir Türkçe parçaydı; sözleri aşkı ve sevgiyi anlatan bir tınıda yankılanıyordu.

Asu başını Kaan'ın göğsüne yasladı. O ise kadının beline dikkatlice elini koydu, sanki onu kırmaktan korkar gibi. Işıklar üzerlerine düştü, gölgeleri yan yana duvara vurdu. Toprak kolunu hafifçe omzuma doladı, başımı yana çevirince göz göze geldik. Gözlerinde bir sıcaklık vardı, yavaş ama kesin bir derinlik... Belki de o da aynı şeyi düşünüyordu: bizim ilk dansımızı.

Müzik bittiğinde alkışlar salonu bir kere daha doldurdu. Kaan ile Asu öyle saf bir mutlulukla birbirlerine baktılar ki, herkes bir an kendi hayatına dönüp sessizce iç geçirdi.

Sonra şarkıcı konuştu; tüm çiftleri dans etmeye piste çağırdı. Ve şarkı başladı; önce tatlı bir melodi duyuldu, ardından sözler başladı:

Günü gelir sende benden çekip gidersen, gidip de bir daha gelmeyeceksen.

Toprak elini bana doğru uzattı. Tereddüt etmeden elimi onun avcuna bıraktım. Birlikte kalktık. Pistin ortasına doğru yürürken, salonun ışıkları biraz daha kısıldı; sadece ortadaki sarı-gümüş tonlu ışık huzmesi tüm çiftlerin üstüne düştü. Müzik, kalbimin ritmiyle neredeyse aynı tempoda atıyordu.

Toprak durdu, bana dönüp ellerini belime yerleştirdiğinde nefesim istemsizce kesildi. O an, dış dünyadan bir anlığına kopmuş gibiydik. Parmak uçlarım onun omzunda, gözlerim gözlerinde... Derin, sessiz ama dolu dolu bir bakış.

Al ömrümü koy ömrünün üstüne...

Sözler salona yayıldı; Toprak'ın mırıldandığını duydum. Nefesim boğazıma düğümlendi. Onun sesi; alçak, kısık ama tanıdık o tını kalbimin ritmine karıştı. Gözlerimi kapattım bir an, alnımı göğsüne yasladım. Orada, kalbinin atışını duydum; düzenli, güven verici, yıllar boyu savaşlardan, ayrılıklardan, sessizliklerden geçmiş ama hâlâ atıyordu.

Senden gelsin ölüm başım üstüne...

Şarkının her sözü, aramızda sessiz bir yemin gibi dolaşıyordu. Toprak bir elini belimden çekip sırtımın ortasına yerleştirdi, parmak uçlarıyla yavaşça daireler çizdi. Sanki o dokunuşla üzerimden yılların yorgunluğunu siliyordu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım; o da bana bakıyordu. Gözlerinde bir parıltı, tam anlamıyla kelimelere sığmaz bir şey vardı.

Yüreğimi koy avcunun içine...

O an Toprak elini yavaşça kaldırdı, benim elimi nazikçe tuttu; avuç içimi onun göğsünün hizasında tutarak, kalbinin üstüne bastırdı. Gözleriyle aynı kelimeyi tekrarladı, ama dudaklarından ses çıkmadı.

Salondaki diğer çiftler dans ediyordu, ama biz kendi evrenimizdeydik. Zaman bükülmüş gibiydi; ne şık vardı, ne kalabalık... sadece biz vardık.

Senden gelsin ölüm başım üstüne...

Şarkının bu kısmında Toprak'ın nefesi kulağımın hemen yanında yankılandı. "Bu şarkı hiç daha önce bu kadar anlamlı gelmemişti," dedi fısıltıyla. Cevap veremedim. Sesim çıksa bile ağlamamak için konuşmamam gerekiyordu.

Ellerini ellerimden alıp gidersen...

O an içimde bir titreme hissettim. Gözlerimi kırpınca fark ettim, Toprak'ın bakışı değişmişti. O güçlü, sakin ifade bir anda ciddileşmişti. Şarkının bu satırı ona bir şey hatırlatmış gibiydi. Benim parmaklarımı biraz daha sıktı, bakışlarını kaçırmadan. "Gitmeyeceğim," dedi dudaklarının arasından belli belirsiz. "Bir daha asla."

Müzik ağır ağır akarken, Toprak'ın başı yaklaştı, alnını alnıma dayadı. Aramızdaki nefes aynılaştı. Şarkı ilerledikçe sözler birer dua, birer itiraf hâline dönüyordu.

Al ömrümü koy ömrünün üstüne...

O mısrada, Toprak'ın sesi artık tamamen benimkiyle karıştı. Fısıltıdan çok, kalbinden dökülen bir sözdü bu. Benim ellerimden biri onun omzunda, diğer ise hâlâ kalbinin üstündeydi; parmaklarım titriyordu.

Gözlerimden bir yaş usulca yanağımdan aşağı indi. Ama bu gözyaşı acının değil, sonunda hayatta kalabilmiş iki kalbin birbirini bulmasının gözyaşıydı.

Yüreğimi al avcunun içine...

O an, Toprak geri çekildi; ardından dudaklarını alnıma bastırdı. Sıcak, uzun bir öpücük. Sanki o öpücükle geçmişin bütün kırıklarını mühürledi.

Müzik son dizesine yaklaşırken, etraftaki ışıklar biraz daha soldu. Toprak'ın sesi son kez kulağımda yankılandı:

Senden gelsin ölüm başım üstüne...

Şarkı bittiğinde, o an bile kimse konuşmadı. Salondaki uğultu geri döndü; insanlar gülüyor, müzik yeniden canlanıyordu ama bizim için zaman hâlâ duruyordu. Toprak yavaşça omzumu öptü, sonra elimi dudaklarına götürdü.

Elimin arkasını öptü sessizce, sanki bir teşekkür gibi.

Gecenin devamında pasta kesildi, herkes küçük alkışlarla ve gülümsemelerle izledi. Çocukların neşesi, salonun arka köşesinden yükselen kahkahalar, kırılgan ama derin bir huzuru da beraberinde getiriyordu.

Saat ilerledikçe düğün yavaş yavaş son bulmaya başladı. Misafirler birbirlerine veda ediyor, sarılıyor, fotoğraf çektiriyordu. Toprak'ın bana doğru eğildiğini hissedince ona baktım.

"Annem mesaj attı. Lina uyumuş, burada kalsın. Siz ikiniz rahatlayın diyor," dedi, kulağıma doğru.

Bu söz geceyi daha da özel kıldı. Lina'nın güvenle uyuduğunu bilmek, bizim birbirimize tamamen odaklanmamızı sağlıyordu. Göz göze geldiğimizde aramızdaki sessizlik, kelimelerden çok daha güçlüydü; sadece bakışlarımızla birbirimizi tamamlıyorduk.

"Öyleyse, bu akşam bizim olsun," dedim hafifçe gülümseyerek. Toprak başını salladı, dudaklarında o tanıdık, sessiz gülümseme vardı.

Salon neredeyse tamamen boşaldığında, Kaan ve Asu'ya mutluluklar diledikten sonra Toprak'ın timiyle de vedalaşıp salondan ayrıldık. Gecenin serinliği hafifçe yüzümü okşadı. Üşütmedi elbette; bu yaz ayının tatlı serinliğiydi sadece.

Arabada eve gidiş yolculuğu sessizdi. İkimiz de uzanıp radyoyu açma zahmetine girmemiştik. Toprak'ın bir eli direksiyonda, diğer ise benim uyluğumdaydı. Arada bir parmağıyla okşuyor, sonra yine duruyordu.

Eve vardığımızda kapıyı sessizce açtık. Bahçe ışıkları hâlâ açık, fakat gölgeler hafifçe uzamıştı. Toprak, arabadan inerken elimi bırakmadı; parmaklarımız hâlâ birbirine dolanmıstı. Lina'nın olmadığı sessizlik, normalde boş gelirdi ama bu sefer huzur doluydu.

Kapının kapanma sesi duvarlarda yankılandı. Çok uzun zaman sonra birlikte yalnız kaldık. Toprak'ın eli, elimden kaydı, yavaşça belime kondu. Bana doğru birkaç adım attığında ben de geriye adım attım. Sırtım duvarla buluştu.

"Gitmeden önce o bakışın hesabını sorarım demiştim, değil mi?" dedi, gözlerimin içine bakarken. Dudaklarımdan bir kahkaha çıktı; onun arkasında yarı ciddiyet, yarı şaka olduğunu biliyordum.

"Soracaksın yani?" diye mırıldandım, parmaklarımı çenesine sürterken. Toprak derin bir nefes aldı.

"Soracağım, Lema. Soracağım, nefesim," dedi, diğer eli de belime yerleşti. Kendini tamamen bana bastırdı. Sırtım duvara, önüm duvardan farklı olmayan sertlikteki onun vücuduna yaslıydı. Bunu özlemişim. Çenesine sürttüğüm parmağımı yavaşça dudaklarına kaydırdım; kışkırtıcı bir yavaşlıkla alt dudağını okşadım.

Boğazından hafif bir ses çıkarken dudakları aralandı. Benim bir dokunuşumla onun böyle olması acayip hoşuma gidiyordu. "Sen... beni hâlâ etkiliyorsun," dedi alçak, boğuk bir sesle, sanki itiraf eder gibi.

Gülümseyerek dudaklarına doğru eğildim ve birleştirdim. Hemen karşılık verdi; uzun, derin bir öpücük oldu. Toprak, ellerini belimde sıkıca kilitledi, beni kendi vücuduna çekti. Parmak uçlarım boynunda gezindi, yavaşça ensesine dokundum. O titredi, ama bu titreme bir korku değil, arzumuzun doğal yankısıydı.

Öpücükten geri çekildim. "Beni bu kadar mı özledin, Toprak Çelikkan?" diye fısıldadım dudaklarına karşı. Elleri kalçama indi, yavaşça kavradı. Mümkünmüş gibi beni daha çok kendine bastırdı.

"Evet. Hem de çok, Lema Derin Çelikkan," dedi, benim gibi fısıltıyla. Her zaman ikinci adımı kullanmazdı; uzun zamandır kullanmamıştı da. İçim bir ürperdi sanki. Tekrar eğildi, bir kere daha kavuştu dudaklarımız.

Nefessiz kalmamız ikimizin de umurunda değilmiş gibi öpücüğe devam ettik, bir yandan da yürüyorduk. Şu an yön duygum olmasa da, yatak odamıza gittiğimizi tahmin etmek zor olmuyordu.

Odanın kapısı sessizce arkamızdan kapanırken, duvar lambasından süzülen loş ışık içeriye döküldü. Perdeler hafifçe aralıktı; dışarıdan gelen rüzgâr, ince bir perde hışırtısı bıraktı havada.

Toprak kapıyı ayağıyla kapattıktan sonra aramızda kalan boşluk da kayboldu. Beni kollarına aldı ve yatağa yatırdı. Büyük elleri başımın iki yanındayken üzerime eğildi. Ellerimden biri kravatını tuttu ve onu daha çok kendime çekerek çenesine yumuşak bir öpücük bıraktım.

Toprak'ın dudaklarından bir inilti kaçtı. Ellerinden biri elbisemin eteğini yukarı iterek çıplak bacaklarımı ortaya çıkardı. Nasırlı parmakları tenime değdiğinde, omurgamdan aşağı bir titreme indi.

Bir an nefeslerimiz birbirine karıştı. Dokunuşlar, kelimelerin yerini aldı; bütün konuşmalar, bütün geçmiş, bütün kırılmalar sanki bu anın içinde eriyip gitmişti. Toprak'ın elleri, beni incitmekten korkarcasına nazik ama aynı anda bir o kadar sahiplenici bir kararlılıkla hareket ediyordu. Dudakları boynuma indiğinde, her nefesim birer sarsıntıya dönüştü.

Hızla kravatını çözdüm. Odanın bir köşesine fırlattım. Ardından ceketini omuzlarından ittim. Toprak bir anlığına durdu; sanki nefesini kontrol altına almak ister gibi. Elleri hâlâ bedenimdeydi ama bu sefer hareket etmedi. Gözleri gözlerime mıhlanmıştı, içinde yanan o tanıdık ateşle. Aramızda sessizlik yoktu aslında; kalplerimizin ritmi o sessizliğin yerini almıştı.

Bu sefer ellerimi onun gömleğine götürdüm. Düğmelerine dokunduğumda parmaklarım hafifçe titredi. Her düğme açıldıkça, Toprak'ın nefesi biraz daha hızlanıyor, teniyle oda arasındaki hava ısınmaya başlıyordu. Gömleği tamamen çıkardığımda, gözlerim onun göğsüne, omuzlarına, savaşların izlerine takıldı. Zamana, acıya, sabra dair çizgilerdi bunlar. Ve ben o an, her birini ezberden bildiğimi fark ettim.

Toprak başını biraz eğdi, nefesi saçlarımın arasından geçti, sıcak ve sersemletici bir yakınlıktaydı. Gözleri gözlerimdeydi; o karanlıkta bile kahverenginin tonlarını ayırt edebiliyordum, çünkü yıllardır o bakışları ezberlemiştim. Savaşlardan, ayrılıklardan, ölümle burun buruna geçen gecelerden sağ çıkmış bir adamın gözleriydi onlar. Ve o an, sadece bana aitlerdi.

Elim, göğsündeki yara izlerinden birinin üzerinden geçti; dövmesinin hemen altındaydı, derin ama iyileşmiş bir iz. Parmak ucumla dokunduğumda Toprak'ın kasları hafifçe gerildi, sonra bir nefes bıraktı; sanki bu dokunuşla bütün geçmişi sırtından alıp götürüyormuşum gibi.

Yüzüme eğildi; dudakları boynumdan çeneme, oradan da tekrar dudaklarıma uzandı. Öpücüğü bu sefer daha derindi, daha temkinli ama kararlılıkla sahipleniciydi. Elbisemin askısına parmak uçlarını değdirdi ama hemen indirmedi. Gözlerimi aradı bir an, sanki izin istiyordu.

Gözlerimi kırpıp başımı hafifçe salladım. O da o an nefesini bıraktı, derin ve neredeyse minnet dolu bir nefes. Askı yavaşça omzumdan aşağı süzüldü. Tenimde bıraktığı serinlik, onun sıcak elleriyle karışınca içim titredi.

Toprak eğildi, alnını alnıma dayadı. "Lema." dedi sadece. Sanki o kelimenin içinde binlerce şey gizliydi: sevgi, pişmanlık, sahiplenme, yeniden buluşmanın yorgun mutluluğu... Hepsi o tek seste vardı.

Ellerim onun saçlarının arasına girdi, parmak uçlarım ensesinin arkasında dolandı. Onu kendime biraz daha çektim. Dudaklarımdan çıkan bir nefesle birlikte, o anın içinde sadece ikimiz vardık. Dışarıda rüzgâr hâlâ perdeleri hafifçe oynatıyor, uzaktan bir araba sesi gelip geçiyordu, ama bizim evrenimizde zaman duruyordu.

Toprak'ın elleri çıplak sırtıma kaydı, parmakları omurlarımı takip etti; her birine dikkatle, bir anlam yükler gibi.

O gece odanın içi sessizdi; yalnızca kalplerimizin ritmi, birbirine karışan nefeslerin arasındaki o ince tını duyuluyordu. Perdeler aralık kalmıştı; dışarıdan sızan solgun ay ışığı, Toprak'ın omzuna düşüyor, derisinin üzerinde gümüş bir çizgi gibi parlıyordu. Parmak uçlarım o ışığın yolunu takip ederken, içimde bir şey titredi; sanki yıllar boyunca bir yerlerde donup kalmış bir parça nihayet çözülüyordu.

Hiç konuşmadık. Konuşacak bir şey yoktu aslında. Her kelime, bu sessizliğin yanında fazla gürültülü kalırdı. Onun dokunuşu, susarak söylediği her şeydi. Tenine yaslandığımda kalp atışını duydum; ağır, kararlı, tanıdık... ve eksikliğini unuttuğumu sandığım bir güvenin sesi gibiydi.

O an dünyanın geri kalanı yoktu. Ne geçmiş, ne korkular, ne de yarın. Sadece onun sıcaklığı ve kokusunun burnuma doluşu vardı.

Bir süre sonra nefesleri yavaşladı, omzumun üzerinde ağırlaştı. Gözlerim kapanırken kokusunu içime çektim; parfüm, tıraş losyonu, biraz ter, biraz da hatıra gibi kokuyordu. Parmaklarımı göğsünün üzerinde bıraktım; orada, kalbinin hemen üzerinde, bir zamanlar kaybettiğim ama şimdi yeniden bulduğum bir yaşam vardı.

Uykuya dalmadan önce son düşündüğüm şey şuydu: belki de aşk, bazen yarayı açan, bazen ise yarayı saran olabiliyordu.

Sabahın ilk ışıkları perde aralıklarından sızmış, odanın içine ince bir huzur çizgisi gibi düşmüştü. Gözlerimi açtığımda, Toprak hâlâ yanımdaydı; yüzü yastığa gömülmüş, nefesi yavaş ve düzenliydi. Bir an onu izledim; gözlerimi kısmış, dudakları hafifçe aralık, bütün gece boyunca yanımda olan o güven verici sıcaklık hâlâ tenimdeydi.

Yavaşça elim onun omzuna kaydı, hafifçe okşadım; karşılık olarak ufak bir mırıltı duyuldu. İçimden sessizce "İyi ki buradasın." dedim, ama bunu sadece kalbim biliyordu.

Toprak gözlerini araladı, gözlerimizin buluştuğu o an sessiz bir gülümsemeyle ödüllendirdi beni. Parmak uçlarıyla saçlarımı okşadı; ben de omuzuna yaslanıp derin bir nefes aldım. Birbirimize dokunmak, sadece var olmak, kelimelerden daha anlamlıydı.

Odada hâlâ geceyi hatırlatan bir sessizlik vardı; ama bu sessizlik korkutucu değil, yumuşak, güven verici bir huzurdu. Yavaşça kalkıp güne başlamak için birbirimize bakarken, küçük bir kahkaha koptu dudaklarımızdan; geceyi birlikte geçirmiş olmanın tatlı yorgunluğu sabaha taşınmıştı.

Sırayla duş aldık, her gün olduğu gibi annem ile kısa bir telefon görüşmesi yaptım, ardından hazırlanıp evden çıktık. Toprak'ın ailesine kahvaltıya gidip orada kalan Lina'yı alacaktık. Bu sefer arabaya bindiğimde radyoyu açtım; çok fazla sessizlik yaşanmıştı, biraz ses gerekiyordu.

Arabanın içini "Ankara Rüzgarı" şarkısı doldurdu. Bir Ankaralı olarak bu şarkı gerçekten beni gülümsetiyordu. Hafifçe mırıldanmaya başladım; Toprak'ın başını çevirip bana baktığını hissettim. Başımı koltuğun arkasına yaslayarak pencereden giren hafif rüzgarın tadını çıkarttım, mırıldanmaya da devam ettim.

"Boş yere ağlama, kalbini bağlama Ankara kızlarına," dedi şarkı. Toprak bir kahkaha bastı. Neden güldüğünü anlamak için ona döndüm; gözleri tekrar yola odaklanmadan önce bir an bana kaydı.

"Neye güldün?"

"Kalbini bağlama Ankara kızlarına dedi ya, ben çoktan bağladım," dedi. Dudaklarıma büyük bir gülümseme yerleşti. "Demek öyle?" dedim, şakacı şekilde kaşımı kaldırarak.

Başını salladı, gözleri yoldan ayrılmadı. "Öyle. Kalbim sana emanet, Ankara kızı."

O söz, kulağıma ulaşır ulaşmaz göğsümün ortasında hafif bir sıcaklık yayıldı. İçimde istemsiz bir ürperti hissettim; hem gülümseyen kalbim hem de bir an için nefesimin durması gibi... Bu kadar basit bir cümle, birdenbire tüm duygularımı harekete geçirebilirdi.

"Kalbin benimle güvende."

"Biliyorum."

Toprak'ın sözleriyle arabada yayılan o sessiz sıcaklık, göz göze geldiğimiz anlarda daha da yoğunlaştı. Birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık; sadece müzik ve hafif motor sesi vardı.

Toprak'ın ailesinin evine vardığımızda, hepsi bahçedeydi. Lina, bizim geldiğimizi görünce hemen salıncaktan atladı, bize doğru koştu. "Anne! Baba!" diye bağırdı, çocuk coşkusuyla. Eğilip hemen onu kollarıma aldım, kokusunu içime çektim.

"Meleğim..."

"Sizi özledim." dedi, minik ellerini yanaklarıma koydu, sonra da burnunu burnuma sürttü. Bu benim gülmeme sebep oldu. Dudaklarımı alnına bastırdım.

O sırada Toprak da kolunu ikimizin etrafına dolayarak bir eliyle Lina'nın sırtını okşadı.

Sarılmadan ayrıldığımızda, Selma anne ve Cemil babanın bizi izlediğini gördüm. Selma annenin dudaklarında büyük, şefkatli bir gülümseme vardı. Cemil babanın ise sert duruşuna rağmen gözlerindeki yumuşaklık inkar edilemezdi.

"Hoş geldiniz, yavrularım." dedi Selma anne, sakin ses tonuyla. Önce Toprak'a sonra da bana sarıldı. Hatta bizim sarılmamız daha uzun sürdü, bir eliyle sırtımı diğer eliyle saçlarımı okşadı. "Nasılsın, kızım?" dedi usulca.

"İyiyim, anne. Daha iyiyim."

Sessizce, "Çok şükür." diye mırıldandı. Sonunda sarılmadan uzaklaştı. Cemil Baba da nazikçe omzumu okşadı. Toprak, Lina'nın elini tutarak yürümeye başladı. Lina hemen anlatmaya başladı, kelimeleri birbirine karıştırarak: "Dedem bana salıncak yaptı! Baba, çok yükseğe uçuyorum artık!"

Toprak kahkaha atarak kızını havaya kaldırdı. "Aferin sana, kızım. Çok cesursun."

Lina babasını öperken ben Selma Anne'nin hazırladığı masaya yaklaştım. Bahçe, sabah güneşinin altında mis gibi kokuyordu; taze ekmek, peynir, domates, kekik, demli çay... Her şey o kadar tanıdık, o kadar ev gibiydi ki içim huzurla doldu.

Selma Anne elindeki çaydanlığı bırakıp bana döndü. "Gel otur kızım, çayın tam demini aldı."

"Tamam, anne." dedim, sandalye çekip otururken bir kere daha etrafıma baktım. Bahçe duvarının üzerinden hanımelileri sarkıyordu; arıların vızıltısı, Lina'nın kahkahasına karışıyordu.

Toprak yanıma geçip Lina'yı kucağına oturttu. Bir elini onun beline dolamış, diğer eliyle tabağına peynir koyuyordu. O kadar sade bir görüntüydü ki ama benim için dünyadaki en güzel manzaraydı. Bazen mutluluk, basit anlardaydı.

Selma Anne, "Lina dün gece çok usluydu," dedi gülümseyerek. "Birlikte çok eğlendik, değil mi kuzum?"

"Evet, babaanne! Çok eğlenceliydi!" diye sevinçle bağırdı Lina.

Selma Anne, onun coşkusuna güldü. "Senin enerjine yetişmek kolay değil ama, deden sayesinde başardık." dedi, göz kırparak. Cemil Baba başını kaldırmadan çayından bir yudum aldı ama dudaklarının kenarındaki belli belirsiz gülümseme içten bir memnuniyetin ifadesiydi.

Toprak, kızının yanağına küçük bir öpücük kondurdu. "Belli zaten, dedeni bile yoracak kadar eğlenmişsin." Lina kahkaha attı, ellerini babasının yüzüne koydu. "Ama o hiç yorulmadı ki! Bana kuş gibi uçtuğumu söyledi."

Toprak gülerek kızının burnunu sıkıştırdı. "Kuş gibi mi? O zaman seni bir daha uçuverelim bakalım."

Lina sevinçle çığlık attı, Toprak onu havaya kaldırırken kahvaltı masasında kahkahalar yankılandı. Ben o an sadece izledim; onların bu hali o kadar saf, o kadar gerçekti ki kalbim yumuşadı.

"Yavaş, Toprak," dedim, gülümsememi bastıramayarak. "Uçup gidecek kızımız."

"Annem korkuyor!" diye kıkırdadı Lina.

"Evet, çünkü seni çok seviyorum." dedim, elimi uzatıp saçlarını okşadım.

O sırada Selma Anne önümüze taze demlenmiş çayları koydu. Buhar, sabah güneşinde dans eder gibiydi. "Kızım, siz gelmeden reçeli yeni indirdim ocaktan. Kayısı reçeli, Toprak çocukken bayılırdı."

Toprak gülerek, "Hâlâ bayılıyorum, anne." dedi.

Bir dilim ekmeğin üstüne reçel sürüp Toprak'ın tabağına koydum. Bana teşekkürünü sunmak için gülümsedi. Lina babasının göğsüne yaslanmış, ağzındaki peynir parçasıyla konuşuyordu: "Baba, siz yokken dedem bana asker yürüyüşü öğretti!"

Toprak bir an durdu, kaşlarını hafif kaldırarak bana baktı, sonra kızına döndü. "Gerçekten mi? Peki, nasıl yürüyorsun, göster bakalım." Lina hemen yerinden kalktı, küçük ayaklarını sertçe yere vurarak bir şeyler mırıldandı: "Bir, iki... bir, iki..."

Hepimizin gülüşmeleri bahçeyi bir kere daha doldurdu.

Selma Anne sessizce elimi tuttu. "Bak şu halinize... Allah muhabbetinizi eksik etmesin." dedi.

Sadece başımı eğip gülümsedim.

Toprak bana baktı, gözlerinde hem huzur hem de bir tür farkındalık vardı. Sanki o da bu anların kıymetini bilerek her saniyeyi içine çekiyordu. "Hadi, kahvaltını soğutma." dedi yumuşak bir sesle.

Ben çatalımı elime aldım ama gözlerim hâlâ ondaydı. Gülüşü, kızımıza bakışı, babasına ve annesine verdiği küçük cevaplar... Hepsi bir ömrün özeti gibiydi. Acı şeyler yaşanmadan önceki gibiydi. Mutlu ve huzurlu.