6. bölüm / 6
Tehlikeli TopraklarTEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 3
Bölümler 6Şu an: TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 3
- 1 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 12.929 kelime
- 2 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 1 - Kısım 21.384 kelime
- 3 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 12.941 kelime
- 4 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 22.257 kelime
- 5 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 2 - Kısım 31.598 kelime
- 6 TEHLİKELİ TOPRAKLAR | Bölüm 35.740 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatta hiçbir şeyden emin olamazsın. Emin olduğun tek şey budur.
A Beautiful Mind
Gökdelene ulaşana kadar yürümeyi sürdürdük nitekim ilerlememiz daha öncelerinde olduğu gibi hiç kolay olmadı.
Gökdelenin etrafındaki zorlu engelleri aşarak, adımlarımızı kararlılıkla atmaya devam ettik. Her çatlak, her yıkık duvar, bizi daha da yaklaştırdı hedefimize. Yorgunluk bizi yavaşlatsa da, amacımız gökdelene varmak, ardından da iletişim kurabilmek için zirvesine ulaşmaktı.
Nihayet gökdenelene vardığımızda merdivenlerin büyük bir kısmı çökmüştü, bu yüzden başka bir yol bulmamız gerektiğini fark ettik. Çevremizi inceledik ve bir dış merdiven sistemi hemen gözümüze çarptı. Bu sistem, gökdelenin dış cephesine bağlı olan bir dizi demir basamaktan oluşuyordu.
Yavaşça, bu basamakları tırmanmaya başladık. Bütün olanlara rağmen bu sistemin nasıl hayatta kaldığını düşünüyor ve nasıl yıkılmadığına anlam veremiyordum. Sonuçta dünyanın hali ortadaydı.
Kaşlarımı çattım ve adım atmayı sürdürdüm. Her adımda gökdelenin yüksekliği artarken, içimdeki heyecan artıyordu. Kararlı adımlarımıza rağmen bir süre sonra yorgunluk bize ağırlık yapmaya başladı. Ellerim daha önceki aldığım yaralar ve silah kullanmak zorunda olmamdan dolayı daha da ağrımış, adeta canımı ateşe sokulmuşçasına yakıyordu. Bunu acaba Niko’ya desem mi diye düşündüm sonra da vazgeçtim. Soluk soluğa merdivenleri tırmanmayı sürdürdüm. Ağzımı açıp tek kelime etmedim.
Sonunda, gökdelenin tepesine ulaştık. Bir sürü tatsız şey başımıza gelmişti ama hepsini atlatmıştık. En güzel ödülü ise buraya ulaşmak olmuştu.
Gökdelenin çatısında durduğumuzda, etrafımızdaki yıkımın manzarası durumun ne kadar da ciddi olduğunu ortaya koydu. Çevremizin kötü durumda olduğunu görmeme rağmen bu kadarını düşünmemiştim doğrusu.
Aşağıdaki yıkık dünyayı izlerken, mücadelemizin ne kadar değerli olduğunu anladım. Bakışlarımızı gördüğüm yıkımdan çekip Niko’ya döndürdüğümde birbirimize bakarak gülümsedik. İkimiz aynı anda sırtımızı gökdelenin duvarına dayadık ve içimizdeki huzuru hissettik. Henüz daha yapacak işimiz vardı, ama bu anı yaşamak ve başardıklarımızı kutlamak için birkaç dakika ayırmaya değerdi.
Tam ağzımı açıp bunu dillendireceğim sırada Niko telsizini çıkardı. Dikkatle frekansı ayarladı. Kararlı bir şekilde telsiz düğmesine bastı ve arkadaşlarıyla iletişim kurma umuduyla konuşmaya başladı.
"Merhaba, ben Niko. Beni duyuyor musunuz?" diye sordu. Sesi gürdü ve umut doluydu.
Bir süre sessizlik oldu, ancak sonra telsizden bir ses yükseldi. Sesin sahibi "Niko, sen misin? İyi ki sesini duyuyorum! Neredesin?" diye sordu.
Niko'nun yüzü bir anlık sevinçle aydınlandı. "Evet, benim. Ben ve bir tanıdığım, Apex Heights gökdelenindeyiz. Hayatta kalmayı başardık. Size ulaşmak için neler yaşadığımı tahmin bile edemezsiniz. Her neyse. Konu bu değil. Sizden bir konu hakkında bilgi istiyorum. Daha doğrusu bir yer. Kardeşim Shoeld adlı bir sığınakta. Bıraktığı mektupta orada olduğunu yazmış. Oraya nasıl gideceğimizi biliyor musunuz?”
Sorusunun ardından Niko’nun ifadesiz yüzünü izlemeye devam ettim. Telsizin ucundaki sessizlik arkadaşının düşündüğünü belli ediyordu. Birkaç saniye sonra yeniden sesi duyuldu. "Evet, Shoeld'u biliyorum. Şehrin merkezine yakın bir yerde, eski bir fabrikanın altında bulunuyor,” dedi. “Bulunduğunuz yerden ana caddeyi takip ederseniz, sizi doğruca oraya götürecektir. Sığınak size yakın olduğu için çok şanslısınız.”
Niko, arkadaşının verdiği bilgileri dikkatle dinledi. Aynı şekilde ben de. "Anladım, teşekkür ederim," dedi ifadesiz bir ses tonuyla. "Yardımın için minnettarım. Kardeşimi bulmak için bu rotayı izleyeceğiz."
Arkadaşı samimi bir sesle konuştu. "Rica ederim, Niko. İyi şanslar. Kardeşine ulaşmanı umuyorum. Sana güçlü olmanı ve başarıyla yolculuğunu tamamlamanı diliyorum."
Niko, arkadaşının sözlerini yüreğine aldı ve teşekkür etti. Shoeld isimli sığınakta kardeşini bulmak için bir an evvel yola çıkmamız gerekiyordu.
Birlikte gökdelenden yeniden aşağı inmeye başladığımızda, gökdelenin tam kalbinde yer alan enkaz alanı dikkatimizi çekti. Bu alanın tam ortasında bir açıklık vardı. Açıklık, dikkatli baktığımızda gökdelenin sağlam olduğunu düşündüğüm bir alanına gidiyor olmalıydı. Niko’ya seslendim ve duraksamasına sebep oldum. “İçeri bir göz atalım derim. Belki işe yarar şeyler buluruz.”
Tek kaşını kaldırdı ama itiraz etmedi. Benden önce içeriye girdi.
İçeri adım attığımızda, gökdelenin içinde hiç şaşırmadığım bir manzara bizi karşıladı. Işık hüzmesi, kırık cam pencerelerden sızan güneş ışığı ile birleşerek tozlu havada dans ediyordu. Etrafta devrilmiş masalar, kırık sandalyeler ve paramparça olmuş ofis eşyalarıyla dolu bir görüntü vardı.
İçerideki koridorlar ve odalar, duvarların yıkıldığı ve tavanların çöktüğü yıkık bir labirent gibiydi. Beton sütunlar çatlamış, elektrik kabloları sarkmış ve paslı demir parçaları her yerde göze çarpıyordu. Sağ kalan duvarlardaki çizikler ve hasarlar, yaşanan felakete karşı dayanmasının verdiği çabayı açıkça gösteriyordu.
İlerledikçe, kullanılmış eşyaların ve ofis malzemelerinin izlerini görmeye başladık. Masaların üzerinde dağılmış dosyalar, kırık bilgisayar monitörleri, telefonlar ve diğer ekipmanlar yer alıyordu. Rüzgarın uğultusu, boşlukta yankılanan bir hava akımını hissettiriyordu.
Koridorlarda ilerlerken, dikkatlice adımlarımızı atıyorduk. Zeminin çatlaklarına ve yıkıntıların üzerindeki keskin kenarlara dikkat ediyorduk. Her an aniden çökebilecek bir zemin veya enkaz parçasıyla karşılaşma ihtimalimiz vardı.
İlerledikçe, birçok odanın kapısının açık olduğunu fark ettik. İçeriye göz attığımızda, evrak dolaplarından dökülen kağıtlar, yıkık mobilyalar ve dağılmış eşyalarla karşılaştık. Bir zamanlar çalışma alanı olan bu ofislerin sessizliği, kıyamet sonrası var olan dünyanın gerçeğini iyice belli etmekteydi.
Bazı odaların camları kırılmıştı ve dışarıdan şiddetli rüzgarın içeri girdiği fark ediliyordu. Rüzgar, cam kırıklarının sesini taşıyarak içeride ürpertici bir atmosfer oluşturuyordu.
Yıkık koridorlarda ve odalarda yürürken, dikkatlice etrafı tarıyorduk. Duvarlardaki çatlaklar, zemindeki çatlaklar ve düşmüş enkaz parçaları, her an tehlike oluşturabilirdi. Ancak azimle ilerliyor ve gökdelenin içinde ne bulabileceğimizi merak ediyorduk.
Devam eden yıkık koridorlarda sessizliği aniden kesen bir ses duyduk. Anında durup dikkat kesildik. Niko ve ben birbirimize bakarken, silahlarımıza daha sıkı sarılıp etrafı gözlemlemeye başladık.
Nihayet fark ettiğim saldırgan bir grup, çıkışları kesmiş ve çevremizi kuşatmıştı. Kıyametin etkisiyle acımasızlaşan bu haydutlar, gökdelenin bu bölgesine saklanmışlardı. Yüzlerinde vahşi bir ifade, gözlerinde öfke vardı. Silahlarını ellerinde sıkıca tutarak bize yaklaşıyorlardı.
İçlerinden birinin “Silahlarınızı bırakıp teslim olun!” dediğini duydum. Bu sözler üzerine Niko'nun gözleri karardı ve öfkeli bir ifadeyle bakışlarını benden ona çevirdi. "Hazır ol," derken sesi çok soğuktu.
Haydutların tehditkar sesleri etrafa yankılanırken, Niko'nun bakışları hala öfke doluydu. Gözlerimiz yeniden birbirimize kilitlendi ve kararlılık dolu bir ifadeyle birbirimize güvendiğimizi belli ettik. Artık geri dönüş yoktu, hayatta kalabilmek için bu çatışmayı kazanmamız gerekiyordu.
İlk atışı düşmanlarımız yaptı. Kurşunlar hızla havada uçuştu ve etrafa zarar vermeye başladı. Biz de aynı anda karşılık verdik ve ateş etmeye başladık. Ruhumuzda birer savaşçı geçmişi var gibi, düşmanları hedef alıp onlara doğru atışlar yapıyorduk.
Niko, hızla koruyucu bir siper alarak düşmanların saldırısından kaçınırken ben de ona destek veriyordum. Karşımızdaki düşmanları alt edip güvenli bir alana ilerlemeliydik. Hız ve çeviklikle hayatta kalmak için en büyük avantajımızdı.
Kıyasıya bir çatışma başlamıştı. Ruhumuzda, hayatta kalma arzusuyla dolu olan her adımımızda, düşmanlarımıza karşı verdiğimiz bu mücadeledeki kararlılığımızı görebiliyorduk. Kurşunlar havada uçuşurken, her vuruşumuzla birlikte düşmanlarımız geri çekiliyor ama hemen ardından tekrar saldırıya geçiyorlardı.
Niko, düşmanları etkisiz hale getirme konusundaki ustalığıyla adeta dans edercesine hareket ediyor, bir yandan saldırılarına karşılık verirken diğer yandan da düşmanların kurşunlarından kaçıyordu. Ben de ona destek oluyor ve düşmanlara karşı çatışmaya devam ediyordum.
Gökdelenin içinde oluşan bu alan, çatışma alanı olmuştu. Her adımda hayatta kalmak için verdiğimiz bu mücadelede, gücümüzü ve cesaretimizi hissedebiliyorduk. Silahlarımız patladıkça düşmanlarımız geri çekiliyor, ancak onlar da bizi alt etmek için durmadan saldırıyordu.
Düşmanların yüzleri öfke ve vahşilikle doluydu. Ellerinde tuttukları silahlarla bize doğru ilerliyorlardı. Gökdelenin enkazı ve yıkık binaların arasında saklanarak, biz de onlara karşılık veriyorduk. Kan ve toz içinde savaşıyorduk. Patlayan mermiler ve çığlık atan yaralılar, çatışma alanını dehşet içinde kaplamıştı.
Karanlık ve ölümcül bir savaşın içindeydik. Kurşunlar havada uçuşuyor, vücutlarımıza saplanıyordu. Adrenalin, her birimizin damarlarında hızla dolaşıyordu ve her nefeste kalbimiz hızla çarpıyordu. Ölümün soğuk nefesi enselerimizdeydi, ama hayatta kalmak için ölümü göze almıştık.
Bir kurşun, hızla yanımdan geçerek duvarda delik açtı. O kadar hızlı geçmişti ki omzumdaki sızıyı ve kanın süzülmesini ancak hissedebildim. Zaten silahı kullanmaya devam edişimde ellerim ağrıyordu, bir de bunun olması hiç iyi değildi.
Mide bulantımı ve acıyı görmezden gelmeye çalışarak Niko ile birlikte düşmanlara karşı saldırmayı sürdürdüm.
Patlayan silahlarımızın sesleri, çatışma alanını kaplamıştı. Duman ve toz, gözlerimizi yaşartıyordu. Karşılıklı ateşler sürerken, sağa sola siper değiştiriyorduk. Enkazın arasında kaçacak bir yer arıyor, hızlı düşünerek hamleler yapıyorduk.
Düşmanların sayısı azalıyordu, ancak onlar hala tehlikeli ve saldırganlardı. Kanın ve ölümün kokusu havada asılı kalıyordu. Bu karanlık ve ölümcül çatışmada, hayatta kalmak için verdiğimiz mücadele içimizdeki ateşi daha da körüklemişti. Gözlerimizdeki kararlılık ve yüreğimizdeki inançla düşmanlara meydan okuyor, son nefesimize kadar savaşmaya devam ediyorduk.
Enkaz altından gelen çığlıklar, yaralanmaların ve ölümlerin acı gerçeğini yüzümüze vuruyordu. Acı dolu çığlıklar, çatışmanın ritmine katılıyordu.
Bu çatışma bize sadece fiziksel değil, ruhsal yara da vermekteydi. Bu yaranın etkisi çatışmadan sağ çıkarsak kendisini gösterebilirdi. Açıkçası çatışmadan sağ çıkmak istiyordum ama bunu istemiyordum.
Silahlarımız patladıkça duman etrafa yayılıyor, mermi kovanları yerde birikiyordu. Niko, ustaca silahını kullanıyor, düşmanlara hızlı ve keskin atışlar yapıyordu. Her isabetli mermi, düşmanları geriye doğru itiyor ve onların dengesini bozuyordu.
Baktık ki olacak gibi değil, çatışma öncesinde yanına aldığı malzemelerden de yararlanmaya başladı. Cebindeki küçük bir el bombasını çıkardı ve düşmanları etkisiz hale getirmek için kullanmaya karar verdi. Bombayı ustaca bir el hareketiyle düşmanların arasına attı ve ardından hızla saklandı.
El bombasının atılmasıyla düşmanlarımız şaşkınlık içinde kalmıştı. Uzakta olanlar hemen uzaklaşıp güvenli alan ararken diğerleri ise o kadar şanslı değildi.
Bombanın parlamasının ardından uzuvların kopmasıyla birlikte çatışma alanında dehşet dolu bir manzara ortaya çıktı. El bombasının patlaması sonucu, düşmanların bazılarına ait parçalar saçılmış ve bazıları vücutlarının farklı yerlerinden yaralanmıştı. Çok fazla ölü ve yaralı vardı.
Bir düşmanın bacağı dizinden kopmuştu ve kan fışkırmaya başlamıştı. Yaralı adam yerde acı içinde kıvranırken, etrafı yayılan kırmızı renkli kan göletiyle çevriliydi.
Başka bir düşmanın ise eli patlama sonucu parçalanmıştı. Yaralı adam elini tutarak çığlık atıyordu. Kanlar içinde kalan eli yerde titreyerek acı çekiyordu.
Filmler haricinde böyle bir manzara görmediğim için mide bulantım kendini belli etse de bastırmak için daha fazla çabaladım. Savaş denen şey gerçekten de çok berbattı!
Çatışma sırasında patlayan bombanın etkisiyle ortaya çıkan yaralanmalar, insanlığın karanlık yüzünü ve çatışmaların dehşetini gözler önüne seriyordu.
Yaralanan düşmanlar, acı dolu çığlıklar ve inlemelerle dolu bir sahne yaratıyordu. Kanlarının içinde kıvranan haydutlar, elleriyle yaralarını kapatmaya çalışıyor, komutanlarından yardım istiyorlardı. Ancak karşı atağımız, onların direncini kırmıştı ve artık geri çekilmekten başka seçenekleri kalmamıştı.
Niko, cesur bir lider gibi bana komut veriyor ve yardımcı oluyordu. Her an dikkatli olmamız gerekiyordu çünkü düşmanlarımız çevremizi kuşatmıştı ve her fırsatta bize saldırıyorlardı. Bu kadar büyük kayıp vermelerine rağmen…
Mücadelemizde yorgunluk ve yaralanmalar etkisini gösteriyor olsa da, Niko'nun liderliği altında birbirimize destek oluyor, birlikte hareket ediyorduk. Ölümle burun buruna gelmiş olsak da, umutsuzluğa kapılmıyor ve mücadelemizi sürdürüyorduk.
Sonunda, düşmanların direnişi kırılmış ve onları geri püskürtmeyi başarmıştık. Alan, kan ve cesetlerle dolu bir manzarayla kaplanmıştı. İçimizde acı ve yorgunluk vardı, ancak zaferimiz bize bir umut ışığı olmuştu.
Bu çatışmada yaşadığımız korku, acı ve vahşet, hayatta kalmak için verdiğimiz fedakarlığı gösteriyordu. Kıyamet sonrası dünyada hayatta kalmak, güçlü olmak ve cesur olmak gerekiyordu. Şimdi, kalan malzemelerimizi alıp gökdelenin dışına çıkarak, Niko'nun arkadaşının gösterdiği yere doğru ilerlemeye kararlılıkla ilerlemeye devam etmeliydik.
Gökdelenin dışına çıkıp yavaşça aşağı inmeye başladık. Her adımımızda yorgunluğumuz ve vücudumuzdaki ağrılar artıyordu, ancak hedefe ulaşmak için kararlıydık. Niko'nun elinde hala sıkıca tuttuğu telsiz ve silahı vardı. Birkaç basamak inmiştik ki “Yaralı halinle savaşmak zorunda olman çok üzücü,” dedi. “Dur biraz. Sana hemen pansuman yapalım.”
Hızla yaralı bölgelerime pansuman yaptı ve ikimiz de ağrılarımızın hafiflemesi için yanımızda bulunan ağrı kesicilerden içtik. Bazı bölgelerde zehirli hava olmadığı için sıkıntı yaşamıyor, eğer yaşarsak da hemen maskemizi takıyorduk. Bu bölge de Allah’tan o bölgelerden biriydi. Sorun yaşamıyor oluşumuza çok sevinmiştim. Neredeyse sevinçten bütün ağrılarım ve acılarıma rağmen dans edecektim.
İlaçlarımızı içip yeniden maskemizi taktıktan sonra pansumanlarımızı yaptık ve merdivenlerden inmeye devam ettik. Adımlarımız fazlasıyla ağır ve hantaldı. Daha doğrusu benim adımlarım. Asla Niko kadar güçlü hareket edemiyordum.
Nihayet Gökdelenden indik ama o kadar çok yoruldum ki, olduğum yere çöküp soluklanmak zorunda kaldım. Niko, elindeki silahı sıkıca tutmaya devam ederek yanıma oturmasının ardından “Başımız beladan kurtulmuyor,” dedi. Elleriyle çevresini ve arkamızda kalan merdivenleri işaret etmesinin ardından “Her an yeniden düşmanlarımız gelip bize saldırabilirler,” diyerek ayaklandı. “Oturacak vaktimiz yok.”
Bunu her ne kadar istemesem de haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. Ayağa zar zor kalktıktan sonra Niko’nun arkadaşının tarif ettiği yola doğru ilerlemeyi sürdürdük.
Tarif edilen yolu takip ederken, gökdelenin bazı kalıntılarının arasında ilerlemek zorunda kalıyorduk. Bu kalıntılar arasında sıkışmış arabalar, devrilmiş duvarlar ve yıkılmış beton blokları vardı. Dikkatli olmalı ve ilerlememiz için güvenli yollar bulmalıydık.
Zorlu bir yolculuktan sonra, gökdelenin çevresinden tamamen uzaklaşmıştık. Hafifçe sola döndük ve dikkatli bir şekilde dümdüz ilerlemeye devam ettik. Rüzgarın esintisi, yüzümüze vuran soğuk hava, kıyametin yıkıcı etkilerini daha da gün yüzüne seriyordu. Her adımda ayaklarımızı yere daha sert basarak Shoeld'e giden yola ulaşmak için çaba gösteriyorduk.
Yaklaşık beş yüz metre sonra, eski tramvay yolu karşımıza çıktı. Aslında eski demek tam doğru tabir değildi. Buradaki tramvay rayları yıpranmış ve yüzeyleri pasla kaplanmıştı. Buna kıyametin sebep olduğunu biliyorduk.
Tramvay yolu boyunca ilerlemeyi sürdürdük. Burası şehrin arabaları sağlı sollu ilerlerken bölgeler arası seyahat eden vatandaşların tramvaya bindiği yoldu. Sağ ve sol taraflarında karşılıklı vatandaşların tramvaya binmek için kullandığı alanlar olurdu ama bu alanlardan eser yoktu. Belli ki tamamen yok olmuştu.
İlerlememizi sürdürdük. Yol bir süre sonra daha açık ve rahat bir hal aldı, ancak hala dikkatli olmamız gerektiğinin farkındaydık. Kıyametin ardından hayatta kalıp mutasyona uğramış, vahşi ve tehlikeli yaratıklar hâlâ etrafta olabilirdi.
Fabrikaya doğru ilerlerken, şehrin kıyamet sonrası manzarası gözlerimizin önünden geçiyordu. Yollar bomboştu ve bir zamanlar kalabalık olan sokaklar sessizliğe gömülmüştü. Yıkılan binaların enkazları, şehrin geçmişine dair anıları hatırlatıyordu. Bu sessizlik içinde ilerlemek, içimde garip bir huzursuzluk meydana getirmişti.
Fabrikaya yaklaştıkça, etrafta daha fazla tahribatın izlerini görmeye başladık. Yıkılmış çitler, parçalanmış tabelalar ve dökülmüş beton blokları yolun kenarında yığılmıştı. Her adımımızda dikkatlice ilerlemeli ve her an karşımıza çıkabilecek tehlikelere hazırlıklı olmalıydık.
Sonunda, Niko'nun arkadaşının tarif ettiği yerde durduk. Karşımızda eski bir fabrika binası yükseliyordu. Duvardaki tabelalar zamanla solmuş ve zarar görmüştü, ancak yazılar hala okunaklıydı. "Shoeld Fabrikası" yazısı, kalbimin heyecanla çarpmasına sebep oldu.
Açıkçası fabrikanın çevresinde yer alan yüksek çit beni hiç şaşırtmamıştı. Çit, dikenli tellerle güçlendirilmişti ve etrafındaki yüksek bariyerlerle korunuyordu. Kıyametin ardından hayatta kalanların düşmanlarından korunmak için böyle bir yere sığınması çok mantıklıydı.
Niko, çitin önünde durarak düşüncelere daldı. "Burası tamamen çevrilmiş gibi duruyor," dedi. "Sanırım içeri girmek hiç de kolay olmayacak."
Ancak, arkadaşının verdiği tarife göre girişin bulunduğu bir yer olmalıydı. Gözlerimi çevreyi tarayarak gezdirdim ve nihayet biraz uzakta, sağa doğru biraz yürüdüğümüzde küçük bir güvenlik girişi kapısı olduğunu fark ettim.
"Orada bir güvenlik girişi var gibi görünüyor," dedim ve Niko'nın bakışlarının gösterdiğim yere dönmesine sebep oldum.
“Evet, var ama oradan girebileceğimizi sanmıyorum. Muhtemelen kilitlidir,” dedi.
Niko, çitin üstünden geçmek için çare aradı. Elindeki çantadaki malzemeler ile dikenli telleri aşacak bir yol bulmaya çalıştı. Sonunda, aradığı şeyi buldu. Bu şeyi kullanarak tırmandık ve dikkatlice çitin üzerinden geçtik.
Fabrikanın ana binasına yaklaştıkça, etrafta sessizliğin hakim olduğunu fark ettik. Burası terk edilmiş gibi duruyordu ve hayatta kalan insanlardan neredeyse hiç izi yoktu.
Ana binaya girişi sağlayan paslı demir kapısı her iki yana açık bir şekilde duruyordu. Adımlarımızı sağlam bir şekilde atmaya devam ederek ilerledik. Nihayet içeri girdiğimizde derin bir nefes aldım.
Fabrikada yankılanan adımlarımızın sesi, sessizliği delerek kulaklarımıza çarpıyordu. Her adımımızda, ölen insanların hayaletleri gibi görünen gölgeler hareket ediyordu sanki. Bu çok ürkütücüydü. Korkudan titremeye başlamıştım.
Niko'nun da kalbinin benim gibi hızla çarptığını hissediyordum. Kardeşini bulmayı istiyor muydu bilmiyorum ama, onun için buraya gelmiş olması beni mutlu etmişti doğrusu.
Etrafta araştırmalarımızı sürdürürken, duvardaki bir yazı dikkatimizi çekti. "Kardeşin burada, sığınağın içinde." yazıyordu.
Kim yazmıştı bu yazıyı? Dahası bizim için mi yazılmıştı yoksa bir başkasının kardeşinin burada olduğunu belli etmek için mi yazmışlardı? Bilmek imkansızdı.
"Belki de gerçekten buradaydır," dedi umutla.
Yazının bizi nereye yönlendirdiğini anlamak için, sığınağın nerede olduğunu bulmalıydık. Çevreyi daha dikkatli incelemeye başladık. Niko'nun elindeki telsizi çıkarıp arkadaşına haber verdiği sırada, ben de dikkatle çevreyi tarıyordum.
Biraz daha ilerledikten sonra, yer altına doğru epey inmiştik. En son indiğimiz kattaki koridorun sonunda bulunan bir kapı, oldukça dikkat çekici görünüyordu. Kapı, demir parmaklıklarla çevriliydi ve önünde kilitleyici bir mekanizma vardı. Kapının ardında ne olduğunu göremiyorduk, ancak içgüdüsel olarak bu kapının sığınağa açıldığını düşünmeye başladım.
Niko, kapının kilidini açmak için yanında taşıdığı eski bir çengel anahtarını çıkardı. Çengel anahtarın ucu, ince bir yarığa sığacak şekilde tasarlanmıştı, böylece zorlu kilidi açmak için idealdi.
Önce kapının üzerindeki paslı kilit mekanizmasını inceledi. Ardından, çengel anahtarın ucunu kilidin içine doğru dikkatlice soktu ve yavaşça çevirmeye başladı. Paslı parçaların ve yılların getirdiği aşınmanın etkisiyle kilidin dişleri sertçe tutuşmuştu, ancak Niko kararlılıkla çevirmeye devam etti.
Küçük tıkırtılar ve hafif bir metal sesi eşliğinde kilidin dişleri birbirinden ayrılmaya başladı. Niko'nun sabrı ve ustaca çabaları sonucunda, kilidin mekanizması açıldı. Rahatladığımı hissettim.
İçeri adım attığımızda, ürkütücü bir sessizlik bizi karşıladı. Koridorun duvarları, soluk ışık huzmeleriyle aydınlatılıyordu.
Koridorun sonundaki büyük bir kapıya geldiğimizde, kapının üzerindeki "Sığınak" yazısını gördüm ve dudaklarım hafifçe aralandı. Kalbim hızla çarparken, Niko elini uzattı ve kapıyı yavaşça açtı. Kapının ardında kardeşi var mıydı bilmiyordum ama olmasını umut ediyordum.
Kapıyı açtığımızda daha önce görmediğimiz pek çok yabancı yüz karşımıza çıktı. Bu yabancı yüzlerin çok daha ilerisinde, sığınağın dip tarafında oturan birisinin sesini duyduğumda donup kaldım. Bu ses ona aitti.
Nihayet Niko’nun kardeşi Ivan buradaydı. Bu kadar çabamız ve geçirdiğimiz tehlike boşa olmamıştı. Ağır adımlarla Ivan’a doğru ilerledi, Ivan ise bizi görmesine rağmen en ufak bir tepki vermeden öylece duruyordu. Sanki donup kalmış gibi.
“Siz ne yaptınız!” dediğinde kalbim yeniden bir gülle gibi atmaya başladı. Bu da ne demekti şimdi? Biz ne yapmış olabilirdik ki?
Sığınağın içindeki ışık yavaş yavaş sönmeye başladığında Niko ile hızlıca sönen ışıklardan tarafa döndük. Işıklar sönmeye devam ederken bize doğru ilerleyen, ince ve uzun bir bedeni olan gizemli bir varlık gözüme çarptı. Adeta karanlığın bir parçası gibi görünüyordu. Vücudu siyah ve mat renkteydi, ışığı emen bir yapıya sahipti, çevresindeki ışığı söndürüyordu. Uzun ince parmakları, düşmanlarının kalbini ürperten bir şekilde uzanıyordu.
Bu yaratığın yüzü yoktu, sadece iki büyük kırmızı gözü vardı. Gözlerinden yayılan kırmızı ışık, ortama hafif bir ışıltı verirken çevresindeki insanlardan bazılarını kendisine doğru çekiyor ve onları kontrol ediyor gibi görünüyordu. Bazı insanların bedenlerinden ruhları çıkarken kontrol altına alınan insanlar ellerine geçirdikleri şeyler ile yaşamayı sürdüren insanlara saldırıyor, onları öldürüyordu.
Gördüklerim ile nefes alış verişim hızlandı ve tüylerim diken diken oldu. Yaratık gerçekten çok güçlüydü ve bizi de kontrol altına alırsa ne yapacağımızı hiç bilmiyorduk.
Canavar mı desem yaratık mı desem yoksa ucube mi desem bilemeyeceğim bu şeyin boyu iki metreyi buluyordu. Vücudu bacaklarının sonuna doğru inceliyor ve uçlarına doğru keskin dikenlerle kaplanıyordu. Bu dikenli bacakları sayesinde sessizce hareket edebiliyor, duvarlara tırmanabiliyor ve avlarının üzerine aniden atlayabiliyordu. Hem onları kontrol etmesi hem birbirine düşürmesi hem bu şekilde avlanması hem de başka özel güçlerini kullanarak hareket etmesi, beni dehşete düşürmüştü. Daha iyileşme fırsatı bulamadan birbiri ardına tehlike ile karşılaşmak cidden canımıza tak etmişti.
Kalbim hızla çarparken, tek bildiğim şey bu yaratığın tehlikeli ve ölümcül olduğuydu. Sığınağın içinde sıkışmış, önümüzdeki şeye karşı hiçbir şey yapamadan öylece bakıyordum. Niko bile hiçbir şey yapamamıştı. Çünkü onun ateşlediği silahtan çıkan mermiler, yaratığın bedenine çarpıyor ve sekip yere düşüyordu.
Niko ve ben, çaresizce bu korkunç yaratığın bizi yakalamasını beklerken, aniden Ivan’ın elinde gizemli bir nesneyle belirdi. Bu nesne, parlak bir kristal gibiydi ve tuhaf bir ışıltı yayıyordu. Ivan, kristali yaratığa doğru tuttu ve aniden kristalden yaratığın korkmasına sebep olan bir enerji akışı yayıldı.
Yaratık, kristalin etkisiyle hızla geri çekildi ve öfke dolu çığlıklar atarak yerden zıpladı. Gözleri kırmızıdan beyaza dönüşürken, etrafına zarar veren bir rüzgar yaratıyordu. Bu sırada Ivan, kristali sakin bir şekilde elinde tutuyordu ve yaratığın etkisine karşı koymak için dengesini koruyarak onu geri püskürtmeye çalışıyordu.
Yaratık, daha fazla direnemeyerek sığınağın kapısından dışarı çıktı ve hızla kayboldu. Aniden çevremiz sessizleşti ve ışıklar yavaşça geri yandı. Etrafımızdaki insanlar, yaratığın etkisi altından kurtulmuş gibi normale dönmüştü.
Ivan, bize doğru yaklaştı ve gizemli kristali gösterdi. "Bu, yaratığın korkusunu kullanarak ondan beslenen bir enerji kristali," dedi. "Onu kullanarak yaratığı etkisiz hale getirebiliyorum. Kristalini ne kadar çok kullanırsak o kadar uzun sürüyor kullanımı yapabilmemiz. Neyse ki son kullanışımızdan bu yana içinde güç depolamış da yaratığı buradan gönderebildik.”
Bu sırada ben de biraz daha toparlanmıştım. "Bu kristali nereden buldun?" diye sordum.
Ivan, "Şu anda içinde bulunduğumuz sığınağın derinliklerinde, eski bir tapınakta buldum," diyerek cevapladı. "Orası, kıyametten önceki bir döneme ait gibi görünüyor. Hem de çokkk önceki bir döneme.” Uzatarak söyleyişi zamanın epey geçmişe ait olduğunu gösteriyordu. Hemen ekledi. “Tapınakta bu kristali ve diğer bazı gizemli nesneleri buldum."
Ivan'ın elindeki kristali inceledik. Üzerindeki semboller ve desenler, tarih öncesi bir uygarlığın işaretlerini taşıyordu. Kristalin gücünü ve kökenini anlayamamıştık, ancak şu anki durumda hayatta kalmamıza yardımcı olduğu kesindi.
Niko, Ivan’a minnettar bir şekilde baktı ve "Bu kristal olmasaydı, yaratığı nasıl etkisiz hale getirecektik bilmiyorum," dedi. "Seni burada bulduğuma inanamıyorum."
Kardeşi gülümseyerek, "Ben de seni burada görmek için can atıyordum," dedi. Aslında ses tonu bunu ummadığını, başkasını beklediğini belli etse de daha fazla uzatmadı. "Beraber kalmaya devam edeceğiz ve kardeşlik bağımızı daha da güçlendireceğiz. Artık o eski, birbirinden nefret eden kardeşler olmamalıyız."
Sağ kalan insanlar en sonunda kendisine geldiğinde ağlayan ve ağıt yakan insanların sesleri kulaklarıma ulaştı. Öldürdükleri insanların hiçbiri bunu hak etmemişti. Bazıları ise yaratığın kontrolüne girmese de olanların şokunu henüz atlatamadığı için sesini çıkaramıyordu.
Bu durumda insanlara nasıl destek olabileceğimizi bilmediğimiz için hiçbir şey söylemedik. Sonuçta ikimizde de insanlara böyle bir durumda yardımcı olmak için psikolojik eğitim yoktu.
Yaratık tarafından kontrol edildikleri anlaşılan ve şimdi özgürce dolaşan insanlar yavaş yavaş ağlamalarını kestiğinde yavaş yavaş yanımıza gelmeye başladılar. Belli ki Ivan da dahil olmak üzere sığınağın güvenliğini sağlamak için çabalamışlardı, ama bu gizemli yaratık onları kontrol altına almış, içlerinde kurtulanlar kendisini şanslı sayarak yaşamaya devam etmişti. Yine aynı ya da benzer şeylerin yaşanması onları derinden etkiliyor gibi görünüyordu. Hiçbirinden çıt çıkmıyordu. Bazıları olduğu yere çökmüş, ölenlerin yasını tutuyordu.
Ivan, güvenliği sağlamak için elinden geleni yaptığını, kayıpları olmasına rağmen bugüne kadar sağ şekilde yaşadıklarını belirttiğinde insanlardan bazıları cesaretinden dolayı ona teşekkür etmeye başladılar.
İnsanlar ile konuşan Ivan’ın cesur ve gizemli kişiliğine hayranlıkla bakarken, Niko’nun sesi kulaklarıma ulaştı. "Seninle birlikte hareket etmek istiyorum," dedi. "Kardeşimin güvende olması benim için çok önemli. Sana bir şey olsun istemiyorum.”
Ivan, gülümsedi. Gözlerinde ise bu teklifi bekliyor olmamasının şaşkınlığı vardı. "Beraber çalışabiliriz ve hayatta kalmak için gücümüzü birleştirebiliriz," dedi. "Bu yaratığın tek olduğunu düşünmüyorum ve başka tehlikelerle karşılaşabiliriz."
“Sahi, bu tapınak tam olarak nerede?” diye sorduğumda “Beni takip edin,” dedi.
Ivan’ı takip etmeye başladığımızda karanlık ve sessiz koridorlardan geçtik, merdivenlerden indik ve tünellerde ilerledik. İlerlerken gördüğümüz şeyler, adeta kayıp bir uygarlığın izlerini taşıyordu. Yıllar boyunca zamanın etkileriyle yıpranmış olsa da bu alanlar, duvarlarında, tavanında ve yerde hâlâ o döneme ait semboller, kabartmalar ve yazılar görülebiliyordu.
Nihayet tapınağa vardık. Tapınak, içerisindeki odaları, mabetleri ve kutsal alanları ile büyüleyici bir yapıya sahipti. İhtişamı, sığınağın diğer bölümlerinden oldukça farklıydı. Taş ve mermer işçiliği, dikkat çekici detaylarla süslenmişti. Göz alıcı mozaikler, tapınak duvarlarına işlenen gizemli hikayeleri anlatıyordu.
Bu tapınak tahminimce, bir zamanlar antik bir topluluğun dini ve bilimsel merkezi olmuştu. Şimdiyse, kıyamet sonrası dünyada keşfedilmiş ve Ivan ile diğerlerine kurtarıcılık sağlamıştı. İçindeki şeyler o zamanlarda kullanıldıysa eğer bu yaratıklar o zamanlarda da vardı demek mi oluyordu bu? Belki de öyleydi.
Ivan, tapınakta bulunan gizemli nesneleri araştırmak için zaman harcamış ve bu nesnelerin potansiyel güçlerini anlamaya çalışmıştı. Tapınaktan aldığı bilgiler, kıyametten önceki uygarlığın bilge öğretilerini ve teknolojilerini içeriyordu. Ivan, tapınaktan elde ettiği bilgileri ve gizemli kristali kullanarak sığınağı güvende tutma ve insanları koruma konusunda önemli bir rol oynamıştı.
Sığınağın içindeki tapınak, insanların kıyamet sonrası dünyasında keşfettikleri en büyüleyici ve bilinmez yerlerden biriydi. Onun içinde saklı olan bilgiler ve güçler, hayatta kalmak ve dünyayı yeniden inşa etmek için insanlığın umudu olabilirdi. Bu gizemli tapınak ve içinde barındırdığı şeyler, çizimler ve daha fazlası hepimizi şaşırtıyor aynı zamanda geleceğe dair belki bu günlerden kurtulabiliriz diye umut etmemizi sağlıyordu.
Dış duvarları, tapınağın içerisindeki muazzam yapıya uygun bir şekilde görkemliydi. Yıllar boyunca zamanın etkisiyle aşınmış olsa da, bu duvarlar hala sağlam ve ihtişamlı bir görünüme sahipti. Tapınağın dış cephesini süsleyen taş işçiliği, detaylı kabartmalar ve sembollerle doluydu.
Duvarlar, antik uygarlığın tarihini ve mitolojisini yansıtan gizemli resimlerle doluydu. Tanrılar ve tanrıçaların tasvirleri, ritüeller ve törenlerin canlandırmaları, tapınak duvarlarının büyülü atmosferini arttırıyordu. Bu resimler, geçmişin gizemlerini çözecek anahtarlar gibiydi ve tapınağı keşfedenleri geçmişin sırlarını çözmeye teşvik ediyordu.
Dış duvarların üst kısımları, kıyametten sonra bile ayakta kalmayı başarmış dekoratif taş işçiliği ile süslenmişti. Dikdörtgen ve yuvarlak pencereler, güneş ışığının içeriye sızmasını sağlıyor ve duvarlardaki figürleri daha da etkileyici bir hale getiriyordu.
Tapınağın ana girişi, yüksek kemerli bir geçidi andırıyordu. Bu kemer, tapınağın içerisine girenleri karşılayan büyüleyici bir portal gibiydi. Tapınağın önündeki avlu, yıllar önce buraya adım atanları büyüleyen mermer bir zeminle kaplıydı. Avlunun ortasında, eski döneme ait bir çeşme bulunuyordu ve üzerine antik dönem figürlerinin kabartmaları işlenmişti.
“Böyle bir yerde asla tapınak olacağına inanmazdım,” dediğimde Ivan’ın sözleri beni destekler nitelikteydi. “Ben de öyle. Kimin aklına gelirdi ki burada bir tapınak olacağı?”
Tapınağı incelemeye devam ettim. Başka neler bulabileceğimizi çok merak ediyordum. Bazı nesnelere izlediğim filmler sağ olsun dokunmaktan korksam da cesaretimi toplayıp dokundum. Sonuçta Ivan’ın kullandığı kristal zarar vermiyorsa belki bu şeyler de zarar vermezdi.
Yerde duran, eski zamanlarda kullanıldığı belli olan -gerçi buna neden şaşırıyorsam, buradaki her şey öyleydi- bir kavanoza uzandım. Kavanozu elime alır almaz hissettiğim bir enerji beni içine çekti. Sanki bir şey vardı bu kavanozda ve bana “Söyle dileğini, getireyim yerine” diyordu.
Başımı iki yana salladım. Bu gerçek olamazdı değil mi? Sonuçta böyle şeyler ancak film ve dizilerde olurdu. Hiçbir nesne bana dileklerimi gerçekleştirmem konusunda yardımcı olamazdı ya.
Ben kavanozu sıkıca tutmaya devam ederken “İnanamıyorum!” diyen bir sesi duydum. “O Gözyaşı Kavanozu!”
Sesin sahibine döndüğümde elimdeki kavanazo sıkıca tutuyordum. Şaşkınlık içinde “Gözyaşı Kavanozu mu?” diye sordum.
Gözleri heyecanla parıldıyordu. “Evet!” dedi. “Onu bana verir misin? Ona çok ihtiyacım var.”
Niko, sesin sahibinin söylediklerini duymuş olmalı ki “Ona neden ihtiyacınız var?” diye sordu. “Bu kavanozu bu kadar özel yapan nedir?”
Adam, olduğu yerde dizlerinin üzerine çökerken heyecan içinde anlatmaya başladı. “Gözyaşı Kavanozu, eski zamanlardan kalma gizemli ve büyülü bir nesne. O kadar çok geçiyor ki eski metinlerde, pek çok insan onu bulmak için çabalamış lakin bulamamış.”
Bakışlarımı kavanoza yönlendirip kavanozu incelemeye başladım. Kavanozun dış yüzeyi, eski dönemlerin işlemeli sanatıyla süslenmişti. Altın ve gümüş damgalarla işlenmiş gizemli semboller, kavanozun yüzeyini süslüyor ve üzerinde büyülü bir atmosfer yaratıyordu.
Kavanozun camı, saydam ve pürüzsüz bir yapıya sahipti, ancak içinde bulunan özel sıvı, bir gözyaşı denizi gibi parıldıyordu.
“İçindeki sıvının, insanların gözyaşlarından toplanmış, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir enerji taşıyan gizemli iksir olduğu söylenir. Gözyaşı Kavanozu'nun tam olarak nasıl yapıldığı bilinmemesine karşın içindeki enerjinin insanların dileklerini yerine getirdiğine inanılıyordu. Düşünsenize, sizin her isteğinizi gerçekleştirebiliyor.”
Şaşkınlık içinde tekrar kavanoza baktım. Ellerimin arasında sıkıca tuttuğum bu kavanoz, demek sihirli bir objeydi. Acaba burada başka sihirli objeler var mıydı? Dahası ben bu dünyanın ortadan kalkmasını istesem kabul olur muydu? İçten içe merak etmeye başladığımı hissediyor, dilek tutmak konusunda yanıp tutuşuyordum.
Adam heyecanla anlatmayı sürdürdü. “Kavanozu taşıyanın kalbinin en derinlerinden gelen istekler, kavanozun içindeki enerjiyle birleşerek gerçekleşiyor diyorlar. Ayrıca kavanozun içine elini sokan herkes, içindeki enerjinin büyülü etkisini hisseder ve sanki dilekleri gerçek olacakmış gibi bir umutla sarılır diyen de var.”
“Peki bu kavanozu kullanmak tehlikeli mi?” diye soran Niko’nun sesini duydum. Çok önemli bir şeyi sormuştu. Bu soru neden aklıma gelmediyse diye kendime şaşırmadan yapamadım.
“Her özel nesne gibi elbette Gözyaşı Kavanozu'nun kullanımı dikkat ve özen gerektiyor. Her dilek, dengede tutulması gereken bir büyülü enerjiyi serbest bıraktığı için kavanozun gücü sınırlı olmalı. Aşırı veya sorumsuzca kullanılması, büyüyü etkisiz hale getirebilir ve kavanozun gücünü yitirmesine neden olabilir. Dolayısıyla ne dilendiğine, ne istendiğine ve ne kadar kullanıldığına dikkat edilmesi gerekir. Eğer ki tehlikeli bir istekte bulunulursa tehlikeli sonuçlara da sebep olabilir.”
Kavanozun görünüşü, içindeki enerjinin gücünü yansıtıyor gibiydi. Gözyaşları, renkli ışıklarla parlayarak kavanozun içinde dans ediyor, her bir damlanın içinde farklı bir hikaye saklıymış gibi görünüyordu. Işıltılı renkler, kavanozun dışında dans eden mistik figürlerin siluetlerini oluşturuyor ve sanki etrafa sihirli bir ışıltı saçıyordu.
“Peki daha önce kavanozu kullanan olmuş mu? Anlattıklarından kullanan olduğunu düşündüm ama tam olarak emin olamadım.”
Adam yeniden başını salladı. “Gözyaşı Kavanozu, yıllar boyunca farklı kişiler tarafından korunmuş ve onların dileklerini gerçekleştirmiş. Her sahibi, kavanozun gizemli gücünü anlamak için onunla uzun süreler geçirmiş, içindeki enerjiyle bağ kurmaya çalışmış. Başarılı olanların dilekleri de kabul olmuş.”
Hala gözleri kavanozun üzerindeydi. O kadar büyük bir açlıkla bakıyordu ki kavanoza, sanki elde etse hemen kullanmaya kalkacaktı. Benimse bu kavanozu kullanma gibi bir derdim yoktu. Henüz. Belki bize çok büyük sıkıntılarımızda destek olabilir, yardımda bulunabilirdi.
“Hiç boşuna bakmayın,” dedim kavanozu sıkıca tutmaya devam ederek. “Kimse kullanmayacak. Henüz hiçbirimiz gerçek manada nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. Belki söyledikleri doğrudur belki de değil. Sonuçta hiçbirine dair bir kanıt yok.”
Ivan “Çok haklı,” diyerek beni desteklediğinde bu konuda yalnız olmadığıma sevindim. Daha sonra bu desteğine birkaç kişi daha katıldı. Katılan kişiler arasında elbette Niko da vardı.
Araştırmalarımız sonucunda birkaç nesne daha bulmuştuk. Bu nesnelerden ilki yıldıza benzeyen tohumlardı. Bir diğeri görünüşü oldukça soluklaşmış, gerçek dünya ile hayalet boyutunda sıkışıp kalmış gibi görünen bir kılıçtı. Birkaç tane daha kristal, flüt, şekli oldukça değişik bir taş, pusula, kapsül, ayna ve mızrak bulduk. Bir süre daha dolaşınca karşımıza başka eşyalar çıktı. Bu şeyler tam olarak ne işe yarıyordu bilmiyorduk. Az önce bize bilgi veren adam da bu eşyaların ne işe yaradığını bilmiyordu.
Eşyaların bize zarar vermesinden korkarak bazılarını bıraktık bazılarını ise yanımıza aldık. Yanımıza aldığımız eşyalar umarım işe yarardı. Çünkü ne zaman neye ihtiyaç duyacağımızı bilemiyorduk.
Yolu tekrar görü döndük ve sığınağın içine girdik. Sığınakta bulunan ölü insanları görmek tüylerimi ürperttiğinde Niko bunu sezinlemiş gibi “Onları gömmemiz gerekiyor,” dedi.
Niko, Ivan ve birkaç kişi daha cesetleri sığınağın içinden alarak, fabrikanın bahçesine doğru taşımaya başladılar. Bahçede bir yer seçip toprağı birkaç metre kazmalarının ardından cesetleri açılan alana gömdüler. Cesetleri toprak atarak kapatmalarının ardından mezarların üzerine taşlar koyarak işaretleme yaptılar. Böylece bu insanların hatırasını sonsuza dek yaşatabileceklerdi.
Gömme işlemi tamamlandığında, o insanları tanıyanlar birbirine bakarak kısa süreli duygusal bir an yaşamaya başlamışlardı. Kim bilir neler paylaşmışlardı o insanlarla da bu kadar duygulanmalarına sebep olmuştu.
Gömdükleri insanların bu vahşi dünyada hayatta kalmak için verdiği çabayı ve neler umarak yaşadıklarını bir an için düşünmeden yapamadım. Artık hayatta olmasalar da, anıları ve cesaretleri arkadaşlarının yüreklerinde yaşamaya devam edecekti.
Ivan, bana ve Niko’ya bakıp “Pekala. Şimdi ne yapıyoruz?” diye sorduğunda “Bilmem,” dedim. “Bu dünyada yapılabilecek bir şey var mı ki?”
Üçümüz ve diğer insanlar bir an için durup düşündü. İçlerinden oldukça iri yapılı olanı “Belki de diğer insanları bulmaya çalışmalıyız," dedi. "Kim bilir, belki de hayatta kalan başka insanlar vardır ve onlarla bir araya gelerek daha güçlü olabiliriz."
Niko, "Doğru," diye cevapladı. "Bu mümkün. Lakin o insanlar kötü insanlar da olabilir. Daha önce saldırıya uğradık. Kimseye güvenemeyiz. Belki de Asker arkadaşlarımın yanına gitmek en iyi seçenektir. Onlarla birlikte daha iyi savunma önlemleri alabiliriz ve hayatta kalmak için daha iyi bir şansımız olur."
"Harika. Ama öncesinde fabrikadaki araştırmamızı tamamlayalım," dedi bir başkası. Daha öncesinde konuşan adama göre daha sıska kalıyordu. "Belki de tapınakta bulduğumuz nesneler, bize dış dünyadaki diğer insanların izlerini sürmemize yardımcı olabilir."
Gerçekten bu konuda bize yardımcı olabilecek bir nesne var mı? diye düşündüğümde bileğime taktığım bilezik titremeye ve ışıldamaya başladı. Beni çekiştirmeye, bir yere yönlendirmeye çalışıyor gibi hali vardı.
“Hey!” dedim korku içinde. “Neler oluyor?”
Bileziğin ani hareketi, diğerlerinin dikkatini de çekmişti. Herkes gözlerini bileziğe dikmiş, şaşkınlıkla olanları izliyordu. Ivan, "Bu ne?" diye sordu merakla. "Bileziğin böyle bir tepki vermesini nasıl açıklarsın?"
Bileziği inceleyerek, "Bunu daha önce hiç yaşamadım," dedim. "Bu bilezik tapınakta bulduğumuz nesnelerden biri ve belki de diğer insanların izlerini sürmemize yardımcı olacak bir ipucu içeriyor olabilir. Sonuçta bunu konuşmamızın ardından beni çekiştirmeye başladı."
Bu sözlerimin ardından Niko'nun yüzünde kararlı bir ifade ve umut belirdi. Çünkü bileziğin titremesi ve ışıldaması, ona hayatta kalan diğer insanlara ulaşabilecekleri bir yol gösteriyor gibi gelmişti. Bu durumda, daha güvenli bir yer bulmak ve diğer insanlarla bir araya gelmek, hayatta kalma şansımızı arttırabilirdi. Bileziğin bu yönlendirmesi Niko'ya umut vermiş ve ona daha iyi bir gelecek arayışında cesaret kazandırmıştı. Açıkçası aynı duyguları ben de hissediyordum.
Niko, bu hislerini en sonunda "Tamam, önce bileziğin bizi götürdüğü yere gidelim," diyerek söze döktü. "Bizi hayatta kalan diğer insanlara yönlendirmek istiyor olabilir."
Ivan ve diğer insanlar da onun fikre katıldılar. Hep birlikte yanımıza silahlarımızı ve diğer ekipmanlarımızı alıp birlikte bileziğin gösterdiği yöne doğru ilerlemeye başladık. Her adımımızda bileziğin ışıltısı giderek yoğunlaşıyor, bize yolu göstermeye devam ediyordu.
Bileziğin bizi yönlendirdiği yol, kıyamet sonrasında ağır hasar görmüş ve tehlikeli topraklardan geçiyordu. Yollar büyük çatlaklarla doluydu, bazı binalar tamamen yıkılmış ve enkazlar yolu kaplamıştı. İlerlemek için sürekli alternatif rotalar bulmak ve yıkılan yapıların üzerinden atlamak zorunda kalıyorduk.
Yolların yıkık olması ilerleyişimizi oldukça zorlaştırıyordu. Hatta bir ara, zehirli bataklıkların kenarında bulunan, oldukça geniş bir çatlağın üzerinden geçmek zorunda kaldık. Çatlak, tamamen kuruyan zehirli bataklıklardan oluşuyordu ve zehirli gazların hala tehlike saçtığı bir yerdi burası.
Burayı geçmek için kullanacağımız sallanan enkaz parçalarının üzerine tırmanmak, hiç de kolay bir iş değildi.
İlk olarak Niko, bu enkaz parçalarından birisinin üzerine tırmandı. Bunu ise sağlam bir tutamağa benzer bir çıkıntıya ulaşarak sağladı. Daha sonra bize doğru döndü ve elini uzatarak yukarıya çıkmamız konusunda yardımcı olmaya başladı.
"İşte buraya gelin!" dedi heyecanla. Diğer parçalara bakmadan, sadece bileziğin ışıltısına güvenerek bize yardımcı olmak istiyordu.
Dikkatlice ve birbirimize destek olarak, sırayla diğer enkaz parçalarına çıktık. Niko’nun güçlü kolları ve benim denge kabiliyetim, bu tehlikeli geçişi başarıyla tamamlamamızda büyük bir etken oldu. Adım adım ilerledikçe bileziğin ışıltısı daha da güçleniyor, bize umut ve güven veriyordu.
Ivan ve diğerleri, sığınakta bulunan maskeyi takmışlardı ama onların maskeleri bizimki kadar uzun süreli dayanacak gibi görünmüyordu. Bu hiç iyi değildi. Daha hızlı hareket etmeliydik.
Zorlu bir ilerleyiş ve tırmanışın sonunda karşıya geçtik, bir an için nefes alıp verme fırsatı bulduk. Niko, gözlerindeki kararlılıkla, "Bilezik, bize doğru yolu gösterdiğine göre, devam edelim. Belki de diğer insanlarla bir araya gelebiliriz," dedi ve hemen ileriye doğru yönelerek yolu gösteren ışıltıyı takip etmeye başladık.
Her adımımızda bileziğin ışıltısı daha da parlaklaşıyor, bize rehberlik ediyordu. Yol boyunca yıkılmış binalar, çökmüş yollar ve terkedilmiş araçlarla dolu bir manzara vardı.
Niko, cesur bir şekilde öncümüzde ilerliyordu. Herhangi bir tehlikeli tuzakla karşılaşmamak için dikkatli adımlar atıyorduk. Siper alınması gereken alanlarda bize koruma sağlıyor ve geri kalanlara emniyetli bir geçiş sağlamak için yolları temizliyordu.
Yavaş yavaş, dumanların arasında yükselen kırmızımsı bir ışığın belirdiği bir bölgeye yaklaşıyorduk. Işığın kaynağını merak ederken kalbim hızla atmaya başladı.
Sonunda ışığın kaynağına ulaştığımızda gözlerime inanamadım. Bu, hayatta kalmış bir topluluktan ziyade, zehirli bataklıkların etkisini silebilmiş, canlı bir yer gibi görünüyordu. Bir grup insan, zorlu koşullara rağmen burada hayatlarını sürdürmek için bir araya gelmişti. İnşa edilmiş küçük barakalar, minik tarım alanları ve su kaynakları, bu insanların burada bir toplum kurmak için verdikleri mücadelenin işaretiydi.
Yüzlerinde sevinçli bir şaşkınlıkla bize doğru yaklaşan bu insanlardan bir kaçı, taşıdığım bileziği gördüklerinde şaşkınlık içinde kaldılar. Aralarından bir kadın, "Bilezik! O senin elinde!" dedi heyecanla.
Kadının bu tepkisi beni şaşırttı. "Evet, evet, bilezik bizim buraya gelmemizi sağladı," dedim. "Bizi hayatta kalan sizlerin yanına ulaştırdı.”
Öncülük eden kadın gülümsedi ve "Bunu görmek gerçekten inanılmaz!" dedi. "Bu bilezik benim atalarımdan kalan, nadir insanların takabildiği bir bilezik. Bu bileziği ancak ve ancak içinde gerçek iyiliği bulunduranlar takabilirler. Demek ki sen de öylesin. Hepiniz hoş geldiniz. Burası Aydınlık Yoldaşlar Topluluğu. Size yardım etmek ve birlikte hayatta kalmaktan mutluluk duyarız."
Niko ile birlikte bu insanların sıcak karşılamasına teşekkür ettik. Ivan ve diğerleri de yaklaşıp sevinçli bir şekilde bize katıldılar. Artık yalnız olmadığımızı bilmek, geleceğe dair umutlarımızı canlandırmıştı.
Sığınak Topluluğu'nda yeni bir başlangıç yapmıştık ve bu, zorlu dünyada ayakta kalmak için bir adım atmıştık. Bu insanların yanında, diğer tehlikeli bölgelerde bulunan hayatta kalan insanlarla da iletişime geçebileceğimizi düşünmek umut vericiydi. Belki de insanlık için umut dolu bir gelecek mümkündü. Ancak hala tehlikelerle dolu bir dünyadaydık ve mücadelemiz devam edecekti. Ancak en azından şimdi, yalnız olmadığımızı biliyorduk ve birlikte daha güçlüydük.
Bölüm etkileşimi
