12. bölüm · Tengri'nin Gürzü: Zülkârneyn'in Mirası
PERU, GÜNEY AMERİKA - 2
Önümüzde yemyeşil deniz gibi bir orman, ardımızda masmavi orman gibi bir deniz vardı. Hamza’yla birlikte yürümeye başladık. Tarihî sokaklarda ilerlerken yerli halk bize çok sıcak davrandı. Ancak azınlık bir kısım haricinde yabancı dil bilen yoktu.
Yürüyüş esnasında etrafın çok kalabalık olduğunu gördüm. Neredeyse tüm ülke buraya toplanmıştı. Adını bilmediğim çalgılar eşliğinde dans ediyor, şarkılar söylüyordu. Tarihe baktığımda Kasım’da olduğumuzu gördüm. Bu da Puno Haftası* olduğunu gösteriyordu. Hamza’yla beraber iki iri kıyım Perulu ile fotoğraf çektirip tekrar yola koyulduk.
Uzun bir gezinin sonunda Inti Punku Machupicchu Hotel & Suites adlı otelimize vardık. İkimizde daha ekonomik olsun diye bir odada kalıyorduk. Zaten birbirimize alışık olduğumuz için hiç sorun teşkil eden bir durum değildi. Zira İngiltere’de de birlikte kalıyorduk.
“Yarın ilk iş olarak,” dedi Hamza esneyerek. “Nazca Çizgilerine gidelim.”
“Olur,” diye karşılık verdim. Gözlerimden uyku akıyordu ve çok geçmeden ikimizde uyuya kalmıştık.
Sabah erkenden kalkıp kahvaltı etmeden otelden ayrıldık. Amacımız hiçbir turist Nazca Çizgileri’ne hücum etmeden önce oraya varıp yakından incelemekti. Nazca Çölü’ne** vardık. Peru’nun iklimi çok garipti. Bir tarafı subtropikal, diğer tarafı çöldü. İlginç bir kombinasyondu.
Nazca Çizgilerini incelemek için çölde yürüyüşe başladıktan sonra bir görevli bizi durdurdu. Ardından “This place opens to tourists at half past eight,” (Burası turistlere saat sekiz buçukta açılıyor,) dedi. Sesinde hafif İrlanda aksanı vardı. Bunun üzerine Hamza cebinden Bay Douglas’ın imzaladığı kağıdı çıkarıp görevliye uzattı. Görevli orada yazan adlarımızı görünce şaşırdı ve “Siz Türk olmak?” diye sordu.
“Evet, biz İngiltere’de eğitim görmekte olan iki Müslüman Türk’üz. Ne oldu?” diye karşılık verdim.
“Ben kalmak. Türkiye. On yıl. Üniversite,” dedi uzun, şişman, kalın enseli, siyahi adam.
“Sen Türkiye’de on yıl üniversite mi okudun?”
“Evet.”
Hamza’yla ikimiz birbirimize şaşkınlıkla baktık. Sessizliği bizim tonton kesti. “Ben Akif. Akif CONNOR,” dedi güleç bir şekilde.
“Sen Müslüman mısın?” diye sordum şaşkınlık ve heyecanla.
“Elhamdülillah,” diye haykırdı Akif. Devam etti “Türkiye’de okurken üniversite tanışmak Türk kız. Ben aşık olmak. Olmak şart Müslüman. İçin evlenmek. Olmak ben için evlenmek kız Müslüman.”
“Ha yani sen üniversitede okurken bir Türk kızı ile tanıştın ve ona aşık oldun. Ancak evlenmek için Müslümanlık şart olduğundan sende Müslüman oldun.”
“Evet!”
“Türkçe öğreniyor musun?”
“Düzeltmek konuşma için çalışmak.”
“Güzel güzel. Demek Türkçe’ni geliştirmek için Türkçe çalışıyorsun.”
“Ben tutmamak siz. Var işiniz,” dedi ve bize rehberlik etmeye başladı. Nazca Çizgilerinin ilk önce nasıl bulunduğunu, olası kullanım ihtimallerini sıraladı.
Gezimiz esnasında gözüme çarpan şey çizgilerin adeta gökyüzünden tarif edilerek çizilmiş olduğuydu. Hiçbir milimetrik hesaplama yok. Sadece rastgele çizilmiş şekiller gibiydi. Daha fazla bilgi için yükseklik korkumuza rağmen bir helikopter kiralayıp yukarıdan incelemeye başladık. Helikopteri bizzat bizim tonton Akif kullanıyordu.
Bu uçuş esnasında başka fark ettiğim detaylar ise hepsinin bir pisti andırmasıydı. Ben düşüncelerimden sıyrılıp sağa döndüğümde Hamza’nın bana baktığını gördüm.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Sence bu çizgiler sadece ritüel amaçlı olabilir mi?” diye sordu kendinden emin bir şekilde.
“Hayır, hiç sanmıyorum. Sanki...”
“Pisti andırıyorlar değil mi Selahaddin?” diye sözünü kesti.
“Evet, ama neden farklı hayvanlar? Bak köpek, kuş, bize el sallayan uzaylı... Dur ne?! Uzaylı mı?”
Bu sözüm üzerine ikimizde sol taraftaki camdan aşağıya baktık ve gerçekten bize el sallayan bir yaratık gördük. Boyu 2 metre civarlarında, kaslı ve yeşil-beyaz tenliydi. Üzerinde siyah-gri bir metal zırh vardı. Tam göremesem de sol omuzunun üstünde garip bir geometrik şekle sahip bir şey vardı. Görünüşü uzaktan da olsa Hamza’nın Yüce Avcı tasviriyle paralellik gösteriyordu. Ancak ne var ki göründüğü gibi aniden yok oldu.
İkimiz bunun şaşkınlığını atlatamamışken pilotumuz Akif ani bir nöbet geçirmeye, ağzından kanlı köpük gelerek bayıldı -veya öldü- ve helikopter yere düşmeye başladı. O an zaman durmuş, doğumum, ilk adımım, yaşantım, Hamza ile olan esprili sohbetlerim, Peru’ya gelişimiz, Yüce Avcı’yı görüşümüz, pilotun ölümü birbiri ardına geldi. Sonra... Bir ses, helikopter yere çakıldı. Uzaktan gelen sinyal ve cızırtı sesleri, bilincim bulanıklaşmaya başladı. Sanki kumların üzerinde sürükleniyor, vücudumdan kanlar akıyor gibiydi. Sonra o karanlık... Her tarafı zifiri olan karanlık. Hiçbir yeri göremediğim karanlık...
